29 Şubat 2016 Pazartesi

Şubat 2016'nın Son Gününden Hedeflerim


Bu yazının alt başlığı olsun efendim bu da;

Kendimi Şikayet Ediyorum :) ; 


Bu sabah uyandım ve 4 yılda 1 olan 29 Şubat'ın tadını çıkartmaya başladım herkes gibi. Diğer günlerden farkı yok, sadece fazladan bir günü yaşadığımız bir seneymiş gibi anımsatıyor bana... Bu sabaha uyanmadan haftanın yeni hedeflerini de kurmuştum zaten aklımda yine. Kahvaltımı ettim Kağanımla sohbet ederek oyun oynayarak vaktimi geçiriyordum ki, hedefleri değerlendirmeye başladım bir yandan da; ulaşmakta eksik kaldığım hedeflerimi, şu görüntünün eşliğinde... 


Bugün yine birkaç haftadır bitmesini istediğim üstteki kitabım vardı önümde, Önce Dido'yu bitireyim ve sonra da yeni kitaplarıma geçeyim istiyorum;

Ne yazık ki bir süredir yapamadığım bir şey bu. Eskisi kadar kitap okuyamadığım için şikayet ediyorum başta kendimi kendime... 

Bu haftasonu eski yeni tüm dosyalarımı daha bir düzene koydum kendimce, bu ben uğraştıkça bitmeyecek bir şeydi bir süredir. Ama nihayet bitti, bir daha düzen bozmadığım sürece; dosyalarım, yazılarım ve daha birçok içeriklerimi düzenle takip etmeye devam etmeyelim...

Bu haftasonu görüp de dumur olduğum esas sorunum şuydu ki; izlemediğim bir sürü film listemin bir köşede durmasının yanında, daha okumak istediğim bir sürü kitap listelerim de var. Eski listelerimin içinden okuduğum kitaplarım var mı diye baktım, onca kitabın içerisinden 5-6 tane okuduğum kitap çıktı. İhmal etmişim okumak istediklerimi, onlar haricinde yine kitap okuduysam da az okumuştum geçen süreye göre. Yani bu listelerimi yeniden ön plana aldım; Daha çok kitap okumalıyım, öncesinde de elimdeki kitaplarımı bitirmeliyim.


3 ay süre biçtiğim, sıkı bir maratona girdim yine geçen hafta başında. Bu süre, alışma etabı olsun sonrası da hep öyle devam etsin inşallah; 


Şöyle ki; Buradaki yazı dizimdeki gibi bir maratona soktum kendimi yine. O maratonumda beslenme düzenimi iyice oturtmuştum. Bu da bir benzeri ve belki de daha fazlası olacak. Yediğime içtiğime epey dikkat eder haldeyim uzun bir süredir, ama beni aralıklarla gelen geçiş süreçleri değişikliklere sürüklüyor bu ara, ufak tefek de olsa...

Diyaframa ağırlık koyma egzersizimi uzun süre olmuştu ihmal edeli, ama diğer egzersizlerimi devam ettiriyorum; gün şaşıyorsa bile, ihmal etmiyorum uzun zamandır. Sorun şu ki, gün şaşmamasını ve kesinlikle rutin haline gelmesine vücudumun da düzenimin de ihtiyacı var. Ve artık zamanı da geldi, kendimi daha da kontrol edebilir haldeyim. 

İlk hafta geçen hafta idi ve dün bitti. İlk haftaya göre yeterince iyiydim diye düşünüyorum. 3 gün ihmal ettim, diyaframa ağırlık egzersizimi ama... Şimdi gelsin yeni haftanın maraton dolu vakitleri diyorum; egzersizlere kesinlikle uymam, diyaframa ağırlığı ihmal etmemem, beslenme düzenimi tatlıdan iyice arındırmam ve egzersizlerimi yazılı bir düzenle not almam gerek. Mayıs'a kadar bunları eksiksiz yapmalı ve not etmeliyim. (Yazacağım bu konuda yine...)


Dersler ve Yazılarım var bir de, bir de hayatın içinde olmaya çalışan yanım;

Ya fazla ciddiye alıyorum ya da olması gerekenden az, bunu bir düzene uyduramadım. Hem hayatın içinde olacağım, dersleri toparlayacağım hem de yazacağım diye karar veriyor ama orta noktada bulunamıyorum. Bu 3 ayda bu da düzelsin istiyorum. Bitmiş gitmiş sıkıntılar olmayacak, biri gidecek biri gelecek biliyorum. Ben kendimi ortasını bulabilecek kadar cesaretlendiremiyor değilim, fazla uyuştum belki de. Bir çok ölçüde toparlanmış da olsam, bu ölçülerde toparlanamamamdan ötürü kendimi yine şikayet ediyorum. 

Toplanmalı toparlanmalıyım. Hayatın hem içinde, hem de kenarında olmaya çabalıyorum. Belki bunu yaparım belki de yapamam, ama karar verdim fazla takılıyorum. Şubat ayının bu son gününde, kendime sadece yapma sözü veriyorum. Hadi sadece yapalım; hayatın içinde iken yapmayı düşünmekle değil, yapan olmakla ilgilenelim. Burada da dediğim gibi yani...


Yeğenimin bugün yaptığı eseriyle bitireyim yazımı diyorum. :) Önümüze koyduğumuz hedeflere ulaşmak için, böyle dönemeçli yollardan da geçecek olsak sabrımız hep daim olsun diliyorum.

Bugün bu yazının yazılmasının sebebi, 29 Şubat'ı da tembellikle değil hedefler belirlemekle ve uygulamaya başlamakla geçirmek istediğimden. Ben nadir gelişen günlerin gelişine bu tür anlamlar da katıyorum, hedeflerimi belirleyip uygulamaya geçirerek... Şu an için tüm bunlara ihtiyacım var; 

Okumaya - her gün daha çok okumaya.
Rutine - eksik kabul görmeden egzersizlerimi ve düzenimi yeniden rutine oturtmaya.
Ve hayatın içinde olmaya...

Sizin Şubat'ın 29'unda, hayatınızın ortasında görmek adına planlarınız nelerdi? Epeydir plan program yazılarımı yazmıyordum. Bugün yazmaya ihtiyaç duyduğum şey buydu. Sizlerden de  yorumlar gelir ve bir halinizi vaktiniz nasıl söylerseniz çok mutlu olurum. Yeni hafta dopdolu ve hedeflerimize ulaşabildiğimiz bir hafta olsun. 

