20 Ocak 2018 Cumartesi

Hayat Hikayem #4 - Hacettepe Üniversite Hastanesi, Anılarımız ve Öğrendiklerim


Hayat Hikayemi anlatmak için yazmaya başladığım Hayat Hikayem adlı yazı dizimin geldik 4. yazısına... :) Hala ilk yazısını yazıyormuş gibi heyecanlanıyorum bu yazı dizime yazarken... Hadi hayırlısı bakalım, bana iyi yazmalar ve size de iyi okumalar olsun. :)


Ankara Hacettepe Üniversite Hastanesi'nde geçirdiğim zaman dilimlerimi şöyle tanımlıyorum; Hayatımda en değişik ve de başta nefret duygusuna eşdeğer bulduğum ama sonrasında en güzel deneyimlerimi yaşadığım yerlerin başında gelen bir yer... 


2009 öncesine dair, bilgisayar ortamında tek bulabildiğim ve kendimin büyük olduğum resmi bu. Şimdiki oturduğumuz evden önceki kiralık evimizde ve bizim annemle hastanelerde kontrollere gitmeye başladığımız ilk yıllara ait bir resim... :)


Hacettepe ile 1997 senesinde tanıştık, doktorların her defasında benim yürümemi, oturup kalkmamı istedikleri kontrollerle başlardı muayenelerim, ben bu muayeneleri sonrasında güzel bir oyuna çevirmiştim. Kendimce doktorların karşısında defile veriyordum, mankendim ben; yürümemi çok beğeniyordu onlar da... :) Bir de oturup kalkmamı istiyorlardı ki, o zaman da dansçı oluyordum veya akrobat. Yaptığım ya da yapamadığım şeyleri gösteriyordum, onlar da bir öğretmen edasında beni inceliyorlardı. Ama ben onların karşısında ya dansçı idim ya da manken. Manken olmayı istemedim esasında küçüklüğümden beri, ama hep bir dansçı olmayı istemiştim. Bir dansçı olarak da, bir şeyler yararına defilelerde boy gösterme hayalim hep var oldu bu zamana dek! :)

Başlangıçta yürüme, oturma-kalkma ve koşma gibi becerilerimi sergilemelerim ile başlayan kontrollerim, oturarak devam eder kol ve bacak kaslarım iyice bir nörolojik ve ortopedik olarak muayene edilirdim. Sonrasında kan testleri, solunum testleri, güç testleri ile devam ederdi... Ama 1 aydan kısa sürmezdi Ankara'da kontroller için bulunma durumumuz. Birkaç poliklinik'e girip çıkmak üzere 6-7 poliklinik'e -çoğu zaman aylar öncesinden- randevu alarak gider, çoğu günü doktorları evlerine gönderene dek hastaneden çıkamadığımız akşam saatlerine dek sürerdi kontrollerimiz...

Biyopsi ile kesinleşince Kas Erimesi (Müsculer Distrofi)'nin Limb Girdle tipi hastası olduğum, 6 ayda bir 18 yaşıma dek İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde devam edecek olan kontrollerim başlamış oldu. Kimi zaman 3 ayda bire düşüyordu bu süre ve beni de en çok bu yoruyordu sanırım. Kısa aralıklarla gidip aynı hastane koridorlarında, uzun uzun muayene ve sonuç sırası beklemek hiç hoş değildi. Kimi zaman çok ağlamama kimi zaman da çok arkadaş bulmama sebep oldu o koridorlar.

Bazen korktum o koridorlarda, bacaklarında ve kalçalarında demirden yuvarlak halkalar olduğunu gördüğüm çocuklardan çok korktum. Ama bu korku onlara acıma duygusu oluşturmuyordu bende. Ben onların canı acıyor ve de çıkartırken de çok acıyacak diye empati duyup korkuyordum. Bir de sonrasında doktorların o demirlerden bana da takmaları gerekirse diye korkarken buluyordum kendimi işte...



Annemle Ankara'ya giderken otobüste çekilmiş resmimiz yok, o zamanlar fotoğraf çekinmek de fotoğraf makinesi sahibi olmak şimdiki gibi kolay değildi bizim için. Bu resmi paylaşıyorum; çünkü annemle en çok Ankara'ya giderken kullandık otobüsleri, ama tek bir fotoğrafımız dahi yok otobüste ve Hacettepe zamanlarına dair net şekilde. 2009'dan öncesine dair, bulabildiğim net ve güzel tek otobüste fotoğrafımız ise bu... 2007 veya 2008'de gitmiştik, ablamla eniştemin yanına otobüsle... Bir daha da otobüsle Ankara'ya bir kez gittik galiba, ama çekinmemişiz fotoğraf işte. O zamanlardan bu zamana çok şey değişmiş, düşünüyorum da; ablamlar da artık burada, ben otobüsle yolculuk yapmayalı ise yıllar olmuş...

Hastanelerin büyük deneyimler kazanma sahası olduğunu da sonradan öğrendim, korktuğun her şeye alışabilir, yeni korkular duyabilir ve de yeni birçok hastalık öğrenebilirmişsiniz meğer. Çok poliklinik gezdim, çok yeni doktor tanıdım, çok yeni korku deneyimledim ve çok hastalık çeşidi öğrendim...

Doktorlar tanıdım, en çok güler yüzle yaklaşanları sevdim. "Her doktorun iyi günü kötü günü olur, ama hiçbir kimsenin kötü günü diye bir hastaya bağırma lüksü olmamalı!" diye deneyimledim. Hastanede bulunma hali öyle bir psikoloji ki; "en son istediğiniz şey, bilgisine muhtaç olduğunuz doktorun size surat asması, bağırması veya küçümsemesi..." Her meslek alanı veyahut her umumi bölgeler, özel durumları dışarıda bulundurmayı gerekir kişiler adına aslında. Ama hastaneler üst safhada bu konunun önemli görülmesi gereken bölgeler olmalı...

Çok doktor ve de çalışan ile tartıştığı oldu annemin bu konularda aslında, iyi günü veya değildi doktorların veya çalışanların da. Ama her hasta oraya aynı psikoloji veya aynı tahammül sınırında gelmiyor bilmelilerdi... Bir hasta nasıl doktora bağıramaz veya azarlayamaz ise, bir doktor da hastası adına bir kişiyi veya direk hastayı dikkate alarak azarlama hakkını elde edemez işte. İnsanın kendini gördüğü yerler, mevkiye veyahut günü gününe mi değişiyorsa artık; hiç unutmadığım en net olaylardan biri, dosyamızın arşivde olduğunuz söylediğimiz halde bakma zahmetinde bulunmayıp annemin üzerine yürümesi ile çıkan olaydı. Ki bu olayın sonunda, annem soluğu rektörün yanında almış ve sonrasında rektörün talimatı ile arşivci dosyamızı arşivden çıkarıp elimize özür dileyerek getirmişti. Şimdi düşünüyorum da, neden böyle olsundu? Neden üzülmenin gereği vardı değil mi? Ama benim anlatmam gereken konuya örnek olacakmış demek ki...

