23 Nisan 2017 Pazar

Ankara'da Olmak - Nisan 2017


Geldiğimiz akşamı  da sayarsak, bugün Ankara'daki 5. Günümüz. 4 sabahtır yine Ankara'da uyanıyoruz.  Buralı değil de yılın birçok zamanında kısa veya uzun kalışlar ile hayatınızın bir parçası haline gelmişse bu şehir, beni anlarsınız; biriktirdiginiz her anı ile sizi sarıp sarmalayacak, Ankara her hüznü ve mutluluğu bir başka an hatırlatmak üzere geriye atmış olduğunu anlatacaktır size... Yine aynı durum hakim bende ve bu sefer bundan sonra her defasında daha da yoğun olacağını anlamış ve kabullenmiş durumdayım. Eminim sizin de hayatınızda böyle bir şehir veya böyle bir olgu vardır işte. Ankara benim için böyle...


Ankara kahve kokusu demek, Ankara kuru soğuk demek. Ankara karmaşa ama aynı zamanda huzur da demek. Ankara anıların da başkenti demek benim için...


Çokça da anlattığım üzere; Kas erimesi hastalığımın ve çeşidinin burada kesinleştiği zamandan sonra sıķ sık git gelllerimizle pek sevememiş ve hiç de sevemeyeceğimi  düşünmüştüm, bu şehri ve bu şehrin benim için tek Hastanesi olan Hacettepe Üniversite Hastanesini... Ama önce Hastane çıkışlarımızda Ankara ve çevresini bana gezdirip öğreten annem, daha sonra tüm gün hastanede beklemelerimizi bile eve dönüşlerimizden  sonrası için sevdiren Saniye kivram ve Kamil amcam sayesinde sevdim bu şehri. Bir kez sevmeye başlayınca da birçok sebebim oldu işte... :)

Şimdi yine Saniye kivramlardayız, burada olmak yine çok güzel şükür ki... 

Hastane yıllarının üzerinden yıllar geçti. 2009'dan bu yana Ankara'ya Hacettepedeki kontrollerim için değil, sadece Ankara'daki sevdiklerimizi görmek ve anılarına şahit olmak için geliyoruz.  Ve benim anılarım ne zaman gelsem o derin kuru havasıyla kendine has kokan Ankara bana hep başka hissettiriyor kendimi... Her geldiğimde ağzımdan sesli ve neredeyse istemsiz çıkan bir "Yine ben geldim Ankara'm!" Sözü var. Çarşamba akşamı da geldiğimizde dediğim gibi "Yine ben geldim Ankara'm..."

Ankara beni bu sefer daha da garip karşıladı, aklıma olmadık anılar ve olmadık hüzünler düşürdü. Hepsini kabullendim de birini kabullenemedim, "Neden o anıyla bağdaştırıyor burayı bana şimdi?" Diye soruyorum kaç gün ve gecedir. Yeniden başlamak burada nasip olur inşallah demiştim, bazı planlarıma. Hatıralara sarıldım ve yine usulca dinleştik ama daha çok Ankara ile...

Ve artık  kafamda sorduğum soruların birkaçının cevabı var, birkaçının da cevabını asla doğruca alamayacağımı biliyorum. Ankara benim için sır dolu anıların da başkenti artık. Yaralı ama dermanı kendinde saklı, denizi olmasa da gökyüzünü deniz gibi dalgalı hale büründüren, anılarıyla kendi heybesine daha fazlasını sığdıran koca bir şehir burası; öyle kişileşmiş ki bende, tarihlerce biriktirdiğimiz anılarımın ev sahiplerinden biri artık.. Bir Pandora kutusu Ankara, düşler alemine sızan ama hem bilim kurgu hem de fantastik deneyimleri içeren...



Anı biriktiriyorum yine işte bu çerçevede, gerek geçmişi düşleyerek gerekse de bugüne her anı sığdırarak işte... 

Saniye kivramlardayız yine ve buranın anısı da fazla bende. Burada balkonda oturmak karşında bircok ev de bulsan, anlamlı. Burada mutfakta oturmayı seviyorum ve evin her köşesinde bir düşüncem de var üstelik... Dönüş yarına, pek fazla bir şey de yapamadım burada bu sefer. Sadece bol bol sohbet anlarına katıldım yine ve o anlarda hatırladığım eski anlara da yeniden gösterim hakkı verdim hafızamda izledim durdum. Bir de Ankara'da beraber anı biriktiremediğim kişileri de burayla bağdaştırabildiğimi anladım bu sırada. Enteresandır işte, burası bana bazılarını da hatırlatıyor geçmiş anılara dair...

Gerdirmelerime ve dinlenmelerime olduğunca fırsatı sundum bu arada burada... Ankara ayaklarını gerdirmeye yeniden başlamama vesile oldu ve 4 gündür aksatmadan gerdirme ve dinlenmelerimi yapmayı sürdürüyorum. Bu fırsatı kendime sundum ve es geçmemeye gayret göstermeye devam ediyorum... Ders çalışmalarıma tekrarlar arasında aralar verdikçe okudum ve yazdım esasında. Üstteki fotoğraftaki oturuşum da bundan sonra en sevdiğim oturuşlardan biri artık, zira belime de bacaklarıma da iyi geldi ve fazlasının zarar azının karar olacağını da söyleyen fizyoterapistimle bu oturuşu sürdürmeye karar verdik...

Kağanım da bizimle, babamın bilardo turnuvası maçları için gelmiştik esasında, bahanesi sağlam bir Ankara yolculuğu daha çıkmıştı bize işte. Turnuvanın ikinci gününde babamın maçları bir maçının sonunda penaltılara kalmış ve penaltılarda yenilmiş. Sağlık olsun, canı sağolsun. Ankara'daki günlerimize hep beraber devam ettik biz de; Annem, babam, Kağanım, ben, Saniye kivram ve Kamil kivram... Annemler ziyaretlerine de gitti geldi, ama ben hep evde idim. Bu bile hoşuma gidiyor ama, kivramlarla olmak ve Ankara'da olmak güzel... :)

5 günlük maceramız yarın dönüşümüzle son buluyor. Hasta geldi Kağanım Ankara'ya, ilk günlerimizde burada bitirdik vurulması gereken iğnelerini. İyileşmiş halde de döneceğiz inşallah Bursa'ya... :)


Nedeni nedir bilmem, geldim geleli sabahları deliksiz bir uykudan gözümü açamaz halde uyanıyorum. Son üç gündür de kendimi anılarla ve burayla her türlü uğraşır halde ama daha dinç görür oldum. Bu kısa tatil, Ankara'nın verdiği güç ve kısa sürede de olsa dopingi oldu bana galiba. Yeniden başlamak mümkün olursa eğer -inşallah bundan sonra olacak- bir başka sebeple daha geleceğim bu başlangıcımın devamında da buraya.


Heybeme bol Ankara'da olma hissi doldurdum, nasıl hissettirdiğini ve neler düşündürdüğünü kaydettim hafıza ve duygularıma. Güzel, mutlu ve umutlu günler olur bundan sonrası da inşallah... Ankara bana yine iyi geldi ve sonrasına daha çok yön verecek yine inşallah. Bir dahaki geldiğimde yine güzel ve yine huzur dolu bulabilmeyi umuyorum Ankara'yı. Ve kendime sunduğum bir başka sebep ile de gelebilmeyi diliyorum kendime ileride...