Sevgilerimle... :)

25 Şubat 2016 Perşembe

Hayat Çocuklukta Ve Çocuksu Anlarımızda Saklı

Bu yazıdaki resimler geçen haftadan kalma, ama bu yazı resimlerden öncesinden beri de yazmak istediğim bir yazıydı. Geçen hafta olmadı bu haftaya kısmet oldu. Kağanımla beraber oynadığımız oyun anlarımızda, sık sık düşündüklerimden bahsetmek istiyorum bugün. Kağanım ve ailemle geçen çocuksu anlarımızdan da...


Gündemimiz malum, her fırsatta daha da çok saklanıyorum bu sıra; Kağanımın çocuksu hallerine ve oyun anlarımıza. Yazmayı okumayı sevdiğim kadar, bir şeyi daha sever oldum epeydir; Kağanımla oyun oynamayı... Ne hobi ne de bir uğraş gibi, hayatın içindeki en gerçek şeylerden biri gibi. Hayatımızın ne kadar saflıkla başladığını görüyor olmak, hem çok güzel hem de gündemin büyüdükçe değişen kötü etkilerini görünce de zor... 

Misal şu üstteki hallerini görmek, öylesi mutlu ediyor ki beni. Maşallah kuzuma, büyüyor diyorum, oynuyoruz ama artık daha da esaslı anlaşıyoruz artık. Ama diğer yandan da; hep çocuk kalsın bir yanı benim gibi diyorum, tam anlamıyla büyümesin. Ben nasıl tam anlamıyla büyümediysem içten, onun da büyümesin çocuksu yanı. Keşfedecekleri, öğrenecekleri hep eksik kalsın. Hep heyecanı baki kalsın böylelikle, bazen okulda bazen evde bazen de dışarıda heyecanlı olsun ve boş durmasın. Anlamaya çalışsın, öncelikle kendini. Ve kendine gösterilmesi gereken sevgi ve saygıyı, bir de muhakkak duyarlılığı göstersin çevresine... 

Hayat çocuklukta ve bazı çocuksu anlarımızda saklı; güldüğümüz, gülerken düşündüğümüz ve işte o anda geride kalan her şeye dair minik gibi gelen derin düşüncelerimizde saklı. Hiç kaybetmeyelim, hiç kaybolmasın bu hisler diyorum bugün. Çünkü bu sıra en derinden bunu düşünüyorum, bazen istemeden bazen de bile bile... 

Oyunlar oynuyoruz Kağanımla, hayal gücüne erişebiliyorum artık anlatmalarıyla. Evler kuruyor, ağaçlar dikiyor yanlarına. Elektrik direkleri de oluyor tabii, hem teknolojik hem de ekolojik evler kuruyor bizlere. Doğallığı hem içten hem de dıştan bozmamaya çalışıyor kendince, görüyorum. Asansörle her katındaki komşularımızı dolanıyoruz mesela, hep koşuşturma değil hayatı yaşamak asıl amacı. Dur durak bilmek istemiyor böyle. Bazen ben yoruluyorum, ister istemez bir süredir erken kalkmaya alışık olmadığımdan bazı zaman ona ayak uyduramıyorum. Bir anlık duruşlarımda, "Teyze duyamıyorum sesini?" diyor, çünkü susuyor ve tüm bunları düşünüyorum anlık da olsa. Esas olan anlık dinlenmelerin değerini görüyorum böyle anlarda da... :)


Doğaya Ve Çevreye Saygıyı Öğrenmeye Devam Ediyoruz Ve İyice Benimsiyoruz Bir de....

Planet Çocuk'taki RGG Ayas'ın birçok bölümünde dile getirdiği gibi "çöpleri yere dökmemiz gerektiğini" iyice kavrıyor mesela bu ara. Çöp kutusunun varlığına iyice hakim oldu ve eskisinden de hevesli. Hayat çocuklukta saklı demem biraz da bu yüzden, çocuksu yanındaki bu bilgi hiç gitmesin. Gerek çevreyi gerekse de kalpleri kirletmesin istiyorum ömrü boyunca. Sonra yıkıp geçmesin böyle önemli değerleri; ve tüm insanlığı etkileyebilecek şeyleri, küçümsemesin yaşamı ve yaşamak olan işimizi, istiyorum. İnşallah...



Hayat çocuksu yanımızda saklı diyorum işte, onun oyuncaklarıyla o gittikten sonrasında bile oynuyoruz bazen babamla... 


Oyuncakların, hele ki böyle basit görünen oyuncakların, seneler öncesinden bu kadar da oyalayacağını tahmin edemezdim. Fazlasıyla derslere kapılmış gidiyordum seneler öncesinde, Kağanım doğmadan önce... Şimdi derslere takılsam da hala bazen, Kağanımdan sonra süre geldiği gibi, hayatımdan oyunu eksik etmiyorum yine. Çocuk zekasına değilmiş faydası, bizlere de varmış meğer. Mutlu ve yeterli hissediyorum tamamen, Kağanımla ve oyuncaklarıyla oynarken. Ne zamandır nasıl da ihtiyacım olduysa yeterli hissetme konusunda, çareyi yeğenimle oynamakta bulabildim nihayetinde... 

Üstteki oyuncakları babamla beraber yapmıştık geçen hafta; sol resimdeki bir bina olmaya aday garip şekil benim yaptığım, sağ resimdeki de babamın Kağanımız için yaptığı arabalı vapur... Esasında uzun bir ev yapacaktı babam, penceresi açık, Kağanın bu sıra yapmaya merak saldığı şey buydu çünkü. Ama bloklarımız yetersiz geldiği için, bitiremedi bile. Ve ben arabalı vapur'a benziyor deyince, "Öyle olsun o zaman." Dedi babam da. Yarın torunum da buradan görsün diye, televizyonun üstüne koydu. Öyle güzel denk geldi ki, televizyon üstündeki kumbaralarımızdan birinin gözleri çıktı böyle aradan. Çok güldük bizde, "bizi izliyor gibi olmasına." :) 

Küçük ama derin anılar kaldı bize bu yazıdaki tüm resimlerle işte, çocuksu anlarımızdan... Çocuksu şekilde, basit şeylere gülebilmeyi unutmayalım inşallah hiçbir zaman.

Çocuksu olmak, en masum anları saklamak ve bu anların içinde bir anlık veya birçok anlık kaybolmak; bunları yapmak gerek, rutinleştirerek... Öyle iyi geliyormuş ki insana, sonrasında da yineleyerek şunu dedirttiriyormuş bize; Hayat çocuklukta ve çocuksu anlarımızda saklı işte... 

Sevgiler... :)

21 Şubat 2016 Pazar

Pazar Yazısı #27 - Bu Bir İlk, Marslı Pazar


* Bu bir Pazar yazısıdır. :) Daha önceki Pazar yazılarımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz...


