17 Nisan 2018 Salı

Olsaydılarla Olmaz, Biliyorum


Bir söyleyemediklerimi söyleme yazısı daha çıktı, ihtiyaç duyduğum ölçüde ve de kendiliğinden... İçimde kendime söylediklerim bunlar, bazen hala geçmişe yönelik hayal bile kurduğum oluyor. Gelecekler için değil, geçmiş için hayal kurmak üzücü; doğru. Ama bazen bir o kadar da geleceğe umut olabiliyor. "Olmadı ama olabilir," dememi sağlayarak bitiriyorum her defasında. Eğer öyle bitirmek içime sinmiyorsa da, o hayali bir daha kurmuyorum zaten...

Olsaydılarla olmaz, biliyorum! Dedim öncelikle. Çünkü "olsaydı"; keşkenin daha büyük versiyonu ve ona olabildiğince gerek duymamak en gerekli olanı bana kalırsa. Bu yüzden bu yazıyı yazarken, bunu bilerek bunun bilincinde olarak yazdığımın bilinmesini istiyorum...


Bilindi ise başlıyorum; :)



Eğer hastalığımda ilk ve son atağımı geçirmemiş olsaydım; bir iş yerinde çalışıyor olacaktım şu an, bunu canı gönülden istiyordum. Nasıl olsun, ne ölçüde yükseleyim onu bile düşünmüştüm. Mesela; ya Dış ticaret alanımda Gümrükte çalışıyor ve dil bilgime de dil bilgisi katmak için çaba gösteriyor olmayı sürdürecektim, ya da herhangi bir şirkette başlayıp kendim için bir arkadaş grubu kurup o arkadaş grubu ile bir dans grubuna katılma girişimlerine girecektim. Kafamda hep bu iki fikir vardı. Dilimi geliştirdiğim ölçüde, yabancı ülkeden gelen kişilerle bol bol konuşup iş bağlama uğraşlarında gezinen bir çevirmen bile olmayı düşlerdim. Gümrükte birkaç şirketin çevirmen bulma uğraşlarında tavsiye edilen çevirmendim ve takdir etmeye bayılıyordum ve bir o kadar da utanıyordum. Ama işimi olabildiğince yapabilmek adına, bilgilerimi gözler önüne sürüyordum işte. Toplantılardan toplantılara ve de görüşmelere çağırılmak, hayallerimin olmazsa olmazı idi...

Sonra arkadaş grubuyla dans kursuna gitmek, olmazsa tiyatro kulübü kurup gösteri hazırlamak da önemli olacaktı. Her ölçüde eve dönüyor olmak beni en çok mutlu eden diğer şey olacaktı ama.. :) Ailem sağlıklı oluşumdan ötürü mutlu olacak ve biriktirdiğimiz paralardan çok enerji ve sağlığımla onlarla her fırsatta bilmediğimiz yakın yerleri geziyor olacaktık... :)


Hep mutluluk mu var hayallerde derseniz; eğer kalbim 2010 senesinde derinden kırılmamış olsaydı, aşkı deli gibi bekler olmaya devam edecektim.
Biraz olsun akıllıca bekler oldum artık ama beklemekten vazgeçmeyi düşünmüyorum. Aşkın beni muhakkak bulacağını düşündüğüm gibi de düşünmüyorum artık, bir yanım hala kırgın ve de diğer yanıma inat biraz karamsar ne yazık ki. Ama olmasa da üzülmemi sağladı o yanım, diyebilirim...


Eğer lisede, istediğim beden hareketliliğinde olsa idim, düşündüğüm tek bölüm tiyatro idi.
Sahnede olmak büyük haz verirdi çünkü. Çok başarılı değildim belki ama ortaokulda tiyatro sahnesinde olabildiğim zamanlarda en küçük rollerime bile büyük bir hazla çalışır ve de sahneye bir tiyatro sanatçısının ciddiyetinde çıkardım; hatırlıyorum işte.. :)

Eğer ortaokuldaki fikrimde kalsaydım da, bir kütüphaneli cafe açmayı çok istiyordum. Hem sesli hem de sessiz bölümü bulunan, belki konteyner boyutunda belki de iki katlı bir kafe idi düşlediğim. Duvarları kitaplık dolu, kütüphane üyeliği sistemini sürdürerek dışarıya çıkarmak üzere emanet kitap da veren, cafeteryasında okuma ve de araştırma yapılmasını da sağlayan bir kütüphane cafe. Hayaldir ama benim için hala güzeldir mesela bu hayal de... Gerçekleştirebilene helal olsun, ben sağlık durumum sebebiyle hala gerçekleştiremiyorum işte...

Ve eğer; çok düşünen, çok hayallere dalan ve çok fazla karar alıp uygulamaya uğraşan ve başarılı olduğu kadar başarısız da olan biri olmasaydım, şu anımda olmazdım; biliyorum.




Bir güzel söz var; "Beklenen gelmedi, araması gereken aramadı, olması istenen ve beklenen olamadı..." Ama olmasını istediklerin olmadı diye, keyfin bozulmasın ve umutlarını mutluluklarını elinden hiçbir şey alamazsın. yoksa devam edemezsin ki... Yukarıdaki ekran görüntüsünü, Youtube'daki "Daha Huzurlu Olman İçin Yapman Gerekenler" adlı bu videodan alıntılamıştım...

Olsaydılarla olmuyor ama ben eski hayallerimi de hala bazen düşünüyorum. Bugünü bugün kılmaları ve şu an olmayışlarımı anlamama yardımcı olan yine onlar. Gün gelecek, gelecek için de "şu olmasaydı olmazdı" diyebileceğim hayallerim var şükür. Pişmanlık yok ama aklımda biriktirdiğim yapabilirimler var. Belki bir gümrükte çalışıp, dil bilgisi geliştirmeye devam edemedim ama çevirmen olarak çalışamasam da oralarda, bir işte çalışırken bulamayacağım zamanların hepsine sahibim ve kendimi geliştirmeye evimden de olsa devam edebileceğim bir fırsatım var...

