27 Ekim 2020 Salı

Deneyimledik - İndomie Noodle (Köri Çeşnili)

Deneyimlerimiz adlı bir yazı yazdığım ilk seferinde, Hindistan Cevizi yemiştik ailecek; bundan tam 5,5 sene önce... O yazımı burada bulabilirsiniz... :) 

Üzerine başka yazı yazdığımı hatırlamazken, bu yazıyı yazmak üzere baktığımda; "Deneyimledik" başlığı altında Didi Bergamotlu Soğuk Çayın yazısını da yazmışım meğer, o da bundan tam 4,5 sene önce idi... :)

Bu tarz yazılar yazmayı sevdiğimi söylemiştim. Sosyal medyada yemek paylaşımı yapmayı sevmiyorum, tarif vermiyorsam eğer. Ama bu deneyimlemek üzerine yazılan yazılar başka bence. Ben başkaları yazdığında okumayı da seviyorum, videolandığı zaman izlemeyi de tercih ediyorum... Belki de bunun için bile başlamışımdır zamanında bu yazıları yazmaya. Ama şu son senelerde izlediğimi ve okuduğumu farkediyorum böyle şeyleri aslında. Denk gelmedikçe sürekli bir şeyleri alıp deneyeyim diye bir düşüncem yok görüldüğü üzere; son 8 senede üçüncü deneyim yazım için de, iyi okumalar diliyorum... =)


İndomie Noodle'ı reklamları çıktığından beri çok denemek istiyordum ve bu isteyiş bende varolduğundan beri bana çok lezzetli bulacakmışım gibi geliyordu esasında...

Bu ayın başlarında Kağanımla Defnemin babası eniştem, "markete gideceğim, bir şey isteme hakkı sunuyorum size. Ne isterseniz..." dediğinde; Kağan ile benim için bu hazır paket noodle'ları istedik. Yeğenimin ülkelere olan ilgisi ve uzak doğu ülkelerinin yemeklerine dair merakını bildiğimiz için denemek istediğimizi konuşup duruyorduk...

Aslında bu reklamları çıktığından beri, noodle'ı biraz da bundan sebep almak istedim işte. İçeriğindeki zararlı koruyucu maddeler sebebiyle, "her zaman alacağımız ve yiyeceğimiz bir şey olmayacak" diyerek aldık yine; beğenirsek bile...

10 Ekim 2020 Cumartesi günü, Kağanların evinde iken, öğle yemeği olarak ablama hazırlattık Kağanımla bana... 3 dakikada hazır olmasından tutun, yeni bir deneyim elde edecek olmanın heyecanıyla hoplaya zıplaya dediğimiz tabirle bekledi yeğenim. :) Hazır olduğunda da her türlü lezzeti denemek konusunda açık olmasa bile, bir çırpıda ağzına götürdü. En başta da lezzeti sanıyorum beklediği gibiydi ki "güzelmiş baya" diye yorumladı... :)

** Alttaki fotoğrafları da kendi isteğiyle çektirdi. Her koşulda fotoğraf çektirmeyi ister halde değil okula başladı başlayalı. Malum, biraz kendinin ve çevresinin düşüncelerine gözü açılmış, değişken düşünceler gösterir halde... 

Maalesef biraz daha var, esas beğeninin kendisini beğenmekle doğru orantıda ilişkilendiğini keşfetmesine. Öyle görünüyor... (:


Hazır noodle yemeğimizi yemeden önceki üç dakikayı ablam söylenilen miktardaki sıcak sularını koyduktan sonra kronometre çalıştırarak bekledik; ne kadar demlenirse vs demedik, 3 dakika dolduktan sonra da hemen sabırsızlıkla denedik... :)

Başta ciddi anlamda tuzsuz geldi ama bildiğimiz makarna lezzetinden ayrı, hamurun bir doyurucu tokluğu da belirgindi Köri çeşnili noodle'ımızın...

Tuz katıp devam ettiğimizde, Köri'nin boğaz gıdıklayan etkisini daha net almaya başladık. Ben aslında köriyi hiç denecek kadar az yedim, çok eskiden körili tavuk yemiştik. Üzerinden çok geçmiş olmalı ki, körinin kokusunun öksürten etkisini geç farkettim. Sanki naneli bir şey yiyormuşum gibi bir histi ve bunu sevmedim diyemem... :)

Daha net bir şekilde kuru tattan hariç, bizim makarnalardaki tadı beklemem saçma idi sanırım bir de ama öyle bir hissim beklentim de vardı. Bu ürünün ilk satışa sunulduğu zaman diliminde bir tadım yaptığımı hatırlıyorum bir avm'de, oradaki tat bu değildi... Sanıyorum, Tavuk çeşnili idi o deneyimlediğim de. Daha önce ev usulü noodle yemiştim, bu yüzden netlikle söyleyebilirim; ev usulü noodle tadını bulamadım...

Ben içeriğine belki biraz acı biber de girerse daha iyi olabileceğini düşündüğümden, ilk tadımımızdan sonrasında paketin içeriğindeki kırmızı biberli baharatını da kattım. Körinin sosu daha da keskinleşti ve bu kadarını sevemediğimi düşünsem de, içeriğindeki sosu gereği karıştırdıkça lezzeti iyiydi ama karıştırmadan yerken her defasında kuru makarna yiyormuşum hissi hakimdi... =)

Kötü yorum yapıyor gibi olmayayım, hiç beğenmedim diye bir şey söz konusu değil! Diyerekten yazıyorum; beğendim ama eksik yanlarını da buldum. 