Bir diğer hatırladığım olay daha var; bir defasında da doktorun bizi zorlaması ile karşılaşmıştık, 2008 veya 2009 senesi idi. Seneler boyunca kaç kez karşılaştık ama benim yaşanan bu son olayı unutmam mümkün değil sanırım... Doktor hanım kan değerlerimle ilgili önemli bir sonuca bakacaktı ama o bölüm o kadar karışıktı ve o kadar çok sıra bekliyorduk ki; annem benim için beklemenin de gelmenin de zor olduğunu ve "bir sonuç için gelmiş olacak sadece hastaneye, o gün getirmesem olur mu" diye sormuştu. Doktor hanım da "olur tabii ki." demişti. Ertesi gün doktor hanım sonuç okuma zamanı geldiğinde beni hatırlamamış, bir kez daha beni çağırmıştı. Sonra bir başka test yapıldı ardına, doktor hanım yine sözünü çiğneyip beni hatırlamayıp çağırtmış ve "Aaa tamam." demişti. Gerçekten ama gerçekten dalga geçer gibiydi... Neyse uzatmayayım konuyu, doktor hanım beni 3 kez gördüğü halde, 3 defasında da tekrar tekrar çağırtmıştı. Ve her defasında da anneme getirmeyin dediği halde tekrar istiyordu. Sonucunda son sonucumuzu da okudu ama bizi bir akşam hastane koridorları boşalana dek bekleterek; öyle ki, sağolsun o akşam Saniye teyzem bize yemek yapıp getirmişti evden... Neyse; hak yerini buluyor diyeyim, sonra bizi hatırladı ama üzülerek... Neyse, geçiyorum bu konuyu da... :)



Çok hastalık da öğrendim Hacettepe hastanesi sayesinde... Mesela çoğu bebeğin üfürümden hastanelere getirildiğini öğrendiğim yaşlarımdı, her bebek için dua etmeye başlamıştım; "Hiçbir bebek kalbinde üfürüm sebebiyle anne babasını ağlatmasın, hiçbir anne baba çocuğunun hastalığı için hastanelerde beklemek zorunda kalmasın Allahım lütfen." diye. Küçük bir bebeği kalp hastalıkları bölümünün orada gördüğümüzde, aklıma ilk gelen "üfürümü" olduğu olmuştu bir seferinde. Ama tabii ki sadece üfürüm sebepli gelmiyordu bebekler, öyle çok hastalıklar olduğunu da hastaneler sayesinde öğrendim ben. Akla hala gelmeyecek kadar çok hastalık varmış meğer, benim bir grip bir de kanser var diye bildiğim küçüklüğümdeki gibi değilmiş durumlar...

Hacettepe'ye birkaç sene sonra alıştığımızı, annemle birçok bebeğin annesini teselli ettiğimizi görmeye başlayınca anladım ben... Kendimi daha iyi bilmeye başladığım senelerden birinde, koridorun bir ucunda kucağında bebeği ile hüngür hüngür ağlayan bir anne ve ona destek olmak adına yaklaşamayan birçok kişi vardı. Üfürüm demişler bebeğine, sonuç için birkaç gündür testler yapılıp duruyormuş. Doktor net hiçbir şey söylememiş ama o da kesin kez bebeğinin durumu kötüdür diye bekliyormuş, o sebepten ağlıyormuş meğer. Annem ona şöyle demişti, unutmuyorum nedense; "Bak biz kızımla kaç senedir gelip gidiyoruz bu hastaneye, birçok bebeğin küçük yaşta üfürümle gelip iyileştiğine de şahit olduk. Bebeğin iyileşir ya da iyileşmez, doktorlar net bir şey söylemeden moralini bozma. Allahtan ümit kesilmez, ne çocuklar görüyoruz derman bulunuyor şükür. Hem daha küçük bebeğin, sen ağlama ki kötü hissetmesin o da..."

Bunları benim yanımda söyledi annem, küçüktüm ama benim de annemle beraber ağlamama sebep olmuştu o anlar... Bir yarım saat kadar sonra, o abla girdi içeri bebeği ve eşi ile. 15-20 dakika sonra da çıktılar içeriden ağlayarak yine. Ben kötü bir sonuç çıktı diye düşünürken, kadın annemin yanına kadar geldi; teşekkür edip, çocuğuna üfürümünün geçmeye başladığını söylediklerini söyledi. Dünyalar bizim oldu... Evine bir bebek anne ve babasıyla iyileşmeye yüz tutmuş kalbi ile gitti o gün yine...

Tam tersi de olduğu zamanlar oldu, kötü sonuç alıp da ağlayan birçok kişiye destek olduğumuz da oldu, birçok bizim gibisinin de destek olduğunu gördüm. Sonrasında bize de destek olan oldu kimi zaman... Bir şey daha öğrenmiş oldum böylece; hastanede hastalığa düşen en bitik, en yabancı, insan da olsa ağlayan, tutamaz kendini gidermiş insan. Bir desteğe bir sese herkes ihtiyaç duyar ve bir insana destek olmanın hastanedeki bekleyişine en iyi gelecek şeyin olduğunu hissedermiş insan...



Hastane Ritüellerimiz Oldu, Hacettepe Üniversite Hastanesine Gide Gele...


Hastanelerde bize destek olan akrabalarımız çok oluyordu şükür. Ankara'ya gittiğimiz ilk senelerde, halamlardan birinde ya da diğerinde kalıyorduk annemle. Sonra bir zaman annemin teyzesigilde kalmaya başladık, çünkü orası daha yakındı hastaneye. Sonra en son olarak da her gittiğimizde Saniye teyzemlerde kalmaya başladık, orası da o zamanlar ulaşım açısından daha kolay gelmeye başlamıştı... Derken halamlar, annemin kuzenleri, annemin teyzeleri ve Saniye teyzemler; hastanelerde de Ankara gecelerinde destekçimiz olmayı sürdürdüler. Varlıklarına şükür... :)

Hacettepe Üniversite Hastanesi, İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi acil kapısından girerdik biz çoğunlukla hastaneye. Bir de onun alt taraflarında giriş yeri vardı, Sıhhiye köprüsünün de alt taraflarında kalıyor orası... O kapı, çoğunlukla bit pazarı taraflarında kurulan pazar yerine ve de pazar yerlerine gezmeye gidip döndüğümüzde kullandığımız giriş kapısı idi... İlk zamanlar Hacettepe Üniversite Hastanesi'nden o kadar nefret ediyordum ki; annem pazar gezmelerimiz, simit meyve suyu öğünümüz ve üstüne dondurma yemelerimiz, benim en sevdiğim Kızılay semtinde turlamalarımız ile sevdirmişti Ankara'yı... :) Yıllar boyunca gidip gelmelerimize bu ritüellerimiz sebebiyle de alıştım diyebilirim. Şimdi düşünüyorum da, annem hastanede en çok koşturanlardan biri idi ve hastanenin bir ucundan bir ucuna gitmemiz gerekiyordu bazen, hem de birden fazla kez! Annem bu gidişleri gelişleri yapıyor, üstüne de beni aralarda daha fazla oralardan nefret etmeyeyim diye gezdirmeye çıkarıyordu. Canım annem, hakkını ödeyemem ve ben çok şanslıyım bunu biliyorum. Sabrına ve de emeğine sağlık... :)

İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesinin giriş kapısının üstünde, bir cafeteryası vardı hastanenin. Annem ne zaman zor bir gün ya da çok beklemem gereken zaman dilimine sabretsem oradan dondurma alırdı bana. Oradan dondurmamı yemeden dönmedim birçok sefer, çoğunlukla kontrollerimizi okulum sebebiyle yaz tatiline alıyorduk. Annem de hep kahvesini alırdı ve büyüdükçe o cafeteryanın kahvesinin tadına ben de bakmaya başlamıştım. Orada en son kahvemi içtiğim zamanki halim de yukarıdaki resimde, 2009 senesinde gerçekleştirdiğimiz Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesinin önündeki bankta, öğleden sonraki randevumu beklediğimiz sırada gerçekleşmişti; annem ve Saniye teyzem ile birlikte. Kahvesinin ve de dondurmasının tadını da unutamam Hacettepe'nin işte... :)

Üstteki resimlerin tarafımızdan çekildiği gün, epey uzun süren bir gündü yine hastanede. Ve yine aynı gün, daha önce başımıza hiç gelmemiş bir olayın da geldiği bir gündü. Bir abla çocuğuna bakabilir miyiz diye sormuştu, biz de doktorumuzdan sonuç bekliyoruz diye olur demiştik. Abla doktora ve tuvalete uğrayacağını söylemişti ama bir gitmiş 30-40 dakika sonra gelmişti. Çocuğu sevmiş, mukayet olmuş ama çok da korkmuştuk bir daha gelmez ise diye. Tamam sonuçta kameralar var ama polise gitsek de bizden sonrasında şikayet olsalar olurlardı yani... Üstteki resimleri çektiğimiz öğlenin akşamında yaşamıştık bu olayı. Neyse ki abla gelmişti de, hepimiz bir rahat nefes almıştık. :) Saniye teyzem dalga geçiyordu en son, "Alıp götürürdük. Ne olacak onu da büyütürdüm, annesini bulana dek." diye. Sen öğlen kendini ödüllendir, akşamına hayat seni böylesine korkutsun... O gün de böyle bir anıya sahiplik etti işte... :)

Hastanede yemekten hoşlandığım en sevdiğim öğle yemeğim; simit ve meyve suyu ikilisi idi... Simiti, Hacettepe Üniversitesinin Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon hastanesinin önünden alırdık annemle. Fizik Tedavi Ve Rehabilitasyon Hastanesi, hemen yol üstünde bulunan öğretim bölümlerinin de içinde olduğu bir okul hastanesi idi. Çarprazında, yolun ortasında kalan bir türbe vardı. Adını şimdi hatırlamıyorum; ama oraya dua eder de geri dönerdik hep hastaneye, gitti isek bir pazar yerine veya herhangi bir yere. Ritüellerimiz çok oldu işte, Hacettepe Üniversitesine gide gele. En güzelleri de bunlardı işte...


En kötü ritüellerimiz ise, kan aldırma anılarımız oldu... Zamanla daha zor oldu ne yazık ki, bir klasik halini almış da olsa; hastalığım sebebiyle dirsekten kasılan kollarımdan kan almak giderek zorlaştı. Annem birçoğunda dışarı çıkmak zorunda kalabiliyordu, çünkü benden kan almaları 15 dakika kadar bile sürebiliyordu. Bir tek Hacettepe Hastanelerinde değil, bu durum birçok hastanede de böyle olmaya devam etti sonrasında. Sonra ben devreye geçtim zamanla, kelebek iğne kullanmalarını ister oldum hemşirelerden her kan aldırmamda. Kimini hemen inandırabiliyordum, bitmiş olsa bile depodan getirtip kelebek iğne ile kanımı basitçe alabiliyorlardı. Kimi de inanmıyor damarlarımı patlatıp duruyordu. Sonrasında da ya hemşireler kendi aralarında ya da annem hemşireler ile kavga edebiliyordu. Nihayetinde kelebek iğneye hepsi geri dönüş yapıyor ve işlemi bitiriyordu. :)

Acı çektirerek bana inanmamayı tercih ettikleri bir günde yaşadıklarımızı hatırlıyorum da; o günün sonunda, hastaneden çok ağlamış ve iki elimin üstündeki birçok damarımın ve de kollarımdaki birçok damarımın patlamış haliyle eve döndüğümü hiç unutamıyorum. Deneyimli bir hemşire, ağlama ve bağırma sesime gelmişti de, onu kelebek iğneyle alabileceklerine ikna etmiştim ve ikinci sefere kalmadan kelebek iğneyle kanımı alıp göndermişti bizi. O hemşirenin diğer hemşireye yanıbaşımda, neden bana inanmadığını sorguladığını da hatırlıyorum; "ben yapabilirim sanmıştım." dedi.

Şimdilerde kelebek iğne kullanılmıyormuş hastanelerde birkaç seneden beri, sakıncaları bulunmuş kelebek iğnenin de. Daha kötü müdahale edenlerle de karşılaştım ama zaman geçtikçe kavga gerektiren yerlerde kolumu kanımı almasını istemediğim hemşerilerden saklamayı ve deneyimli birilerini talep etmeyi  alışkanlık haline getirdim. Kontrolü elime aldım çok geçmeden yani, zira hakkımdı... Artık gittiğim hastanelerde kalın iğne kullanacak olan olduğunda bebek iğnesi talep eder oldum; hem ince damarlı hem de kasılı dirsekli bir kola sahip olmak neyi gerektirirse yani.


Haklarımı bilmeyi ve de savunmayı da hastaneler öğretti yani, acı şekillerde bile olsa...

Çözümü kendin üretmek ve onu uygulatmak için savaş vermek zorunda kalabildiğin yerlermiş  hastaneler. Zor, meşakkatli ama hayata dair gerçek olan ne varsa içinde barındıran cinsten öğretici bir yer... :)

Annemden ve büyüklerimden hep şunu duyarım yıllar yılı, bu sözle bitireyim isterim yazımı; Allah bizleri ne hastanelere muhtaç etsin, ne de hastanelerden mahrum... Amin... :)

Okuduğunuz için teşekkürlerim ve de sevgilerimle... 