Belki tiyatro okuyamadım, sahnesinde bulunamadım ama içimde ukte kalmasına sebebim de yok; günümün çoğu saati, annemle babamla veya ablamlarla konuşurken, tiyatroya çevrilen dalga unsurlarına ve gün içinde kendimce oluşturduğum karakter tiplemelerime dönmeme ve bunu yaşamaya devam etmeme engel de değil... :)

Ve dans kursuna gidemedim veyahut bir arkadaş grubu kuramadım ama sağlam dostlarım ve de "gerek tek başıma gerekse de sevdiklerimle bir araya geldiğim çoğu fırsatta" müzik açıp oturduğum yerde dans edebilecek enerjim var! Tüm bunlar da aynı derecede önemli şu an için...


Olsaydılarla olmuyor ama koşullar değiştikçe hayaller de şekil değiştiriyor, bunu öğrendim. Çok geç de değil üstelik, zamanında öğrendim. Yaşanan yaşandı, keyif anları değişti ama o keyif anlarını şükür ki kimse elimden ve de elimizden alamadı...

Sizin de olmasaydılarınız var mıydı; şekil değiştiren, şekil değiştirse bile hala güzel gelen ve bir gün bir başka şekilde olur diye umut ettiğiniz? :) İşte benimkiler bunlardı.. Son bir notum daha var; 

Bu konunun en güzel savunması, ailemiz veya sevdiğimiz yakınlarımızın sevgisi ve desteği olmasaydılı düşüncelerimiz bence. ;) (Çünkü onların varlığı, olsaydıları düşünsem bile toparlanmama sebep oluyor yeniden.) İyi ki onlar var, iyi ki içten dışa kendimizi doğurabildiğimiz güçlerimiz de var. Sevgilerimle...

14 Nisan 2018 Cumartesi

Çok Fazla Düşünüyorum - Nisan 2018


Başlık, "Ben çok düşünüyorum, ya sen?" dercesine olmuş, ama anlatmak istediğim konuya başka bir başlık bu kadar yakışmazdı doğrusu! :)
Yapmak istediğim onca şey var ve benim icraata geçmeden önce çoğunlukla yaptığım tek şey, bolca düşünmek. O kadar çok düşünmek ki, icraata geçip de yaptıklarını beğenemeyecek dereceye varmak sonunda... En basitinden bile bu yazıyı yazmak için günler boyu düşündüm ve sildim; aslında bir bakıma iyi olduğu düşünebilir ama bir o kadar da yorucu bir durum bu... 

Ben artık çok fazla düşünmek istemiyorum dediğim noktaya ulaşıp çözümler bulmuştum; ama gel gelelim bu çözümler bu ara stresten midir, bir durgunluktan mıdır sekteye uğradı. İşe yaramadı. Sonunda 3 günün sonunda işe yarayan yine çözümlerimden en etkilileri oldu; "yapacaklarım listesi yap" ve "duraklama, 5'e kadar say ve başla!" Bu iki madde en sevdiklerim uzun zaman deneme yanılmalardan sonra... :) 




Hemen deneyimlerime geçiyorum o zaman;

Çok düşünmelere son vermek, diye bir olgu yok sanıyordum ve düşündükçe düşünüyordum. İlk uygulamam; düşünmektense, icraata geçmek olsun dedim mesela. En etkili maddemi geliştirdim böylece; Bulunduğum ortamda bir planımı gerçekleştiremiyorsam bile, yapacaklarımın notlarını mutlaka tutmaya başladım önce... Hemen yapamasam bile, bir yerde yazılı duruyor olması; düşüncelerimden çıkarabildiğimde icraata geçmek için beni hazır orada bekliyor işte. Üstelik yapılması gereken bir işi bitirdiğimde, o maddenin üzerini çizmek büyük bir zevk artık benim için... :) (Zamanla alışkanlık edindiğim üzere, bu kadar düşünmez olmaya bile başlamıştım ama bu hafta 3 gündür düşündüğüm bu yazı haricinde tabii...)

Çok video izledim ve yazı okudum bu konularda, motivasyon eksikliği duyuyor olduğunuzdan bile ileri gelse bu durum; işin başına geçip 5'ten geriye sayıp, iyi veya kötü bir işe başlamak çok yardımcı oluyormuş. Deneyimlediğim üzere, en iyi ikinci maddem bu. Yatağımda bile olsam, düşüncelerime bir yazı konusu girdiğinde; telefonumun not kısımlarından birini açıyorum ve direk onu yazıya döküyorum. Bende en çok işe yarayan bu madde ile son 2-3 ayımı kurtardım diyebilirim. Ama bu haftaki düşüncelerim nereden geldi de, böyle beynimi kemirmeye başladı yine; onu hala bilemiyorum!

İzlediğim videolardan edindiğim bir diğer bilgiye göre; yapacağınız işlerin çoklu olması durumunda, planları yazıya döktükten sonra saat dilimlerine yayabilirsiniz ve bundan da epey verim alabilirmişsiniz. Ama maalesef bende etkili olamayan bir madde oldu bu...

Gelelim etkili olduğuna emin olduğum bir diğer maddeye; Aklınızda gerçekleştirmeye neyin engel olduğunu düşünüyorsanız, önce o işlemi bitirin ve sonra esas yapmannız gerekene odaklanın. Mesela, izlemek için epeyce biriktirdiğim diziler veya videolar engelmiş gibime geliyor, yapmam gereken diğer işlerimin önünde. Okumadığım kitapları, izlemediğim video ve filmleri; yapabildiğim ölçüde azalttığımda, odaklanmam gerektiğini düşündüğüm diğer işlere de o kadar odaklı dönüyorum. Bu da benim kendimce geliştirdiğim bir madde, çoğu zaman etkili ve etkili olmadığı zamanı görmedim henüz. Sanırım bu da benim kendimi sebepsiz yere şartlandırmış bir yanımın ürünü... :)



İşte böyle, çok fazla düşünüyorum ve beni rahatsız ettiği ölçüde bir o kadar da çözüm arayıp buluyorum son birkaç aydır. Diyeceğim son sözüm şu ki; siz de çok düşünüyorsanız ve bir çözüm bulmaktan çok kendinizi yiyip bitiriyorsanız, hayalleriniz size zarar vermeden bir çözüm yolu bulun. Çünkü hayal kurmanın çok iyi birşey olduğuna eminsem de yıllar yılı, artık bir o kadar da zararı olduğunu görmeye başladım. Yapmam gereken işlerin hayalini, olması gerektiğinden fazla kurduğum zaman yaptığım işleri bir türlü beğenemez oluyorum. Hayalleri ne kadar azınlıkta tutar da, hayalleri kurguladığım azınlıkta icraata geçecek olursam; işte o kadar beğeniyorum yaptığım işleri...