Ürün içeriğindeki tüm tatlar gereği çok doyurucu, yeğenim yarısında yemeyi bıraktı; "doydum ben teyze!" diyerek. "Peki, beğendin mi? dediğimde söylediği; "güzeldi ama senede bir kere alır yerim, o kadar." oldu. =) 

- Al benden de o kadar Kağancım... ;) 

Akşam 4 civarı yediğimiz bu hazır paket noodle'dan sonra, bir daha yemek yiyemedim-yiyemedik. Akşam yemeğimizin o gün saat 8de yenmiş olmasına rağmen. Doyuruculuğunu siz düşünün artık... ;) 

Benim yorumum şu; öğle vakitlerinde bazen evde yiyebileceğim bir öğün yemeği bulamıyorum, eğer olur da beğenirsem bu hazır yemek öğün olur bana "ayda yılda bir kez de olsa yerim" diyordum. Tabii ki yemeden öncesinde... Ama sonrasında körisi ve acısı akşam boyunca öyle terletti ve yaktı ki içimi, bana göre sürekli alınabilecek bir yemek olmadığı kesinleşti böylece... :)

Sonuç olarak, evde değil de dışarıda sıcak yemek yemek istiyor olursam; İndomie hazır noodle'ını alırım ama köri sosu sebebiyle diğer çeşitlerini denemek isterim. Aksi durumlarda evde yeme gereği duymam açıkçası... 

Bu ürüne bir puanlama yapacak olursak diye konuştuğumuzda, yeğenim Kağan 10 üzerinden 6 verdi. Bana kalırsa da 10 üzerinden 7'nin üstüne çıkamadı... Yine alırım ama diğer çeşitlerini denemek üzere alırım.

Biz Kağanımla yeni lezzetler denemeyi de, beraber yemek yemeyi ve birçok etkinlik yapmayı da pek seviyoruz. Bir sonraki deneyimimiz, sanmıyorum Tavuk çeşnili İndomie Noodle olsun ama ben onu da denemeyi isterim ilerleyen zamanlarda. Ama öncelikle en az 3-4 ay geçmeli bana kalırsa. İçeriğindeki tuz oranı ve katkı maddeleri dolayısıyla, sık tercih edebileceğim ürün tarzı değil zira...


Son notum; Bizim yediğimiz bu ürün 100 gr idi ve 411 kalori içeriyordu. Dışarıda dahi olsa sıklıkla yenmemesi gerekiyor bence. Lütfen sağlıklı beslenmeye ve hazır gıdalardan olabildiğince uzak durmaya dikkat edelim... :)

Beni ve yeğenimle deneyimimizden oluşan bu yazımızı okuduğunuz için teşekkürlerimle. Sevgiler... =)

21 Ekim 2020 Çarşamba

Bir Yıl Sonra Yine Hastanede - 20.10.2020


20.10.2020- Salı; Korona bizi kendimize yine çok pis hissettirdi durdu yine.  :) Anlatmaya geldim...

Bir yıl sonra yeniden hastanede, kontrolde idik bugün annemle; biz hastanede iken, babam ve yeğenlerim de arabanın içinde beklediler bizi yine... En son geçen sene bu zamanlarda gitmiştik doktor kontrolüme yine. Sonrasında önce randevu bulamamamıştık, sonra Antalya'ya babamın turnuvaları için gitmiştik ailecek, dönüp taşınma işlemlerimizi gerçekleştirdik; o arada ancak Mart ayına hastane randevusu alabilmiştik, randevuma gidemeden de pandemi patlak verdi ve hastaneler kapandı zaten...

1 yıldır ne yapıyordun derseniz; herkes gibi sağlık ocağına yazdırdım ilaçlarımı ve ihtiyaçlarımı, oradan aldım ben de. Raporlarımızın da süresi uzatıldığı için sürekli, doktora gitme ihtiyacımız olmadı şükür ki...

Ama geçtiğimiz hafta başında bahsettiğim şiddetli sinir ağrım sebebiyle gitmek durumunda kaldığımız hastanede, muayene olamayıp döndükten sonra; bu haftaya randevu alabildik işte. İşte bugün bundan sonraki nöroloji doktorumla tanıştım, bundan sonra beni kendisinin takip etmesini de dile getirdim ve bir önceki yazımda -yani burada- bahsettiğim gibi; devlet hastanelerinde takip edilemediğim için, olması gerekeni 1 sene sonrasında gerçekleştirebildik işte... Bundan sonra bu kadar zorluk yaşamayız inşallah, diyoruz. :)


Maskeler ağzımızda ve burnumuzda, elimizde dezenfektan; olabildiğince insanlardan uzak duracağız derken o tedirginlikle yeni toplumun içinde, ciddi şekilde yer aldım ben bugün bir kez daha... Geçen hafta ilk olmak üzere, bugün ikinci girişimimdi bu kadar toplu bir yere, hastaneye gitmem. Cidden insan nasıl tedirgin oluyor böyle? Görünmeyen bir şeyden kaçmak ne zor! Allahım kurtarsın tez zamanda dünyamızı bu illetten inşallah!

Mesafe ile görüştük doktorumla da, tedbirlerimiz kuvvetli idi çift taraflı da. Doktorum bana çok az bir mesafeden yaklaştı, yapmam gereken hareketleri söyleyerek muayene etti fiziki durumumu... Sonra beni dinlemeye devam etti, Hacettepe hastanesindeki gibi hastalık hikayemi dinledi ve kendine notlar aldı... Yanımda götürmediğim, doğrusu doktora gitmeye gitmeye götürmeyi unuttuğum "hastalığımın en belirgin belgelerini götürmediğim için" kayıt alması gerekti... Sonrasında esasında sinir ağrılarım için gittiğimi söyledim, Kan tahlili ve MR için kağıdımı verdi; haftaya gidip sonuçlarını göstereceğiz inşallah... 

Doktorum bildiğim o bilgiyi söyledi, biliyorum kesinlikle benim iyiliğim için ve ben de bunu inkar etmiyorum zaten. Dedi ki, "buralar senin için çok riskli, burası pandemi hastanesi. Zorunda kalmadıkça hastanelere gitme, buraya da gelme lütfen." Biliyorum, doktor hanım çok haklı. Zaten bir sene sonrasında gitmem gerektiği zaman geldim; o şiddet beni korkuttu, ağrım bir haftaya yayılaarak azaldı ama geçmedi de üstelik... Kardiyoloji bölümüne gideceğimi söyledim anlatırken hastalıklarımı, haftaya pazartesi diye; kalp çarpıntılarım arttı bu sıra zira, göğsüm sıkışıyor. Doktorum bana, "Göğüs hastalıklarına gidecek misin peki?" diye sorduğunda, şimdi aciliyetinin olmadığını söyledim. "Onun için devlet hastanesine gitsen de olur, burası onun için daha riskli" dedi. Ama şu an Göğüs Hastalıkları bölümü bizim devlet hastanesinde de riskli, o sebeple gitmeyi düşünmüyorum. Şu iki bölümü atlatayım, kalp ilacımın değiştirilmesi gerekiyorsa kontrol olup değiştireyim yeter...