Mutlu Pazarlar, bugün benim için Marslı bir Pazar. Tavla'yı öğrendim öğreneli babamı böylesi bileğimin hakkıyla yenmem bir ilk benim için. Nasıl oldu nasıl etti başta ben de anlamadım. Ama nasıl oluyorsa, bir süre oynamadıktan sonra, daha sıkı oynuyorum ben Tavla'yı. Artık buna kanaat getirdim. Ne garip bir teknik değil mi? :)

Babamı tavlada yendim bu öğlen, 1 saat öncesinde oldu bu olay ve olur olmaz da direkt fotoğrafladım. Fotoğraflarken de, "Yazısını yazacağım, bak bu bir ilk baba" dedim babama. Babam da "Bende poz vereyim o zaman, güzel yendin teslim olayım artık." dedi. Sonucunda da üstteki fotoğraflar çıktı ortaya. Babama yenilişinden ve yenilgiyi kabul edişinden dolayı teşekkür ederim, gereksiz gurur yok bizde. Sadece sinir ede ede yenenlere uyuz oluyorum bazen, ama onun da tadı sinir ola ola çıkıyor; kabul ediyorum artık bende...

Dediğimi yapıyorum efendim, bu yazıyı yazıyorum hayat defterimize de. Ablam, Eniştem, Merom, Damlam başta inanmayacak isimler diye düşünüyorum. Çünkü hepsine yenildim, onlarla oynayıp da yendiğim oyun sayıları çok azdır. Babamı ne zaman yensem her biri şöyle der; "Baban sonuçta, bilerek yenilmiştir." Buyrun efendim, bu da mı gol değil? Bu bir ilk; Babamı önce mars ile, sonra düz oyun ile ve de son olarak yine mars ile 5-0 yendim bugün. Ben bile şöyle dedim; "Aman Allahım, ben mi yendim?" ve "Aaa Tavla'yı öğrenmişim." :D

Babama benimle eğlendiği için ve bu fotoğrafları da çekmeme izin verdiği için teşekkür ederim. İtiraf edeyim, şu sıralar bile "Acaba yenildi mi bilerek?" diye düşünüyorum. Ama sonra gözümün önünde geldi zarlar ve oynanabilecek en iyi taşları oynadık, diye düşünüyorum. Ve benim hata payım bile oldu oynarken 1-2 kez. Buna rağmen hakkımla da yendim. 

Babam bana kendisini yendiğim için teşekkür etti bir de. Ben teşekkür ederim oysa ki; bir ilk'i daha tarihe kaydettim, devamı gelir mi hiç bilmiyorum. Belki de şans eseriydi. Bunun şüpheleri tartışılacaktır, hiç değilse eniştem diyecektir "Babam bilerek yenilmiştir sana". Onları da yenmek nasip olur belki, belli mi olur? Belki o zaman inanırlar bana. :D

Böyle işte, Marslı Pazar'a eşlik ettiği için öncelikle canım babama ve yazımı okuduğunuz için de sizlere çok teşekkür ederim. Mutlu ve umutlu günlere olsun. Hayat zor geçiyor bu aralar ülkemiz için, hayatın böyle duraklama ve dinlenme anlarına şans verelim. Güzel günlerimiz olsun hep inşallah. Sevgilerimle... :)


Not Aldım Veya Not Ettim #25 - Efsanevi Hayat


Diğer Not Aldım Veya Not Ettim yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz. Bundan sonra her Cuma veya Cumartesi günü Not Aldım Veya Not Ettim yazısı olsun diyorum yeniden, inşallah... 


Bir Efsane; Zümrüd-ü Anka Efsanesi



Birçok dinde "yeniden varoluşu simgeleyen" Anka Kuşu'ndan bahsettik Meromla bu haftaiçinde. Efsaneler arasında en sevdiğim efsanelerden biridir bu, Merom sorunca bilgilerimi tazelemiş oldum bu hafta. Resimdeki iki resim de Mero'mun kaleminden; sağdaki ilk, soldaki de son hali. Emeğine ve kalemine sağlık dostumun... Konuştuğumuz akşamdan beri düşünüyordum, dostum son resmi yolladığından beri, bahsetmeliyim diye düşünüyordum. Anka kuşunun hikayesi, efsanelerin en kralı çünkü. Dostluğumuza ve tüm dostlara ithafen olsun o zaman bu hikaye, kendi Anka'mızı oluşturabilmek dileğimle; 

*Türklerin deyimiyle Zümrüd-ü Anka, Araplarda ise Anka olarak anılan Cennet Kuşu'nun hikayesi bu. Söylenene göre; Zümrüd-ü Anka öleceğini önceden bilirmiş ve ölüme karşı hazırlığını yaparmış. Öleceğini anladığı zaman kendisine bir yuva inşa edermiş kuru dallardan ve o kuru dallar içinde ölmeyi beklermiş. Nasıl mı? Kuru dallardan yaptığı yuvasını bilinmeyen bir zamkla sıvarmış. Öyle ki bu zamk, güneş ışınlarıyla beraber dalları tutuştursun diye bekler ve bu ateşin içinde yanarak ölürmüş... Ne sabır ama değil mi?

*Sonrası bildiğiniz gibi, yanan Zümrüd-ü Anka küllerinden doğarmış. Zümrüd-ü Anka küllerinden bir yavru olarak doğarmış, bu nokta bilmediklerimdendi bu haftaya dek işte. İnsan merak ediyor önceki hayatını tamamen unutuyor mu acaba? Düşündürüyor de mi ama? :)

*Efsaneleri anlatanlar şöyle derlermiş; her kim olursa olsun Anka kuşunu uzakta aramasın, sabreden her kişi kendi Anka kuşunu yaratırmış. Yeniden varoluşun simgesi Anka kuşu, her zorluğun veya bitişin ardından yeniden savaşmayı simgelermiş. Biraz da bu açıdan bu efsane, hayata en yakın efsanelerden biri bence. Çünkü her zorluk ve her bitiş, hayatta yeniden varolmayı gerektiriyor çoğu zaman. Zorluklardan sonra hepimizden beklenilen bu değil mi işte, zor da olsa yeniden varoluşumuzu yaratmamız bekleniyor; çok kolaymış, hiç can acıtmıyormuş ve bitikliğimiz yüzümüzden okuna okuna devam etmek istemediğimizde bile... Ve çoğu zaman da zaman geçtikçe ve zamanları geldikçe hep yaptığımız bu değil mi? Kendi Anka'mızı oluşturmak. Hayat böyle işte maalesef...

Zümrüd-ü Anka Efsanesinin tamamını buradan okuyabilirsiniz...


Kahve Eşliğinde Sohbetsel Düşünceler ve İçsel Konuşmak...


