28 Mayıs 2020 Perşembe

Filmi Olan Kitaplar #12 - Kafes & Bird Box


Merhabalar, bu sefer nicedir tamamlayamadığım bir "Filmi Olan Kitaplar" yazımı "Filmi" kısmını izledim de buradayım yine... :) İyi okumalar dilerim...

Koronavirüs sürecinde, akşamlarımızı ailecek daha çoğunlukla film izleyerek geçirdik. Gerilimi, romantiği, komedisi ve korkusu… Korku filmleri, senede bir veya iki defa izlediğim film kategorilerinden. Birileriyle yapıldığı ölçüde bile beni epey zorlayan bir mevzu benim için korku filmi izlemek, çok çabuk etkileniyorum çünkü. Orada kovalayan her kimse, beni geceler boyu korkutabiliyor bile üstelik. Neyse ki ablamlarda kaldığımız süre boyunca izlediğimiz korku ve gerilim filmlerinde, geceler boyu korkmadım öyle. Herhalde buna da yavaş yavaş alışıyorum… =)

Ablamlarda kaldığımız süre içerisinde, benim kitabını okuduğum ve ablam ile eniştemin filmlerini izlediği “Kafes” kitabının filmini de onlarla izleyebildim. Geçen sene okuyup bitirdiğim kitabın filmini, 7 Mayıs günü izledik ailecek. İyi ki de izledik. Şayet o gün izlemesem daha bir süre izlemezdim yoksa, kendimi biliyorum… (:

Bu yazım 2019’da okuduğum “Kafes” kitabı ve kitaptan uyarlanarak yapılan “Bird Box” filmini içerecek. İyi okumalar dilerim… =) 




2019 Bursa kitap fuarına gittiğimizde, o sene çok konuşulan kitaplar arasında olduğundan sebep İthaki Yayınlarından almıştım Kafes kitabını. Stand önünde de, “acaba Cesur Yeni Dünya’yı şimdi alsam da, sonra mı Kafes’i internetten sipariş etsem?” diye kararsızlık yaşamıştım başta. Sonuç olarak daha sonra diğer kitabı internetten sipariş ettim. Kafes kitabını ise fuardan aldığımız kitaplarımdan en son okuduklarımın arasına koydum. O fuar yazımı burada bulabilirsiniz yeniden...


Gerilim içerikli bir kitap olması Kafes'i en son okumama sebep olmuştu tabii ki. Ama okurken gerilmekten çok sıkılmayı yaşadım ben kitapta. Hikayede, "gözle görüldüğü zaman" en korktuğunuz şeylerin etkisi altına girmenizi gerektiren bir dış gücün tüm dünyayı dolaşıyor olması konu alınıyor. Kitap bu durumun getirdiği intiharların bölge bölge dünyaya yayılıyor olduğunun radyo ve televizyon haberlerinde verilmesiyle başlıyor. Arkadaşıyla aynı evde yaşayan ve bunun dışında evlilik dışı hamile kalmış kızımız Malorie’nin hayatta kalma savaşı anlatılıyor. İlk önce bir evde arkadaşının bir gün çıkıp bir daha dönememesiyle, sonra birçok tanıdığına ulaşamamasıyla devam ediyor. Öyle bir güç ki bu, gözlerinizi bantlamak ve teknolojinin imkan verdiği doğrultuda dışarıda var olmak durumundasınız. Görmek, yasak…


*Bundan sonrası kitabı okumak isteyenler için hikayeyi detaylarıyla anlatabilecek şekilde olabilir… 


Ben kitabı Nisan 2019’da okuyup bitirmişim, ama hala hatırlıyorum; bitirdiğimde hikayeye dair hissettiğim şey, çokça mantık hatası bulunduğunu düşündüğümdü. 


Esas kızımız Maloire’un bebeğinin babasından bahsedilmiyor fazla, onu sevip sevmediğinden bile emin değiliz. Bu içinde bulunduğu durum neticesinde, karnındaki bebeği sevip ona tutunma hevesi de görülmüyor. Maloire’nin duygusuzlaşması böyle başlıyor işte, dünyayı saran bir virüs gibi herkesi öldürmesiyle. Kitap boyu buna anlam veremedim, çok fazla ölen birilerini bile görmedi çünkü; sığındığı evdeki kişilerin ölmelerine şahit olması haricinde. Baştan beri hayatta kalma sebepleri yok denecek kadar az görünen bir kızın, gelecek için hayatta kalma çabası çok gereksiz gelmişti bu yüzden bana. 

Duygusuz muyum sizce? Yani dünya üzerinde geleceği paylaşmak isteyeceğim kimsem kalmıyor, karnımdaki çocuğu bile sevip sevmemekten yana net değilim, ama hayatta kalmaya da hevesim bol. Bilmiyorum, bu bana biraz tutarsızlık gibi geldi…


Öte yandan, bu ne olduğunu bilmediğimiz ama görmememiz gerektiğini bildiğimiz güçten yalnız kalmamak ve yaşamak üzere sığınacak bir ev aramak için yollara düşüyor en başında kızımız. Bir ev bulup zar zor kendini kabul ettiriyor o eve. Hamile olması sorun oluyor, stoklarımız yok diyerekten. O evde kaldığı sürece, gözleri kapalı şekilde marketleri yağmalamak durumunda kalıyorlar ve alt mahzene stok yapıyorlar… Maloire’dan sonra bir hamile daha sığınıyor eve ve süreç böyle başlıyor devam ediyor işte… 

Evin içinde bir adam da var ki, Maloire’a en güzel o destek oluyor. Adı Tom… Sanırım kitapta da filmde de en sevdiğim kişi o oldu. Maloire’un gayreti çok takdire şayan, fakat baştaki tutarsızlığı onu sevmeme engel oldu belki de. Filmi izleyince ise, bu fikrim tamamiyle değişti işte… 

Kitabın “Bird Box” isimli uyarlanma filmine gelirsek; hikayedeki tüm tutarsızlığa ve de eksik kalmış yanlara rağmen, film daha açıklayıcı olmuş durumda idi bana kalırsa… 


Öncelikle kitabın içinde çok detaylı olarak bahsedilmemiş bir mevzunu, filmin ismine konu olmasını  garipsedim aslında. Kitapta da filmde de kuşların kabiliyetlerini keşfediyorlar bir arada yaşarken. Kuşlar, görmeseler de varlıklarını hissedebiliyor o güçlerin. O yüzden kuş besliyorlar ve o kuşları gölün aşağısındaki sığınılan yere, Maloire çocuklarla beraber, insanların yanına gidene kadar hayatta tutuyorlar. Bu bile bana o gücün insanları gördükleri anda etkileyebiliyorken, dış ortamda duyulabiliyorken ama kimse onu görmezken hiçbir şey yapamıyor olduğuna inandıramadı… 