Velhasıl; bugün epey stresli geçti. Ama en stressiz geçen bölümü kan aldırmaktı! Şükür ki, geçen seneki son vukuattan sonra yine olur dediğimiz bu sefer olmadı; bir hemşire bulduk, kan alma bölümünde kollarımı inceledi ve tek bir damarı deneyip kanımı aldı! Kendisine de söyledim, annemin sevincinin ve rahatlamasının ardından; sizi mimledim abla, buraya geldikçe seni bulacağım olur mu! diye. Benim gibi damara sahip olanlar anlar, mecburen doktordan sonra tek belirlemeniz gereken kişi "kan alabilecek deneyimli bir hemşiredir" işte. Bu günün ilk mucizesi kesinlikle bu idi... :)



Sonra MR bölümüne gittik, alt yoldaki kalp damar hastanesinin binasının görüntüleme katına... 2017'de çektirdiğim ilk MR'ımdan sonra, bir daha MR çektirmek nasip olmamıştı bana. Bilen bilir, MR'dan randevu alabilmek de çok zorludur esasında... Akşam 6'ya randevu verebileceğini, o da bir hastanın gelemeyeceği için bu saate verebileceğini söylemiş görevli önce. Annem Pazartesi gününe gelebileceğimizi, arabada da yeğenlerimin babamla durduğunu söyleyince; randevu araştırırken, "bir saniye bekleyin beni!" dedi sağolsun görevli abla. Önce telefonla birini aradı, "bir hasta var, tekerlekli sandalyede. Uzaktan geliyorlarmış, gelmeyenin yerine sıradaki hastalardan sonra onu alır mısınız? Benim tercihim bu abicim, yapabilirseniz?" diye rica etti. 

Çok büyük laf değil, yerinde bir laf bence; dünya böyle insanların halden anlamaları ve iş halletmek için gönüllü olmaları üzerine dönüyor biraz da... :) Allah bin kez razı olsun o abladan, 1 saat bekledik önümüzdeki 4 kişiden sonra biz girdik. Ama değdi işte... Allah işini rast getirir o ablanın da inşallah. Ben çok büyük laf edip, bazen "Allahım neden bu kadar şanssızım ben? Neden bizim de işimiz rast gitmiyor!" diyorum bazen. O tamamen benim böyle zamanların kıymetini bilemediğimdenmiş belki de! Belkisi de yok, kesinlikle öyle...

Üstteki fotoğraflar, çoook uzun zaman sonra bir hastaneye girip işini bir günde halledebilmiş olmamızın mutluluğu ve şükrüyle çekilmiş fotoğraflarımız... Annemle hastane hastane gezip, bu yaşıma dek yılda kaç kez strese girdik de çoğu zaman en az 5 günde bir polikliniğin işini bitirip çıktık; kimbilir... :)

MR görüntülememe gelince; 15 dakika sürdü, sağolsun oradaki ağabeylerin de yardımıyla, kolayca çekildi ve bitti. 2017'deki MR görüntülememdeki gibi tok sesler yoktu, daha tiz sesler vardı makinede. Anladım ki beterin beteri "maskeyle MR'a girmek imiş!" Nefes alamıyor gibi hissettim bir ara ama şükür ki kendimi sakinleştirmeyi de bildim neyse ki... Girdim ve çıktım oradan da. Maskeleri hastanede attık, ellerimizi tekrar tekrar dezenfektanladık, arabamıza bindik ve evimize döndük. Ciddiyim, çok şükürdü bugünümüze... =)


Geçen hafta, öğleden sonra 16.00'a kadar aç kalıp nevrimin dönmesinin ardından; bu sefer şanslı idim bile. Saat 13.30'a doğru bindik arabaya ve dönüş yolunda sabah annemin hazırladığı tostlara ulaşamadan hemen önce girdiğimiz BP İstasyonunda "dibek kahvesi tanıtım standı" vardı. Sağolsun onlar kahve ikramında bulundu da, kahvemi fondipledim, bir paket kahvemizi aldık ve yeğenim Kağanla tostlarımıza kavuştuk sonra. Güzel şanstı bu da, iyi bakmaya uğraştığımdan oldu biraz da aslında...

Fotoğraflardan görünüyor mu günümün memnuniyeti? :) Az ve öz değil mi! Bazen işler yolunda da gidebiliyor demek ki... Bugün bol bol bu öğretisini düşündüm hayatın... İşini iyi yapabilmek için uğraşan kişilerin sayesinde;

Damarından kan alınması zor olsa da kan alabilen bir hemşire mutlu ediyor önce seni ve anneni (Annemin en rahatladığı konu buydu bugün!),

Sonra hastaneden çıkmak 2 haftadan fazla olacak; bir hafta sonraya MR randevusu, bir hafta sonrasında da sonucu derken, sağolsunlar çok da zorlanmadan oraya gelen bir tek hastaya bu kolaylığı sağlayabilen çalışanlar sayesinde...

Biraz işini halledebileceğine inanmanın, biraz da oluruna bırakmanın gücü vardı sanki bugünde bir de. Bazen salmak, "tamam evet olmuyor, ama aldırış etmeyeceğim; olduğu kadar" diyebilmenin gücü vardı...