Yani çok fazla düşünüyorum hala ama artık düşünmekten de fazla işleme geçmenin değerini biliyorum ve zor olsa da düşüncelerimi beni yiyip bitirme safhasından ayırabiliyorum... Yapacaklarım listesi tutmaya başlamak, zor anlardan kurtaran ilk çözüm yöntemim oldu. 5'e kadar sayıp iş başına geçmekse ikincisi... =)

Sizin var mı peki; durakladığınız ve bu duraklama anlarını çözümlere kavuşturduğunuz? Umarım yorumlarınızı yazarsınız. Sevgilerimle... :)

10 Nisan 2018 Salı

Kavuşmak Bu Demekmiş - Nisan 2018


7 Şubat'ta 2018'de dedemin hastalığının tedavisi için yanında olmak adına, annemle beraber gittiğimiz Antalya'dan evimize -Bursa'ya- döneli bugün 5 gün oldu... Bugün beraber geldiğimiz dayım, yengem ve İncimi yolculadık Antalya'ya ve kısmetse bir ay sonra biz de yine yanlarına, Antalya'ya döneceğiz... :)

Dönüşe bir ay var ve 5 gündür kavuşmanın verdiği mutluluğa ve tam hissettirmesi huzuruna doyum yaşıyorum. Antalya'da geçirdiğimiz ilk bir ayın sonunda, burayı özlemeyi daha derin hisseder ve bu hissi artırır olmuştuk. Şükür ki yine evimize, yurdumuza kavuştuk...

Kavuşmak demişken; esas kavuştuğumuz sevdiklerimizdi, eve kavuşmak onlara kavuşmak demekti. Kavuşmak, tamamlanmak demekmiş meğer; yeğenime yeniden sarılabilir ve dokunabilir olduğumda, eksik kalan yanlarımı tamamlanmış ve düzenimize yeniden kavuştuğumuzu anladım. Bu, yerleşik hayata geçmiş olan insanoğlunun kendini bir yere ait hissetmesinden ötürü bir hissiyat sanırım. Geldiğimden beri, ayrı düştüğüm düzenime kavuşmuş ve son 1-2 haftadır sıkıntılı geçen gecelerimi atlatmış gibi hissediyorum kendimi... :) Bu iyi bir şey değil mi?

Diğer yandan, birkaç zamandır da şunu diyorum: beden sağlığım tamamen yerinde olsaymış da gezemezmişim belki de, öyle ya iki ayda böyle hissediyorsam kendimi; gezerim dediğim ölçüde uzaklaşamazdım belki de evimden yurdumdan...



Düşünceler düşünceleri kovalıyor velhasıl. Kavuştuğumuza sevindiğim kuzum, yanımda yöremde "teyze, teyze" diye dolaşıyor yine şükür. Bir kuzudan uzaklaştık, diğerine yakınlaştık işte. İncim bu sabah gitti, dayım ve yengem ile evine... :) Mayıs'ta da yeğenimle beraber döneceğiz kısmetse bizde dedemin evine...

Geldiğimizde yeğenim küsmeye çalıştı ama beceremedi, ilk önce annemi görmezden geldi ama çabucak geri döndü ve sarıldı sıkı sıkı. Sonra benim yanıma geldi, sıkıca sarıldık birbirimize. Git-gel sarılmalara doyamadık ve hep diyorum, "Allahım doyurmasın da inşallah..." :) Resim yapmalara, oyun oynamalara ve etkinliklerimize sarıldık yine sıkıca, şu 5 günde bile birbirimize yettik yeniden... Yakınlaşmaya fırsatı bulmak kolay; görmek gerek işaretleri, fırsatları ve de teklifleri. Bazen o yönlendiriyor, bazen de ben... Kağanım öyle bir boy atmış ki, bir de sanki yeni gelmişliğimizin üzerindeki çekingenliğiyle az biraz durulmuş. Açılıyor da şimdi yavaş yavaş... :D

Geldik işte evimize, kısa süreliğine olsa bile... Kavuşmak Bu Demek, diyerek döndüm; çünkü bu demekmiş meğer, ben de yeniden adlandırdım. Bir küçük çocuk bırakınca ardında, hayatının başından beri veyahut bir kısmından beri yanında olmaya devam eden; eksik kalmak zormuş ondan ayrılıp da, hem onun özlemi de ayrı oluyormuş. Uzun zamandır yeğenimle bu kadar ayrı kalmamıştık ve de birbirimizi bu kadar özlememiştik; şükür kavuşturana, kavuşturanlara... Babamla, ablamlarla da kavuştuk ama yeğenimle kavuşmak daha başka... :)

4 Nisan 2018 Çarşamba

İnternet Günlüğüm 2018 #3 - Yarın Antalya'dan Bursa'ya


İnternet Günlüğüm 2018 #3 - (04.04.2018- Çarşamba)

Sevgili İnternet Günlüğüm; (:

7 Şubat 2018 Çarşamba günü Annemle beraber uçak yolculuğu ile geldiğimiz Antalya'dan yarın itibariyle kısmetse Bursa'ya dönüyoruz. Uçak demişken, o uçak yolculuğu annem ile benim için bir ilkti ve yazısını gecikmeli de olsa yazmıştım; o yazım burada... Yarın için ne kadar heyecanlı olduğumu yazmadan önce, birkaç değerlendirme yapmak istiyorum...


7 Şubat'ta geleceğiz, 8 Şubat'ta da dedem ameliyat olacak derken; maalesef işler istediğimiz gibi gitmemişti ve dedem 5 gün sonrasında yani 13 Şubat'ta ameliyat olabilmişti. Korku ve endişe dolu belirsizlik dolu bekleyişlerimizi, dedemin ameliyatının güzel geçmesi ile o gün sonuca bağlayabilmiştik... Süreç, dedemin iki hafta hastanede kalması ile başladı ve yarası tahmin edilenden biraz daha zor iyileşti. Dedem eve taburcu olup geldiğinde, endişeler yer yer azaldı ve yer yer de çoğaldı. Ama şükür ki, dayımlarla beraber süreci güzel yönettiğimizi ve de üstesinden gelebildiğimizi görebildik; sabırla bekleyerek ulaştığımız son 1 haftada... 