Kitapta bahsedilen Tom’u, tamamiyle bulmak isteyeceğim görünüşte biri oynuyor; Trevante Rhodes adlı bir oyuncu. Bu zamana dek hiçbir filmini izlememişim meğer, ama Tom karakterini ondan başkası oynayamazmış resmen. Maloire rolüne de gelince, çok sevdiğimiz bir oyuncu Sandra Bullock oynuyor ki; karakter olarak çok güzel oturmuş bir yüze sahip kendisi. Başrolleri tutturabilmek mühim iş bence, özellikle de bu gibi kitabı olan filmlerin oyuncu seçiminde… 


Kitapta hikayeyi anlatırken bahsettiğim güç vardı ya, hiçbir şekilde bir insanın o dış gücü görünce nasıl olup da kişileri delirttiğine dair bir bilgi yoktu o güce dair işte. Okurken, kitabın sonuna dek bu gücün açıklandığı ve belki de insanlığı o güçten kurtarabildiklerine şahit olmayı bekledim. Ama sonucu bırakın, ilk beklentim bile gerçekleşmedi, biri görür iken o güce arkanı dönerek görene bakmak gibi dahil… Filmde ise, bu gücün ciddiyetine varan bir Maloire var; nasıl hissedildiğini çok net görüyor, öyle ki ablasının gözlerinin önünde yanan arabalarına binmesine şahit oluyor. Kitaptaki sorulara yanıt vermeyen yana filmde bakış açısı olarak sunulduğu için, bu kadarını göstermesi bile daha inandırıcı olmuş dedirtiyor… 


Filmde Maloire daha neşeli ve hayata dair daha istekli. İki ayrı karakter olarak görünmesi, beni biraz üzdü kitapla karşılaştırınca yani. Başlangıçta ablası ile gidiyor ilk ve son doktor randevusuna, dönüşte filmin konusunun daha inandırıcı noktasına şahit oluyoruz biz de böylece. O gün sabahtan intihar haberlerini duyuyor ve yeterince ciddiye almıyorlar ama dönüş yolunda esaslı bir saldırıya da şehrin karmaşasıyla maruz kalıyorlar. Gökyüzünde bulunan o siyah güç, gözlerinin önünde herkesi etkisi altına alıyor zira. Maloire ve ablası herkes gibi kaza yapıp en başta kurtulsa da, ablasının da gözünün gördüğü bu güç karşısında nasıl kendisini kahredip de intihar etmek üzere yanan arabalarına bindiğine şahit oluyor. O gücün ciddiyetine böyle inanıyor, ablasıyla başlayan üzüntülü suratları görmeye başladığı için o gücü asla görmek istemiyor... Bu kesinlikle daha inandırıcı bir mantık içeriyor bana kalırsa...


Filmde, bu işin ciddiyetine varmış en yakındaki eve sığınıyorlar. Ama bu evin sahibinin hanımı o esnada o gücün etkisi altına giriyor sonra… Derken sokakta tek bir canlı kalmadıktan sonra, olayların şokunu atlatıp o eve sığınanlar ilk önce camları ve televizyonu karartıyor, kapılarını dış dünyaya olabildiğince kapatıyorlar… Maloire zamanla çocuğunu da doğuruyor, kendi gibi hamile olan arkadaşıyla beraber aynı günde hem de. Ama içeriye sızan aklını gördüğü güçle oynatmış ve herkesin kendini öldürmesini mantıklı bulan bir kişi yüzünden, o gün ölüyor herkes; bebekler, Tom ve Maloire haricinde. Çocukları ve Maloire'u Tom kurtarıyor tabii ki de... Sonrasında Tom ölene dek, başka bir evde çocuklarla hayat mücadelesi başlıyor. Hayatta kalmış birilerine ulaşma süreci başlıyor; Tom hayatta iken telsizler sayesinde, gölün 5 km altında bir sığınakta hayatta kalmış insanların birleştiği ve oraya varış yolunu anlatan biriyle konuşuyorlar. Tom öldükten sonra, çocuklar 5 yaşında iken, gölde yolculuk başlıyor işte. Sonucunda oraya varmak da mümkün oluyor işte… 



Kitaptaki ruhsuzluğa rağmen, film daha netti birçok konuda; ben filmin tarafını tutuyorum kendimce, kitabı tekrar okuyacağıma filmi bir daha izlerim daha sonra… Ama gerilim severlere özgü durum mutlak farklı olacaktır. Kitabın anlatımı yine de kötü değildi tamamıyla, işleyişi ve hissettirdikleri heyecan verici değildi sadece bana göre. Kitapta da filmde de anlatım farklılıkları vardı sonrasında; 

Başta da dediğim gibi, Maloire ablasıyla yaşıyor diye gösteriyor filmde ama aslında kitapla en yakın arkadaşıyla yaşıyor. Sonra kitapta asla o korku anlarının gözler önüne serilmiş halini anlatmak gibi bir durum söz konusu değildi, filmde gözler önüne serilen bir “o an” görüyoruz. Bence hikaye açısından en önemlisi inandırıcılıktı ama bir tek film böyle bir hikayeye inanabilirim dedirtti… 

Kitapta da okuduğumda aynıydı, Maloire bu bilinmezlikte öyle bir ruh halindeymiş ki çocuklara bağlanmamak için cinsiyetlerini isim olarak kullanmış; kız ve erkek. Bu fazlasıyla inandırıcı idi ama filmde hissettirilişi daha sağlamdı. Kitapta bu durumdan etkilenmemiştim çünkü, garip gelmişti sadece. Ama kitapta okuduğumuz noktayı, filmde de göremiyoruz aslında. Nihayetinde hikayede söylenen, çocukların iyi geliştirilmiş bireyler olması sebebiyle (Maloire ve Tom'un ortak becerisi ile) duyularını iyi kullanabiliyor olmaları; hayatta kalabilmek ve hayatta tutabilmek için. Onların görmek dışındaki 4 duyusuna değer veriyor Maloire, hiçbir şekilde sorun olmaması adına da, sevgisini en az seviyede gösteriyor. Benim filmde etkilendiğim nokta da burası idi işte...

Hikayenin can alıcı noktalarından biri idi benim için; Göl kenarında iken bir ara, sandalda kalın dediği çocuklardan kız olanı "beklemek yerine anneme yardıma gidelim" dediği esnada, iki çocuk da kayboluyor. Kızı kolay buluyor da, oğlanı bulması zor oluyor. Bu durumun sonrasında gelişen korkunun yerini rahatlamaya bırakması halinde, hikayenin o noktasında, çocuklara sarıldığı an’a çok inandım ben… Kız dediği çocuğuna öyle bir sarılıyor ki, o kızın beklentileri yanıt buluyor. Güzel sahnelendirilmiş bir nokta idi..