"Bir nedeni olan her "nasıl"a katlanır. (Nietzsche)"

"Geçmiş yaraları geçmişte bırak. Önemli olan şu an ne olmayı seçtiğin. (Kung Fu Panda 2)"

"Gizli malzeme diye bir şey yoktur. Güç senin içinde. (Kung Fu Panda)"

Gibi hayatın bana öğrenmem için sunduğu bu cümlelerdeki gibi... Bazı şeyler yaşanacak, bazı şeyler acı olacak, iyi şeyler de olacak ve dönüp senin hangi noktaya takıldığın "seni gelecekteki sen yapacak"... (:


Bugün (20.10.2020) gözlemlediklerimle de böyle bir günlük yazı oldu işte... 
Okuduğunuz için teşekkürlerimle... 
Yorumlarda görüşmek isterseniz, yorumlarım da açık herkese. Sevgiler... :)

17 Ekim 2020 Cumartesi

İyi - Kötü İki Hafta - Ekim 2020


 İki haftalık aranın ardından yeniden merhaba... :) İki haftadır yoktum buralarda, sebebi önce evden uzaklaşmam idi sonra da yazı yazmaya halimin kalmaması oldu... Şimdi yazıyorum yeniden, iki haftada yine kendimce çok düşünüp belki de bir yerlere vardıramamış gibi hissetmelerimin ardından. Ama esasında çok haklı serzenişlerime rağmen tekrar ayağa kalkabildiğim zamanlarımı anlatmaya geldim çoğunlukla... =)




Geçen hafta başında sabahtan kalkıp ablamlara gittik babamla, ta bu hafta başına dek de dönmedik-dönemedik... 3 gün diye gidip, iki günü haftayı tamamlamak için; sonraki iki günü de bir arada işleri halletmeye devam edebilmek için tamamladık. Pazartesi döneceğiz dedik ki, o gün deli dehşet bir sinir ağrısı ile sınandım yeniden. Çok şükür ki gün boyu o acıyı çekmiş olmama rağmen, akşam kalkıp sırtta da olsun yürüyebilir hale geldim yeniden ama... 

Geçen hafta ablamlarda annemle beraber idik, babam yine gece gidip sabah geldiği için Mavişi yanımıza almamıştık ama bir çantalık eşya alıp birkaç günlük evden uzaklaştım yine... Ara ara yaptığımız şey bu, Kağanım doğdu doğalı yaptığımız bir şeydi; şimdi de Defnecim de sebeplerimize eklendi şükür... =) Ara sıra bir arada olmak iyi geliyor ve yine bu birliktelik hem yeğenlerimle vakit geçirmek için fırsat oldu bana hem de bu sefer anneme kışlık tarhanamızı yaparken yardım etmek için oradaydım... Bir arada zaman geçirmek her defasında hep daha başka...

Kağanımın derslerine uzaktan müdahalemi yakınlaştırmış olduk yine, kendi bilgisayar üzerinden işlerime ve dizi filmlerime ara vermiş oldum sonra; hep başlayacağım dediğim örgü projeme de başlayabildim bu sayede, hırka tipi kimono... :) Örmeye çalıştığım modelimi burada bulabilirsiniz...

Geçen hafta başladığım örgü ipimle örmeye, acemilik yapıp devamını bulabileceğimi umarak başladığım için; ördüğüm öylece yarım halde kenara kaldırıldı tarafımdan, zira hardal sarısı diyebileceğim o renk ipin devamını bulamadı babam... Öyle olunca, aynı kalınlıkta kahverengi ip aldırdım babama ve yeniden başladım... 

Geçen hafta bolca örmekle, bir dizi sezonu bitirip (Emily İn Paris), bir belgesel izleyip bir film izleyerek geçti gitti... Onun haricinde çoğunlukla Defnemle Kağanımla oynayıp ilgilenerek geçirdik günlerimizi. Sanırım dinlendim bile diyebilirim... Ders çalışamadığım için üzülme durumum yoktu, bir önceki yazım "Olumlu Ol Ve Çok Sev" adlı yazımda yapacağım dediğim maddelerimi ertelemek zorunda kaldım ama sevdiklerimle idim ve sağlıklı idim! Ufak görünebilecek kendi uğraşlarımızdan dahi büyük sorun görmektense, uzaklaşmasını da bilmemiz gerektiğini düşündüm durdum. Yaşanılan şeylerin, bir yerde "böyle olması gerekiyormuş" diyebilmekle ilgili olduğunu bir kez daha farkettim... Yer yer beklentiyle sarsıldım, beklentilerimi büyütmemeyi hep unuttuğumu farkettim. Ama birçok şeyi hatırladım, an'da kalmayı, yanımdakilerle yetinmeyi ve bu anın üstüne an eklemeyi ihmal etmeyi üstün saymamam gerektiğini... 

Bir arada olmak yine güzeldi; yeğenlerimi izlemek, onlarla oynamak, kendimi dinlemek ama kendi kendimin çok üstüne gitmeme gerek göremeyeceğim bir alanda olmak bana da yine iyi geldi... =) 

Geçelim bu haftaya madem; =)


Haftaya ablamlarda başladık bu hafta da, şiddetli bir bel ağrısı ile sınandım ki o gün; korktuğumuz şeyler başımıza geliyor sandık resmen... 

Haftasonu eve geçemedik, bir gün ablam evi temizleyeyim sen Defne ile ilgilen dedi; ertesi gün annem ile eniştem Bursa'ya çarşıya gittiler, ihtiyaçlarını aldılar geldiler. Derken haftasonu izinlerinde de daha güzel vakit geçirdik beraber. Pazartesi gününe gelince de, o gün de planlanmış yemeğimiz sebebiyle, -bir arada iken yapabilmek için- akşamına dönmeyi teklif etti annemler...  

Pazartesi kitabımın kalan son 50 sayfasını okuyarak başladım yeni haftaya da... Tüm hafta süren bel ağrılarımla her gece yatmadan önce ayaklarımı yükseğe uzatmak suretiyle okumalarıma devam ederek başa çıkabilmiş ve kısmen de olsa başarmış şekilde haftayı bitirdiğimi düşünmüştüm.. Öğlen vakti, yeğenimin haftalık ders programına bakmak ve maillerimi kontrol etmek için bilgisayarı önüme almıştım ki; daha birkaç dakika geçmeden belime çift taraflı acı girdi ve nefesimi kesti. O ağrıyı iki kemiğimi de biri kırıyormuş gibi bir acı olarak anlayabiliyorum hala; azı yok, öylesine keskin bir acı idi! Öyle ki gözlerim karardı ve biraz nefes almaya başlayınca annemi çağırıp durumu anlatıp ağlamaya başladım o şokla beraber...