Ankara'dan sevgilerimle... :)


19 Nisan 2017 Çarşamba

Kıyamayışıma Kızıyorum


Kullanmaya kıyamadığınız, saklamaya doyamadığınız eşyalarınız var mı? Bu hayatta sevdiklerimize kıyamayışlarımız haricinde, içimizde ukte kalmasına değmeyecek her şeyi yerine getirebilmeliyiz esasında değil mi? Oysa ne kadar çok hata ediyoruz bu konuda; sonra giyerim diye alıp kenara attıklarımız, sonra kullanırım diye kullanmadan kenarda beklettiklerimiz, "kullanamam canım, şunun güzelliğine bak!" deyip bir köşede öylece duruşlarına hayranlık duymaktan başka işlev katmadığımız ne çok eşyalarımız var... Hepsi dünyevi, hepsi yarın öleceğimize emin olsak tadını çıkarmadan gideceğimiz için belki de üzüleceğimiz şeyler. Ki zaten; hem hiç ölmeyecek hem de her an ölebilecek gibi yaşamalı, dediklerinin ikinci kısmını yapmayı unuttuklarımıza dahil ettiğimiz konular bunlar...



Evet, yeni bir hediye veya yeni bir eşya aldığımda kullanmaya kıyamayıp bekletebildiğim ve saklayabildiğim süre boyunca sakladığım çok eşyam oldu ve bu duruma bir son vermeye karar verdim.

Öncelikle kendimi kendime ifşa ettim, şimdi sırada burada ifşa etmeye geldi. Sebebi belli, bu durum artık beni de rahatsız ediyor ve ben de bir süredir kendimi daha çok kızıyorum. Eskiden kıymetini bildiğimi sanıyordum böyle yaparak. Oysa şimdi düşünüyorum da, kıymet bilmek böyle olmaz ki ama!


İşe mumlarımdan başladım, oldum olası kıyamam mumlarımı yakmaya. Sanki onların esas amacı süs eşya olarak durmakmış gibi, pürüzsüz yüzeylerini epey süre izlerim. Ama kıymak gerek, en güzeli bir eşyayı kullanmak ve esas zevkine varmak... :)

Merom'un Şubat başında burada iken bana aldığı iki mumu yaktım Mart sonuna doğru.  Bu kıyamadıklarıma kıyma kararımı da Merom un sayesinde aldım biraz da zaten;  "kullanmaya başla o mumları lütfen ve yaz onlar yanarken!" Demişti,  her bir isteğine uydum Meromun. Süs olarak durmasında durmasindan iyi geldi üstelik. Dostum sağolsun... :)


Kıyamayışlarımızın çoğunun ucunda, neler neler yazarım diye aldığımız cicili bicili defterlerimiz veyahut toplu üretimle yıl bitimlerinde dağıtılan ajandalarımız var. Benim de bu kategoride defterlerim var tabi... :)

Benim daha fazla bildiğim boşta defter sayım 3 adet çıktı. Alttakiler ajanda, üstteki de yılbaşı hediyesi idi; sene 2015'deki yılbaşından kalma... :) Suna abla  almıştı yılbaşı öncesinde elime geçmişti ama not defteri yaparım bunu, sevdiğim sözleri ve alıntılarImı yazacağım yeni defterim olur demiştim.  Ama kendimi yine saklar buldum ve o günden beri notlarımı  genelde bilgisayara yazıp kaydediyorum. Evet delilik resmen, ben eskiden daha disiplinli şekilde defter tutardım; kendimden utanmalıyım. .

Üstteki küçük defter hala kullanıma geçmedi, ama en azından göz önünde tutuluyor şimdi kendisi tarafımdan. 

Onun altındaki mavi defter; 3 yıllık bekleme süresini nihayet doldurdu ve ajanda olarak yapmam gerekenleri ve yapıyor olduklarımı ayrıntılı veya yüzeysel şekilde planladığım plan defterim oldu sene başından bu yana; egzersiz notlarımı, hayallerime giden yolları ve daha fazlasını not ediyorum.

Ve diğer ajanda tipi ama biraz daha büyükçe defteri ise, bu ay sınavlara doğru hazırlık defteri yaptım not tutuyorum. Defter kullanmayı  hep sevdim ve şu sıralar bu konuda da kendimi kutlamadan geçemiyorum doğrusu. :)


Cüzdan bir ara en çok aldığım hediye olmuştu, bu tarz bozuk para cüzdanından bahsediyorum elbet ama ben bu tarzları kağıt para cüzdanı olarak da kullanıyorum. Diğer büyük cüzdanları kullanmayı sevmiyorum pek. Bu tip 2 tane cüzdanım var, ikisi de hediye geldi kuzenlerimden; biri Suna ablamdan diğeri de küçük kuzenim Gizoşumdan. Derken kullanamaz oluyorsun elbet.  Elimde olduğundan beri iki defadan fazla kullanamadığım bu cüzdana da kıymam gerektiğini düşündüğüm eşyalardan gördüm ve iki parça kağıt paramı  içerisine yerleştirdim. Küçüklüğümden beri penguen sever biri olarak,  kullanmamayı tercih etmem ayrı bir gariplikmış zaten. Insan saklaya saklaya unutuyormuş da zaten neyi var neyi yok. :)

Son kurbanım Meromun bana 2015 başında bir postasıyla  beraber, okuduğu şehirden attığı gül sabunu. Sevgili dostum geçtiğimiz senenin sonunda üniversiteyi bitirdi ben sabunu çekmecemde çok güzel kokuyor diye kullanmaya kıyamayıp çekmecemde açıp kaparken o güzel kokuyu aldıkça Meromu andım durdum. Ama zamanıdır ki artık 2 sene geçmiş üzerinden,  artık kullanmam gerek; hem ayıp hem de sana yazık dedim ve epey kıyamadıgıma kızdım..


Diyeceğim o ki; ne kadar kıyamasak da, zaman her birimize kıyıyor. Gün gelip kullanmadığımız  eşyalar, gururumuzdan aramadığımız insanlar ve erteledigimiz  vakitleri çok ama çok arar olmadan herşeyi  zamanında ağız tadıyla yerine getirebilmeye gayret etmeliyiz. Ben bu saydıklarımla bir yerden başladım, sıra sizde. 

Zamanı yitirmeden tadını çıkarmaya bakmalı... Tavsiyemdir, sevgilerimle... :)


16 Nisan 2017 Pazar

Pazar Yazısı #32 - Referandum Pazar'ı Ve Belki De Yeni Bir Dönem



Bir Referandum Pazar'ını geride bırakmak üzere iken yazıyorum bu yazıyı. Bugün 16 Nisan 2017 ve ülkem için önemli bir halk oylamasında daha sandık başlarında idik. 

Ailecek oylarımızı kullandık, o paravanın arkasından çıkmadan önce avucumun içine de bir mühür bastım. Aslında, o mührü denemek için önce avucuma bastım, yetmedi bir de kağıda denedim ondan sonra oy pusulamın üzerine bastım mühürü; vatanım ve geleceğimiz için hayırlı sonuçlar çıkması dualarımla.