Son olarak bu kadar eleştirmiş ve yazmış iken puan verecek olursam eğer, 10 üzerinden Kitaba 6 puan, Filme ise 8 puan veriyorum. Ne çok iyi ne de çok kötü diyebiliriz, yine de keşkelerle dolu deneyim idi benim için her ikisi de… 


Bu yazıyı bitirmeden önce, bu fantastik hikayenin bende hala çok düşündürücü kalan yanını da eklemek istiyorum… Diyelim ki, böyle bir güç var; öyle ki çeşit çeşit dünyaya yayılmış insanlığı en korkunç yerlerinden vurdu da, korkularımızla yüzleştiğimizde hepimiz kendimizi öldürecek duruma geldik. Aramızda hiç mi gördüğü şeylere rağmen, psikolojisini sağlam tutabilecek ona istediğini vermemeyi akıl edecek insanlar yoktur? Bu güç sadece, akli melekeleri yerinde olmayan insanları, suçluları öldüremiyor; onları da tam tersine daha fazla cani ve insanların ölmesine inandıracak bir psikolojiye sokuyor öyle mi? Sadece bu mu yani? Bana burası hiç mantıklı gelmedi. 

Kurtulmak için tek bir yol var, o da görmemek ve o güç sadece camlar ve kapılar açıksa girebiliyor… İnsanoğlu güçlü diyoruz, o güç ilahi bir güç olabilmeli ki ancak o zaman çok çaresiz kalabilelim de etkilesin bizleri. Bence! İnsanoğlu düşünen en akıllı varlıkken, bu kadar hata içerikli hikaye bana mantıklı gelmedi işte… =) 

Baya uzun yazdım bu sefer de, okuduğunuz için teşekkürlerimle. Bir dahaki “Filmi Olan Kitaplar” yazımda görüşene dek, kendinize iyi bakın ve sağlıcakla kalın… Sevgilerimle. (:


23 Mayıs 2020 Cumartesi

Bedensel Engelim ve Normalleşme - 23.05.2020



Koronavirüs süreci başladı başlayalı çok şey değişti hayatımda, misal sanıyorum en uzun aralıksız tedavi almadığım zaman dilimini yaşıyorum; rehabilitasyonlar da kapandı kapanalı. Ben eski düzenimi, fizyoterapilerimi, fizyoterapistimi ve derslerimin sonrasında rahatlayan kaslarımla hissettiğim mutluluklarımı çok özlüyorum şimdi…

Koronavirüs ile mücadele etme sürecimiz, tüm dünya ile beraber ülkemizde de başladı başlayalı normalleşme çabaları başlayana dek sesimi çıkarmayı uygun görmedim bu konuda. Öyle ki, zamanı elbet gelecek diye ben bile sabırla bekledim. Fakat bugün bir özel eğitim uygulamaları içerikli bir eğitim haberleri yapan bir sayfada gördüğüm soru altındaki yorumlar, beni suskunluğumu bozmaya itti… Çünkü bir paylaşımın altındaki yorumlar o kadar anlayışsız bir dil ve de dalga içerikli ki, çok yazık valla!



İlk öncelikle konuma giriş yapmadan önce, kendi durumumu belirtmek istiyorum… Biliyorsunuz artık, bilmiyorsanız da yeni gelenler için yineleyeyim; Ben Kas Erimesi Hastasıyım, yaklaşık 21 yıldır. Bu 21 yılın son 14 senesinde düzenli fizik tedaviye başladım, öncesindeki senelerde de düzenli olarak annem yaptırıyordu hareketlerimi. Biz Kas Erimesi hastalarının tedavisizliğe tahammülü yok. Ben belki de şu içinde olduğum yaşımda hastalığımın durumu itibariyle iyi durumdayım, en azından kontrol altındayım biraz daha. Ama bizim hastalığımızda biliyorum ki işler şu an hiç bu kadar basit değil aslında…

Yaklaşık 11 hafta oldu, fizik tedavi almayalı. En son fizyoterapistimle fizik tedavimi 13 Mart 2020 Cumartesi günü yaptık ve o gün bugündür de sabırla beklemeye çalışıyorum; ama fizik tedavisiz geçen günlerim aslında pek de güzel geçmiyor... Hareketlerime devam ediyorum, gerdirmelerimi yapmak için gayret gösteriyorum, yememe içmeme dikkat ediyor ve ağrılarıma kafayı takmamaya uğraşıyorum… Belki en fazla iki günüm rahat geçiyor, sonraki günler hep ağrıyla. Sırtım belim, boynum ve bacak kaslarım derken; pasif gerdirme alamadığım her gün, fizyoterapi yapmadan geçirdiğim her hafta, eziyet oluyor bir anlamda. Ama içim içimi kemirse de, kaslarımı geliştirerek kazandığımız yollardan bir bir geriye gidebiliyor olduğum aklımdan çıkmasa da; kendimi sakin tutmaya ve bu süreç geçene kadar kaslarıma hareketi unutturmamak kadar, moralin de iyi geleceğini unutmamam gerektiğini unutmamaya uğraşıyorum. Sonuç olarak, birçok fizik tedaviye ve özel gereksinime ihtiyaç duyan ben gibi hastaların şu an zor duruma düşmeye başladığını biliyorum. Hep dua etmeyi sürdürdüğüm gibi, burada da yinelemek isterim; Allah yardımcımız olsun cümlemizin…

Bugün anlayışsızlığın nasıl canımı yaktığına gelsin mevzu; hiçbirimiz normalleşme konusunda bizler için de planlamalar yapılmasını istemekten geri duramayız, bu bizim hakkımız. Öncelikle bunu hiç unutmasın isterim insanımız… Fakat bugün o bahsettiğim facebook grup sayfasında bir kadın naçizane şöyle soru sormuş; “Arkadaşlar kesin kurumlar ne zaman açılacak?” Bu normalleşme beklentisi size üstte anlattıklarım çerçevesinde anormal geliyor mu? Bir virüsün etkisinde, en tehlikeli grubun bizler olduğunun farkında da olsak; yaşam kalitesi git gide düşen, ağrılarından ve katettiği yolları kaybettiğinden sebep, bu virüse daha çok yenik düşebilecek bünyeye sahip bizler, soru sorduğumuzda alaya alınıyoruz insanlarımız tarafından…
Bu bahsettiğim sorulara cevaplar şöyleydi; “Bıkmadınız bunu sormaktan!”, “Virüs var virüs, ne rehabilitasyon açılması”, “bekle sen bekle, yarın açılıyormuş.” Bunları okuduğumda seviye ve anlayış sıfır, dedim. En tehlikeli yerler olarak, klimaların içinde bulunduğu Avm’ler açılabiliyorsa; ticaret kapılarına herkes akın edip para harcayabiliyor ise, benim bizim tedavi aldığımız, güç toplayabileceğimiz sağlık kurumları neden açılamasın? Cidden soruyorum, bu kadar anlayışsız ve lakayt davranabilmeyi nasıl başarıyorsunuz!
Bu soru ve cevaplarının hemen üstünde bir paylaşım vardı, biri şöyle yazmış; “Kaç aydır ders yok, elim ayağım titriyor ne olacak bu durum. Açılmasın diyenlere soruyorum!” demiş biri. Buyrun buna sizler cevap verin? Açılmasın diyenler, buyrun…