20 Mart 2018 Salı gününe dek dayımlarda kaldık. Hatice yengem, kuzenim İncim, annem ve ben; akşamları birbirimizi frenleyerek ve de çoğu zaman da gazlayarak, eğlenceli çay ve tatlı keyifleri gerçekleştirdik. Dizi sefalarımız, gündüz kahve keyiflerimiz ve akşam oturmalarımız; Merom ile İsmet teyzem ve Meryem teyzem ile de şenlendi. Antalya'da olmak bu sefer bana sık sık şunu fısıldayan bir hale dönüştü; "Hayat bu, en kötüsünü bekler iken iyi şeyleri de doğurabilir aynı zamanda!" Merom ile en uzun ve en kaliteli vakitlerimizi geçirerek anılarımıza sağlam anılar yazdık. İncim ile bol bol oyunlar oynadık ve kuzen kuzene günlerimizin keyfini çıkardık... :)

20 Mart 2018 gününden beri de, dedemin evindeydik işte. Dayımlarda gördüğümüz herkes, gelip gitmeyi sürdürdü sağolsunlar. Yalnız da kalmadık, her anın keyfini sürdürmeyi ihmal de etmedik... Ama buna rağmen özlüyor insan; çok özlüyor evini, ailesinin diğer üyelerini ve de kendi düzenini... 

Dedem kolay geçirmedi ve henüz atlatmadı tabii ki bu hastalığı. Tüm tedavi sürecimiz yön değiştirdi ama bitmedi. Geçen hafta bugün başlamak üzere, Kemoterapi'ye başlattılar dedemi. Özafagus dedikleri, kanserli hücrelerin kendini yenilememesi için kurutma tedavisine başlatıldı dedem şimdi. Ve 2 kür kemoterapi bitene dek Bursa'da olacağız yarından sonra; orada hem fizik tedavi alacağım hem de ara sınavımı vereceğim. Dedemin 2 kür kemoterapisi bitince de, Mayıs'ın ortasına geliyor, kısmetse bu sefer Kağanımı da alıp geri geleceğiz dedemle. Kemoterapi sonrası Işın tedavisi bekliyor olacak dedemi. Hastalık dediklerinin her çeşidi öyle zor ki; Allahım hem dedeme hem bizlere, hem de nice hastalık yaşanlara ve hastası olanlara yardım etsin inşallah...

Velhasıl; Ameliyatı iyi atlatamazsak diye korktuk ve çok şükür atlattık; yemek yiyemezse dedik, çok şükür -hiç yiyemez derken- çok az da olsa yiyor yine... Öğrendik ki bu süreç o kadar çabuk bitmeyecekmiş ama sağlık olsun! Bulunduğumuz nokta, hiç hafife alınacak bir nokta değil çünkü... Yarası iyileşmezse diyorduk, karaciğer rahatsızlığı sebebiyle çok zorlandık ama şükür ki iyi dedem. Eski toprak dediklerinde ne demek istediklerini şimdi şimdi anlıyorum. :)


Yarın kısmetse dönüyoruz Bursamıza, evimize... Hiç rahat etmediğimiz bir yer değil burası, dayımın evinde kaldık 1 aydan fazla ve çok rahattık. Dedemin evinde kalıyoruz 2-3 haftadır ve zaten yine çok sık geldiğimiz yerlerden biri, rahatız... Ama nerede ne kadar rahat olursak olalım, insan bir süre sonra kendi düzenini arıyormuş. Gezgin bir ruhum var sanıyordum; -gerçi hala biraz öyle bir ruha sahip olduğumu düşünüyorum ama- aileden uzak olmak konusu göz önüne alınca, gezgin ruhumu attım yine bir kenara. Ailemi görmeden geçirdiğim 1 ayın sonunda, benim gezgin ruhum nerede olursa olsun depresyona girermiş meğer! Bunu bir kez daha anladım bu süreçte... İlk defa böyle ayrı kaldığım değil ya, ama ara ara kıymet bilmek açısından tüm uzaklıkların gereğinin var olduğunu düşünürüm insana... :)

Gelelim en özlediğime, yeğenime; Özlemek Çok Özel demiştim, yine geçtiğimiz ayın başında ve söz konusu yeğenim olunca, -bir küçük çocuk olunca yani- özlemi umursamamazlıktan gelemiyormuşsunuz. En uzun ayrı kaldığımız süre oldu bu Kağanımla. Öyle özledim ki diye düşünürken, bir yandan da İncimden uzaklaşacağım; her ne kadar her defasında uzaklaşıyor olsak da, bu seferki bir araya gelişimizde, yaşının daha bilinç düzeyine gelmiş olmasından dolayı, çok anı biriktirdik yine ve sanırım bundan sonraki her gelişimizin sonunda İncimden ayrılırken daha çok üzülmeye devam edeceğim. Biliyorum, Mayıs ayında döneceğiz kısmetse; ama yine de düşüncelerim bu yönlerde işte... 

Antalya'ya gelip Bursa'dakileri özlemek, Bursa'ya gidip Antalya'dakileri ve nicesini özlemek; anı biriktirdiğin ve uzaklara düştüğün tüm sevdiklerin için geçerli ve zor işte... Hep ne diyorum; Allah sevdiklerimizden ulaşamayacağımız kadar uzaklara düşürmesin! Çok şükür ki, teknoloji ve de yaşıyor olarak birbirimize ulaşma ihtimal ve imkanımız var şükür ki. Sağlık olsun, gerisi hallolur sonunda... 


Son diyeceğim şu ki, Sevgili İnternet Günlüğüm;

Yarın iki aydır uzak olduğumuz evimize, Bursa'ya gidiyoruz annemle; dayım, yengem, İncim ve de dedemle... Dayımlar 1-2 haftaya dönecekler, malum iş hayatı. Yarına ve de sonrasına iyi hazırlandım, plan programım işledi ve bu yazımı da yazdım; şu an mutlu ve huzurluyum. Allahım daim etsin... 