Sandığa ilerlemeden önce sandık başındaki amcalardan biri; "İlk oyunuz mu?" dedi gülerek bana. Küçük mü görünüyorum acaba, diye sevinmiş buldum kendimi. "Hayır üçüncü bu." dedim hızlıca aklımdan saydıktan sonra gülümseyerek. Ama eve geldikten sonra saydım ki, üç değil dördüncü imiş. İlk oyum yine bugün yapılan referandum gibi, 2010 Anayasa değişikliği referandumu idi. 24 yaşımdayım; şu ana dek 2 kez referandum oylamasında, 2 kez de seçim oylamasında oy kullanmış bulunuyorum yani...  :)

Vatandaşlık görevimizi yaptık bugün, vatana ve millete hayırlı olması dileğiyle. Son durumda akşamdan beri, "ortalık yine kızışacak" diye tahminlerde bulunduğumuz üzere haberlerle dolu. Evet oylaması çoğunlukta deseler de, çalıntı oy çok deniliyor ve bugüne dair ispatlı videolar da internette dolaşıyor. Oylarımızın çalınmış olması "ihtimali" bile berbat ve utanç duyulması gereken bir durum! Ülkemiz için çabalıyoruz, en iyisini yapmaya çalışıyoruz sandığa giderek. Ama bir haberler geliyor daha sandıklara gidileli birkaç saat olmuş usulsüz şekilde "Evet" mühürü basanların video haberleri geliyor. "Neden?" diye soruyor insan istemsiz. Hadi tamam bana ve tüm halkın kararına saygın yok, peki vicdanın?!

Ben oy kullanıp geldikten ve üstteki kolajdan soldaki fotoğrafı İnstagram hesabımda paylaştığımda şöyle demiştim; "Sonuç ne olursa olsun, tüm ülkemiz ve geleceğimiz için hayırlı olsun diliyorum. Evetçi hayırcı herkesin barış ve mutluluk içinde yaşayacağı günlere gideriz dilerim." Ülkemiz bunu başarabilir mi dersiniz? Umarım kutuplaşmaya gitmeden bu başarıyı sağlayabiliriz. Umudumu kaybetmek istemiyorum hala bu konuda... Ama demokrasimizi yıkmayın ve vicdanınızı kaybetmeyin diliyorum!



Gelelim "Belki de Yeni Bir Dönem Dediğim" Haberime;  

Hayatımda iyi bir ilerleme kaydedebilmem adına, son yazılarımdan birinde kariyer sitelerine başvuracağım ve iş hayatına atılmaya yeterli cesarete kavuşturulduğumdan bahsetmiştim. Bir kariyer sitesine kaydımı geçen hafta yapmıştım. Bugün ise ilk iş başvurumu yaptım. Yaklaşık 1,5 saat kadar oldu. :)

O kadar çok istiyordum ki üniversiteye başlamadan önce ve sonrasında çalışma hayatına yeniden atılmayı, lise sondaki 1 sene boyunca yaptığım stajın daha da resmiyete dökülmesini ve o güzel merdivenleri hızla tırmanmayı... Olmadı, hayatımda başka tarafa gitmem gerekti. Daha üniversite hayatımın ilk senesinde bir atak geçirdim ve tüm planlarım değişti. Ağırlaşan hastalık durumumla beraber, kariyer planlarımı ertelemek durumunda kaldım. Hakkımda böylesi hayırlıymış diye kabullendim ve tedavime odaklandım. Elimden gelenin fazlasını yapmaya ve bu yolda ilerlemeye başladım.

Ama 1,5 aydır farkediyorum ki kendimi bundan sonra hayatımın böyle gideceğine ve bir daha değişmeyeceğine çok inandırmışım; en azından iş hayatına atılma konusunda. Olur mu olmaz mı bilmiyorum, her şeyden önce hayırlısı diyorum. Olursa eğer alışmak çok zor olacak biliyorum. Ama benim için olması gereken bu ise, rabbim bana nasip eder inşallah. 

Korkuyorum, tahmin edemeyeceğiniz kadar çok korkuyorum. Yapabilir miyim? -Elimden gelenin fazlası için çabalayacağım. Hayaller için, yeniden ayağa kalkabilmek için bir amacım olmalı ve evden biraz olsun dışarı çıkıp bir şeyleri yapabildiğimi görmeliyim. Ailemin, dostlarımın ve de fizyoterapistlerimin eseri bu durum. Onların desteklerine minnettarım. 


Dilerim her şey hakkımızda en hayırlı şekliyle olur. Yeni bir döneme girdik belki de, dostumla ve tüm ülkemle. Hani şu yeni ay retrosu falan geldi geçti ya Mart'ta, ondan sonra çok duygu karmaşasına girdik durduk. Kendim adına zorlu bir Mart olduğunu da söylemiştim ya hani. Hayırlısı demeye devam... :) 

Okuduğunuz ve orada olmaya devam ettiğiniz için teşekkür ederim. Yeni bir hafta, mutluluk ve güzelliklerle beraber hayırlıca gelsin. Sevgilerimle... :)

12 Nisan 2017 Çarşamba

Bursa 15. Kitap Fuarı'na Gittik - 26.03.2017



 2015 yılından sonra yeniden üstteki üçgen çatıları olan Bursa fuar alanında idik babamla, 26.03.2017-Pazar günü. Bu gidişimiz dördüncü idi. 2013-2014-2015 ve 2017... Bakalım bir dahaki gidişim iki sene sonrasına mı olacak, yoksa seneye mi? Hayırlısı olsun inşallah. :)

26 Mart 2017 Pazar günü babamla fuar alanının park alanına girmeden önce, şu güzel alanı fotoğrafladım yine. Zira bu yapıyı sevdiğime yine emin oldum o gün... Babamla fuar alanına girmeden önce bizi engelli park alanına yönlendirdiler, "engelliniz mi var?" diye sorup. Nereden anladıklarını biraz sonra anladım, bagajımızı kapattıktan sonra sormuşlardı bu soruyu; Akülü sandalyemi görmüş olduklarını sonradan anlayabildim bende. Tedirgin etmeli mi etmemeli miydi bilmiyorum, ben çok küçükken bu kontrollerin olmayışından ötürü o an yine garipsemem normaldi bence. O kontrol beni güvende hissettirse de, bir de bu yönden düşündürttü esasında... Hep olmalı tabii ki, iyi ki kontrol ediliyor. Ama diğer türlü düşününce de, dünyanın şu duruma gelmesinden korkabiliyor insan... (Bu da o güne dair bir an idi işte)

Neyse, engelli park yerlerinin olduğu bölümde babam akülü sandalyemi hazırlarken bende kendimi hazırladım; fotoğraf makinemi elime aldım, kulaklığımı telefonumun kulaklık girişi yerine taktım, kulaklığın tekini de tek kulağıma... Fuar alanına, akülü sandalyemde de bu vaziyette hazır olduktan sonra dalış yaptık işte babamla... :)



2011 senesinde babama bir kitap listesi hazırlamıştım ve o gitmişti fuar alanına, ben Balıkesir'de örgün öğretimimi okurken annemle. Bir dahaki gidişlerimizde de hep beraber gittik; 2013 senesinde annem de bizimleydi, bir seferinde eniştem de bizimle gelmişti. Ama iki seferdir babamla yalnız gidiyoruz. Babam sağolsun, her gittiğimizde saatlerce gezmeme tahammül eder; Allah başımdan eksik etmesin. Bu sene de, "Gez gezebildiğin gibi, ben seni takip ediyor olacağım." dedi. Ama bu sefer, girdiğim ilk 15-20 dakika boş boş dolaştım. Bu sefer fuar bana çok karmaşık geldi. Evet, aradığım yayınevlerini bulabiliyordum; Can Yayınları yine girişte solda, Yapı Kredi Yayınları solda kalıyordu ama iki yayından da alışveriş yapmadan çıktım bu sefer. 