Bu hafta annemle beraber oturup kahve keyfi yapma fırsatı bulduk, kahve ki benim en sevdiğim içeceklerden; bakınız Kahve Tutkusu yazım... Ki en sevdiğim keyif anlarından biri de annemle beraber yapabildiklerimizdir.

- - Böyle anlar candır ya, öyle başlayayım öncelikle. Kahveyi elime aldığım an genelde; planlarım, programlarım ve hesaplarım dökülür aklıma bazen işte. Bu hafta kahve içerken de bunları düşünüyordum yine, neleri eksik ettim neleri diye düşündüm; yapmadıklarıma, umursamaz geldiklerime, an'ıma bir türlü sığdırmayı başaramadıklarıma dair. Annemle neleri ertelediğimizi konuşuyorduk bir ara, tüm bunları düşünmemi sağlayan da o konuşmanın aklıma gelmesinden sebep oldu işte. 

* Ne olursa olsun bir şeyler yapmalarıma başladım elbet bunun sonucunda. İçsel konuşmalarımda yer ediniyordu bir süredir, "neden yapmıyorsun" diye yeniden. Harbiden "neden yapmıyordum?" Nedeni yoktu, zamanı değildi. Ve belki de en doğru zamanı şimdi geldi. İçsel konuşmalarımda bunlar bir sonuca ulaşabildi gibi nihayetinde de...


- - Bir süredir içsel konuşmalarımda sonuca erişememiş bir şeyler de vardı elbet; kırgınlıklarımdan ötürü kendimce güçsüz hissetmelerim hakimdi bu hafta da. Geçmişe yerli yersiz takılıyoruz ya bazen, yine öyle anlar gelmişti işte. Geçmişte kalanlarıma ne kadar takılırsam o kadar daldım yine. Ve sonucunda, "bıraktığın yerde kaldı, düşünme" demem uzun sürdü bu hafta. Bazı olaylar bir anlığına kırgınlıkları unutturuyorsa da, yine de sonuna dek silinmiyor sanırdım.

* Geri plana attığım "unutamayacağım" kırgınlıklarımın da unutulmaya yüz tutmuş parçalara sahip olduğunu gördüm. Kırgınlıklarımın en ince ayrıntıları siliniyor artık. Kabaca kırgınlıklarımı hatırlıyorsam da, incelikler yüzünden dedikleri var ya, onlar hep incitecek sanmışım. Tamamen unutmak istemiyorum, dersimi aldım diyebilmek istiyordum ve zaten epeydir bunu diyebiliyordum. Ama unutabilmek, mümkün olacak mı hiç sanmazdım. Yani bunu da not almalıyım dedim; zira güçsüz hissettiğim yanlış kırgınlıklarıma takılmalarımdan da, artı puanlarla kurtulabilme amacıma ulaşıyorum kendimce. Yaşasın içsel konuşmalar ve içsel hesaplaşmalar... :)

Unutmayın diyorum; en büyük kırgınlıklarınız bile yeri gelecek, en ince noktasından kırılacak. Çünkü zaman şöyle diyecekmiş aslında, asla tamamen unutturmayacağım belki de ama artık geri dönüşün de kar edemeyeceği kadar yer ettireceğim bu kırgınlığı hayatında --> ders olarak elbette... Kırgınlığıma sebep olana değil, içimdeki duygulara ithafen bu sözlerim... Bu söylediklerim ve farkındalıklarım bile, fazla efsanevi bence. Bana böyle geldi bu hafta nedense...


Chopin - Nocturne no.20

Not aldığım şarkılardan birini -yani bu maddeyi- yazmadan önce baktım, "bloğumda bahsetmiş miyim acaba önceden?" diye. Bu yazı dizimin ilk yazılarından birinde, yani burada Chopin'in no.4'ünden bahsetmiştim. Bahsederim deyip de, Nocturne no.20'sinden bahsetmemişim bu zamana dek. Oysa klasik müzik deyince, Chopin başta gelir benim için ve de Nocturne no.20'de hemen ardından. Buyrunuz burada...

Neden bilmiyorum ama hala Chopin'in bu parçasını dinlediğimde uzaklara dalıyorum, motive oluyorum ve nasıl oluyor bilmesem de değişik hislere giriyorum. Piyanoyu küçüklüğümden beri sevdim. Ama bu parçada esas olarak, notaların geçişi ile hiç yabancı gelmiyor bana ilk dinlediğimden beri.

Hani Alacakaranlık Efsanesi'nin ilk kitabında ve filminde, Debussy çalıyordu Edward'ın odasında Bella'yla birbirlerine ithaf edercesine dinliyorlardı. Sonra Bella's Lullaby çalıyordu Edward Bella'ya. Ben bana bu şarkı çalınsın isterdim. Debussy'nin de yeri ayrıdır ama ne zaman dinlesem bana çalınıyormuş gibi hissediyor ve hayallere dalıyorum. Kısacasını söyleyeyim şu işin; hani okuyup da beğendiğiniz bir kitap olduğunda keşke ben yazsam dersiniz ya bazen, keşke bunu ben bestelemiş olsaydım ya da bana yazılmış olsaydı. Ama ne var biliyor musunuz, her dinlediğimde bana yazılmış gibi hissettiğim nadir eserlerden biri işte bu. Chopin Nocturne No.20, unutmayın bu eseri... ;)


Uzun zamandan sonra, yeniden bir Not aldım Veya Not Ettim yazısı geldi işte yine. Pek ciddi ve içseldim ikinci maddede farkındayım, gece halinden diyelim. Saat şu an 02.00 suları... Akşam boyunca kafamı toparlayıp yazamadığım son 2 maddemi de yazıp şimdi yayınlayabildiğim için; "demek ki bu saatin yazısıymış bu yazım" diyorum şimdi. Anı yaşayabildiğimiz bir Pazar günü olsun, doğacak gün. Anı yaşadım bende bu gece bilhassa, diyeceğim çok şey vardı ama bu saatte bu kadar toplandı. Haftaya daha bomba gelebilmeyi diliyorum. Sevgilerimle, iyi geceler... :)

16 Şubat 2016 Salı

2 Film İzledim - Ruby Sparks, Bir Varmış Bir Yokmuş


* Bu bir İzledim yazısıdır. :)

İki film izledim; Ruby Sparks (Hayalimdeki Aşk) ve Bir Varmış Bir Yokmuş... Böylece İzlemek İstediğim Filmler Listem 2'den şimdiden 2 filmin üstü çizildi bile...