Demek istiyorum ki; hiç kimse, bizler kaslarımız eklemlerimiz ve sinirlerimiz olduğunca harap olmuşsa da, tedbirsiz bir açılış olsun demiyoruz. Ama Koronavirüs adına, durumlar iyiye gidiyor ve her alanda normalleşmeler sürebiliyor iken; denetimler altında, hijyen koşulları ile “tam kapasite olmasa bile!”, olabildiğince uygun şekilde rehabilitasyonlar açılsın istiyoruz… Avm’lerin açılmasına destek verileceğine, siz insanlarımız “nasıl daha fazla bir arada kalabiliriz” diye düşünmeye başlamışçasına bir araya gelmek yerine; tedbiri bizler için de elden bırakmayın mesela. Avm’lerin açılmasına verilen destekler gibi, bizler de hijyen desteğiyle tedavilerimize kavuşabilelim. Dediğim gibi, tabii ki koşullar normalleşme çatısında devam edebiliyorken…

Açılmasın diyenlerin; fizyoterapi almazsa kasları veya sinirleri büzüşecek, nefesi daralacak, katettiği yollardan 2-3 kat geriye gidecek herhangi bir engel veya hastalıkla baş edip etmediği veyahut böyle bir yakını olup olmadı da araştırılır umarım! Şayet ilerleyen zamanlarda öyle bir durum söz konusu olursa diye açılmasın diyenler arasında, bahsettiğim kurumlarda çalışıp da işini önemsemeyen bir sürü kişi vardır eminim. Ama bizim kurumlarımızda bir o kadar bizlerin halinden anlayan çalışanlarımız da var! Onlar da bizler gibi, hastalıklarımız ilerlemesin, alacağımız nefesler bize daha fazla eziyet etmesin ve azalmasın diye, alınması gereken tedbirler için ellerinden geleni yaparlar; eminim. Elbette bizler de, 2,5 aydır nasıl dikkat ettiysek ayakta ve hayatta kalmaya; işte o kadar dikkat ederiz, fizyoterapi alabilmemiz için yeni düzende alınması gereken tedbirlere…

Son olarak diyeceklerim şunlardır; dün akşam yaşadığım ağrıların en şiddetlilerinden bilmem kaçıncısını yaşadım, ödüm koptu yine atak geçirdim diye! Hayatta kalabilmek ve bu kaslarla kaliteli yaşamaya devam edebilmek için, öyle yapmam gerekiyor ki; o ruh haline kapılmamak için, moralimi sağlam tutmaya çalıştım o kötü halimde yine. Bir bataklığın içinde iken bataklıkta olmadığınızı hayal etmek ve siz bataklığa gömülüyormuş gibiyken bunu umursamamak o kadar zor ki! Dilerim kimse yaşamasın ama ne olur az biraz halden anlayın! Sözleriniz diken dolu olmasın, küçümsemesin, delip geçmesin yürekleri. Biz zaten kendi içimizdeki dikenlerle öyle bir savaş halindeyiz ki, bizler için bir şeyler yapılmasına öyle çok ihtiyacımız var ki; bunların her birini anlatmak zorunda bırakmayın bizleri…

Okuduğunuz için teşekkürlerimle… :)

Not; o bahsettiğim gönderi ve yorumlarını bu öğlen “Rehabilitasyonlar normalleşme sürecinde ne zaman açılacak?” diye bakarken Google aracılığıyla bir sayfada rastlayınca okudum. O paylaşım ve yorumların ekran görüntülerini burada da paylaşmak üzerine almıştım ama isimleri silmesi şu an için zor geldi. Son anda buraya eklemekten vazgeçtim. İsteyen olursa ekran görüntülerini atabilir, sayfaya ve gönderi altındaki yorumlara yönlendirebilirim. Ben paylaşsam da paylaşmasam da, ispatlamama gerek duymadan aynı yöntemle sizin de bulabileceğinize eminim. Bu tarz yorumlardan, anlayışsız fikirlerden öyle çok var ki; inşallah bir gün bulması en zor gönderi biçimleri olur…

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Engelliler Haftasını Kutlamak - Mayıs 2020


Merhaba. Bu yazım adına, başlığımdaki ironiyi herkesin görebilmesini diliyorum ama biliyorum ki birçoğu bu farkındalığa sahip olmayabilir de aslında. O yüzden açılımını yapmam gerek ki; Engeliler Haftasını Kutlamak büyük bir hayaldir gerek benim ülkemde gerekse de birçok dünya ülkesinde, özellikle biz engelliler adına... :) İyi okumalar..

Senede iki kez olmak üzere, farkındalık oluşturulsun diye günler oluşturulmuş biz engelliler adına; biri 3 Aralık Dünya Engelliler Günü'ne denk gelen hafta, diğeri de her sene 10 Mayıs ve 16 Mayıs arasında BM'e üye 156 ülkede kutlanan Engelliler Haftası. Bu zaman dilimlerinda daha ciddiyetle hatırlanmaya uğraşılan kesimiz ama aslında her sene bu zamanları geçtiğinde bize dair farkındalıkla dolu günler geçiremiyoruz aslında....

Yıl 2020 olsa da, ülkeler çapında çok geride kalmış durumundayız. İki zaman dilimi verilmiş bizlere, farkındalık oluşturulsun diye; bunun haricinde hiç farkındalık oluşturulmaya uğraşılmamış gibi devam ediyor insanlar sonra, bizi görmemek veya varlığımızı kabul etmemek adına. Ama ben bu seferlik bu konuları odak noktası almayacağım bu yazımda. Bu konulardan bahsettiğim  yazılarım (bu bloğumda ve diğer bloğum Didem'in Gözünden adlı bloğumdaki yazılarım) şu aşağıdaki linklerde görüldüğü üzere;

Bir Garip Sosyal Deney ; Engellilik Ve Anonim Chat Platformları
Bir Engelli Nasıl Görmezden Gelinir... - Didem'in Gözünden 

Engelliysen Kolay Değil - Nisan 2019
Engelliler De Sokağa Çıkarlar...