"Dex Yayınları'ndan kesinlikle kitap alıp çıkacağım, Canan Tan'ı yakalarsam hele bırakmayacağım!" diyordum, o ilk 20 dakikanın başında görmüş olmama rağmen kalabalıktan stand etrafında dönerken dönüşü çok kez kaçırdım ve Canan Tan'ın yanına diye Dex yayınları'na geri döndüğümde onu bulamadım. Maalesef, bu sefer hiçbir imzalı kitap alamadım. Gittiğimiz gün, benim çok severek okuduğum ve takip ettiğim yazarları; Ayşe Kulin'i ve Sinan Akyüz'ü, 1-2 saat ile kaçırmıştım. Velhasıl, ne kadar istesem de ikisini de bu sene yakalayamadım. Başka bir zamana inşallah... :)

Sevdiğim Yayınevlerinden bir demeç sunmak isterim bu arada, yayınevlerinden bahsetmişken; Can Yayınları, April Yayınları, Destek Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, Epsilon Yayınları, Pegasus Yayınları, bir de artık Arkadya Yayınları... Aklıma ilk gelen bu yayınevleri, benim en sevdiklerim...


2017 Bursa Kitap Fuarı'ndan Aldığımız Kitaplar;


İlk aldığım kitap, Destek yayınları'ndan adını sanını bilmediğim bir yazarın kitabı oldu; Ertürk Akşun- Ateş. Destek Yayınları'ndan daha çok kitap almayı isterken, bir kitap alıp ayrıldım stanttan.  Esasında, biraz da okumak istediğim kitaplar listemin dışına çıkmak istedim bu sefer. Ateş kitabını almam da bu sebeptendi. Şimdi elimde okuduğum kitap Ateş, bitmek üzere neredeyse...

Boş Koltuk - J.K. Rowling (Doğan Kitap); Kendisi hiç ama hiç okumadığım bir yazar ki, ortaokuldan bu yana onun Harry Potter kitabının filmini çok konuşmuş ve çok izlemiş kişilerdenim. Ne zamandır, J.K. Rowling kitapları okumak istiyordum ama bu Harry Potter serisi olmasın diyordum. Çünkü filmini izlemiş olduğum bir kitabı okumam kolay olmuyor. Ama kitabını okumuş olduğum bir filmi izlemek,  güzel oluyor... :) E ben Harry Potter filmleri çıktığı zamanlarda, şimdiki kadar fantastik kitap sever biri değildim. Ben Fantastik kitapları, Stephen Meyer'ın Alacakaranlık serisini okuyarak sevmeye başladım. Velhasıl okumayı merakla beklediğim bir kitap şu an, Boş Koltuk...

Öksüzler Treni - Christina Baker Kline (Arkadya Yayınları); Daha önce Arkadya Yayınları'ndan Saraj Jio'nun 3 kitabını okudum. Bunlar haricinde de Arkadya Yayınları'nı pek bilmiyordum. Stant başına gittiğimde hep aynı tarz diye baktığım esnada, standda duran genç kız bana kitap önermek istedi. Kitap fuarına bu sohbet imkanının olması sebebiyle de bayılıyorum. Hangi standın başına geçersen geç, tek konu var; kitaplar ve hikayeleri. :) Ben bu mutlulukla kitapları incelerken, kız bana iki kitap gösterdi; biri Erik Ağacı (Ellen Marie Wiseman), diğeri de bu Öksüzler Treni kitabı idi. 2016'nın en çok okunan kitabı imiş her ikisi de. Gönlüm Öksüzler Treni'nin hikayesine aktı. Sohbet ediyoruz ama kitabın içeriği hakkında derin bilgiler vermiyorlar tabi. İki kitap alıp ayrıldım stanttan, ama bilseniz kitapların konularına içim gitti resmen; her biri ayrı güzeldi aslında. Aldığım diğer kitap ablamaydı, adı 22 Britanya Yolu (Amanda HodgKinson).



Gelelim kitap fuarının en sevdiğim diğer özelliğine; bir kitap fiyatına, birden fazla kitap alabilmek... :)

Üçtür her gidişimde indirim fırsatı yakalamaya çalışıyorum, 2013 senesinde April yayınlarında 3 kitap 16 TL indirimi vardı. 2015 senesinde gittiğimizde de, Epsilon Yayınlarında 3 kitap 15 Tl indirimi vardı... Bu sene ise, bu dediğim indirimlerden daha çok görebildim. Ama benim sevdiğim tarz kitapları bulabildiğim bir yayınevi olan April Yayınları'nda yine bana göre bir fırsat vardı şükür ki; 3 kitap 10 Tl! Üstteki resimde gördüğünüz üzere 6 kitap fırsat ürünü olarak tarafımızdan alındı babamla; 3'ü ablama, 3'ü de bana... Kitaplar dönüşümlü her birimize olduğu için, hepimiz kardayız...

Kendime 3'lü olarak aldığım kitaplar;

Yeni Moda Turuncu - Piper Kerman
Sonun Geldi Sevgilim - Tuna Kiremitçi
İyimser - Laurence Shorter

Ablama 3'lü olarak seçtiğim kitaplar;

Freud'a Kafa Tutan Kız - Dora - Lidia Yuknavitch
Konuşmayan Tavus Kuşu - Berrak Yurdakul
Aile Hayatı - Akhil Sharma

:) Aldığım kitaplar işte bu kadardı. Oralarda gezmek, bu hazları yeniden yaşamak seneye de nasip olur inşallah... :)


Fuar alanına girerken ve çıkmadan öncesinde, "önünde fotoğraf çektirmeyeni dövüyorlarmış" diye içimden geçirdiğim Fuar Hatırası tablosunun önündeki fotoğrafımızı babamla çıkışta çektirdik. :)

 Girişte bulunan bu hatıra tablosunu, daha fuarın açıldığı ilk günlerde İnstagram'a fuara gidenlerin attığı fotoğraflarda gördüm biliyor musunuz? O sebeple, girişte fotoğraf çektirmedim; zira çok doluydu. Ama çıkışta, "Fotoğraf çektirmeyeni dövüyorlarmış!" diye bir espri yaptım kendi kendime. Önce sırada bekliyorsunuz, boşluk bulduğunuz anda tablo önüne doğru ilerlemezseniz çok bekleyeceğinizi de hemen anlıyorsunuz. 3-4 kez bizden önce fotoğraf çekenler olunca, akülü sandalyemle hamle yaptım bende diğerleri gibi. Önce babam beni çekti, sonra bizi bekleyenlerden rica ettik ikimizi de çektiler. Bu da Bursa 15. Kitap Fuarı Hatıramız oldu böylece... :)

Gelgelelim bizim de babamla fuara gelip gittikçe bir geleneğimiz var; çıkışta babam elinde, bense kucakta kitap torbalarıyla fotoğraf çektiriyoruz ve öyle gidiyoruz fuar alanından. Bu sene babamı salondan çıkmadan önce çektim yine, bende yine arabanın yanında arabaya binmeden önce kucağımda torbalarla babama fotoğraf çektirdim yine...

Velhasıl, güzel bir fuar günü daha böyle geldi-geçti-bitti. Nice fuarlara olsun, nice beraber ailecek vakit geçirmelerimize olsun. Babamla fuar alanından çıkıp, 2015'teki gibi annemle eniştemi avm'den almaya giderken yine dilimde şükür aklımda ise arkadaki kitapların güzelliği vardı. Allahım hepimize yaşatsın böyle güzellikleri...

2017 Bursa Kitap Fuarı'nı biz 10 kitap alarak uğurladık böyle. Sizden de fuar anılarınızı bekliyorum. Okuduğunuz için teşekkürlerimle. Bu gecikmiş yazımla, bir haftanın daha ortasında mutlu ve hayırlı bir hafta dilerim hepimize... :)

7 Nisan 2017 Cuma

Arkadaşlık Ve Dostluk Üzerine #4 - Kayıplarımız&Kazançlarımız


Mart 2017'de yazamadığım yazılardan biri ile devam etmek istedim Arkadaşlık Ve Dostluk Üzerine yazı dizimde; kaybettiğimiz dostlar ve kazandığımız dostlar konusu...