Ruby Sparks (Hayalimdeki Aşk); 

2 hafta önce Pazar günü izlemiştim bu filmi. Ve konusu epeydir çağırıyordu beni. Filmin konusu şöyle; Calvin, ilhamını kaybetmiş bir yazardır. Ve günün birinde evinde yazarak oluşturduğu karakteri Ruby Sparks ile karşı karşıya kalır. Eksikliklere rağmen, kızın hayatında yer edinmesi ile karşı karşıya olmaktan mutludur ve bir şekilde kabullenmiştir. Kız Calvin'e aşıktır ve aşk yaşadıklarını iddia etmektedir, Calvin'de Ruby Sparks'a aşık olur. Ama sanırım hep böyle anlarda olan olur ya; istediğimiz gibi olmaz bir şeyler, kontrolü ele almaya çalışırken her şeyi batırırız işte. Calvin zamanla her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor böyle. Sürpriz bir sona doğru gidiyor böylece film... 

Ben bu kadar anlatabiliyorum filmin konusunu. Esas değinmek istediğim konu şu; Bunu burada açıkça yazmayacağım, ama bende hayalimde bir aşk düşlüyorum elbette. Ve bu filmi ne zamandır izlemek istiyor olmam bundandı biraz da. Filmden beklediğim daha başkaydı ama film yine de güzeldi. Beni yazarlık ve yazmak ile ilgili olan filmler çekiyor kendisine, bu filmde de sıkılmadım bu sebeple.

İster istemez düşünüyor filmi izleyince insan, yazabildiğim gibi birini oluşturabilseydim nasıl olurdu? Diye. Bana sorulsa böyle bir soru, ben istemeyeceğime karar verdim. Her ne kadar inansam da düşlediğim şeylerin bir gün gerçek olabileceğine... Her ne kadar hayatta istediklerimiz olmayabiliyorsa da bazen tamamıyla, böyle bir şekilde bir aşkı elde edebilmeyi sindiremezdim içime yine de. 

Sormak istiyorum bu sebeple size; siz ister miydiniz, size aşık birini oluşturup bir aşk yaşamak? Gönlünü kendinizce kendinize yönelttikten sonra, mutlu olabileceğinizi düşünebiliyor musunuz? Lütfen bu konuda bana yorum yapın ve bu filmi müsait anınızda izlemeye çalışın bence. :) Değişik bir bakış açısı...


Bir Varmış Bir Yokmuş;

Geçtiğimiz Pazar gününde izledim Bir Varmış Bir Yokmuş filmini de. Ve beni filmin en çok etkileyen yanı müzikleri idi. Mert Fırat'ın sesi ve oyunculuğu, Melisa Sönmez'in körü körüne aşık karakterini canlandırırken gösterdiği oyunculuğu. Film her ne kadar eleştirilen filmlerden biri olmuşsa da, ben bu iki oyuncuyu birbirine çok yakıştırdım filmde. :)

Nehir masallara tutkun bir anasınıfı öğretmeni, Ozan ise yaşamayı unuttuğunun farkında olan bir solist bu filmde. Tüm içinde yaşadığı karmaşıklıklar, Ozan'ın sesine yansıyor. Nehir ise bu sese ilk duyduğu anda tutuluyor ve peşine düşmeye karar veriyor. İki zıt yaşama sahip Ozan ve Nehir, aşkı yaşayabilmeye çalışıyorlar. Bu amaçla uğraşan kişi daha çok Nehir aslında... Cümlelere inancı kalmamış birine, nasıl kendinizi anlatabilirseniz işte o kadar anlatmaya çalışıyor Nehir kendisini ve bir aşkı yoluna sokabilmeye o kadar uğraşıyor. Yeri geliyor hareketleri ile, yeri geliyor cümleleri ile... Bazen terkeden taraf olamıyor insan, Nehir işte böylelerinden...

Bazen insan karakterleri seviyor bir filmi veya kitabı okurken. Ve bazı filmler, müziklere de bir rol veriyor.  Mert Fırat'ın sesini ve şarkılardaki yorumunu çok beğendim. Özellikle de Nilüfer şarkısına yorumunu çok beğendim. Siz de dinleyin istedim...


   Filmi izlerken; Nehir'in körü körüne kendini yıpratmasını doğru bulmayan arkadaşı rolünde de hissettim kendimi, Nehir olarak da... Nehir karakterini de sevdim bir yandan. Ama bir yandan da dedim ki, insan böyle yaparak bazen sonrası için "çabaladığından ötürü" rahat hissediyorsa da kendini; bazen de çabalamanın fayda etmediğini en sonunda görmek bir ömür kötü hissettirecek bir hisse sahip ediyor insanı... Yani; Nehir gibi olmak lazımsa da bazen, Nehir gibi olmamak da lazım bazen. Dozunda yani, anlatabildim mi acaba kendimi???  

Siz en iyisi bu filmi de izleyin izlemediyseniz de, konuşalım biz bu konuyu bence. Yorumlarınızı bekliyorum; aşkınız için kendinizi sonuna kadar harcayan mısınız, kötüye gideceğini anladığınızda çabalamaktan vazgeçebilecek kadar cesaretli misiniz? Bu soruların cevapları yaşanılan aşka göre de değişir elbet. Ama bir yandan da, yaşamanız gereken bir şey döner durur sizi bulur demiyorlar mı?

(Sormayın, ben bunlarla kafayı doldurmayı tercih ediyorum bir filmin veya kitabın hikayesine kapılınca işte. Eğlenceli bir uğraş ama, hobim oldu resmen. :) )

Bu yazımı bitirmeden önce, Bir Varmış Bir Yokmuş filminin müziklerini dinlemenizi tekrar tavsiye ederim. Okuduğunuz için teşekkür eder, sevgilerimi de sunarım. :)

10 Şubat 2016 Çarşamba

Kutu Kaplama - Değerlendirme Aşkına


3 gün öncesinin Pazar gününde ve Pazar Yazımda bir değerlendirme söz konusuydu. O değerlendirmenin ikinci halini bu yazımda sunmayı tercih ettim. İlk hali 3 gün öncesinin Pazar Yazısında, yani burada bulabilirsiniz. Babamın kaplamak istediğini söylediğinden bahsetmiştim o yazımda, Pazar akşamı kapladı bile babam yapıştırıcı ile. Ama sanırım bu da son hali olmayacak, eksikleri kaldı. Bakalım kısmet... :)



Değerlendirme işlemimize, (kenarlarını bantla kaplama işlemimden sonra) babam da el attı o akşam kutuma. Benim amacım, ayakkabı kutusunun dökülen kırmızı pullarının dökülmesini engellemekti. Şeffaf kaplama kağıdı ile denedim bantlamayı ama beceremedim. Sonrasında bantla kenarlarını bantlamakta buldum çareyi. Köşelerini de sıkıştırmak için bantladım biraz da, sonucu ilk yazıda olduğu gibi çıktı...