Plan programımda, -yine olmazsa diye korksam da, son yazdığım bölümü istediğim gibi düzenleyip yayınlayabildiğim- "Hayaller denizi" adlı hikayeme bölüm atmak da vardı. O hikayemi önceki bölümlerini ve de son bölümü de wattpad profilimde, yani burada bulabilirsiniz... :) Mutlulukla sunuyorum ve devamı bundan sonra yine gelmeye devam eder diye de umuyorum... :)

Yarın yolculuk günümüz, dedim ya; heyecanlıyım. :) Sağ salim, eğlenerek geçirdiğimiz bir yolculuk olacak inşallah. Yola çıkan herkese selamla, selametle ve okuyan herkese de sevgimle; görüşmek üzere, İnternet Günlüğüm... :)

31 Mart 2018 Cumartesi

Hayat Hikayem #5 - Kas Uzatma Ameliyatım


Hayat hikayem adlı yazı dizimde ilerlemek düşündüğümden de zor oluyor gerçekten. Ne zaman anlatmaya kalksam, çoğu cümlemden hemen sonra “anlatmak istediğim bu muydu ki?” diye düşünüyorum birkaç kez...

Geldik, bir kez daha çok düşünerek yazmaya uğraştığım ve nihayet bir çırpıda yazmaya karar verdiğim üzere “Kas Uzatma Ameliyatım” ile ilgili bölüme… :) Sizinle 2003’e gidiyorum tekrar, şaka gibi gelebilir ama hala düşündükçe; harbiden biz yaşadık bunu ve bu da geçti, dediğim birçok anı biriktirdiğime mutlu da olduğumu görüyorum. O zaman iyi okumalar olsun, çok uzun bir yazı oldu ama nihayet içime sindi... Sevgilerimle... (:


Ankara’yı sevmememe sebep olan operasyonlarımdan ilki 1997'de olduğum biyopsi operasyonum idi; ikincisi ise 2003’teki Kas Uzatma Ameliyatım oldu… Benim Ankara’yı başta sevmemem hep Hacettepe Üniversite Hastanesi’nden sebep oldu yani. Sonra, daha önceden de bahsettiğim gibi; ailemin bana öğrettiği üzere sevecek birçok parça aradım ve buldum, şükür ki Hacettepe Üniversite Hastanesi’ni de sevdim zamanla işte… :)

2003 senesinin Nisan ayında ameliyat olmam üzere karar verildiğinde, çok çalkantılı bir süreç başlamıştı bizim için. Bu çalkantının korkulu kısmının en çok bende olduğunu sanıyordum ama ailem benden daha endişeli idi, onu da bilebiliyordum. İnsan küçükken tam anlayamıyor tabii, büyüdükçe daha iyi anladım ve de anlıyorum…

Doktorlarım Kas Uzatma Ameliyatını olmam gerektiğini söylediğinde, “Ameliyat olmaz isen yatağa bağlı kalabilirsin.” Demişlerdi. Bu bilgiyi annemlerle paylaştıktan sonra bizzat benimle de paylaşmıştı doktorlar. En başından beri ailemin ve de benim istediğim üzere, bu riski ve de her bilmem gereken bilgiyi de bilmeye devam ettim hastalığımla ilgili… Bilerek ve bilincinde olarak bu yolda var olduğuma da mutluyum, Zamanla, “Belki de bu ciddiyetin ve şakanın bilincinde olarak emin adımlarla yürüyebiliyorum.” Diye hisseder oldum…

Bu ameliyat ile ilgili çok korktum başta. Korkum, ameliyattan sonra da bir daha yürüyememek üzerineydi. Doğruya doğruydu ki, çok iyiydim; parmak ucuma basarak yürüyor da olsam, “ya bundan daha kötü olursam” diye düşünmeden edemiyordum. Ama olması gerekiyordu, ameliyat olmazsam yürüyemeyeceğim kesindi…

Doktor odalarında, doktorların karşısında ağlayacak ve onlarla bu durumların pazarlığını yapacak kadar ağladım; “Tamam, ameliyat olmazsam yürüyemeyebilirim bir daha. Ama ameliyat olursam da, yürüyememe gibi bir durumum var değil mi?” diye sordum hem doktorlara hem de annemlere. Bu ihtimalin çok düşük ihtimal olduğunu söylediler. Ameliyat olmazsam bu ihtimal kesindi çünkü. Nasıl bir içgüdü ve de güçtür, şimdi anlayabiliyorum ve gurur duyuyorum annemle; o zaman o kadar sıkmıştım ki annemi, en sonunda “Bunun olmayacağına ve de başaracağımıza inanıyorum. Yapacağız, söz veriyorum.” Diyerek ağlamıştı annem karşımda. Unutmadım, unutamıyorum. Ölmekten değil, ameliyat sonrası bir daha yürüyemeyecek olmaktan korka korka; ameliyat için güçlü olmaya ve de inanacağıma söz vererek o süreci başlattık işte. Bunlar yaşanırken, sadece 12 yaşındaydım…


Fotoğraftaki kadın ve adam, Anneannem ve Dedem... Anneannemi maalesef, bir hastalık sonucunda, 2002'de kaybettik...

Bu sürecin 4-5 ay öncesinde anneannemi kaybettik biz, öyle çabuk bir ölüm oldu ki; anlayamadık bile diyebilirim. Bana başta söylenmedi, vefat haberini anneannem hasta diye almaya devam ettim ben. Anneannem iyileşiyor ama doktorlar konuşturmuyordu telefonla, bana öyle söylüyorlardı ve inandırıyorlardı... Kabullendim; ta ki annem Antalya’dan eve döndüğü gün bana anlatana dek, ölmediğine delicesine inandım. Allah rahmet eylesin, yerinde rahat uyusun anneannem inşallah; çok sevgi dolu, herkesin 17 yıl geçmiş olmasına rağmen iyi hatırlamayı sürdürürken duygulandığı kadar iyi bir kadındı anneannem… Antalya’ya geldikçe, bu evin eksikliğini hala hissediyorum. Bir tek evin içi çocuk sesleriyle dolunca o eksikliği hissetmeyi ara ara bırakabiliyorum diyebilirim; Kağanım bu evdeyken mesela ve de anneannemin ismini taşıyan İncim bu evdeyken, sanki anneannem daha da çok bizimle gibi hissedebiliyorum...

Anneannem, çocuk sevgisi ve de güler yüzüyle kalmış demek ki aklımda. O hayattayken geldiğimiz yaz tatillerini ve şubat tatillerimizi hala bugün olmuş unutamam… Ama esas unutamadığım bir an daha var ki; anneannem vefat ettikten sonra, ameliyat olmaya Ankara’ya gitmeden önce, Anneannemin mezarını ziyaret etmeye ve de onun yatağında son kez yatmaya geldiğimiz o ziyaret amaçlı gelişimiz… Anneannemin yatağında annem ile uyuyup da, dualar ile ve de başarabileceğime inanç ile duamda “Anneannecim, ben sana geldim annemle. Sen de yardımcı meleğim ol ameliyatımda.” Demiştim.