Kaybettik diyordum, Mart 2010'da bu hayattan edebi hayata göç eden Duygumuzun ardından bir süre boyunca... O zamanlar "ölüm" konusundan bahsetmemek için kullanıyordum bu terimi, şimdi kaybettik derken bile ne kadar yanıldığımı anlıyorum. Birini unutmayı istemiyorsanız; anıları her gün daima sizinle yaşamaya devam ediyorsa ve bundan sonraki hayatınızın böyle devam edeceğini hissettiriyor ve yaşatıyorsa, belki de kaybetmemiş kazanmışsınızdır. Varlığı sadece burada değil artık belki, ama buradaydı diyebiliyorsanız ve demekten de vazgeçemiyorsanız; belki de kaybedilen somut varlığın soyut ama kalpte en deriniyle somut kalması ve somutluğunu sürdürmesi bu dünya adına en büyük kazancımızdır... Belki de değil, bence öyle!



Hiç şüphesiz, zorlu geçen 7. Mart'tan sonra daha da emin olarak diyebiliyorum ki artık; biz kaybetmedik, kazandık. Sadece yazmak değil, konuşmak bile zor geliyor ara ara. 2010'dan beri süregeldiği üzere, Mart ayları eskisi gibi güzel geçmiyor. İçimdeki hislere engel olamadığımı görüyorum her defasında; hüzün, efkar ama en çok da özlem...

Her insanın hayatında kendine göre önemli dönemleri vardır, bir veya birden çok. Küçüklüğümden beri, bir arkadaş çevrem olsun diye çok çabaladım ama başlarda hep hüsranla karşılaştım. Beni seven doğru dürüst arkadaşım olmadı başta. Hepsinin bir şartı oldu, hepsinin bana karşı bir duvarları vardı ve bana karşı bitmek bilmeyen kuralları... Sınıftan ve okuldan öteye birkaçı haricinde hiç çıkamadım. Benim onlarla gidebileceğim kafeler, sahiller ve şehir otobüslerini kullanıp gidebileceğim tekli yolculuklarım olamazdı çünkü. Bunu hep bildim, bir zaman bunların eksikliğine çok ağladım. Ama bir zaman geldi, bunun bilincine vardım ve bu durumları da umursamaz hale gelebildim...

Gelgelelim kolay olmadı ama günün birinde oluverdi. İlk arkadaş çevrem, son evimiz olan şu anda da oturduğumuz siteye taşındıktan sonra oldu. Düşünün 12 yaşındayım ve yakın diyebildiğim tek bir kız arkadaşım var; okulda görüştüğümüz, nadir de olsa evlerimizde de görüşmeye çalıştığımız tek yakın arkadaşım... İlk çocukluk arkadaşımın ardına, 4 kız ekledim ben bu sitede işte. O kızların arasında Duygum da vardı. Daha önce de isimlerini çok geçirdiğim arkadaşlarımla, o zamanlar çok ama çok kavgalar, küslükler ve barışmalardan sonra "kardeşim" dediğimiz boyuta gelebildi arkadaşlığımız; o yazı burada...

O boyuttan sonra kavga etmedik mi? "Hem de delicesine kavga ettik!". Kimimiz birimize, onun küstüğüyle konuştuğu için dolapları tekmeleyecek kadar kızmıştı ve küsmüştü; kimimiz sadece kendisi oyunlara çağrılmadığı için küsmüştü; kimimiz oyun sırasında küsmüş gitmişti; kimimiz aşk acısı çekmiş ama destek bulamamıştı; kimimiz hep karşılıksız sevmişti ve bazıları tarafından çok gereksiz bulunmuştu ağlayışları... Ve daha neler neler olmuştu... Günü gelmiş her şeyi aşmış; geçmişteki kavgalarımıza gülümseyerek bakabilmeye başlamış, alışmıştık ve anlamıştık birbirimizi...

Şimdi düşünüyorum da, birbirimize arkadaş ve kardeş diyebiliyorduk. Kardeş, ne güzel bir kelime değil mi? Duygumuz gittiğinde de, evden aynı böyle kardeş çıkmıştı bizim, çünkü biz hiç birbirimizin evlerinden çıkmazdık ki... Bu yüzden epey uzun süre kendimize de gelememiştik... Özel oluyor işte, ilk tanıdıklarınız da, son tanıdıklarınız da!

Belki anlattım belki de anlatmadım; bizim tanışmamız Duygumla sitede bir kavga olduğu sırada olmuştu. Damlamla tanışmıştık önce, çok sonra bir gün dışarıya çıktığımızda Duygumuzla tanıştırmıştı Damla... Sitemizin eski erkeklerinden birinden aynı gün benim rahatsızlığım sebebiyle bir kırıcı söz işitmiştim, üzerine de kavgaya girmiştik. Gel gör ki sırtına şaplağı yiyen ben, canı hem fiziki hem de ruhen acıyan yine bendim ama üste çıkan ise karşı taraftı... Damla ve Duygu ilerleyen saatlerde benim yanımda, o kavga ettiğimiz çocuğun annesinin karşısında beni savunmada idi. Beni dinlemiştiler, şahit oldukları o ilk olaydan ve sonraki diğer tüm olanlardan da hep korumuştular. Ondan sonra da, birbirimizi ne kadar kırarsak kıralım benim canımı hiçbir zaman oradan yakmamıştılar... (Şükür ki yakın hiçbir arkadaşım o açıdan canımı yakmadı, yakanlar da hiç yakınım olmadı..)


Geçtiğimiz Mart ayının 5-6-7'sini kolay geçiremedim. Ay başladığı anda üzerime yıkılıyor anılarımız acıtıcı şekilde. Hiç geçmiyor da zaten ama Mart'ı eskisi kadar sevemiyorum, en acı gelen o oluyor bana... Sadece yaşananlar yetiyor kendimi kötü hissetmeme. Kaybetmek mi dedim bu sene, kazanmadık mı? Kazandığımızı yine daha iyi gördüm. Sadece tanıştığımız anlar değil, kavgalarımız, yaz tatillerinde ayrılmalarımız-kavuşmalarımız da değil. Zamanla birbirimizi büyütmemiz, kavgalarla olgunlaşmamız, anlamamamız-anlayabilmemiz ve birbirimize karşı değişiklik gösteren karakterlerimiz ama bir bütün olarak "kardeşim" diyebilecek seviyeye yıllar içinde getirmişti ve bağımızı kurmuştu... Bunlar bizim kazançlarımız değil de neydi?

İtiraf hepimizindir; Duygunun yeri hepimiz için ayrıydı. Benim yerim veya Damlanın yeri nasıl ayrı ise, Duygu için ise apayrıydı işte. Küçüktük, ergenken insan acımasızdır ve aşırı duygusaldır çoğunlukla. İçimizde yeri geldiğinde hem en duygusal, hem de en çocuksu olabilendi Duygu. İçimizde 15-16-17 yaşındaki halleriyle, her birimizi anlayan ve dinleyen taraftı. Küçükken insan karşısındakini daha çok yargılıyor; sevdiğin çocuktan tut, yaptığın harekete kadar her şekilde her şeyi kendi düşüncesiyle yorumluyor ve seni her konuda olmasını istemesen de çoğu konuda anlamak istemiyor ve empati kurmayı istemiyor. Duygum beni bile anlayabiliyordu. Kime tutulsam, kime takılsam da anlayabiliyordu. Anlamak istiyordu... Sevmenin nasıl engel olunamaz bir duygu olduğunu da biliyordu ve de kendisi sevdiğinde ne hissettiğini bildiği için sen üzüldüğünde devreye mantığını sokarak seni yargılamaya kalkışmıyordu. Bir dost, bir kardeş olarak; acı gördüğün olaylara küçümser gözle de bakmazdı; kavga ettiğin kişiyle kendisine mantıksız da gelse senin açından bakabilmeye de çalışırdı. Başkaydı... Demek istediğim o yaşlarda bunları yapabilen aramızdaki nadir insanlardandı... Biz bu sebeplerden ötürü de "meleğimiz" dedik bu dünyadan gidince, herkes sadece yaşı gereği erken gittiğine yorsa da benim "sarı meleğim" olmasının diğer sebepleriydi; anlayışla ve gerçek kardeş olarak her ihtiyacımda yanımda olması...