Bir musubet bir nasihatten evliyadır sözü çok doğru; önceki deneyimlerim sebebiyle, birkaç dakika içinde "Didem, kendini kaptırma ve bir an önce sakinleş!" diyebildim kendi kendime. Acıya kendini ne kadar odaklarsan, o kadar çok seni sarıp sarmalayıp zehirliyor resmen! Bunu zamanla öğrendim... Sakinleşince durum hemen geçmedi ama kontrolüm altında geçmesi için sakinlikle yönetebildim sakinleşmeye çalışırken o süreci... Fizyoterapistimi aradım hemen, bana ilk söylediği "acilden giriş yapıp hemen MR çektirmem gerektiği" idi. Ama durumum ciddi idi ve hastaneye gider isem daha da zarar görebilirdim. Taşınmak, sırtta da olsa yürümek; böyle durumlarda hiç mümkün olabilen bir durum olmadığı için ve daha çok sıkıntılarımı arttırdığı için, o an için nasıl müdahale etmem gerektiğini sordum. Hastaneye gidemem, en azından bugün, dedim. O zaman "nasıl ve ne kadar süreyle buz uygulaması yapacağımı anlattıktan sonra, ağrım hareket edebilir duruma gelince hastaneye gitmem gerektiğini de ekledi." 

Haftanın ilk günü bu ağrının şiddetini azaltma uğraşlarıyla geçti. Acıyı geçirmeye uğraştım, önce ağrı şeklinde hayatını sürdürsün razıyım dedim. İlaç zor durumda kalmadıkça yasak bana; o gün eve gideceğimiz zaman dilimini iple çektim, sinir ağrılarım için kullandığımız ilacı alabilmek için...

Sinir ağrısı olduğunu çok iyi bilebildim o gün, zira geçen sene de önceki sene de yaşadığım türden yanmalar başladı belimde; acım biraz azalmaya başlar başlamaz... Üç senedir mevsimsel olarak kış mevsimine girişte yaşıyorum artık bu ağrıları, ama bu seferki kadar şiddetli bir acı hiç olmamıştı. Acı ve ağrı ayrımı varmış, bu ağrı tipi sayesinde öğrendim... Şiddetli yanma ağrısını iki senedir biliyordum, bundan şiddetlisi yok diyordum. Ama bel postürümün bozukluğunda değişik ve ilerleyen mevzular var ki, ağrı acıya döndü ve fizyoterapistimin dediğine göre "sinir sıkışması yaşamışım belli ki!"

(11-17).10. 2020 tarihleri arasındaki haftam acıyla başladı, ağrıyla devam etti işte...



Salı sabahına iyi uyandım, önceki gece ilacımı içip yatınca ağrıyla uyumuş dahi olsam! Sabaha belirgin bir ağrım vardı, yoruyordu ve nefessiz bırakıyordu; az hareket edebiliyor ama bir gün öncesine göre de iyi haldeydim şükür...

Öğlene doğru biraz örgümü alabildim elime, başladığım kimono tipi hırkam için ilk parçamın az kalan ip ipini bitirdim ve ikinci ipime geçtim. Bu arada bir önceki hafta öğrendiğim ip bağlama yöntemiyle ekleme yaptım; burada onu da belirtmek istiyorum. Ben sihirli ip bağlama tekniğini bu videodan öğrendim. :) Eğlenceli ve de faydalı, minik bir düğüm kalıyor ve onu da örerken saklamak o kadar zor olmuyor zaten! =))

Salı günü Mavişimle kavuştuk bu arada; bir haftadır babamın gözetimi ve ilgisi altında idi ama özleşmişiz de ona rağmen baya... Dışarı çıkardığımda dizime oturup beni izledi durdu, normalde ben örgü örerken ipimle oynar misinamı çekiştirirdi yoksa. Bu sefer ilgisini mi çektim ne olduysa! (: Video çektim o gün, Reels videolarına adım attım o video ile de. İki adet Reels yaptım bloğumun instagram sayfasında; o videoların ilki burada, ikincisi de burada...

Evde bir can yaşadığı zaman, hem alışıyorsunuz hem de canınız oluyor bir anda. Arkadaşınız, oğlunuz-kızınız gibi oluyor. Maviş de benim oğlum sanki! Cidden, o his önemli. Youtube'da köpeklerini oğlum kızım evladım diye seven bir aile var; garip geliyormuş kimisine göre ve sormuşlar Sevgili Seray Yılmaz'a. Benimse o güzel yavrulara öyle seslenmesi öyle hoşuma gidiyor ve öyle garibime gitmiyor ki, ben gibi hisseden birinin olduğuna seviniyorum aksine. Önemli olan onun sizin türünüzden olmaması, sizden var olmaması değil işte; sizin nasıl hissedip, nasıl benimsediğinizle alakalı! =)

Bu arada, o youtuber dediğim aile Yılmaz Ailesi. Çok sevdiğim Sergül Kato'nun ablası, Seray Yılmaz ve ailesinin kanalı... :) Tavsiye ederim bu kanalı takip etmenizi de...



Gelelim haftanın beni en zorlayan ikinci gününe, hastaneye gittiğimiz Çarşamba gününe... Ben Şubat ayından bu yana, Nöroloji kontrolümü yaptıramıyor olmanın sıkıntısıyla yaşarken; bu sıkıntı gelmeden önce yine randevu arıyordum kendim adına. Bel ağrılarım başladı, sıkıntılı günler geçiyor ve kontrol olmalıyım diyerekten... Bu durumlar ciddileşince, randevumu da hala bulamamış olmanın getirdiği gariplikle; acilden belki bizi doktora ulaştırabilirler, dedik. Gittik, beni kontrol etmesi için taa geçen seneden tavsiye edilen araştırma hastanesine. Zira bahsetmişimdir, geçen sene bu zamanlar devlet hastanesindeki fizik ve nöroloji doktorları bizzat "araştırma hastanelerine ve fakültelere gitmemi önerdi bundan sonra". Çünkü devlet hastanelerinde bizim gibi hastalıklara dair tedaviler karşılanmayacak ve ilaçlarımız yazılamayacakmış...