Ameliyatımın 1,5 sene öncesinde şimdi oturduğumuz eve taşındık ve ben ilk sağlam diyebileceğim arkadaşımı edindim burada. Çok didiştiğimiz, çok vakit geçirdiğimiz, çocuksu tafralarımıza da birbirimizi anlayışlarımızı da paylaşacağımız bir arkadaş... Adı Damla bu arkadaşımın...

2001-2002 seneleri arasında tanıştık Damlam ile; 1,5 sene kadar, dilediğimizce düştük kalktık, koştuk, bisiklete bindik ve benim için büyük olan neler neler... Beni o zamanlardan tanıyanlar, küçüklüğümüzü her andığımızda; "Damla ile ne çok bisiklete binerdiniz, aşağıda oynar dururdunuz." der hala. Sitemizde geçirdiğim o zamanlar, en güzel anılarımdır hala..

Ama o ameliyattan sonra başlamadı yürüyememe durumlarım. Ben ameliyata gitmeden önce, Damlam yukarıdaki kitabı hediye etmişti. Benim hediye olarak aldığım ilk kitaplarımdandır kendisi... :) Korktuğumu biliyordu Damlam ve küçük aklıyla bana kendi kitaplarından birini hediye ederek destek olmuştu. Yıllardır çok çıkartamam kitaplığımdan, gördükçe bir duygu seli... "Sevgili arkadaşım Didem, Geçmiş olsun dileklerimle. Damla. 13 Nisan 2003" yazıyor üst kolajda sağdaki resimde... Kas Uzatma Ameliyatımı Nisan 2003'te oldum; tarihini falan hatırlamıyorum tam olarak, ne oldu ne bitti onu anımsıyorum ve bir de bu anımızı hiç ama hiç unutamıyorum. Sımsıkı sarılmıştım Damlama mesela. Tanışalı çok da uzun süre geçmemiş olan o an gibi, arkadaşlığımızı sağlamlaştıran anılarımıza da şükrederim hala...


Velhasıl; annem ile Antalya ziyaretimiz öncesinde, ailemin duası ve hem oyun arkadaşım hem de çocukluk arkadaşım kardeşim Damlamın desteği ile çıktık yola, Antalya’dan sonra da vardık nihayet Ankara’ya…

2003 senesinin Nisan ayında olduğum o kas uzatma ameliyatı, benim için ilkler silsilesinin yegane kahramanı oldu sonra. İlk büyük ameliyatım oldu mesela. İlk defa o ameliyat sayesinde henüz sevemediğim bir şehirde koca hastanede tek bir tanıdığım olmadan yalnız başıma kaldım bir hastane odasında. Tamam odayı paylaştığım bir arkadaşım oldu sonra ama nihayetinde başta tanıdığım biri değildi o da. Sonradan tanıştık ve alıştık birbirimize...

Ama unutamıyorum hala, ilk bir kız ile sonra da bir erkek ile paylaştığım o iki hastane odasını ve ziyaret saatleri dışında yalnız kaldığım geceleri... Tren raylarına bakıyordu odalarımız ve ilk bu görüntü samimiyetle karşılamıştı beni yalnız kaldığım zaman diliminde. İlk odam sadece tren raylarını görüyordu, ikinci odam ise Anıtkabir’in de dahil olduğu bir görüntüyü… Çok ama çok güzeldi, oda manzaralarımız; yemeklerimize değinemiyorum, onları tam anımsayamıyorum çünkü, ama annemler hala çok güzel olduğunu söyleyip duruyorlar. Bense azıcık anımsıyorum güzelliğini o kadar… :)

Refakatçi kalmasına izin vermedikleri için, ilk gece annemlerin beni bırakıp gitmek zorunda kaldığı zaman dilimi gelip çattığında, nasıl korktuğumu hala hatırlıyorum. İlk 5 gün hastanede kontrol altında kaldığımı ve 3 gün sonra ancak alışabildiğimi de…

İlk iki gün, ameliyat korkum oluşmaya başladı. Artık sadece yürüyememekten değil, ameliyatın kendisinden de korkar olmuştum. Acı ama gerçek, hastanede daha iyi farkına varabilmiştim bu ameliyat olgusunun… Hemşirelerimiz var, kontrole geliyorlar ve sürekli bir öğrenci grubu öğretmenleri ile geziyor; her gün. İstersen ezberleme, her gelen öğrenciye dosya okutuluyor ve öğreniyorsun “Kas Erimesi hastası, ilk teşhis 97’de konulmuş ve birkaç gün sonra kas uzatma ameliyatı yapılacak.” Ayağa kaldırılıp yürütülüyorsun; kontrollerin için de en ayrıntısına kadar bakılmalı ve atlanılmamalı, o yüzden razı geliyorsun. Eğlence gibi oluyor, eğer eğlenceli olmasını tercih edersen. Ben tercih ettim ki, bu süreçlerin her biri eğlenceli olsun ve çabuk gelip geçsin diye işte…


3. günümdü hastanede galiba, odamı değiştireceklerini söylediler. Sebebini şimdi hiç hatırlamıyorum, beni bir koridor ötesinde bir odaya götürüp yerleştirdiler. Hemşirelere ve de arkadaşım Gonca’ya anlatamıyordum, "yarın sabah annemler geldiğinde beni bu odada bulamayacaklar. Yalnız kalacağım iyice…!" Şimdi bile saçma gelmiyor tam, duygusal ama mantıklı geliyor o anki duygusallığım. :D Ama gülüyorum artık tabii ki.