Gelelim önce 3 Aralık tarihinden bahsetmeye; 3 Aralık Dünya Engelliler Günü, ilk olarak 1992 senesinde BM Genel Kurulu'nun 47/3 sayılı kararı ile ilan edilmiş ve uluslarlarası bir gün. O günden beri her sene 3 Aralık'ın denk geldiği hafta 3 Aralık Dünya Engelliler günü, Birleşmiş Milletler'e üye ülkelerde farkındalık günü olarak kutlanan bir gün halinde...

2018 senesine kadar, bizim adımıza bir günün böyle özel ve anlamlı olabileceğini tahmin etmezdim aslında. Bana o zamana dek "Engelliler Günün Kutlu Olsun" denmesi hep garip geldi ama kimseyi kıramadım da... 2018 senesinde değişik bir durum oldu benim adıma; yaklaşık bir iki haftadır alamadığım evde terapim sebebiyle, bu bloğumda "evde terapilerimin iptal edildiğini ve tedavi alma hakkımdan mahrum edildiğimi" anlattım. Twitter'da paylaştım, instagram'da duyurdum. Madem böyle bir gün var, "gelin sesime ses olun ve lütfen bana yardımcı olun." dedim. Arkadaşlarım ve öğretmenlerimle başlayan ses duyurma maceram, imza kampanyasına dönüştü ve 4 gün içerisinde kaymakamlık bana geri dönüş yaptı. Tüm ülke çapında evde terapilerimiz resmileşene dek 1 sene geçecekti ki, o aralıkta tedavim beklemedi ve ben fizik tedavilerimi almaya devam ettim. (Ta ki, korona sebepli evlerimize hapsolana dek tabi! :)) 

Velhasıl bu bahsettiğim yaşanmış mucizemi, uğraşılmış ve kazanılmış başarımızı, "hiç yalnız değilmişim, benim sesime ses insanlarım buradaymış" dediğim o süreci; geçen sene 3 Aralık 2019'da tekrar anlattığım yazıma buradan ulaşabilir ve detaylı şekilde de okuyabilirsiniz... (=


Gelelim 10 Mayıs 16 Mayıs aralığında kutlanan Engelliler Haftası'na; Birleşmiş Milletler'e üye 156 ülkede aynı tarihlerde kutlanan özel hafta imiş kendisi. Benim bu seneye kadar bilmediğim özel ayrıntıları varmış üstelik, siz de öğrenmek isterseniz buradan "Engelliler Haftası - Vikipedia" sayfasına ulaşabilirsiniz... Ama oraya geçmeden önce okumaya devam etmeniz adına, meğer bu hafta adına belirlenen 7 başlık bulunmakta imiş; her gün okullarda birine odaklanılsın ve engellilik konusu işlensin diye...

Öte yandan benim bu yazımda bahsetmek istediğim konu şu ki; bulunduğumuz konumlar itibariyle, engelliler haftasının kutlanabilmesi gibi bir mevzu söz konusu değil. Kutlanacak bir şey varsa eğer, orada iyilik güzellik olmalıdır; eksiksik bir yaşam mesela, (konumuz gereği) engellilerin zorlanmadığı bir toplumsal hayat mesela...

Farkındalık günü olması adına ise benim gibi hiçbir engelli söz etmeyecektir bunun dışında da, senenin geriye kalan günleri ve haftalarında farkındalığın yarı yarıya sürebiliyor olması şartıyla!




Sizce, herhangi bir hastalık veyahut engellilik hali içeren bir durumun, senede bir kez dahi olsa kutlanabilmesi mümkün müdür? 

Misal şahsım adına, şahısların bana içtenlikle söylediğini düşündüğüm "kutlu olsun" mesajlarına alınmıyorum da; herhangi bir kurum, başkanlık veyahut büyük bir birimin başındaki bir devlet adamının "Haftanız kutlu olsun" demesi ağrıma gidiyor yıllar geçti geçiyor olsa da... Çünkü yıllardır, toplum olarak bir yıl içerisindeki toplumsal farkındalığımızı bu bahsettiğimiz tarihler haricinde göremiyoruz nasılsa...

Engelliler Haftasını Kutlamak çılgınca geliyor işte... Özellikle de insanlarımızın en basitinden toplumsal alanlardaki asansörleri, otoparklardaki engelli yerlerini kullanmaktaki düşüncesizliklerini gördükçe. Veya engelli kaldırımlarına arabalarını koyan insanlarımızın, eşyalarını koyan dükkan sahiplerinin ve birçok bizi dışarıda görmenin gereksiz göründüğünü belirten, suratımıza veya farklı görünen uzuvlarımıza görünen insanlarımızı gördükçe; "gerçekten engelliler haftasını kutlamak isteyecek kadar, varlığımızdan mutlu musunuz?" diyesim geliyor... :)


Üst paragrafta, söylemek istediklerimi tam ifade edebilmiş olmanın mutluluğuyla devam ediyorum ki; bu haftayı farkındalıkla geçirebilmek adına 10 senedir bilinçliyim bence ben de. Engelli bir birey olsam da benim de bu özel günle tanışmam gibi bir durum o zaman söz konusu olmuştu çünkü 10 sene önce... Daha o zaman ayakta idim, engel durumum bu kadar ilerlemiş de değildi üstelik. Bu yazımın fotoğrafları, o kutlama yaptığımız günden, 09.05.2009...

O gün ceket içerisinde özen göstererek giydiğim kahverengi elbisemle, rehabilitasyonumuzun hazırladığı etkinlikte okumak üzere kompozisyonumla gitmiştim. Konuşmamı yaptıktan sonra sahneden inmeden önce, bana bir çiçek sunmuştu; ciddi anlamda güzel bir şey yaptığımı ve orada bulunan herkese bir farkındalık kazandırdığımı hissettirmişlerdi... 

Bugüne dek, katıldığım en güzel "Engelliler Haftası" etkinliği idi. Bana destek veren annem, fizyoterapistim ve lisedeki sınıf arkadaşlarım, kurumun aile birliği üyelerine o günü güzel hatırlamamı sağladıkları için teşekkür ederim... O gün için benden yazmamı rica ettikleri o kompozisyon için pek çekingen idim başta ama iyi ki kabul etmişim diyebiliyorum şimdi. Önce bana sormuşlardı, ama annemin de "Didem güzel kompozisyon yazıyor" demesi esas cesaretlendirmişti beni. Dilerim kendimi her yaşımda iyi anlatabildiğimi hissetmeye devam ederim...


O etkinlikteki kompozisyonum başlangıcı şöyle idi;

"Engellerimiz değil burada bulunmamızın nedeni. Engellerimizden doğan yaşama tutunma çabamızdır neden."