Babam akşamına bilardo ve oyun aletlerinin resimlerinin olduğu bir tanıtıcı kitapçığı getirdi salona ve yapıştırıcı ile yapıştırdı, ta içine kadar kapladı bütün kutuyu. İstediğimiz gibi kaplama kağıdımız yoktu ama bu kağıt ile daha sağlam oldu sanırım. Bu kaplamadan sonra kapağını kapamak bile daha kolay şimdi. Ama yine de birkaç süsleme işi gerekiyor bence. En azından üst kabına. Ben peluşlu olsun dedim üstü ama, altındaki numaralar hariç de çok hoşuma gitti zaten. Bir tek o numaraları kapatırım bende olur biter... :)



Kutunun içinin fotoğrafını çekmeyi unutmuşum, sonradan farkedebildim. Pazar akşamı balkonda yapıştırıcının kokusu çıksın diye havalandırdık. Sonra havalandırmadan aldık, fotoğraflarını öyle çektim ve eşyalarımı geri doldurduk içine. Ben bu kutuyu; pamuk, gül suyu toniğim, 2 tane parfümüm, birkaç tane de kremimi falan koymak için kullanıyorum. Etrafta olmasındansa, kapalı bir kutu içinde ve masamın alt bölümündeki rafta olması daha işime geliyor. Kullandıkça kutuyu alıyorum, kullanıp geri koyuyorum yerine. Topluluktan yanayım bir süredir daha çoğunlukla... Ben sanırım en çok kutuları kullanıyorum bir süredir, göz önünde olmasındansa böylesi daha çok hoşuma gidiyor; hem anneme hem de bana toz alma sırasında falan daha kolaylık oluyor... 

Genel itibariyle istediğim gibi oldu, daha sağlam şimdi kutum. Babamın ellerine sağlık tekrardan... :) Sadece birkaç yeri eksik kaldı şimdi. Hem yapıştırıcımız hem de kağıdımız yetmedi en son... Sonuç itibariyle, elime etiket veya kaplama aracı bir şey geçince kullanacağım üst tarafına da. Hiç yapmama bile gerek yok esasında, sonuçta sadece ben kullanacağım ve sağlam olması yeterli benim için. Eksik kalan yerleri de zamanla bulduğum şeyleri yapıştırarak tamamlarız diye düşünüyoruz işte. 

Hem ekonomik hem de epey rahatlatıcı bir değerlendirme hikayemizin sonuna geldik. Yeni bir kutu almaktansa böylesi çok iyi oldu benim için. Merak ettim şimdi ikidir yazdıkça, sizlerin de böyle değerlendirme maceralarınız var mı? Bana yorum yaparsanız mutlu olurum. 

Sevgilerimle, değerlendirmelerle dolu günlerimiz olsun... 

7 Şubat 2016 Pazar

Pazar Yazısı #26 - Değerlendirme Aşkına


* Bu bir Pazar Yazısıdır. :) Uzun zamandır yazmıyorsam da, unutmadım bu yazı dizisini. Geldik Bir Pazara daha nihayetinde, demeye geldim... :)


Bu haftasonumu nasıl değerlendirdiğimi anlatmaya geldim bugün, resimlerden de görebileceğiniz gibi bol değerlendirme etkinliği içerikli bir haftasonu geçirdik çok şükür... :)

 Cumartesi akşamımı ufak tefek cilt temizleme ürünlerimin bulunduğu kırmızı ayakkabı kutumun dökülen kenarlarını bantlamak ve yeşil okuma defterimin yüzünü kaplamakla geçirirken, annem ve babamla çay sohbeti ile geçirdim. Ve Pazar günümün ilk yarısını da dün akşamdan kalanların rötüşlerini yaparak ve pembe sağlık defterimi de kaplayarak geride bıraktım. Sonuç üstteki gibi olduğu için, mutluyum dostlarım... 

Diyeceksiniz ki; defter kaplamak mı kaldı canım bu zamanda, al bir kap tak işte... Ama bende diyeceğim ki size; kaldı canım kaldı, elle kaplamanın ve emek vermenin verdiği zevki kadar taktığım kapların mutlu edebileceğini sanmam. Hepsinin yeri ayrı.. Eskileri ne kadar canlı tutarsak o kadar iyi diye düşünüyorum çoğunlukla, ben dünden beri epey enerji attım doğrusu üst resimdeki sonuç uğruna. Bir kutu da alamaz mıydım, Allaha şükür bir kutu alabilecek kadar da gücümüz var. Ama yine de böylesi daha eğlenceli ve daha motive edici geliyor bana. Beni bir süre daha idare eder bu kutu, yaklaşık 1 senedir kullanıyorum zaten. Ama kutunun bu hali için, yarım kalmış beyaz kutu bandım gitti doğrusu. Ama ortaya çıkan sonuçtan memnunum her koşulda...


Malzemeler yukarıda gördüğünüz gibi; makas, bant, kaplama jelatini ve beyaz bir banttı (maalesef o bitti, resimde yok o sebeple). Ve bu haftasonunun hasılatı bunlar oldu böylece. Babam kutuyu başka bir kaplama kağıdı ile kaplayacağından bahsediyor daha sonra, bir marketten yenisini almayı şu an düşünmüyoruz bile. Böylesi hem birşeyler yapma fırsatını daha doğuruyor, hem de değerlendirme yapmanın zevkiyle buluşturuyor insanı. Tavsiye ederim... :)

Hatırlıyorum da, okul zamanında defterlerimi ya annem ya babam ya da ablam kaplardı. Ben pek becerikli değildim bu konuda, yanlarında bulunup bantlama kısmını hallederdim daha çok. O zamanlar küçüktük de üstelik, el becerimizi kazanmak uğruna ne güzel zamanlar geçirirdik esasında ailemizde. Şimdi kaldı mı öyle defter kaplamalar bilmiyorum gerçi, ama Kağanımın defterlerini de kaplayacağımız günler olsun istiyorum. O zamanlar eziyet gibi geldiyse de, dünden beri eğlence gibi geliyor nedense... 

Defterlerimin yüzleri soyulduğu ve kenarları yırtıldığı için bu yönteme başvurdum ben işte. Bu haftasonuna kısmet oldu. Dün yeşil defterimi babamla kapladık, bugün sağlık defterimi de ben kapladım. Boş bir uğraş gibi gözükse de, benim için önemli bir uğraştı. Her zaman kullanmaya uğraştığım iki kalın olmayan defter kapaklı defterlerimi korumaya aldım böylece. 