Beni Gonca’nın odasından alıp, Ali’nin oda arkadaşı yaptılar. Ali de benimle aynı gün ameliyat olacaktı ve onun annesi henüz gitmemişti ben onun odasına geçirildiğim gün o saatte. Eşyalarımı bırakıp, tanımadığım kişilerin yanında ağlamamak için, yeni odamdaki tuvalete girip ayna karşısında sessiz sessiz ağlamıştım. Bana sadece bu yalnız anlarım dert olmuş sanırım, hala unutamıyorum o ağlamamı; sanki daha en fazla birkaç ay önce, o hastane odasında ağlamışım gibi hissediyorum şu an! Çok saçma. :D

Neyse; Ali’nin annesi gitmeden önce tuvaletten çıktığımda, saklayamamışım ağlamamı “Ağladın mı kızım sen?” demişti Ali’nin annesi. “Hayır, evet.” Deyip ağlamaya başlamıştım yine. Tutamıyordum kendimi. Sebebini anlattığımda, kahkaha atmıştı Ali’nin annesi bana ama Ali sadece gülümsemişti. Ali’nin annesi, “Merak etme, annen seni yarın gelir gelmez hemşirelere sorar ve bulur. Endişelenme.” Demişti. Denemiştim, Ali’nin annesi için de ziyaretçi saati bittiğinde Ali’nin annesi de gitmiş ve bizim Ali ile arkadaş olmaya başlama saatlerimiz gelmişti. Velhasıl çocuklar birbirini anlıyordu, Ali benden birkaç yaş küçüktü ve o akşam annesi gittikten sonra; “ilk zamanlar bende korkmuş ağlamıştım, ama alıştım. Anneni merak etme, o seni bulur.” Demişti bana. Ali ile Gonca ile anlaştığımızdan daha çok anlaşmıştık ondan sonra da…

İkimize de gündüzleri, hastanenin çocuklar derslerinden geri kalmasın diye açılan okuluna götürmek için öğretmenler geliyordu ama biz odamızda kalmak istediğimizi söylediğimiz için; Aliye de bana da, öğretmen sürekli boyamak için resimler veyahut ev ödevleri tarzında kağıtlar getiriyordu. Ali ile ameliyata kadar 3 gün geçirdik, hemşireler bizi yatırdıktan sonra uyanık kalmak ve gizli gizli televizyon yayınlarına bakmak en büyük eğlencemiz oldu.. Hemşireler geldiğinde uyuyor numarası yapmak, gecenin bir yarısı odadan sıkılıp hemşireleri uyumadığımıza şaşırtmak ve de odalarımıza kovulmak en büyük eğlencemiz olmuştu. Koca çocuk bölümünde, bir yatmayan ve hemşirelere musallat olup onlarla sohbete koşan bizdik Ali ile… :)

Neyse, sanırım anlatmak eğlenceli geldi, o anları hatırlamak hala çok eğlenceli. :) Velhasıl bu anılarla beraber Ameliyat günümüz geldi çattı. Ameliyat ertesi gün öğlen 12’den sonra olacağı için, bize 12’den sonra hiçbir şey yememiz gerektiği söylendi. Kontrollerimiz beraber yapıldı, bazen ben bazen de Ali “Önce onun kontrolü yapılsın.” Dedik. Sonra saat 12’ye yarım saat kala, ziyaretçilerimizin getirdiği sütleri ve meyveleri tükettik Ali ile. Aç kalacağımızdan o kadar çok korkmuştuk ki, dolapta tek bir meyve ve de süt bırakmamıştık. Tabi o gece de bu durumlara göre uyku uyuması zor oldu bizim için… :) (Şimdi bu yazıyı yazarken düşündüm, Ali beni hatırlıyor mudur acaba? İrtibatımız, birkaç seferden sonra maalesef kesildi hastaneden ayrıldıktan sonra. O ne yapıyor şimdi acaba, umarım iyi ve de mutludur.)




Ameliyat günü; sabahtan annem, halam ve de Yeter teyzem ile Aziz amcam geldi, Ali’nin de ailesi geldi ve odamız bir curcuna ile doldu. (Babam çalışıyor, ablam da okula gidiyordu, o sebepten yine Ankara'ya gelememişlerdi. Bir günlük değil, 10-15 günlük bir süreçti sonuçta.) Saat başı kontrollerimiz devam ediyor ve ameliyat yaklaştıkça da; kateter takılması, kan testleri yapılması sürüyor da sürüyordu. Ameliyata ard arda çıkartıldık Ali ile; Önce Ali’yi aldılar, çok sürmeden de beni…

Ameliyata giderken, ben kendimi tutamadım ağlamaya başladım annem de kendini tutamadı ve ağlamaya başladı. Aziz kivramız sağolsun (anneannem ve dedemin hem köylüsü hem de aile dostlarıdır), “Ameliyattan çıktığında ne yemek istersin kuzum?” dedi bana, “McDonalds patatesi” dedim o anki açlığımla. Ameliyattan çıktığımda, McDonalds patatesim hazırdı odamda. :)


Ameliyat odasına yalnız başıma giriyor olmak; hastane odamda birileriyle kalıyor olmaktan daha zordu. Ağlamamı durdurabilmem için, benimle ilgili hemşireler konuştu ve sakinleştirdi. “Sen zaten hiçbir şey hissetmeyeceksin ve uyuyacaksın. Ayrıca biz buradayız, yalnız değilsin tamam mı? Uyandığında da burada olacağız.” dediler. Böyle insanlar iyi ki var, 12 yaşındaki Didem’in orada sakinleşmesi o hemşirelerin ilgileri ve samimiyetleri sayesindeydi. Onlar da kendileri gibi ilgili ve sevgi dolu insanlar ile karşılaşır hep umarım…

İlk ameliyatım olacağı için, narkozu verdiklerinde hep söylenen şu “10’a kadar sayma muhabbetini” denedim. Bana say dememişti doktorlarım ama ben saydım, 4’e kadar hatırlıyorum; sonrasında hatırladığım, uyandım ve ameliyathanede benim gibi uyanması beklenen hastaları gördüm her iki yanımda da…

Yorgun ve de uykulu hissediyordum kendimi ama dışarı çıktığımda annemlerin söylediğine göre ameliyat çok başarılı geçmişti. Odama alındığımda doğrulmadım gün boyunca. Ayağımı uyuşuk hissediyordum, “Hiç hissetmeyecek miyim? diye düşünüp sorduğumu hatırlıyorum doktor ve hemşirelerime.” Annem de, doktorlar da, bir iki güne geçeceğini söylediler bu durumun. Ayaklarım bir alçının içinde, 1,5 ay boyunca kalacaktı. Yürümem zor olacaktı ama bu süreçte de eskisi gibi devam etmem gerekecekti hayatıma…