Evet bu yazı kaybettiğimiz arkadaş ve dostlarımıza idi; esasında kayıp değil kazanç olduğunu kavramayı her aklıma gelen birçok anıyla, yüzüme oturan gülümsemem ile kavradığım üzere. Benim ilk arkadaş çevrem, daha önce de bahsettiğim bu dörtlü idi. Her biri nadide idi, her biri küçükken "beni aralarına kabul ettikleri için" benim değerlilerim oldular. Beraber büyüdük zira, ergenliğimi onlarla geçirdim, onlar da benimle. Onların benden çok çok arkadaşları oldu, benim en yakın gördüğüm arkadaşlar onlardı... Anılarımız hala çok taze, bir daha yaşanmayacak ama anılarda yaşatmaya devam edeceğiz her birimiz böyle işte..

Sonra süreçler değişti, kayıp sandığımız kardeşimizin somut yokluğunun ardındaki acı anlarında hayatıma birileri daha girmeye başladı; üniversite hayatımın da başlaması ile...

Liseden üniversiteye taşıyabildiğim dost olmamıştı, arkadaşlarım oldu bana çok yardımı dokunan elbet ve bu arada yine yazsam görüşmeye başlayacağımızı bildiğim arkadaşlarım oldu. Ama hiçbir zaman "kardeşim" dediğim arkadaşlar kadar, evimde, içimde, her anımda, her köşemde olamadılar. Bende olamadım, dediğim şekilde dışarı çıkamamamdan yanımda biri olmadan bir yerlere gidemememe bağladım ben bunu. Sınırlı ilişkiler kurduk ama okul sınırı da yetiyordu o zamanlar...

Gelgelelim, daha Duygum bizimle iken biriyle tanıştım; adı Müge idi. O zamanlar bir sebepten, kardeşlerim tarafından kendimi fazla garip bir konuma soktuğum duruma sebep olan tercihlerimden biri kabul edilmemişti. "Neden seviyordum ki o çocuğu?" "Neden arkadaşlığımıza tekrar bir şans veriyordum?" Beni anlayan bir tek Duygumdu işte, sonra Damlamı da inandırmıştı bu duruma. O sıralarda tanışmıştık Müge ile ve beni tarafsız dinleyebilen nadir ikinci kişi idi... Duygu gittikten sonra onunla daha çok konuşur olduk. Şöyle adlandırmıştım o zamanlar, sanki Duygu onu bırakmıştı beni dinlesin diye ve de destek olabilsin diye.

Sonra 6-7 ay sonra üniversiteye başladım. İlk senemde internet ve telefon bağlantısıyla Müge ile görüşmeye devam ettik. Ki zaten internette tanışmıştık ve bunu hayatımıza da aktarmıştık. Sonra üniversitede ikinci arkadaş çevremi kurdum. Biri sıra arkadaşım olan, 4 yakın arkadaş edindim kendime. İçinde beni anlayan ve onları anladığım en iyi iki arkadaş döndük oradan sonra şehirlerimize, iki senemizi doldurunca... Dilek (sıra arkadaşım-ortağım) ve Pelin (genelde arkalı önlü oturduğumuz ve hala bugün olmuş kaldığımız yerden muhabbete devam edebildiğimiz nadir insanlardan- arkadaşım)...

Ve yıl 2012 olduktan sonra oturdu tekrar dengeler; 3 sene içinde 3 arkadaş daha hayatıma sığdırabilmişliğimin üstüne, birini daha hayatıma dostluk ve kardeşlik adına ekleyebileceğimi bilmeden, dayım yengemle ve ailesiyle hepimizi tanıştırmaya götürdüğünde tanıştım Meryem ile (yengeciğimin yeğeni, kuzenimin de kuzeni artık)... İnsan hep istediği şeylere, hiç beklemediği anda kavuşuyor bence (hiç şüphesiz). Ben dostlarıma her defasında, hiç ummadığım anlarda kavuştum hem de her birine. Damlama, Duyguma, Ortağıma, Pelin'ime, Meryemime... Şimdi en yakınımda iki kişi var, her anlamda da en yakınımda iki dostum var; Damlam ve Meryemim... 

Duygum şüphesiz ki Damla ile bizi daha da birleştiren unsurlardan biri oldu... Ve Meryem ile de arkadaşlığımıza etki edebilen yine Duygumdu. Çünkü ilkler öğretir, hatalarınızı ve doğrularınızı size. Tüm arkadaşlarımla dostlarımla birbirimiz üzerinde deneyimlediğimiz tavır-davranış-tepki, o ilkler sayesinde öğrendiğim hayat derslerimdi. Benim en büyük hatalarımdan biri, her kişiye birden çok güvenmek olmasına rağmen beni ve tercihlerimi yargılamaması Duygumdan öğrendiğim en büyük dersti.



Biliyorum ki şimdi; İyi-kötü her dostluk ve arkadaşlık, kayıp değil kazançtır. Benim sol yanımda büyütmeye devam ettiğim kardeşim Duygum, yerinde huzurla yatarken; beni emanet ettiği Damlam, Meryemim ve diğerleri şükür ki benimleler... Hayatıma sığdırdığım ilk en büyük gidişlerden birinin hatırasıyla başa çıkmaya çalıştığım her anda, beni susturmayı ve sakinleştirmeyi her biri başardı ve başarır hala. Duygu'nun ağzıyla beni uyandırırlar hala bazen hüzün uykularımdan, "anı yaşa", "kendine güven", "sen değerlisin", "sen çok güçlüsün", "sen kendin güzelsin", ve şimdi aklıma gelmeyen birçoğu... Bir insan 17 yıllık hayatına ne sığdırır ki? Duygum 17 yıllık hayatının 6 senesine beni de ekledi ve ben o 6 senede öğrendiklerimi hala uyguluyorum hayatıma... Bana dostluğu öğretti, dostlar kazanmama vesile oldu... Dostlarım iyi ki varsınız...

31 Mart Duygumun doğum günüydü ve o papatyaları çok severdi. Şimdi Nisan geldi ya yine hani, papatyalar da canlı; Papatyalar çıksın hepimizin karşısına, güzellikler getirsin o papatyalar ruhumuza ve hayatımıza. Derim ya anıları taze tutun, insan unutulmadıkça ölmez diye. Unutmadım, yaşatıyorum; içimde, kalbimde, zihnimde... Toprağı bol mekanı cennet olsun Duygumun ve onun gibi kayıp gitti sandığımız kazandığımız dostlarımızın...

Arkadaşlıklarınız ve Dostlarınız, onlarla anılarınız bol olsun. Her biri, birbirinden değerli ve önemli. İyi ki varlar ve hayatımızdalar... Bir kez daha bu yazı dizisine yazacağımda, dostlarımı değil dostluğumuzu anlatırım inşallah yine. Merom ve Damlam, iyi ki varlar hayatımın her noktasında. Size en güzel dualarımdan biri, sizin de olsun hayatınızda; Duygum, Damlam ve Merom gibi dostlarınız. Dostlarımıza ve kendimize çok iyi bakalım...