Ne diyeyim daha başka, değerlendirin elinizdekileri diyorum bu Pazar. Almak ayrı bir heves biliyorum, ama insanın kendi üretkenliğiyle şekil verdiği şeyleri kullanmak apayrı bir zevk ve şevk veriyor insana. Bu mutlulukla dolu güzel günlerimiz ve haftasonlarımız olsun inşallah. Mutlu Pazarlar efendim... :)

4 Şubat 2016 Perşembe

Tesadüf Değil; Kalbe Üflenen Hayal


Tesadüf denen şeyin varlığına inanmayalı çok uzun zaman oldu. Bu hayatta karşımıza çıkan sözlerde de kişilerde de geçerli benim için bir süredir. Metin Hara; son olarak karşıma çıkan mesajlarla dolu bir insan oldu bu Salı, yani daha iki gün öncesi... Daha öncesinde de görmüştüm, ama belli ki hazır değildim. Bulabildiğim videolarını izliyorum ve kendime notlar çıkartıyorum bu aralar. Yani yine birçok şey izliyor ve kendimi beslemeye çalışıyorum; bu izlediğim kişilerden biri Metin Hara...


Salı günü Sevgili Sergül Kato'nun bloğunda yeniden karşılaştım Metin Hara ile. Yoluma Yol Çıktı, yazısıyla yazmış Metin Hara'nın Yol kitabına başladığını. Ve onun sayesinde benim de yoluma çıktı Metin Hara. Severek okuduğum Sergül ablamın bu yazısıyla, tam bu aralar ihtiyacım olan sözlere tabii olacağımı bilmeden; önce kitabının arka kapağına baktım D&R'ın internet sitesinden, sonrasında da youtube'da yazarın seslendirmesiyle tanıtım videosuna bakarken Ted konuşması olduğunu gördüm.

Kitabın yazarı tarafından giriş bölümü sandığım yerin seslendirildiği videoyu izlemeden önce, Ted Konuşmasını izlemeyi tercih ettim. Çünkü konuşmasının konu başlığı bile fazlasıyla beni çeken ve ihtiyacımı karşılayacağını düşündüğüm tarzdandı; Kalbe Üflenen Hayal...





İnsana Güven'in kurucusu ve Aşkın İstilası-Yol kitabının yazarı Metin Hara, momentumun 2 unsurdan oluştuğunu anlatıyor. Bütün kalbinle inandığın bir hayal, bütün gücünle yarattığın bir hareket... Momentum nedir?

Ted konuşmasını anlatmayacağım, izlemenizi tavsiye ederim. Bence sizde kendinizden bir parça bulacak veya ihtiyaç duyduğunuz bir cümleyle ihtiyacınızı karşılayacaksınız. Ben sadece konuşmasında ve cümlelerinde benim kendimi bulduğum birkaç şeyden bahsetmek istiyorum;


Benim içselleştirdiğim birkaç korkum var, bundan daha öncesinde de birçok defa bahsettiğime eminim. Her korktuğumda birinin kalbine cesaret üflüyor muyum bilmiyorum. Bunu yapıyorsam bile, daha çoğunlukla kendime de cesaret üflemeye çalışıyorum. Ama bu çabam sırasında korkumun içine de gömüyorum kendimi bir yandan. "Bambaşka bir dünya olabilir." diyor Metin Hara, dışsal veya içsel dünyamı korkularım açısından başkalaştırmak istiyorum.

Benim yapmaya çabaladığım şu basit görünen sözleri söyledi mesela Metin Hara; "Dua eden değil uman değil, yapanlardan biri olmak istiyorum." Ki dua edip de o enerjiyi kendimde tam anlamıyla hissettiğim halde, yapmam gerekirken yerimde duruyor oluşuma kızıyorum ben bu ara. Korkudan... Bazen söylemek yetmiyor kendine, başkasından da duymak istiyor sanırım bu yüzden işte...

Kendimi toparlayamıyorum yine bu sıra, zihnim bulanık nedense. Duyuyorum, duyduklarımı özümsüyorum ama bir bakıyorum ki yine de kendi aklımda karışıyorum. İşte bunları Salı gününden beri çözümleme sürecine girdim gibi biraz da olsa. Gerek dışsal gerekse de içsel durumlarım etkiliyor bu durumu tabii. Bu sebepten ötürü, zihnimi arındırabilmek için, birkaç zamandır meditasyona başlamak istiyordum. Metin Hara Ted konuşmasında küçük bir Meditasyon şekline de değinmiş. Dinlerken Metin Hara'yı, birden gözlerimi kapalı buldum bilgisayar karşısında. O konuşurken, yönlendirmeleriyle düşünüyordum. Bu sebepten de tesadüf olarak göremiyorum, Metin Hara ile karşılaşmamı...


Ve kendime bir not aldım bu video sonrasında; Hayatını, yani yaşamak olan işini, şansa bırakma.

Ve Metin Hara bana dedi ki;

"Uman değil, yapan ol."

"Hakikat olan her şey, önce hayal de başlar."

"Çok iyi bir hayalim var. Onu iyi bir hareket ile tamamlamalıyım." Benim ise tamamlayamadığım harekete, korkularım engel oluyor. Büyük bir şey olsun istediğim için, küçük şeylerden çıkabileceklerin güzelliğini erteliyorum. Etmemem gerek... 

Biriyle daha tanışmış oldum böylece. En yakın zamanda kitabını da okumayı istediğim Metin Hara ile. Ve kitabının adı Aşkın İstilası-Yol. Bir üçlemenin ilk kitabı imiş bu... İnşallah kısa zamanda nasip olur diyorum. Videolarından bile enerjiyi kaptım, umarım onun gibi bende güçlü olur ve başarabilirim.

Sevgilerimle... :)

1 Şubat 2016 Pazartesi

Bak Ablanın Sesi Kısılmış Teyzee


Show Tv'de yayınlanmaya başlamasından sonra, Sesli Betimleme projesine destek vermeye başladı Pepee yanlış hatırlamıyorsam. Türkiye'de işaret diline önem veren ilk çizgi filmimiz oldu böylece, aynı duyarlılığı diğer yayınların da göstermesini dilerim. (Aslında engellilere verilen önemi de ön safhada tutan demem gerek. Daha önceden de, engelli karakterlere yer vermişti içeriğinde.) O zamandan beri, İşitme engelli çocuklar da izleyebiliyor Pepee'yi.