Odama geldiğimde, annemler bana patates kızartması yedirdiler. Sağolsun Aziz kivram, ben çıkana dek gitmiş almış McDonalds patateslerimi. :) Hastane ile evlerinin arası da öylesine uzak ki; Hastane Sıhhiye’de, onların evleri de Balgat’ta idi. Yakınlarındaki McDonalds’a beni birkaç kez götürmüşlerdi de, çok sevdiğim ve de evlerinin yakınında var diye bildiğim üzere istemiştim patates kızartmasını. Ameliyat günü sadece patates kızartması yedim ve de süt falan içtim. İşte o kadar… :)

Komiktir ama annem ile Yeter kivram ise o günün akşam yemeğini hala hatırlıyorlar; o gün hastane yemeği akşam menüsünde büyük balık vermişler ve ben yememişim, ameliyat sonrasının heyecanı ve stresi ile onlar da yememiş. Bana kızmışlar ve de hala söylüyorlar, “Hadi sen yemedin, acaba biz niye yemedik o balığı?” diye. :) Öyle güzel hatırlıyoruz şükür ki, Kas uzatma ameliyatımı ve de sonrasını…



Peki, Kas Uzatma Ameliyatı Neydi? Dersek;

İki ayak bileğimin de arkasından kas uzatması yapıldığı üzere; parmak ucuma bastığımdan sebep, gerilme ve kasılmalarımın fizik tedavi ile düzeltilemiyor olması sonucu olduğum ciddi bir operasyondu bizler için.

Ameliyat sonrası 1,5 ay alçı ile yaşadık. Haftaiçi ablam kendi okuluna, ben de kendi okuluma gitmem gerektiğinden sebep; annem benimle okuluma geliyor ve tenefüslerde muhakkak koridorlar boyunca yürütüyordu. Ayaklarım sürekli bir pozisyonda kalmaktan ağrır duruma geliyor ve kan kesilmesi olmasın diye, sıra altından ayaklarımı uzatıyorduk ve tuvaletlere gidip gelmem de zorlaştığından; tüm okulda olduğum süreçlerde sağolsun annem benimle oluyordu. :)

Okuduğum okul, daha önceden amcam ile ortak olarak bizimdi. Satıldıktan sonra da, orada okudum ve okul yönetimi bana her konuda yardımcı oldu sağolsun. Okula bir klozetli tuvalet yaptırdık ve okuldan mezun olana dek sadece benim kullanımıma ait oldu orası, zira kontrol altında tutulmam gereken bir hastalığa sahiptim. Hijyen de hep önemli oldu, hastalığımın her dönemi için…



Velhasıl; okulda annemle zaman geçirdiğimiz, evde olduğumuz zamanlarda da ablamla ve babamla sitede dolaşmaya ve arkadaşlarımla oynamaya indirildiğim bir süreç başladı. Öncesinde nasılsa, sonrasının da öyle olmasına ve kasların tembelliğe alışıp her şeye sonradan başlamaması adına; en büyük ilacımın hareket etmek olduğu söylenmişti bana. İhmal etmedim, ailemin ve de arkadaşlarımın desteğiyle şükür…

Alçıda iken ayaklarım, en zoru uyku uyumaktı. Bir de alçıya alıştıktan sonra tenimin deli gibi kaşınması. Öyle zordu ki alçıda olan iki ayağımı da kaşıyamıyor olmak. Minik minik de olsa ameliyatlı olan bölge değil, ama üst bölgeleri şişler ile minik minik dürttüğümüzü hatırlıyorum. Düşünün banyo yapıyorsunuz ama alçıdaki ayaklarınızın yıkanmaya ihtiyacı varken onları yıkayamıyorsunuz. Sanırım bir uyku, bir de bu benim için en zoruydu… :)


Ailem hep en büyük destekçimdi, gerek öncesinde gerek de sonrasında. Biz bu yolda hp beraber devam ediyoruz yola ve en büyük sınavlarımızın başlangıcı bu olaydı velhasıl... Allah bin kez razı olsun canlarımdan. Yanımda olmalarıyla anlatması en zor olan bu süreçleri de anlattım gitti işte… :) Babamın beni alçılarla tarttığını hatırlıyorum mesela, alçılarla çok ağırsın hafifle de gel diye, alçıları çıkarttırmak ve kontrollerimi yaptırmak için Ankara’ya yolculadığı zamanı ve de sonrasında yaşadığımız 3 senelik fizik tedavi aşamasıyla esas zorlukları da atlatabildiğimizi…

Ameliyat sonrası, ilk 3 sene boyunca kendi başımıza fizik tedavi egzersizleri uyguladık ve sonra haftada iki gün fizik tedaviye başladım. İlk atağımdan önceki 3 sene boyunca gördüğüm fizik tedavi derslerim, eskisinden de daha iyi olmamı sağladı. Ama her şerde bir hayır vardır işte; 3+3 şeklinde 2 dönem beni toparlamak için dolu dolu yetti, ama 2010’un sonundaki 3 aylık bir fizyoterapist değişikliğim sonrasında bir atak geçirmem gerçekleşti. Ondan sonraki 3 sene o kadar kolay olmadı bizler için. Ama şimdiye dek son 3 senemde, önceki 3 seneye nazaran çok iyi durumdayım.


Velhasıl; 2011’den 2014’e dek çalkantılı geçen bir süreç, birçok şeyin kıymetini bilmemi sağladı:

“İyi fizyoterapist her şey demek.” 

“Kendi başına yapılan ve pekiştirilmeye uğraşılan egzersizlerin kıymeti hiçbir egzersizle bağdaştırılamaz.” 

"Aile canınıza can katan, o canı kendi canı gibi kabul ederse yoldaş demek."

Ve bir de: “Daha kötüsü olamaz deme, her zaman daha kötüsü seni bulabilir. Var olanı korumayı, hiçbir zaman ihmal etme (gerek ruhsal, gerekse de fiziksel olarak)!" =)


Vay be, yapamam sanıyordum ama bunu da anlattım. :) 4.yazı dizimden sonra, bunu yazmak daha zor oldu. Umarım bir sonraki yazım bu kadar uzun sürmez. Buraya kadar okuduğunuz ve çok sık yazmasam da bu yazı dizimi takip ettiğiniz için de teşekkürlerim ve sevgilerimle… =) İyi ki oradasınız.

Ve bir de bu yazım aracılığıyla, görsem de tanımayacak olsam bile kalben; Ali’ye, Gonca’ya ve Hacettepedeki hemşirelerimize de teşekkürlerim ulaşır umarım… =)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...