Bizi böyle görün olmaz mı? Bizi sizden biri bilmeniz ne kadar zorsa da o kadar deneyin! Engelliler Haftamızı kutlamayın, bizi hep sosyal halde görünür kılın.

Bizi tek bir hafta veya bir gün hatırlamayın; ben ve arkadaşlarım senenin her günü engellerimizle yaşıyoruz, bunu unutmayın.

Beni iki hafta boyunca farketmeyin varsın, ama tüm sene farkında olduğunuz kesim olalım; alışkanlıklarınızda bizim alanlarımızı korumak olsun, çevrenizde bizi görebilecek alanlar olması gibi istekleriniz olsun.

Hayatlarımız bir tek günden ibaret değil, karşılaşmasanız da çocuklarınız varlığımızdan haberdar olsun; ki bizi gördüklerinde korkmak değil, farkındalıklarıyla huzurlu olmak kar kalsın onların da yanına... "


Şayet beni buraya kadar okuduysanız, son cümlem de şudur ki; işte bu şartlar altında "engelliler haftasını kutlamak" diye bir cümle kurulabilir bizce de, hayal olmaktan veya büyük bir ütopya olarak görülmekten çıkar bizim gözümüzden de o zaman... :) - Sevgilerimle...


Not; 

Bloğuma ilk defa geldi ve bu yazım sayesinde ilk defa karşılaştıysak, "Ben Didem Köse, hayat deneyimlerimi paylaştığım bloğuma hoşgeldiniz." Bloğuma bir Kas Erimesi hastasının hayatı nasılmış diyerek de bakabilirsiniz, okudukça beraber eğlenebilir ve yorumlarda da fikirleşebilir tanışabiliriz. Bir dahaki yazımda görüşmek üzere, Sevgilerimle... (:

14 Mayıs 2020 Perşembe

Düşünüyor İnsan - Mayıs 2020


Bu sıra çok fazla düşünür olduk; kendimizi, hayatımızı ve dünyamızın halini... Soyal medyada "ben bu kadar çok düşünecek zamanım olmasını hiç sevmedim" diye yazanları çok okuyorum. Oysa ne kadar çok ihtiyaç duyuyorduk, tek bir an olsun kendimize dolu dolu fırsat yaratabilmeyi... Aslında çok iyi bir fırsat bugünler hepimize ama bir o kadar da zorlamaya başlar oldu maddi manevi tabii ki de... Neyse ki ilk başlarda bu günlerin varlığını garipserken, şimdi bu günlere de alıştık. İnsanoğlu neye alışmıyor ki, düşünüp neleri kendi bünyesine sığdırmak istedikten sonra neleri başarmıyor ki...

Velhasıl, bu yazımın ismini bu gerekçelerle "Düşünüyor İnsan" koydum... Ben de düşünüyorum, şu sıra bir tatlı sebep dolayısıyla odaklanamıyorum ve yazamıyorum. Ama hala düşünmeye devam ediyorum. Odaklanamama sebebime dayanarak, günümü planlayamadığım şu son bir haftada yazamadığıma içerleniyordum ki; "tatlı sebebim dolayısıyla yazamama hakkım da var, kendime yüklenmemeliyim" dedim. Son 3 günüm kendime hak vererek geçti. Sonuç olarak, er ya da geç buradayım yine... :) Sevgilerimle.



Bu hafta benim için bir hayli yorgun başladı, akşamları oldukça erken uyumaya ve sabahları da oldukça erken uyanmaya henüz alışamadım zira. Bünyem alışık olmadığı için, uyku düzenimi düzeltmiş gibi görünsem de ne kadar erken yatsam da uykumu alamıyor derecesinde uyandığım için garip hislerle uyanıyorum. Odaklanma problemleri yaşadığımı düşünürken, bir geçiş süreci olduğunu da bugün kabullendim. Bu sabaha uyanırken (13.05.2020), gece geç uyumuş ve sabah ona göre de erken kalkmış olmama rağmen az uykuya alışmış olduğumu gördüm neyse ki. Son 5 gündür, erken yatıp erken kalkmama rağmen odaklanamıyor olmak çok canımı sıkıyordu yoksa...

Son iki haftadır uykularım çok büyük ölçüde düzene girdi, üstteki beşikte yatan yeğenim Defne ve ablamla aynı odada yatıyoruz; bu duruma sebep onlar... Artık yatağıma yatıp saatler boyu uyumaya uğraşmıyorum, çünkü yattığım gibi yarım saat içinde uyuya kalıyorum. Gece uyanmalarımız, Defneyi sallamalarımız ve sabah erkenden uyanıp zor şer tekrar uyutmalarımız bu hale soktu beni de... :) Bir tek dün biraz sıcak hava sebepli geç uyudum ama netice olarak alışmışlığın verdiği durum sebebiyle iyi uyandım bu sabaha...

Odaklanamamalarım beni çok üzüyordu ama geçti. İçinde bulunduğum durumu anlatamaz olmuştum çünkü. Defnemiz sayesinde, ben eski yorulmalarıma biraz olsun kavuştum yani ve güzel uyku uyuyorum bu ara. Öyle ki uyanmalarım zorlasa bile azıcık, aldırış edemiyorum... Gel gelelim yine de fizik tedavi göremiyor olmamdan ötürü, hareketlerimi eksik etmesem bile, kaslarımın oyunu diyorum bu duruma. Odaklanamıyor olmamın tek sebebi kaslarım; şu sıra ne kadar uyku uyusam da yetmeyecek gibi, ne kadar hareket yapsam da eksik geliyor hissettiğim gibi... :)



Bu konuda düşündüğüm bir şey var sıklıkla, olduramadığımızdan sebep ertelediklerimiz zihnimde bir parazit gibi yer aldı. Tam bir şeyleri oldurmuştuk dediğimiz anda, evlere tıkıldık ve eskiden beri tek olur yanımız fizik tedavilerimden de mahrum kaldım şimdi. Söylemiş miydim, "sabretmem gerektiğini bilsem de" yer yer bu beni çok eksik hissettiriyor bugünlerde... #AmaGeçecek...