6 Nisan 2017 Perşembe

Mart 2017 Nasıl Geçti?


Mart yine epey zorlu geçen bir ay oldu benim için. 2010'dan beri geçirdiğim 7. Zorlu Mart'tı. Ama bu zorluğun içerisinden de anılar sayesinde toparlanarak çıkabildim. Gerek kendi hüznümün getirdiği enerji meselesi, veyahut sadece yaşanması gereken hüzünleri de yaşatan bir dizi olayın da içinde geçtiği bir aydı. Yorucu idi. Şayet bir daha yaşamak istemediğim cinsten aylardan biriydi. Anılarla geçen düşünceleri yaşamak isterim, sonunda oluşan güzellikleri de. Ama Allahım daha beterlerinden korusun dilerim...

Bu durumların haricinde, fırsat bulduğum her anda kendimi derslerime, kitaplarıma ve film izlemeye verdim. Ve evet, 3 ayın sonunda nihayet ayda izlemek istediğim film sayısına ulaştım. Mart 2017 nasıl geçti başlayayım o zaman. :)


2017 Mart'ta, 8 Film izledim;


Mart ayında nihayet ayda 8 film izleme hedefime ulaştım. Ocak ayında 4 Şubat ayında da 6 film izlemiştim. Bakalım Nisan ayında ne olacak durum. :)

Karanlığın Elli Tonu - Fifty Shades Of Dark; Fifty Shades kitap serisinin ikinci filmi ve ben hiçbir kitabını izlemeden filmlerinden takip ediyorum seriyi. Kitabı okumayı tercih etmedim ama filmleri romantik buluyorum. Ben aşırı derecede +18 bulmadım filmlerini de. Evet, ilk filme göre bu sefer birkaç +18 sahne fazla idi ama film romantiklikten uzak, başından sonuna dek +18 bir film değil hala bence... 18 üzeri kişilerin izlemesi gerektiği açısından hala +18 elbette. Ama bunun haricinde ben yine bu ikinci filmin sonunda da, oyuncuları ve filmin gidişatını sevdiğimi söylerken buldum kendimi... 

Serendipity - Tesadüf; Mart ayında izlediğim en güzel filmlerden bir diğeri idi, uzun zaman sonra izledim yazısı bile yazmıştım bu film için; ki burada. Samanyolu benzetmesini hala unutamıyorum, yüzümde o sahneyi düşününce bir gülümseme oluyor istemeden... :)

Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı; Kağanımın son zamanlarda en sevdiği animasyon film. Tavşana bitiyorum, her izlediğimde en sevdiğimiz karakter halinde izliyoruz filmi Kağanımla. Kağanımla Şubat ayında, yarısına kadar izlemiştik. Sonra eniştem filmi almış ve onların evinde baştan sonra izleme fırsatına eriştim Kağanımla. Ki Kağanım'ın ilk izleyişi değilmiş ve birçok sahnesini ezberlediğini gördüm böylece. :) Evcil hayvanların gerçekten böyle olmasını isterdim ama bu filmden sonra daha da çok ikna oldum bu konuda; neden olmasın ki? dedirtiyor insana, animasyon da olsa... :)

Hacksaw Ridge (Savaş Vadisi);
Filmin en can alıcı repliği, "Barış zamanı evlatlar babalarını toprağa verir, savaş zamanı ise babalar oğullarını…" idi. Mero'm ismini verdiğinde ve savaş filmini olduğunu gördüğümde önyargı ile başladım ama sonra izlediğime memnun bile oldum. Heyecanlı, üzücü ve sürükleyici bir hikaye. Gerçek bir hikayeden uyarlanmış olması da ayrı bir bağlıyor galiba insanı filme. Benden sizlere film önerisi olsun...


Görümce; Gupse Özay'a bir kez daha hayran olmama sebep olan bir filmdi. Komedi dalında, Türk filmlerinin en iyileri arasına da girmelidir bence. Beni çeken filmlerde başlı başına işlenmeyen bir konusu olmasının yanında, seçilen mekanların güzelliğine hayran kala kala izlememiz de vardı ablam ve eniştemle. Konu bütünlüğünün ve gidişatının güzelliğinden ve de Gupse Özay'ın emeklerinden ötürü tebrik ederim. Bizim içimizde de küfür etmeden, fazla çirkinliğe vurmadan güzel filmler yapabilenler var. Her bir emekçinin emeklerine sağlık... Danilo Zanna'yı da çok severim, Parlondo Di Te şarkısı da enfesti. Youtube'dan izleyin derim... :)


İkimizin Yerine; Ben bu ay gerçekten güzel filmler izlemişim hep. Bu film için de, oyunculukları ve konusu değişik bir film olduğunu söyleyeceğim. Güzel bir aşk hikayesi, hem de dram kokulu. Şaşırtıcı idi benim için...

Lanetli Çocuk; Korku filmsiz olur mu? Geren, merak ettiren ve sonucuyla da merakınızı gideren bir filmdi. İzlediğim en enteresan korku filmiydi diyebiliriz, çünkü ben pek fazla korku filmi izlemedim. :)

Görünmez Adam;
Biraz bilim kurgu tarzını da bu filmle kattım, Mart ayında izlediğim filmlere. Fena bir liste çıkarmadım bence. Ama bu filmi içtenlikle tavsiye eder miyim bilemedim, zira ne çok beğendim ne de hiç beğenmedim. Garip bir konusu ama sonunu merak ettirici de bir gidişatı vardı...


Mart 2017'de, 2 Kitap Okudum;



Üstteki resimde, Kötü Çocuk ve Bir Psikiyatristin Gizli Defteri adlı kitaplar Mart ayında okuduğum iki kitap. Diğer iki kitap ile beraber ise, 2017 senesinde şu ana dek okuduğum 4 kitabı görebilirsiniz. Ders dönemlerimde olduğu gibi, yine kitaplarımla dersleri aynı oranda sürdürmekte zorlanıyorum. Her gün mutlaka birkaç sayfa kitap okumaya çalışsam da, bitirmekte başarılı olamıyorum. Zira ya gündüz ders çalışıp akşam yatmadan önce kitap okuyorum, ya da gündüz kitap okuyup akşamına ders çalışıyorum. Yeğenimle ilgilenirken ders çalışamıyorum ama bazı zamanlar onun yanında kitap okuyabildiğim zamanlar daha da arttı bu sıralar. Mesela onun kısa çizgi film izleme zamanlarında, tek başına çizim yapmak istediği zamanlarda veya tek başına oyun oynadığı zamanlarda. Bu zamanlar az zamanlar esasında, ama yine de bulduğum anları bende değerlendiriyorum. Kitap okumanın faydası bol, kitaplarımı da seviyor olduğumu göze alırsak; bazı geceler uyumadan önce muhakkak yanımda oluyorlar... 