Haziran'dan bu yana birkaç kez randevu aldım, fakat her birini iptal etmek durumunda kaldım. Öncesinde aldığım her randevuyu doktorların olmayışı sebebiyle iptal ettim, sonrasındakileri de hastanelerin tehlikeli olduğunu söyledikleri ve acil olmadıkça gitmememizi önerdikleri için... Ben sürekli hazırda bulunduramam ki randevu meselesini; şu an randevu almaya kalksam şansım yaver gitmedikçe bulabildiğim en erken randevu 15 gün sonrasına denk geliyor... :/

Velhasıl, gittiğimiz ek bina araştırma hastanesinden ana binaya yönlendirildik Çarşamba günü önce, bir sene önce bana bakan hastaneden; "artık ana binada bakılacak sizlere" denildi çünkü. Pekala, dedik ve ana binaya gittik. Acilde iğne vurmak ve ilaç yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorlarmış; doktor çağırmak da dahil buna, doktora yönlendirmek de. Oradan hiçbir şekilde doktora ulaşamadım, doktorun kendisine ve sekreterine ulaştırılmam da 3 saatimi buldu... Sonucunda doktoru da yerinde bulamadım ve hastanenin tüm katlarını gezmiş, tekerlekli sandalye tepesinde ağrıyan belimin beni rahatsız etmesiyle yorgun halde eve dönmüş bulunduk...

O günün tek iyi haberi, bir sonraki Salı'ya randevu bulabilmem oldu. Randevu merkezinden, şansım yaver gitti de işte! O günün en üzen ve dehşete düşüren durumu ise şuydu; benim gibi tedavisi olmayan kronik bir rahatsızlığa sahipseniz bile (Kas Erimesi gibi yani), randevusuz gittiğinizde acilde de bir şey yapılamıyor artık, doktorlara ulaşamıyorsunuz işte... Hasta olmamaya bakın, ya da kendi hastalığınıza dair ne olur ne olmaz randevunuzu elinizde bulundurun (neme lazım!); ciddi bir durum olduğunda, doktora ulaşmanız randevunuz olup olmamasıyla alakalı çünkü! :(


Çarşamba günü çok üzüldüm, çok yıprandım; gerçekten! Düşünün ya; ağrım artıyor, beklenmedik dehşet verici bir ağrı ve ailemle beraber bunun bir atak sancısı olabileceğini de düşünüyoruz! Ama bilgili bir doktora dahi ulaşamıyoruz, acilde bile! 

Devlet hastanesinde benim rahatsızlığımı bilen doktor sayısı hayli az olduğu için araştırma hastanelerine yönlendirildiğime bir nebze olsun sevinmiştim geçen sene aslında; "ama doktora ulaşamadıktan sonra bu benim neyime yarayacak ki?" dedim o gün, gün boyunca! Fizyoterapistim beni yönlendirdi, acilden doktora ulaştırırlar seni, diyerekten. Biliyoruz ya, acil durumlarda oluyor böyle mevzular. Neticede o gün acildeki doktor da bir şey yapamadı bana, hem pratisyen doktor olduğu hem de bilemediği için. Ne doktora ne de acilde müdahale edebilecek bir doktora ulaşabildim. Dehşete düştüm, inanın bana büyük dehşete düştüm!

Çarşamba günü o yorgunlukla gelip biraz uyudum ve akşamına da sersemliğimi ancak erken yatıp yatağımda sessizliğime gömülünce atlatabildim ki şunu kendime hatırlatabildim; "Bazı şeyleri yaşarken o hiç bitmeyecekmiş ve sonuçlanmayacakmış hissi, acayip rahatsız edici. Farkına varırsan eğer, silkelenmemiz gereken anlar onlar..."

Üst taraftaki fotoğrafın üstüne bunu yazmıştım o gün... Kitaplarıma ulaştığımda, sakinliğimde kaldığımda netlikle kavrayabildim yeniden. Yüzeyde kalan "her kışın baharı, her gecenin sabahı ve her gündüzün de bir sonu var. İyi ki..." cümlesine o gün varabildim, sakinleşip sakin kalabildiğimde... İyi ki... :)


Ben rahatsız olunca, bu haftayı da beraber geçirdik işte; annem, yeğenlerim, babam ve ben... Kağancım Salı akşamından itibaren bizde kaldı, Defnecimi her akşam dedesi annesi ile beraber evlerine bıraktı ve sabah yeniden gitti aldı... Kağanım hafta boyunca bizim sitedeki çocuklarla beraber aşağıya inip oynayabilme fırsatına erişti, ben Defnemle ve Kağanımla daha çok vakit geçirebilme fırsatına...


Bu arada ne yazı yazabildim ne de istediğim gibi "yapacaklarım" listemdeki maddelerimi yapabildim. Kağanımını bugün öğlen evine götürdü babam, artık önümüzdeki günlerde planları gerçekleştirmek için uğraşacağım ama haftaya başlayacağı üç gün ev iki gün okul rutininde okul kısmında bizimle kalacak yine. Kendi sitelerinde aşağıya inip oynayan arkadaşları olmadığından sebep, burası ona büyük nimet oldu şükür ki... =)

Defneme gelince, bu hafta çığlık atmayı pekiştirdi ve alkış yapmaya başladı kendince (çok şükür)... :) Bir çocuk senin gözlerinin önünde büyürken buram buram huzur ve şükür hissine rastlıyor insan. Böyle bir deneyime kavuşmak için doğurmaya ihtiyaç yok işte; kuzen olur, yeğen olur, hiç olmadı komşu çocuğu olur. Sımsıkı tutun, bir insanın var oluşunu izleyebilme fırsatına. O çok kıymetli bir farkındalık bence... :))




Böylece geçen iki haftanın ardından yazı işlerime dönebildim işte. :)

Bu sabah uykumu almış kalktım ve gördüm ki haftanın sonuna doğru haftaya başladığım gündeki gibi sıkıntılarım yok, çok şükür ki... Bilebiliyorum; şekil değiştirmiş ve şiddetini arttırmış bir bel ağrım var şu an, ama henüz nedir ne değildir bilemiyorum hala muayene olamadığım için. Diliyorum hayırlısı olsun hakkımda ve de hakkımızda! İçimden geçen şu; sinir ağrımı tetikleyen belimdeki postür bozukluğu biraz daha arttı ama ötesinde büyük bir rahatsızlık yok. Sadece bu beni daha da zorluyor artık ama fizyoterapistime göre daha kötüsü de olabilirmiş, umuyormuş ki olmasınmış... Salı günü muayeneye gidince göreceğiz...