Günlerimiz oyunla geçiyordu bizim de, herkes gibi. Ta ki son bir haftaya dek... Öyle ki bir araya geldiğimiz onlarca zaman dilimlerimizi toplasak, bu kadar bir araya gelip Kağanımla her birimiz bir arada oyun oynamamışızdır. Ayrı ayrı oynamalarımız bir yana, Kağanımla 4 kişilik oyunlarımıza  oynamalarımıza geçiş yaptık bu arada. Aslında toplu oyunlarda Kağanım pek katlanamıyor diye bulaşmıyorduk, iki senedir yok saymaya uğraştığımız bu durumu da yok saydık yani... Sonuç olarak mı; oyun düşkünlüğü tek bir anını bile oyunsuz geçiremez olduğu hale gelince, biraz olsun ara verelim dedik. 4-5 gündür tableti elinden aldık, olabildiğince oyun oynamıyor halde bulunmaya uğraşıyoruz... :)

Öte yandan ben okumalarıma devam ediyorum; son 5 gündür elimde şu üstteki kitaplar var, biri yakın zamanda bitmek üzere üstelik... İlk haftaların kitapları bitti, 6 kitap kadardı seçtiklerim. Şimdi sırada bu haftanın kitapları var. Haftaya elimde kalan son kitaplarıma geçeceğim inşallah. Günlerim okumalarım anlamında, daha da planlı geçiyor neyse ki. Bu durumdan memnunum ama bir o kadar da yazamıyor olmaktan muzdaribim, evet hala! (:


Bu konuda düşündüklerim şöyle; hayat bir şekilde sadece evdekilerden ibaret akmıyorken, yazabiliyor olmak daha güzeldi. Şimdi cidden içsel hesaplaşmalarımız da büyüdü, çoğalan düşüncelerimiz daha sancılı, endişelerimiz bile yer yer daha tahammül edilemez; çünkü endişeli anlarımızdan kaçamaz hale geldik. 

(Bu bahsettiklerim 4.haftamız bittikten sonra etkileri azalarak hayatımızın parçaları halini aldı. Dayanılır, görmezden gelinebilir ve bu durumlar içerisinde de yaşayabilir olduk yani zamanla... İki üç haftadır yeniden kendimi yazılarımla anlatabiliyor olmam, işte bu durumlara alışabilir olduktan sonra gelişti.)



Çok yapmak istediğim halde, dil uygulamalarımı da erteleyip duruyordum. Buna geri dönüş yapmam da haftalar sürdü mesela, ertelediklerimin listesini yapıp bir an önce önceliklerimi göz önüne almam da... Sonra düşündüm de, yapmam gereken onca şey var diye yüklenip kapasitemi de zorluyorum belki de. Gerekliliklerimi belirledim ve aslında beni çok da mutlu etmeyen maddeleri acımadım sildim attım hayatımdan... 

İngilizce derslerime ve İtalyanca derslerime döndüm geçen hafta, şu kadarcık şey bile yapmak istediğimden sebep bana "Evet, yapıyorum ve de yapınca mutluluğumu katlayabiliyorum." dedirtti... Velhasıl, her sabah veya akşam devam etme uğraşımı sürdürüyorum. Bir ayı bitireyim, yaptıklarımı elbet burada da yazarım yazısını... :)


Şimdi düşündüğüm bu konudaki noktalarıma gelelim; Neden erteliyoruz, her şeyi ama her şeyi erteleme kapasitemiz bizi ne kadar engelliyor neden düşünmüyoruz? Eksik kılmıyor mu yaşamdan bizleri ve çokça mutsuz! Yapmak istemediğimiz halde zorunlu hissederek yaptığımız işler uğruna, yapmak isteyip de en köşeye el süremediğimiz güzellikleri hayat mutluluğumuzu veriyoruz. Sevmediğimiz bir işte çalışmak, sevdiğimiz işte çalışsak da mutlu olmadığımız arkadaşlıklar kurmak, mutlu eden arkadaşlarımız olsa da hayatımızı adayacağımız hayallerimizi hep en sona saklamak; neden yaptıklarımız var olması gerekenleri az, mecbur kaldıklarımızı çok kıldırıyor bu hayatta? 

(Kararım budur ki, bu durumu artık eskisi gibi devam ettirmeyeceğim. Olur'u olmaz'ı bir tutacağım, ben sağlıklı oldukça ve sevdiklerim bir şekilde sağlıkla hayatımda oldukça; gerçek istediklerimi ertelememin bir sorun olmayacağını da unutmayacağım inşallah!) 



Ve son olarak, bu yazıyı yeni bir günün başlangıcında (14.05.2020- Perşembe) yayınlamış bulunuyorum. Oysa biten güne bilgisayarımı yatmadan önce kapamadan, sistem hatası vermesi sonucunda toparlama uğraşımla bitirmiştim. Sonuç olarak, bugüne bıraktım yapamayınca; önce onarma yaptı birkaç kez ve başarılı olamadı, sonra bilgisayar sıfırlama da kar etmedi ve kapattım bilgisayarımı yattım gece.

Bugün sabah kahvaltısından sonra bilgisayarımı önüme tekrar aldığım gibi de sistem geri yükleme noktası oluşturarak kurtarmayı denedim. 2 saatten fazla sürdü bu durum, açıp kitabımı okudum beklerken; garip bir durum olursa tekrar deneyebilmek üzere. Saat ve tarihi görünce de nasıl mutlu oldum yeniden... 

Önce gecesinde şunları düşünmüştüm oysa; "Neden her şey üst üste geliyor hayatımda?" Oysa bunu ben aksi şekilde düşünüyordum hani, bir tek benim başıma gelmiyordu neticede. Elbette başkalarının da aldığı teknoloji ürünlerini çok iyi seçmeye özen gösterdiği halde, bir şekilde şansı yaver gitmiyor da. Hani kendim diyordum ya; içinde bulunduğumuz korona'yı dahi tek başımıza yaşamıyoruz, tüm dünya bir sınav veriyoruz ve hayat üzerinde yaşadığımız tüm zorlukları da özetliyor aslında! Bazı konularda şansımın yaver gitmemesine üzülüyorum galiba, bu içinde bulunduğumuz durum halinde de daha büyük yaşayabilme kapasitemiz içimizdeki saklı olduğu yerlerden çıkıveriyor galiba... :)

Sabaha kendimi çoktan rahatlatmış uyanmıştım da, sonra tekrar aklıma geldi bu konu; şans nedir, nereden geliyordur acaba? Esasında bunun bile bir geçmişi vardır belki zihinsel kayıtlarımızda...

Sonra biten gün içerisinde bilgisayarımı toparlama uğraşım içerisinde iken, şunları düşündüm; birçok şeyi kendime dert edebilme potansiyelimi de kendim yaratıyorum, şans unsurunun varlığının ciddiyetini de ben büyütüyorum. Her ne yaşanırsa yaşansın, kötü de olsa benim hayrımadır belki diye görmeyi unuttuğum anda kapıldığım konu beni nasıl da üzüyor aslında. 

Ve son olarak dün takıldığım nokta aslında şuydu, eklemeliyim bence: "Bilgisayarım bozuldu, ben yazı yazacaktım bugün ve belki de tekrar kendimi olabildiğince odaklamadım. Ertelediğim günlerin üzerine, öncelik saydığım bir başka yazımı yazmış ve bitirmişken kaydet tuşuna basamadan sistem hata vermedi. Tüm bunlar bir işaret de olabilir mi?" Evet, bu kadar çok düşünmeyi ben sevdim aslında. 