18 Ocak 2018 Perşembe

İnternet Günlüğüm 2018 #1 - Senenin İlk 17 Günü


Senenin 18. gününden yazıyorum, 2018'deki ilk internet günlüğüm yazımı... :) Geçen hafta sınavların varlığına daha iyi kontrol olabilmek adına yazamadım, bu hafta da bir günlük yazısı ile bloğuma dönüyorum... Geride bıraktığımız haftasonunda bu dönemin son sınavları ve benim bu dönem için de son 5 dersimin sınavları vardı. Sınavları emek vererek elimden gelenin en iyisini yaparak bitirmiş olmamın haklı gururuyla yazıyorum şu an da sizlere... :) 

İlk 14 Gün, Sınavlara Hazırlık ve de Sınavlar İle Geçti Gitti...



13-14 Ocak 2018 Cumartesi ve Pazar'ı, benim için epey zor geçen bir sınav haftasonu daha idi. Zira soğukların en etkili olmaya başladığı iki gündü ki, yine benim sınavlarıma denk geldi. 6 senedir giderek artıyor bu soğuklar, veyahut ben daha hassaslaşıyorum... 

Sınavlar güzel geçti, şükür ki elimden gelenin en iyisini yaptım. Senenin ilk 14 gününü ders çalışarak geçirmem gerekse de, sonucunda içim rahat şekilde sınav sonuçlarını bekliyorum ya; yorgunluğu çekelim ne yapalım dedim... Ve 4 gündür, kendi keyfime bakıyorum şimdi; kitap okuyor ve film izlemeye çalışıyorum kendimce. Bir de yeğenimle vakit geçirmeye uğraşıyorum çoğunlukla. Ders çalışıyor olmanın en zorlu noktaları; uykusuzluk ve de evde var olan yeğeniniz ve sevdiklerinizle tam manasıyla vakit geçirememek bence... :) 

Soğuklar sebebiyle son 6 gündür fazlasıyla güçsüz hissediyorum kendimi ama ağrılarım az seviyede olduğu sebepten, güçlendirme egzersizlerimi ihmal etmiyorum... 2018'in bana getirdiği en güzel alışkanlığı olsun istiyorum, hareketlerimi tek bir gün bile ihmal etmeden geçireceğim bir ömür...

Geride bıraktığımız haftasonu, soğuğa ve de sınavların varlığına tahammül etmeye uğaşırken; annem ve eniştem hasta idi ve babam da işte idi. Bu sebeplerden ötürü, sınavlara gidip gelmemiz babam harici çekirdek ailemizin geri kalanı ile mümkün oldu. Şüphesiz en eğlenen Kağanım ile ben olduk bu haftasonu sürecinde de... :) Ders tekrarı yapmak durumunda kaldığım Cumartesi akşamı haricinde, yeğenimle Avm'lerde ikimiz dolaştık. Gerek akülü sandalyem ile eşlik ettim, gerek o benim sandalyemi sürdü, gerekse de kucağıma oturdu ve beraber ilerledik. Eğlenceli bir haftasonu idi, yorucu olmasının yanı sıra. Maşallah bize. :)

Cumartesi akşamı, benim yanıma gelmesin de tekrarları sağ salim yapıp yatayım diye uğraşırken; yeğenim bana resimler yapıp getirdi durdu. Cumartesi günü Avm'de dilediğimizce gezdik, kısa süreli de olsa; öğlen tek bir sınavımın olması sebebiyle Cumartesi gününü yine rahat geçirdim. Ama Cumartesi akşamında, ertesi güne sabah iki öğlen iki olmak üzere 4 sınavım olduğu için tekrar yapmak için ayrı odaya geçtim ama yine de yanımda olmayı aralıklarla sürdürdü. Yeğenimin yanında isem, boş da olsa ikimizin gezmesini istiyor sadece, Cumartesi günü Avm'de anneanne ve babasından  seviyor benimle. Ama ben de onun kadar eğleniyorum tabi, belki de bu yüzden... Yeğenimin bu sıra bana yönelttiği birçok sorusu var, engel durumumla ve beraber yapamadıklarımız adına; benim de bunları yazmaya ihtiyacım var tabii bu arada. Sırası gelecek inşallah...



En eğlenceli sınav günümüz de Pazar günü oldu, en zoru idi aynı zamanda da... Havaların bu kadar soğuk olmasına içerlemiyorum da, en kritik noktalara denk geldiklerinde biraz bozuluyorum doğrusu. Kaslarımın bu konudaki güçsüzlüğü hala canımı sıkıyor yani.. Hafta sonunun eğlenceli geçmesi, tatlı küçük aksiliklerimizin sebep olmasıyla da gelişti. Ablam ve annem, beni o soğukta idare etmekte zorlandılar tabii ki. Pazar günkü küçük aksiliklerimiz; sınav yerimin önünde akülü sandalyemi kurarlarken de meydana geldi, avm'nin içinde avm'nin tekerlekli sandalyesini kontrol etmeye uğraşırken de... :) Ailemin varlığına çok şükür diyerek geçirmediğim gün yok, ama haftasonu bu yoğunluğun arttığı günlerden biriydi yine; zira son zamanlarda gücümün soğuk sebepli yine düşmüş olması, yine onları istemesem de zorlamama sebep oluyor... Umarım şu soğuklardan da sağ salim güçlenerek çıkabilirim yine... Amin. 

Pazar günü sabahki sınavımdan sonra çıkıp kahvaltı etmek üzere Avm'ye gittiğimizde, yeğenimle bana çocuk menüsü aldık. Yeğenimin o günkü isteği idi benden. İkimize de Burger King'den oyuncaklı çocuk menüsü seçtik; aşağıdaki resimlerde inceleme görevini üstlenen dedektif Snoop benim oyuncağım, evin üzerinde oturan ve diğer uçan snoop ise Kağanın... =) Karar verdim, burada kayıtlara da geçsin; ara sıra gezmeye gidip istisna yaptığımız dışarıda atıştırdığımız zamanlarda, ben de yeğenimle çocuk menüsü alacak ve oyuncak edineceğim kendimize. Gerçekten çok doyurucu olmasa bile, yani benim için, eğlenceli idi. Yeğenimle eğlenmek ve onu mutlu edebilmek en eğlenceli kısmı idi... :)

Avm içinde dolaştık Kağan ile, benim yanımda yöremde benimle bir şeyler araması ve bulma telaşında heyecanlardan heyecana girmesi; çocukların oyun oynamayı hayatın her anına yaymasına bir kez daha hayran olmama sebep oldu... Pinokyo kitabını alıp okunmasını istemiş öğretmenleri, o kitabı aldık Pazar günü. Dondurma yedik mikropları öldürmek için, üzerine su içmeyi ihmal etmedik. :) Bol bol yedik, annem ve ablamla küçük aksilikler yaşadık, ama çok eğlendik eniştemle çok şakalaştık, ki eniştem epey hasta idi ona iğne vurdurduk haftasonu iki kez... 

Derken bitti işte; eğlence ile dolu, neşeli bir Kağanın teyzesi kadar gezme aşkının bulunduğu bir haftasonunun son günü ile... :)

Sınavdan Sonraki 3-4 Güne Dair...



