10 Haziran 2015 Çarşamba

Okudum - Kocan Kadar Konuş

*Bu bir Okudum yazısıdır. (Bu cümleyi yazabilmek yeniden, ne güzel) :)


Merhabalar, geçen haftadan önce başladığım Kocan Kadar Konuş kitabı geçen hafta bitti. Ama yazısı ancak bugüne denk geldi. Fırsat kollayamadım bu zamana kadar, neyse ki şimdi yazabiliyorum. Bu hafta Uzay Terapi'ye gitmedik, hastane işlerimizi ve ev işlerimizi toparlayabilmek için. Önümüzdeki hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz yine inşallah. 

Kocan Kadar Konuş kitabı, finallerden sonra okuduğum 2. kitabım. Okumayı öylesi özlemişim ki; hep okumak istiyordum duraklamadan ama, gözümdeki bulanık tipte yorgunluk ancak bu zamanlara okumamı kısmet etti. Şükür şu sıralar iyiyim de, okumalarıma devam edebiliyorum...

2 hafta önce bir haftasonu, İstanbul'da annemin kuzeninin düğünü vardı ve akşamına da Pelinimlerde idik ertesi sabaha kadar. Dönüşten sonra yazmıştım, küçük İstanbul maceramızı, ki o yazım burada... Dönerken kütüphanesinden 2 kitap almıştım. Birincisi bu kitap. Okumayan bir benmişim gibi hissetmemden çok, deli gibi de merak ediyordum bu kitabı. Kitap Şebnem Burcuoğlu'nun senenin çok konuşulan kitabı, Kocan Kadar Konuş. Ne kadar almayı düşünsem de, kısmet olmamıştı. Yakın çevremde okuyana da denk gelmediğimden, okumak Haziran ayına kısmet oldu. 

Güzel mi konusuna gelirsek; ben beğendim valla. Akıcı ve yormayan bir anlatımı vardı. Atasözleri ile dolu olmasından içtenliğine kadar, birçok unsur güldürüyor ve düşündürüyor doğrusu... İstanbul'dan dönerken, vapurda bir 10 sayfa kadar okumuştum. Sonra geçen hafta Çarşamba günü tekrar elime aldım ve 1 günde bitti. Siz düşünün artık, nasıl akıcı ve hoş bir anlatımı olduğunu... :)



Atasözlerine değinmek istiyorum bunlar haricinde. Mesela not aldığım ve aklımda kalan ilk cümle bir deyim şeklinde, "attırma benim asfalyalarımı." Kitaptaki karakterin anneannesinin söylediği bir deyim. Böyle bir cümle duymayalı uzun zaman oldu sanırım, eski deyimleri duymak hoşuma gitmiştir ama hep...

Bir de kitabın başlığını da ana fikrini de anlatan bir alıntı yaptım kendime; ""Sinek kadar eri olanın dağ kadar feri olurmuş." atasözü, anneannem Peyker'in lafıdır, yani o sözü söyleyen ata, bizzat benim anneannem. Yani kocan varsa varsın, yoksa da geçmiş olsun. Kocan kadar konuş kızıııaaam. " Ne içten ve doğru bir konuşma ama, eskilere göre tabii ki... 


Birinden kitap alınca, ister istemez okurken ve elimde bulundurdukça ara ara düşünürüm o kişiyi. Bir kitabı ödünç alınca, aldığım kişiyle bağdaştırırım yani ister istemez. Bu kitabı okurken de sık sık Pelin'imi düşünmedim değil. Okuduğum o gün, bir ara verip yine açtıktan sonra okurken, karşıma çıkan cümlelerle epey güldüm;

"Bir kız genç ve güzelse Kanyon'dadır, orasını anladık. Bu cins kızların adı da Selin ya da Pelin'dir. Benim şansıma Selin çıktı." 

Benim şansıma da, güzel dostum Pelin çıktı. :) Kitapta anlattığı başka bir olay olsa da, okuduktan sonra yorumum bu oldu... 


Ve okumayı bitirdikten sonra, çok sık kullandığım ve neredeyse vazgeçemediğim bilekliğimi şekiller yaparak kitabın üzerine koymaya çalışırken bu figür çıktı ortaya; sevimli ayıcık silueti. Resim kabiliyetim yoksa da, bu tür kabiliyetim var demek ki... :) Yapmak istediğim şey, kitabın ismini bilekliğim ile çerçeveleyerek fotoğraflamaktı. Amacıma ziyadesiyle ulaştım. Ama bu güzel ayıcık silueti ile...

Kitapta en beğendiğim paragrafın alıntısını yaparak bitirmek istiyorum bu yazımı. Ondan öncesinde de Pelin'ime bu güzel kitap için teşekkür ediyorum. Emanetini almak için gelmen gerekecek biliyorsun Pelin'cim. En kısa zamanda, kitabını almaya yani görüşmeye bekliyorum Bursa'ya... :)

Kocan Kadar Konuş kitabından en beğendiğim paragraf;

"Hayata tutunmak, anlatılması zor bir şey. İnsan ne yıkımlar yaşıyor ama öyle ya da böyle devam ediyorsun yola. Yürürken sağ kolun düşüyor, sonra sol gözün. Düşenleri yerden toplayıp idareten yerine takarak ilerliyorsun bir şekilde. Artık o gözü ters mi taktın, sadece iç organlarını mı görüyorsun fark etmiyor. Dıştan bir bütün haldesin ya... En zarar gören şey umut edebilme yetin oluyor. Her seferinde bir parça daha kapıyorsun kendini. Keşke vücutlarımız olmasaydı ve ortada ruhlar şeklinde gezebilseydik. Vücutlarımız ruhumuzu saklayabilmemiz için ideal bir kılıf sadece. Ruhun belki onun boynuna sarılmak, kucağına oturup, küçücük kalmak istiyor ama yüzünde bir mimik bile kıpırdamıyor. Oyunculuğun bir meslek olması ne kadar manidar."


Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, sevgiler... :)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...