Bugün kahvaltı sonrası Kağanımı evlerine bıraktı babam, ben Mavişimin kafesini temizledim ve annemle kahve keyfi yapabilme fırsatı yakaladık... Çiçeğim açmış; Mavişim yeniden tüy dökmeye başlamış (2 gündür görüyordum ama kafesini temizlerken ciddiyetine de vardım), mevsim değişimlerinin onun da üzerinde etkisi gördüm - çiçeğimin de... Sonra Mavişimin benden beklediği ilgiye cevap verdikten sonra yazmaya giriştim. Saat 20.00 ve ben öğlen başladım yazmaya ama yarıya dek yazıp sonrasını şu saatte tamamlamaya giriştim... 


Bu yazımı şöyle toparlayabilirim sanırım; 

"İyi-kötü iki hafta geçirdim; ilk hafta durakladığıma üzüldüm ve bunu dert ettim, ikinci hafta bir acı sebebiyle zoraki sakinliğe geçtim. Acı anında ve sonrasında farkettim ki, sakinlemem ve ondan sonra hareket etmem gerekliymiş. Ötesi hiçbir işime yaramıyor, aksine kendi kendimi köreltmeme sebep oluyormuş."

Bir musibet, bir nasihattan iyiymiş, görerek de yaşamak gerekirmiş; içinde bulunduğumuz bu senede yaşadığımız korona musibetinin, yıllardır benimseyemediğimiz nice nasihati birkaç ayda bize öğrettiği gibi... :) 

Okuduğunuz için teşekkürlerimle, sevgilerimle ve görüşmek üzere.. =))

3 Ekim 2020 Cumartesi

Olumlu Ol Ve Çok Sev - Ekim 2020


Eylül'ün son günlerinden ve Ekim'in başlangıcından bahsetmeye geldim bugün. :) Bu sıra gündelik hayatın içinden yazmayı daha çok seviyorum, farkettim sonunda. =) Eskiden ayda bir iki tane bile olsa, gittiğimiz yerleri, görüştüğüm kişilerle konuşmalarımızdan aklımda oluşanları yazardım; şu zamandakinden daha sık... Yine aklımda "Didem'in Gözünden" adlı bloğuma yazmak için fikirlerim var böyle ama gel gelelim henüz yazmaya girişemedim. Yeğenlerime, örgülerime ve okumalarıma ayırdığım vakit daha fazla oldu; bunlarla dolu dolu geçirdim yine son iki haftayı. Şükür ki... 



Çiçeğimle başlamak istiyorum öncelikle. :) 5 Eylül 2020 Cumartesi günü saksılarını babamın değiştirdiği doğum günü çiçeklerim, son üç gündür çiçeklerini açmış ve renkleriyle yeniden canlanmış durumda... =)  Doğum günümde yengem dayım dostum Merom ve can teyzemin gönderdikleri hediye çiçeklerim idi. Taş saksılarında solmaya başladıkları zaman diliminde, dayanamayıp saksı değiştirdik. 

Pek fazla çiçek yetiştirebilen biri değildik son zamanlarda, kaç tane kaktüs diktik ve her biri çürüdü gitti. O yüzden biraz umutsuz idim ama gittim geldim baktım ve sevdim, baktım ki oluyormuş! Bir çiçeği de çok sevince kendisini açıyor ve açılıyormuş meğer... :) Belirgin tarihlerde değişimlerini fotoğrafladım işte. "Sevginin Gücü", sevdim de oldu diyorum şimdi. Diğer çiçeklerimi de çok sevmiştim ama bu kadar gözlememiştim, belki de ondan oldu diyebiliyorum şimdi; çünkü şu sıralar okuduğum birçok konu "hayat içinde kullandığımız enerjilere dair". İçimdeki enerjiyi sevgiyi, kendime yetirdiğim kadar hayatıma da aktarıp faydasını görmenin uğraşındayım şu sıra... :)

Çiçeğim çok güzel açmamış mı ama? (: Bir çiçeğin açması, bir evcil hayvanın sizi sevdiğini hissettirmesi gibiymiş; menekşelerime baktığım eski zamanlardan sonra böyle çiçek büyütmediğimden, yeniden hatırlıyorum bu sıra... :)

* Arkadaki uzun gövdesi ve otlarıyla saksısında duran çiçeğimin adı Tillandsia imiş. İnternette araştırırken gördüm de buldum adını. Ona göre diğer çiçeklerime de baktık, ama onların isimlerini bilmiyoruz... Haftada bir suya ihtiyacı var görünüyorsa suladık topraklarını ve bol bol sevdik bir de... :) 



Yeğenlerimle daha sık görüştük bu hafta, 3 gün bizim evde 2 gün kendi evlerinde idiler annemle... :) Bu haftanın işleri öyle olmasını gerektirdi. Derken, hafta boyu çoğu şeyi yapamadım; çok ders çalışmak, yazı yazmak gibi ama şikayet de edemedim. Güzel bir hafta geçirdim; bugün çiftini bitirdiğim lacivert tek parmak eldivenim ile beraber, hafta boyu 3 eldiven ördüm. Üstelik bir önceki senelerde ördüğüm ve düzeltemediğim hataların üzerine daha çok gidip, benim dahi sıkıntı gördüğüm eksiklerimi toparladım. Bir nevi sadece örmedim, öncesinde geçen hafta sonu daha doğru modelleme yaparak örgü eldivenlerimi bu konuda geliştirdim bu sefer de; daha fazla... :))

Örgülerimin son durumundan memnunum ama en başta yaptığım parmaklar pek geniş olmuştu, iki çift eldivenimin ikisini de sökünce tüm haftamı aldı bu eldivenler işte... Üretmek çok güzel, mutlu olduğum işleri yapmak daha da güzel... Bu sıra birçok şekilde işaretleri gözlüyorum, o sebepten örüyor ve istediğim zamanlarda yazıyor olmak daha kıymetli resmen. 