İlk 14 günün sonunda, yani sınavları bitirmiş olarak döndükten sonra, akşam yemeği hazırlarken ablam evlerinde; Kağanın acıdığını söylediği dudak içine nihayet bakmaya ikna edebildiği esnada, diş düşmeden damak arkasından esas dişinin çıkmaya başladığını görmüş ablam. Kağan süt dişlerini dökmeye başladı böylece... :) Haftanın ilk günü dişçi kontrolü ile başladı, ilk diş çekimi gerçekleşti yeğenimin. Farketmediğimize üzüldük başta; diş damağı yarmış çıkmaya başlamış çünkü, alt dişlerinden birinin arkasında. Ama Perşembe gününden beri ara ara artıp duran ateşinin sebebinin olduğunu anladığımızda da şükrettik. Kağan ile anlaşma sağladık, bir daha bizden acısa da saklamayacak göstermekten herhangi bir dişini ve yarasını. Kağanım bize dudağını gösteriyordu, açamadığını acıdığını söylüyordu. Yara bere saklamıyor ama ağız içi saklanabiliyormuş işte... Kağan bize çok şey öğretiyor, iki üç günde diş çıkartmış ve bize göstermediği için bunu kendi bile anlamamış. Kontrol etmekte daha kararlı ve daha temkinli olacağız bundan sonra... 


Salı günü ablamlardan döndük evimize yeniden, bu sefer yeğenimi de aldık geldik üstelik. Havalar o kadar soğudu ki burada, sabahın en erken saatinde sabah ayazında ablam bize bırakırken hastalanmasın dedik. Bu hafta okullar bitiyor, 2 hafta da okul yok zaten. Bu gidişle soğuklar hafifleyene kadar haftaiçi yatılı bizde kalması muhtemel yine kuzumun... Elimden geldiğince 2 gündür birşeyler yapayım o okuldayken diyordum ama bu yazıyı bile yazamıyordum, neyse ki bugün yazdım işte... 

Besin İntoleransı...


Sevgili İnternet Günlüğüm; ilk 14 günü sınav çalışmaları ve sınavları iç rahatlığım ile geride bırakma telaşı ile geçen, son 4 gündür de sınavlar sonrası normale dönme sürecimi atlatamadığım ve de hazımsızlık sorunumun arttığı günlerle senenin 18'inci gününde sana yazmaktayım işte böyle...

Mide mikrobu tedavisi gördüğümden beri,ara ara gerçekleşmeye başladıysa da mide sıkıntılarım; "toparlandım artık, tekrarlamaz aşırı mide gazı ile karşılaşma durumum." diyordum... Son 5 gündür ise, bir gece hariç hep rahatsız idim. Yattığım zaman kalbime vuran, garip bir gaz sancısı bu. Besin İntoleransı dedikleri şeyin bu olduğunu bilmezdim, dün gece rahatsızlığımın geçmesi için yatağımda oturur iken iyice okudum ve inceledim. Bazı besinler kişilerin vücuduna has bir rahatsızlık verebiliyormuş. Ben sadece çiğ birkaç sebzeye rahatsızlığım var sanırken, son 6 ayda birçok besine karşı hassasiyetim çıktı. Şöyle ki, pişmiş hiçbir gıda rahatsız etmiyor beni sanıyordum; kavrulmuş çerezler ve birçok besinin sadece kavrulmuş halleri de rahatsız edebiliyor şimdi... 

Besin hassasiyeti testlerine hala güvenmiyorum, bir kan testi ile çıkabilir mi tüm sonuçlar bilemiyorum ama; çoğunlukla hassasiyete sebep olan meyveler arasında elma var bilgi yazılarında, ama elma benim mide rahatsızlıklarıma iyi gelen besinler arasında...

Bu rahatsız eden besinleri de yazmaya karar verdim de dün gece, o sebeple bu yazımın sonunu böyle getirmeyi istedim. Birçok besine karşı hassasiyeti olan kişiler okursa, günlük tutmak bu konuda ne kadar iyi imiş paylaşacağım sonrasında da. Benim günlüğümde ilk sıraya yazacağım üç madde şunlar; çiğ soğan, çiğ sarımsak ve çiğ marul... 

Bir son not olsun o zaman; hassasiyet duyulan besin unsuru ağız yoluyla vücuda alınmasa bile, kokusu ve dokusunu hissetmek bile hassasiyet duyulan besine karşı vücudun tepki vermesine sebep olabiliyormuş. O zaman bu son nota göre, yıllar yılı kavrulmuş soğanın kokusunun benim başımı döndürmesi ve direkt etki alanında olduğumda mide bulanması ve şişmesi yaşamamın sebebi bu imiş... Her gün bir bilgi, bugünün bilgisi de sabaha karşı okuduğum mide şişkinliğine sebep olan besinlerle ilgili yazılardandı... :)



İnternet Günlüğüm yazıma uzun uzun yazmayı seviyorum. Bir sonraki yazım, uzun zamandır yazmadığım bir yazı dizime olacak muhtemelen, istediğim gibi düzenlemesini bitirebilirsem yarına yani. Ama öncesinde bir içimi dökmeye ihtiyacım vardı...

Esasında bir kez daha incelesem, birçok paragrafı silerim belki; çünkü birçok kez üşümekten bahsettim, soğuklara olan hassasiyetimden. Ama  geri dönüp oraları silmeyeceğim, zira bu İnternet Günlüğüm--> yazdım gitti... :) Görüşmek üzere...

7 Ocak 2018 Pazar

Pazar Yazısı #43 - 2018'in İlk Pazarı




2017'in ilk pazarına üstteki hallerden sonra, bir nişan günü ve akşamının sonrasındaki sabah ile kalabalıklarımızı yolculayarak başladık. Allah eksikliklerini göstermesin, akraba kalabalığımız boldu 1,5 haftadır. Dayımızın kızı Ebru ablamın nişanı vardı dün, gündüz evde kız istemesi ve yüzük takması, akşamına da nişan yemeği ve sohbeti vardı bir mekanda... Küçük bir organizasyon ile geçmiş de olsa, yorgunluğu oldu her birimizde. :)

Akşama doğru küçüklük arkadaşım Seda geldi bize, o yaptı ablam ile benim saçlarımı sağolsun. Ellerine sağlık buradan bir kez daha... :) Bir gün öncesinden Gemlik'e gelmesi, yine bir tesadüf oldu. Benim arkadaşlarım becerikli neyse ki, ben gibi değiller bu konularda. Çoğu düğünümüze ve etkinliğimize, hazırlanmamda büyük yardımcılar... :) Üstün körü plan yaptık bir gün öncesi akşamından böylece. Saç yaptırmak dediğim işte, görüldüğü üzere tepeden bir örgü ile toparlama sadece; ablama da hafif bir maşa yaptı sonrasında; üstüne de annem kız istemeden gelince onun saçına başına şekil verdi ve hafif makyaj yaptı; bir bende makyaj yoktu yine, gerek görmedim ona da. Arkadaşlıklarına ve desteklerine minnettarım arkadaşlaımın, sevgilerimle tabii ki; arkadaşlar ve dostlar, seçilmiş kardeşlerdir derler... 