Kesinlikle bizden sebep gelişenler kadar bizim etkimiz olmadan gelişenler de var olmaya devam edecek de elbet. Yeğenim Kağan'a bu sıralar çok sık kullandığım bir cümle var, meğer onu kendim için kullanıyormuşum ya ben;

"Bakmak ile görmek arasında fark var Kağancım! Bak ama görmeyi unutma..." (Yeğenim sana söyledim, Didem sen anla!) =)

Düşünüyor insan, iyi ki de düşünüyor velhasıl. Allahım düşünmekten alıkoymasın...

Sevgilerimle... :)

6 Mayıs 2020 Çarşamba

Gece Kuşu'ndan Notlar #8 - Hıdırellez 2020


Bir 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan geceye daha kavuştuk. Bugün günlerden Hıdırellez ve yıllar yılı alıştığımız geleneklerden farklı bir hıdırellez yaşıyoruz bu sefer; salgın ortamında yalnız kaldık malum... :)

Benim bu gece adına biriktirdiğim çok anım var, çocukluk arkadaşlarım ve ailemle. O günlerin hatırasına da bu gece bu yazıyı yazmak istedim. Yeniden sevdiklerimizle ritüelleri gerçekleştirebilelim zamanla inşallah. (=

Bugün hıdırellez ve ben anılarla hemhal olmuş durumda, dileklerimi bu sefer sessiz ve de yalnız diliyorum. Ama kalbimde arkadaşlarım ile yan yana yazdığımız dilek kâğıtları ve de gül ağaçları var yine. Bu sene annem ile yalnız kaldık esasında, denize atamayacak olunca da hemen kağıda dökmedik.

Oysa her hıdırellezde yıllar öncesi gibi ateş yakabilme anılarımızı yan yana anar, dileklerimizi kâğıtlara yazar ve gül ağaçlarına asardık. Baktık olmadı, gül ağacını bulamadık; balkon demirlerine asar ama yan yana bu anı hep paylaşır idik... İlk arladaşlarımızla dileklerimizi yazdığımız zaman, bir "okudun!" kavgası bile çıkmıştı aramızda. Çabuk halledildi neyse ki. :)

Dilekleri denize atmak gerek diye, ya annelerimiz sabah yürüyüşlerine çıktıklarında beraber gider denize atarlar ya da birimizin babası işe giderken alır giderdi dilekleri sonra. Onlara güvenimiz de tamdı, gerçek olsun isteklerimiz diye hiçbiri açmaz idi.

Birkaç senedir hıdırellez ateşi yakamıyor oluşumuza üzülmeyi bırakmıştık ve önemli olanın yan yana olmamız olduğunu netlikle kabullenmiştik ki bu sefer de virüs ortamı sebebiyle ayrı düştük. Ama anarsam bana yine iyi gelecek hissettiğim için yazdım yine. Anılar iyi kötü iyi ki benimle... :)) 

Varsın bu sefer kâğıtlar evimde kalsın, bir dahaki sefere dek dayanacağım dedim bugün de; ben kendim yazdım dilek ve dualarımızı. Sonra yeniden, hiç olmadı yine balkon demirlerine asacağız umut dolu keselerimizi beraber diye ummaya ve bekleyişime sabır katmaya karar verdim kendimce. Bu seferki Hıdırellez de böyle işte... :) 

Hıdırellez evimize sevdiklerimize kalplerimize ve bedenlerimize, şifa mutluluk bolluk ve bereket getirsin. Amin...

**

Bu gece uzun zamandan sonra ilk defa az biraz Gece Kuşu olmaya geldim, o da günün anlam ve önemi adına... :) Evde minik bir yenidoğan bebek olunca, ilk süreçlerde gecemiz gündüzümüze karışıyor malum. Şu korona günlerinin tek iyi yanı, bir bebeği büyütürken tüm anlarını doya doya yaşayabilme durumu oldu. Hiçbir telaşımız olmadı gelen gidenden, bebek uyumamış olsa dahi sabah uykusu ile toparlanabildik böylece.. Her süreç kendine münhasır, her an kendi halinde güzel işte. :) Çok şükür.

***
Ve bu yazım için bahsetmek istediğim son konum, hem her şeyi hem de hiçbir şeyi kapsıyor benim için...

Bu ara hem her şeyi yapmak istiyor ve onun için çabalıyoruz, hem de sanki hiçbir şey yapamıyor gibi günleri geçiriyoruz. En azından ben, ikilem içinde gidip geliyorum. Farkettim ki kendime yine çok yüklenesim gelmiş halde bulunuyorum. Ne yapsam az geliyor, neyi yapmasam içime dert oluyor...

Derken bu hafta farkettiğim şey, beni duraklatıp sakinleştirmeyi başardı işte. Hem her şeyi yapar hem de hiçbir şeyi yapamaz iken, duraklamak istediğime ve buna ihtiyaç duyduğuma şahit oldum. Hiçbir sorumluluğum yokmuş gibi davranıyorum ara ara, sadece birkaç gün olsa bile...

Belki de tek ihtiyacımız budur dedirtti bu durum bana. Hepimizin birbirimiz adına ve etkisi altında, isteksiz devam ettiği noktalardan kurtulup bir duraklama haline kavuşmalı belki de. Kimi bunu ilk zamanlar yaşadıkları şokla atlattıklarını söylüyor, ben ise ara ara bu durumu tekrarladığıma şahit oluyorum. 

Velhasıl, bir öyle bir böyle derken devam edebilmenin yollarını ben de bu sıra arayıp buluyorum. Duraklıyor, devam ediyor, yorgunluğumu attığım anda daha hızla devam etmeye uğraşıyorum ama yalnız olmadığımı da zamanla daha net anlıyorum. Ben bu sıra düşünceler arasında devam ediyorum. Daha çok yazıp okumak mümkün olsun istiyordum, şu sıra mümkün olabilir durumda neyse ki. Ama bu hafta kendi kendime nazar değdirdiğime de şahit oldum, helal olsun bana. :))

****
Cümlemize sabır, övgü ve hıdırellez niyet duasını armağan ediyorum. Uyku öncesi hıdırellez ritüelleri giremeyen her eve güzel hıdırellez duası ve niyetleri ile huzur, sağlık, mutluluk, bereket dolsun diliyorum. 👏✌

Sevgilerim ve güzel dileklerimle... İyi ki oradasınız ve iyi ki anılarımız var. 💜💛 :) Bir de iyi ki bloğum var. Kiminin anlamını anlatması zor olsa da, içimi her türlü cümle ile dökebilmenin değeri şu an için yine paha biçilemez benim için işte... 🙋

Kısa zamanda yine görüşürüz inşallah... :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...