Olumlu olmaya, yapıcı davranmaya çalışıyorum kendi hayatımda ihmal ettiğim konular adına bu ara da... Ertelediğim işleri düşünmeye uğraşıyorum, Can Aydoğmuş "Düşle, İnan, Yaşa" kitabında şöyle diyor;

Derli toplu olma durumu e-postamıza ve telefonumuza gelen mesajlar için de geçerli. Geri döneceğimizi düşündüğümüz e-postalar, telefonumuzda ve bilgisayarımızda açtığımız karmaşık dosyalar kendi içimizde de karmaşaya yol açar. Her şeyi düzenlediğinizde inanılmaz bir rahatlamaya kavuşabilirsiniz. (Sayfa 32)


Bu cümlelerinin devamında şöyle diyor; 

"Hayatınızda şu ana kadar yapacağınızı söylediğiniz her şeyi tek tek yazın ve daha sonra notlarınıza bakarak sırayla hepsini yapın."


Ben de bu aralar buna daha çok dikkat vermeye başladım. Hafta başından beri ihmal ettiğim çoğu şeyi tamamlama uğraşlarım sonuç da vermeye başladı. Ancak, ben okuduklarım çerçevesinde yapamadığımı ve yaparken mutlu olmadığımı düşündüklerimi de bu listelere dahil etmeyi en baştan bıraktım!

"Yani çevremizi düzenlediğimizde olacaklar kadar, yapacaklarımızı da yoluna sokunca da büyük bir rahatlamaya kavuşacak isek bunun için de daha fazla çabalayabilirim." dedim. Yıllardır o kadar çok yapacağım, okuyacağım, izleyeceğim dediklerim var ki (muhtemelen sizlerin de öyledir). Bunlardan vazgeçmem gerektiğini kabul ettiğimde gerçekten rahatlamış hissedersem, esas düzenleme daha verimli devam eder!

Sonuç olarak, bu bahsettiğim birkaç maddeden vazgeçtim. Yapacağım, dediğim ama yapamamamın beni daha çok üzdüğü bu maddeleri kafamdan ve hayatımdan sildiğimde gerçekten bir rahatlık geldi. Zorlamamakta fayda var, olduramadıklarımız adına... (: 

Can Aydoğmuş, kendini daha çok sev diyor; çok güzel tavsiyeler veriyor kitabında. En net bildiğim kendimi hep çok sevmem gerektiği idi ve uyguluyordum ama bir o kadar da cümleleri nasıl kullanabileceğimi bilmiyormuşum, geçmişten gelen anılardan ve hatıralardan kurtulmak adına. Kitap bana iyi geliyor ve ben notlarımı almaya devam ediyor, uygulamalarımı da yapıyorum. Okumam bitsin yazısını yazacağım da! :)


Düşle İnan Yaşa (Can Aydoğmuş) ve Bin Ömrüm Olsa (Kristin Hannah) adlı kitaplarım yatağımın yanında başucumda ve bazen de gün içinde yanımdalar bu sıra... Kristin Hannah okumayalı epey olmuştu, ki en sevdiğim yazardır bilir misiniz? Öyle özlemişim ki cümlelerini kullanışını... Eğer eski evimizdeki gibi kitaplarım gözümün önünde olsa idi yine (henüz bu evimizde ne raf ne de kitaplığım olmadığı için karton kutularda kitaplarım), daha önce okuduğum romanlarını şimdiye en az üç kez okurdum bence! =)

Ekim başlangıcı ile mandalinayla da kavuştuk, haftanın fotoğraflarından biri oldu benim için; masamda öylece duruyorken çekmiştim işte, üstteki kolaja çok yakıştı... Ama bu haftanın en severek çektiğim fotoğrafları önce yeğenlerimle anlarımızın, sonra da küçük yeğenim Defne'min örgü iplerimle oynadığı anlarının fotoğrafları idi... (:




"Örgülerim, kitaplarım, yeğenlerim, uğraşlarım ve yapacaklarıma dair listelerim dedim; "daha fazla olumlamalarım ve sevgilerilerimize dönmelerim" dedim. Son olarak "Düşle İnan Yaşa"dan alıntıladığım şu cümleleri paylaşmak istiyorum, çünkü ben zaten kitaptan önce de uyguladığım üzere faydasını gördüğümü yeniden dile getirmek istiyorum.


Olumlu olmayı şöyle anlatıyorum kendimce ben; 

Hayat bizlere iki bakış açısı sunuyor bizim bildiğimiz, olumlu bakış açısı ve olumsuz bakış açısı... 

Olumsuz bakış açısını tercih ederseniz, olumsuzluk sizi daha fazla yoruyor ve sanki karanlığa çekiyor...
Olumsuz tarafların büyüsü sanki, ardı arkası çekilmiyor ne kötü düşüncelerin ne de kötü olayların ve gidişatların. Çekiyor içine resmen.

Ama Olumlu taraftan bakıyorsanız, çiçek açıyor etraf. Her şey dört dörtlük olmasa bile, gözlerinizi rengarenk gökyüzü altında açmışsınız gibi yaşayabiliyorsunuz hayatı. Aldığınız havanın sizi mutlu etmesine izin veriyorsunuz ve hayatın basitliğine bakıyorsunuz. Olumsuz tarafın sizi karmaşıklığa sürüklemesi gibi değil, olumlu tarafın sizi daha rahat ettirmesi. 

Yani benim için olumsuz düşünmektense olumlu düşünmek çözüyor işleri, hayatı ve düzenimi-düzensizliğimi... Deneyin, kötü yana bakmak mı sizi hayatta ayakta tutuyor iyi yanlara bakmak mı? Olumlu taraflar sizi daha çok içine çekecektir çoğunlukla, buna kendimce eminim...



Düşle İnan Yaşa; 

"Çevrenizdeki herkese yeni bakış açınızı anlatıp onları da olumluya yönlendirin. Olumlu duygulara "EVET", olumsuz duygulara "HAYIR" deyin ve bilinçaltı çalışmasıyla kendinizi her zaman sonsuz olasıklara açarak devamlı pozitif düşünmeyi içinize sindirin. Bunların hepsinden çok daha iyi, çok daha mucizevi, çok daha olağanüstü, sonsuz güzellikte, hayallerimizin, düşüncelerimizin, arzularımızın ve beklentilerimizin ötesinde neler olabilir? Hepsiyle ilgili sonsuz olasılıkları sorgulamaktan vazgeçmeyin."


Sevgilerimle... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...