Neyse işte, geri dönecek olursam nişan meselesine; küçük ya da büyük ne olursa olsun, böyle günlerde toplanmalarımızın tatlı telaşları oluyor ve bir araya gelmek esasında yorgunlukları tatlı kılıyor... Dün nişanlanan çiftimizin fotoğraflarını çekemedim ama üstte annem, babam, ablam, Yurdagül Yengem, annemin Fatma teyzesi ve Ayşe teyzesi ile fotoğraflarımız var; tutulan mekanda da 6 uzunlamasına masada toplandık akrabalar olarak. Bu saydıklarım gelebilenlerimiz oldu, düğün vaktine yani yaza yine daha kalabalık olabileceğimizi de tahmin ediyoruz tabii... 

Gün nasıl geçti'ye gelirsek; bu pazar, sabahında yolcularımızı yollayıp, akşamına dek birkaç gündür  ihmal ettiğim planlarımdaki maddeleri yapmak ile sürdü geçti... Biraz yorgun, biraz kalabalıklar sonrasına alışmak ile sakin; geçiyor işte günler... Ve önümüzdeki hafta ile bir sınav haftamıza daha giriveriyoruz dostlar, biraz gerginim ne yalan söyleyeyim! Bu dönem için son 5 ders olması da, bir an önce bitirmek istiyor oluşum da canımı azıcık sıkıyor. Ama her defasında, "çabayı elden bırakmaz isen yaparsın, düşün son derslerden bunlar!" Kendini gaza getirenlerde bugün mü desek bu duruma, ne desek? :)


Yeni yılın ilk haftasına ilk pazarından bir küçük değinecek olursam; biraz gergin, bolca kalabalık dolu, eğlenceli, gergin ama güzel bir hafta idi bence. Bu hafta gibi geçmesini ister miyim tüm, galiba hayır. Biraz daha sakin haftalar dilerim her birimize! Bu hafta gibi geçerse 2018, geçmez tüm yıl ona göre. Ben 2018 ile pazarlık ediyorum dualarımda ve de planlarımda. Hadi hayırlısı diyorum bu sebeple. :)

Nişandan fotoğraflarımızı, yeni çiftimiz Ebru ve Alper'i, güzel kalabalıklarımızla beraber sohbetlerimizi çok sevdim 2018'in ilk haftasında... Bu açılardan geçebilir tüm yıl böyle. Sevinç dolu kalabalıklarla ve sağlıcakla bir araya gelmeler ile geçsin günlerimiz aylarımız yeter ki... Sık sık değilse de aralıklarla da olsa; mutluluklarla, planları toparlayabildikçe, acılarla değil güzel sevinçlerle bir araya gelelim inşallah. 

2018'in ikinci haftasına daha farkında gireceğimize eminim, ben ilk haftadan planlarımı da yürütebildim valla. Sıra şu sınavlarımı güzel atlatmakta. Aöf'li arkadaşlarım, önümüzdeki hafta hepimize güzel bir hafta ve iyi geçen sınavlar dilerim! Hepimizin emeğinin karşılığını alabildiği bir hafta ve haftasonuna olsun inşallah. 

Sevgilerimle... =)

6 Ocak 2018 Cumartesi

Not Aldım Veya Not Ettim #36 - 2017'den Kalan Notlarım


2018'den yakın geçmişe yol almak istedim bugün, taslaklarıma kaydettiğim ancak her birini topladığımda bir yazı çıkan ve silmeye kıyamadığım 2017'deki notlarıma uzanıyorum...

2017'den unuttuğum ve eklemek istediğim notlarımla geldim karşınıza, 2,5 aydır yazmadığım ama yazmayı sevdiğim yazı dizimle... İyi okumalar. :)


Ulak filminden bir söz alıntıladım -16.09.2017

"Üzülme, dudaklar sussa da kalbin yüz dili vardır." diyordu Ulak filminde. Bir tek cümleye, aylar boyu birçok anlam yükledim. 

Dudağımın sustuğu ama kalbimin şekilden şekile girdiği bazı konular ve bazı insanlar var. Yıllar geçmiş olsa bile, insan kalbinde geçmişten kalan anıları saklıyor, geleceğe ise çok ümitler besliyor çünkü... Kalbin yüz dili olduğunu inkar edemeyecek boyutlara varıyor yerleri, bazı insanların ve de bazı anıların... İşin gerçeği, o kişilerin umurlarında olmamanız veya o hislerde olmanızın hiçbir şeyi değiştirmediği gerçeği de var! 

Hayat karmaşık değilken, olaylar bu kadar basitken, kalbimiz mi yoksa biz mi bilmem, işleri başka boyuta vardırabiliyor; kendi içimizde... İşte tam o noktalarda da, kalbin yüz dili var evet diyor insan. "Kalbin yüz dili var ve sen birine karşı beslediğin duygulara da, yaşadığın anılara da hangi dilden cevap veremeyeceğini bilemiyorsun!" Bu söze içimde getirebildiğim son noktam şu an böyle işte... :)

Dulda Ne Demek, Öğrendim; -(05.11.2017)

Babama Kasım ayının 5'inde eve geldiğinde, sitemizde yaşayan kediyi sordum; zira kendisi bir süredir görünmüyordu ortalıkta. "Baba, aşağıdaki kedimiz nasıldı, gördün mü onu hiç? Havalar da soğudu ortalıkta yok kedi..." Babamdan cevap ise şöyle oldu; "Kedi yoktu yine aşağıda, herhalde duldalık bir yere saklamışlar kediyi!" Dulda mı? O da ne ki? derken öğrendim...

Meğer Dulda; yağmur, güneş, rüzgar, soğuk gibi hava koşullarından uzakta, kuytu korunaklı yerlere denirmiş! Her gün yeni bir kelime öğrensek bir ömür boyu yetebilecek kelimelerimiz var, ama Türkçemizi o kadar yabancı kelimelerle donatıyoruz ki bazı eski kelimeler su yüzüne çıkınca da şaşırıveriyoruz. Aslında bu bile bizim suçumuz mu bilemiyorum. Ciddi ciddi günümüzde herkes her şeyden etkilenir oldu, dilimiz mi etkilenmeyecek ki. Ama yine de öğrenmeyi bırakmamak ve ertelememek gerek, her an her koşulda... :)

Esfel-i Safilin - Kalbimdeki Deniz; - 10.12.2017- Pazar

Aralık'ın başlarında, televizyon karşısında ders çalıştığım zamanlardan biri idi ve Fox Tv'de Kalbimdeki Deniz'i takip ediyordum bir yandan da... Ben ders çalışırken veyahut bir iş yaparken müzik dinlemekten hoşlanan biriyim. Ve televizyon izleyerek de ders çalışabiliyorum... 