Pepee; Kekeme, kekeç anlamına geliyor ve büyüme sürecinde oyunlar oynayarak öğrenen bir çocuğun büyüme sürecini anlatıyor... Çocuklara oyunlar oynayarak öğrenmeyi ve Türkiye'mizin geleneklerini göreneklerini ve değerlerini de öğretmeyi amaç edinmiş bir çizgi film kendisi. Pepee'nin içerdiği tüm bu unsurlar sebebiyle, ekranlarda olmasından mutluluk duyuyorum birçok insan gibi. Helal olsun demeden geçemediğimiz bir sürü sebep sunuyor bize. Aynı zamanda Kağan'ın küçüklüğünde izlediği ilk çizgi film olduğundan da, yeri ayrı hani. :) 


 2 hafta önce yeğenim Pepee'yi izlerken "Bak Ablanın Sesi Kısılmış Teyze" dedi bana, üstteki fotoğrafı da o gün çekmiştim. O gün bana bu cümleyi kurduğu sırada, ders çalışıyordum bende yanı başında. Televizyona baktığım sırada, dikkatini çeken şeyin İşaret dili ile Pepee'yi anlatan Berrak Fırat olduğunu gördüm. Kendisini Okan Bayülgen'in programından beri biliyorum ve bu tür projeleri de çok doğru buluyorum. 

Ve ben; bir çocuğun böyle hayatı boyunca ilişkilerini de kapsayacak duyarlılığa erişmesi için, anlatılabilen en küçük yaşta anlatılması gerektiğini düşünüyorum "Engelliler ve Engellileri Anlamak" kavramlarını da. Çünkü hem kendi açısından hem de çevresindekiler açısından ihtiyacı olabilecek en önemli şeylerden biri bunlar da...

Başta durakladım o gün ama çokça da seviniyorum o günden beri. Bu sevincimin ve ilgimin sebebi, yakın zamanda benim durumumu da anlatabilir duruma gelebileceğimizi düşünmemden. Kağanım benim rahatsızlığımı biliyorsa da, sözlü bir diyalog geçmedi aramızda bu konuda. "Bazen ben rahatsızım diyorum, gerçekleştiremeyeceğim olgular olduğunda." Ama o da artık nadir durumda. Onun haricinde, çok şükür ve maşallah bana yardımı bile dokunuyor bir çok konuda, koca yürekli küçük kuzumuzun... 

Kağanım sanırım dikkat etse de sormuyordu bu işaret dili mevzuusunu. Şimdilerde ise bir süredir dikkatini gelip geçici nitelikte çektiğini düşündüğüm bu işaret dili unsurunu da, artık epey dikkate almaya başladığını görebiliyorum yeğenimin. Maşallah çocuklarımıza ve farkındalık kazandırmaya çalışan ailelerine. Kağanım benim açımdan şanslı diye düşünüyorum, ama ailenizde olmasa bile anlatılmalı da diyorum bu "Engellilik" konusu. Bu tür projelere önem veren programlara da, helal olsun demeden geçemiyorum. Değişmez bir gerçek, engelliler de var bu hayatta. Unutulmasın diliyoruz...



Anlatırken cümlelerimi dikkatlice kurdum ve aramızda şu şekilde bir diyalog geçti o gün; 

"Hayır teyzecim, sesi kısılmamış o ablanın. Sadece duyamayan insanlar için işaret diliyle anlatıyor o abla." dedim başta. Kağan başta anlamadı ve kabullenmek istemedi elbet. "Hayır o ablanın sesi kısılmış." dedi. :)

"Bak sesi kısılmamış aşkım; böyle de çıkmıyor sesi, böyle de." diyerek, televizyonun sesini kıstım ve daha sonra da açtım. Çıkan sesler sadece Pepee ve arkadaşlarından çıkıyor, diye anlatmak istedim. Ve sonrasında, "Bak o abla benim gibi anlatıyor, ses çıkarmadan." diyerek taklit de ettim birkaç işareti. Bak şu an şunu demek istiyor mesela, gibisinden anlatmaya çalıştım.

Beni anladığına da inandım bundan sonra. Çünkü bir süre sonra şöyle bir soru sordum, "O abla neden oradaymış Kağan?" İki tane cevabı oldu ard arda; "Sesi kısılmış" ve "Duymayanlar içinmiş." dedi. Ben bu kadar anlamasına bile şükrettim, çünkü henüz tam olarak anlayabilmesini bekleyemiyorum da zaten... :) 


Ertesi gün de; Kral Pop'ta Aslı Demirer ve Gökhan Türkmen'in düetiyle Korkak şarkısını anlatan bir başka İşaret Dili anlatımı yapan bir abla ile karşılaştık;


Kumandayı aldı hemen, kıstı televizyonun sesini. Ve şöyle dedi bana; "Bak teyze o ablanın sesi kısık, böyle anlatıyor." O zaman anladım ki, bu konuları da konuşabileceğimiz kadar büyümüş yeğenim. Duygulandım ve mutlu oldum, çok şükür Allahıma. Bu öyle garip ama güzel bir duygu ki, Allahım nicesini de yaşatsın diliyorum cümlemize... Ben doğdu doğalı merak ediyordum, acaba zamanı gelince neler olacak "anlatabilecek miyim kendimi ve bu durumları ona" diye... O gün tekrar anlattım, benim konuşmalarım üzerine tekrarladı o da; "duyamayanlar için" diye. 


Bunları yazıyorum ama büyük ihtimal ilerleyen yaşlarında o günü ve sonraki günü hatırlayamayacak yeğenim. Ama ben bu konuşmalarımızı da unutmayacağım. Ve küçüklüğümden beri istediğim bir şeyi gerçekleştiriyorum aslında ben yine, yeğenime küçüklüğünden itibaren "engelli" kavramını öğretmeye çalışıyorum. Bu karşılıklı anlaştığımız ilk deneyimlerden biri işte...

Bu yazıyı yazmamın bir diğer esas sebebi de şudur; küçüklüğümden beri engellilik durumu nedir bilmeyen arkadaşlarım ve anlayış gösteremeyen kişilerle de karşılaştığımdan, her ailenin kendi çocuğuna anlatabilmesini diledim hep kendimce. Okullarda ve şehirlerde anlatılan tiyatroların ve seminerlerin bulunmasını isterim mesela hala. Belki vardır, ama ben hiç karşılaşmadım öylesi ile. Eğer varsa lütfen yorum yapın bana, bu yazıya eklemeyi veyahut bloğuma başka bir yazıyla eklemekten gurur duyarım... 

Kısacası; anlatalım çocuklarımıza "Engelli" nedir bilsin, dışarıda gördüğünde bizim gibileri tekerlekli sandalyelerinde "korkmasın veya endişelenmesin". Bu kimdir demesine fırsat kalmasın, ayak üstü geçiştirilmesin sizler tarafından bu mevzuu. Bilin isterim ki; küçük-büyük engelli bedenler için de, çocuklarınız için de bu unsur çok önemli oluyor o anlarda. Duyarlılık dolu güzel günler dilerim cümlemize, sevgilerimle... :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...