Neyse Kalbimdeki Deniz'i izleyerek ders çalıştığım o pazar günü dizide işlenen konu, çocuklara uygulanan taciz vakaları idi. Dizideki çocuk oyuncunun oynadığı "Ozan" karakteri, bir taciz vakasından kıl payı kurtulmuş sanırım, bunun ardından da dizideki baba-oğul iki karakter Mirat ve Yosef konuşuyordu. Yosef babasına, "Bu mu baba, Eşref-i Mahlukat dedikleri." dedi. Mirat ise, "Eşref-i Mahlukat değil bu oğlum; Esfel-i Safilin dedikleri, sefillerin sefilleri bunlar!" dedi... 

Esfel-i Safilin'i öğrendim, bildim böylece de... Eşref-i Mahlukat, Yaratılanların şereflisi; Esfel-i Safilin ise sefillerin sefili imiş... Çocuklara el uzatan, zoraki her duruma bulaşan insan, "Esfel-i Safilin'dir...

Swan Lake Waltz - Tchaikovsky

Ve 2017'de kalan notlarımdan bir müzik var ki, 2017'de rastladığım ve küçüklüğümden kalan en güzel anıları hatırlatan müziklerimden biri bu! Tchaikovsky'nin Swan Lake Waltz adlı eseri, bizim küçükken tiyatro oynadığımız sahnede; tiyatro öğretmenimiz Şirin hocanın, kötülerin rolü oynanırken sahne ardına verdiği müzik idi. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler oyunu sahnelenmişti bir sene, o oyunun çoğu sahnesinde yer alan bir müzik idi. Benim oynamadığım tiyatro oyunlarındandı ama çoğu provasını da izlemeye doyamadığım bir oyun idi ortaokuldan... Düşünün ki, bu yaşımda hala netlikle hatırlıyorum o anları... :)

Geçmişe ait bir anıyı hatırlatan ve o geçmişi daha net hatırlamanıza imkan veren kapıyı açan bir şarkı veya resmi bulduğunuzda, bir somutluk kazanıyor o hatıralar... Bu şarkı ile de tiyatrodan kalan o sahneleri izlediğim anlar somutluk kazandı işte... Nicesine olsun, eskileri unutmamak ve de hatırlamayı ihmal etmemek hepimize nasip olsun...


2017'den kalan notlarım şimdilik bu kadar, bildiğim kadarıyla başka da yok buraya yazmak isteyebileceğim... Es geçemediğim notlarımda bunlar vardı işte bugün. Öğrendiğiniz ve de not aldıklarınızı benimle paylaşırsınız umarım. 2018'in ikinci yazısının da sonuna geldim böylece; bu ay sayayım da yazıların sayılarını, sonra saymayı ihmal edebilirim sanırım..

İyi ki varsınız, sevgilerimle... :)

2 Ocak 2018 Salı

2018 Yılbaşı Gecemız Ve 2018'in İlk Günü


2018'in ikinci gününden bildiriyorum, bomba gibi girdik 2018'e... Ailecek enerjimiz bol, umutlarımız yerinde ve iyi dileklerimizle dolu; yemek masası çevresinde geçen, bol yemekli ve de bol hediyeliydi. Evde en küçük kim varsa, böyle gecelerde en mutlu olması istenen o oluyor genelde; gecenin en mutlusu, uğraşıldığı ve de başarıldığı üzere yeğenim Kağanım idi... Yılbaşı gecemiz de, sonraki ilk günümüz de güzeldi. Dilerim tüm yıl güzel geçecek, niyet ediyorum ki 2018'in verimli ve güzel geçmesi için elimden gelenlerin en iyisini yapacağım... :)



Bu yılbaşı sadece biz bizeydik; geniş aile dediklerinden, "anneanne, dede, torun, teyze, anne, baba" (Yeğenim üzerinden anlatmak daha kolay.) :)

Yemek masamız, ablam ve annemin bir gün önceden organize olarak hazırladıkları ara sıcak veya mezelik denebilecek orta yemekleri ile ablamın sarması, annemin çorbası ve de nacizane güzel sohbetimiz ile oluştu, gece boyu sürdü. Birçok Türk ailesinde de olabildiği gibi, bizim aile ve akrabalarda da yemek masası ve yemek masası sohbeti önemlidir; bir yılbaşında daha bu hakimdi. Gece boyu kalkmayan, güzel bir yılı daha devirmenin gururu ve mutluluğu ile bir araya gelinir ve sohbetlerle eğlenilir...

Bu sene spontane olarak gelişen bir durumla, ablamlardan annem ve ablamın hazırlıkları sonrasında eve geldiğimizde; yeğenimin şapka ve hediye ortamıyla o coşkuya kapılması ile fotoğraflarla başladık geceye...Gecenin başlangıcında, üstteki fotoğrafları çekindik işte; ablam, ben, babam ve Kağanım, o yılbaşı coşkusunu en öncelikli alan ve coşturanlar olduk yani... 2018 umarım tüm ailemizi böyle neşe ile coşkulu şekilde sarar sarmalar...

O masa başını seviyorum ben, sevdiklerimin toplandığı bir masa ve bol sohbet. Başka bir şeyi düşünmeyeceğin, geleceği ve de zor ya da kolay geçmiş olan geçmişi düşündüğün nadir gecelerden biri halini alıyor. Soframızın iki baş köşesinde annem ve babam, Allah başımızdan eksik etmesin, karşımda ablam ve eniştem, yanıbaşımda da yeğenim vardı masamızda... Tabii yeğenim çabuk doydu ve kalktı; ama olsun, onun sandalyesi yanıbaşımda durdu ve oturdu kalktı sürekli... :)


2018'e girerken, evimizin küçüğü yeğenimin en bilinçli girdiği yıllardan biri olarak, ona alınan hediyeler çoktu. Bir ben almadım, o da affedilsin lütfen; bir maaşım bile yok. Ben biraz daha tüm sene boyunca, etkinliklerle ve de oyunlarla mutlu etmeye devam edebileceğim sadece... Annem ve babamın, ablam ve eniştemin hediyelerine ortak oldum ben bu sene, fikir anasıyım yani yeğenimin tüm hediyelerinin... =) Bakar mısınız şu mutluluğa, bunun hediyelerinin fikir anası olmayacağım da kimin olacağım. :P 

Yılbaşı Akşamı Yeğenim Harici Bizlerin De Hediyeleri Vardı Tabii... :)


Her birimiz nasıl yaptık bilmem, birbirimizi çok mutlu edecek noktaları bulduk. Hediye alınan kişilerin haberi olmasa da, herkes herkesin hediyesini biliyormuş. Yeğenim ile ben en ters köşeye yatanlardandık ama! 

Eniştem sağolsun, dostum Meromdan destek alıp, "okumak istediğim kitap var mı?" diye sormuş ve Kristin Hannah'ın Bülbül kitabını almış bana. :) Ne yalan söyleyeyim, bütçemi ayarlamak için para biriktiriyordum; Ocak ayında ben kendime alacaktım ama hediye geldi. Kitabı görünce çok şaşırdım ve aklıma bu fikri bir tek Merodan alabileceği geldi. Enişteme bir kez daha teşekkür ediyorum buradan, bir de dostum Meroma; beni hem çok şaşırtıp hem de çok mutlu ettiler... :)

Bir diğer şaşırdığım hediyelerim; annem ile babamın kazak, ablamın hırka almış olmasıydı. Hem de parıl parıl parlayan simli kıyafetler almışlar. Üçü de pek parlak şeyleri sevmezler, ben de bir o kadar parlak şeyleri severim; tabii yine de aşırı abartılı olmadıkça... Beni mutlu edecekleri noktaları iyi biliyor ailem, ihtiyacım olan noktaya yönelmeleri ve zevkime hitap ederek beni düşündüklerini belirtmeleri o kadar yeterli ve değerli ki... :) İyi ki varsınız canım ailem...

Diyebilirim ki; önemli olan hediye almak değil, hem de hiç değil! Önemli olan hediye edilen küçük bir şey de olsa, seni sana özel hisettirmesi. Çok küçük bir yazı yazılsa bir kağıda, çok ince bir kitap alınsa, her giydiğimde beni ısıtacak veya rahat hissettirecek kıyafetler olsa; önemli olan köşeye konulacak bir şey olması değil, iyi hissettirmesi, hem de çok iyi... Sanırım anlatabildim. :)


Masa Başı Diyordum...


2017'den 2018'e girerken, o masa başında bol bol fotoğraf çekecektim ama an'a odaklanmaktan beceremedim. Tombala oynadık, 10 el kadar... En çok kazanan babam oldu, en çok eğlenen de yeğenimin tombala çektiği anlarda hepimiz olduk! :) 

Kağanım bu yılbaşı ilk defa tombala oynadı, 6 yaşında sayılır artık ve sayılara hakim maşallah. Kağıtlarımızda olan sayıları çeksin diye her birimiz çok dil döktük, ama kendisi bildiği gibi çekmeye devam etti. Karıştırmadan çeke çeke, bir kez anneannesine bir kez de dedesine kazandırdı. 15 diyorsa, "16'dır o," diye takıldığımda, "16 olsa 16 derim" diyordu mesela atarını yediğim! :D Güzel anılarla dolu, bomba gibi bir yılbaşı idi çok şükür. İçeceklerimizi kaldırdıkça, "En kötü günümüz böyle olsun!" dedik. İyi günde, kötüyü çağrıştırmak yine biraz garip gelse de katılıverdim bende işte; el mahkum, ortama uyum sağlayayım dedim! :)


Yılbaşı akşamı çok televizyon izleyemedik bu sefer; ara sıra Tv8'de O Ses Türkiye'ye baktık, Star'da Sibel Can'a ve de daha öncesinde de biraz filmlere... 

Gece saat 3'e doğru bittiğinde, Yılbaşı akşamımızdan aklımda kalanların en başında; Kağanımın tablette de oynamayı sevdiği satranç oyunundaki taşları baskı şeklinde yaptırdıkları gömleğine sevinmesi vardı. Durup durup bakması, 3 gündür hala o gömleği giymesi ve hala şaşırması hakim. Ama gömleğe yapmış olmak biraz aceleye geldiği için acemice de oldu. Tişörte tekrar baskı yaptıracak annemler. Ve bu cumartesi annemizin dayı kızının nişanı var ve yeğenim böyle şeyleri sevmeyen biri olmasına rağmen, bu gömleği giyip gideceğini söyledi. Hala gömleğindeki baskısına bakıp bakıp duruyor! :) Yılbaşında da dediği gibi; "Çok beğendim ya, durup durup bakmak istiyorum buna!" Canım yeğenim ve tüm çocuklar mutlu olsun inşallah! 

Çocukların mutluluğu dünyaya bedel, yeğenimin mutluluğu akşamımızın güzelliklerinin de en başında idi...


Geceden aklımda kalanlarda, fotoğraf çekinmeyi pek sevmeyen ablamın kendi rızası ile fotoğraf kareme girmesi ve güzel bir anımızın daha kalmış olması vardı bir de... Sanırım yılbaşı akşamından resim albümümüze koymak istediğim birçok resim oldu böylece...

Hediyelerimiz, masa sohbetimiz ve de Kağanımın mutlulukları; 2018'e girerken unutmak istemediğim ve şükrettiğim olgularımızdandı... Dilerim bu senede ve bir ömür de sürer böyle... Ailelerimizin birliği, dirliği ve mutluluğu hep sürsün inşallah. Yeni yıl için istediklerime ekleyeceğim son notum olsun bu da... :)


Ve 2018'in İlk Gününün çoğu; yılın ilk kahvaltısından sonra, 3D Puzzle yapmak ile geçti... =)


Kağanımın bu seneki bir diğer yılbaşı hediyesi idi, Kız Kulesi'nin 3D Puzzle'ı... Akşamdan yapmak istedi ise de, yarına diye diye en sonunda ikna edebildik yılbaşı akşamı. Yeni yılın ilk günü ise, kahvaltı ve çay keyfimizden sonra; babam çalışmaya gitti, Kağanım ile ben puzzle yapmaya başladık. Bir süreden sonra eniştem yardıma geldi, anlayamadığımız ve yapımını okuyamadığımız bölgede ablam yardıma geldi ve sonra nihayet bitirdik... 


Kağanımın hiç gitmediği bir yer Kız Kulesi ama çizgi film kanallarından, benim odamdaki koltuğun üzerindeki minderin kılıfındaki yapılardan gördüğü ve de bizim gösterdiğimiz resimlerden sevdiği kadarıyla biliyor ve çok seviyor... Bir gün İstanbul'a gitmek ve canlısını da görmek nasip olur kuzumuza inşallah... :)

3D Puzzle'ı yapma deneyimimize gelince; her birimiz ilk defa 3D Puzzle yaptık, ablam eniştem ben ve Kağanım. Kağanım kartonlarından parçaları çıkarmaya yardım etti daha çok, nazik bir yapı kalın kartondu ama biraz da bağlantı noktaları nazikti. Böyle puzle parçalarının birleştiği yerleri ve de diğer parçalarında, çizgi şeklinde açılan yerleri vardı... Güzeldi, eğlendik ve de epey iyi uğraştık. Sanırım biraz daha sonra da eniştem 3D Gemi Puzzle alacakmış. Bakalım... :) Kağanım da ileride daha çok yardım edecektir bize, bu başlangıçtı ve deneyim oldu bize...

Yılbaşı akşamımız ve de Senenin ilk günü böyle geçti işte. Tüm aile üyelerime ve Allahıma varlıklarına teşekkürüm ile, nice güzel senelerimiz olması dileğimle. Ve bu da benim 2018'de yazdığım ilk yazım oldu; tüm sene bol ve güzel yazılar yazabilmem dileğimle. Güzel seneler olsun hepimize, Sevgilerimle... =)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...