"En azından hiç okumamaktan iyidir!" diyorum, Kötü Çocuk serisinin ilk kitabını nasıl bulduğumdan bahsetmek istiyorum sizlere;

İnternette o kadar çok yorum var ki; gerek filmi gerekse de kitabı hakkında, ergenmiş, yazı dili berbatmış vs. Okuyana dek inanıyordum, "ya belki de popülaritesi bol olan bir wattpad hikayesidir." diyordum. Okudum efendim, hiç de öyle yazı dili berbat bir hikaye değildi elimdeki. Genç bir yazar olarak bunu başarmış olmasına nasıl memnun oldum bir bilseniz. Son senelerde söyledikleri kadar var; "bizim ülkemizde başarıyı öven insan, neredeyse hiç yok!" Bu bir başarıdır, diyen çok az. Çoğunlukta ise bile, kötü eleştirilerin ardında kalmış herhalde ben çok fazla kötü yorum okudum. En sonunda da kendim okuyup görmek istedim. Beğendim ve başarılarının devamını diliyorum. Kendim adına, iyi yazamadığımı düşündüğüm bu sıralar; belki de okumaktır benim başarım da bu sıralar, yazabilenlere helal olsun demeye devam ediyorum... 

Şimdi elimde, yukarıdaki bitmiş kitaplarımdan sonra iki kitap var yine. Bunlardan biri Kötü Çocuk serisinin ikinci kitabı, ki o da bitmek üzere. Diğeri de, kitap fuarı'ndan aldığım Ateş adlı Ertunç Akşun'un kitabı. Diyeceğim o ki; genç yazar, yaşlı yazar, kötü yazar, iyi yazar nitelendirmeden önce herkes bir şansı hakkeder. Ancak hak verilmemiş bence, zevkler ve renkler elbette tartışılmaz, kullanılan cümlelerin ve paragrafın akışı çok güzel geldi bana. Tekrar tekrar tebrik ederim ve okuyanların konu bütünlüğüne inemeden düz bakmamasını öneririm. Bana göre hikaye, kör kütük bir aşık kızı anlatmıyor; yazar aslında öyle güzel anlatmak istediğini anlatmış ki, algılamak istememiş belki de eleştirenleri... :)

Bir de Mart 2017'de, Bolca Durdum;

Çünkü yine buna ihtiyacım vardı. Az konuştum zaman zaman kendimle bile. Ve öyle noktalara kavuştum ki, "bu ben değilim ki, ben böyle düşünmezdim!" deyip kendi kendimi garipserken buldum. Sonrası bir yere vardı mı peki derseniz, içimi dinlerken derinlerde yatanları su yüzüne çıkardım. Bu Mart ayında çok korktum, olmasını istemediğim şeylerin olabilecek olmasından yana... Sorguladım da, hayatımı hep bir gidişata şartlandırmış olmamın sebebini... Sonra belki de bunun içindi? dediğim noktalara kavuştum galiba.



Bu olaylar olurken yine bolca örgü ördüm. Kendi kendimle az konuşurken, kendimle konuşmaz halde sadece kendimi dinlerken kendime yeni yollar çizmem gerektiğini de gördüm. Belki yeniden başlamak, her hayalime tıkandığı yerden devam etmeye uğraşmaktansa en başından başlama cesaretime erişmem gerek dedim. Henüz gerçekleştiremediysem de, karar verdim buna. Bir hayalimi sildim, ona yeniden başlamaya karar verdim. Hayat hikayemi yazmak adına, önceki yazdıklarımı umursamadan yeniden yazmaya başlıyorum. Bloğum ve paylaşımlarıma da yeniden bol paylaşımlarla geri dönebilmeye çalışırken göreceksiniz inşallah beni. İnstagram'ı da, Facebook sayfamı da epey boşladım. Facebook hesabıma da içimdekileri ufak notlarla dökerken görebilirsiniz beni. Başarabilirim umarım...

Bunun yanında, kendime güvenmeyi es geçtiğim bir noktaya daha eriştim Mart ayında, çalışmaya başlayabilirim belki yakın zamanlarda; 2 ay, 3 ay belki de 5 ay sonra... Ama bu duruma hazırlamam gerektiğine karar verdik benim adıma. Ama buna bile henüz cesaret edemedim biliyor musunuz? Belki engel durumum sebebiyle, ilerleyen zamanlarda birkaç saatlik işlere gidebilirim, diyordum. Ama ben daha kariyer sitelerine bile henüz üye olmadım. İnancım belki tam olarak daha hakim değildir?

"Kaslarım kendini henüz bulamadı, havalar tam anlamıyla ısınmadı." diye girişimde bulunamıyorum. İş bulabileceğime inancım nedense bol, benim yapabileceğime inancım tam değil belki de sadece. Çünkü lise sonda bir sene boyunca haftada 3 gün staj yaptığımdan başka iş deneyimim yok ki, bunun beni korkutması belki de normaldir? Ama deneyimlemeden de bilemem ki. Evde iş imkanlarına bile başvurabilirim, ki bunu yapıyorum da. Ama neden büyütmüyorum kendi deneyimlerimi değil mi? "Tamam yazıyı yayınladıktan sonra başvuracak ve bu araştırmalarıma da başlayacağım" diyorum şu an kendime. Olmasa bile, buna karar versem ve vermesem bile başlamalıyım farkındayım. Aklımda duracağına, deneyimleyemek için başlayayım değil mi?!


Mart ayından haberler böyle... Nisan utandırmasın inşallah... :)

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sahi, sizin nasıl geçti Mart ayınız? Umarım güzel geçmiştir... Peki Nisan ayı, başladı mı papatya toplamalarla? :) Güzel geçsin Nisan da papatyalarla inşallah...


24 Mart 2017 Cuma

Hayat Hikayem #2 - Başlangıçlar Neleri Doğururmuş...


Hayat Hikayemi bunca zaman kimseye anlatmakta zorlanmadım ama burada anlatırken epey zorlandım nedense. Sanırım bu konuda içim ne kadar rahat olursa olsun, bazen tereddüte düşüyor gönlüm...

En son olarak "Yıllar Geçerken; Kas Erimesi Nedir?" yazımı yazabildim nihayet ve bu planladığım üzere ne zamandır yazmak istediğim bir yazımdı. Ve bu yazı dizisinin ilk yazısına gelince, yazalı 4 sene olmuş biliyor muydunuz? Kendisi burada, "Kendimi Daha İyi Tanıtmalıyım, Dedim" demiştim başlığıyla. Bu yazımın başlığı da, "Başlangıçlar Neleri Doğururmuş..." oldu...


Bu resimdekiler benim ailem. Bir tek Kağanım eksik, sevgili yeğenim. :) Ailemle ben ayakta iken ve her birimiz bir arada en eski fotoğrafımız bu... Mücadelemiz emin adımlarla beraber sürmekte ve yeniden ayağa kalkmayı hepimiz için çok istiyorum. Ve en çok da yeğenimin beni ayakta dimdik görmesini ve yıllar geçerken birçok fotoğraf karesinde dimdik pozlarda olabilmeyi çok istiyorum... :)


Hayat hikayemin seyrinin gelişme aşamasının başlamasından sonra, ilk başlangıcımız çok deneyim doğurdu. İnsan inanın neye kapılırsa kapılsın, ilk zamanlar delicesine ne duyarsa ona tutunuyor. Bir çıkış yolu aramak o zamanlar daha da bilinçsizce ve sadece sonuca odaklı oluyor... Teknoloji gelişmemiş, her şeyi ya televizyon ve radyo yayınlarından, gazete ve dergilerden veyahut ansiklopedilerden öğrenebildiğimiz zamanlardı hastalığımı öğrenmemiz ve tedavisi henüz yok denilse de çıkış yöntemi arama çabalarımız.... O dönemlerde şimdiki gibi dergi okuma durumu da yaygın değil bir de. Hastalık diye bildiğimiz şeyler, çocuk hastalıkları ve grip daha çok. Bunların da bilinmesi, doğumdan itibaren çoğu kişinin geçiriyor olmasıydı. Bir de kanseri biliyorduk, o zamanlar en beteri ve çaresi olmayanıydı... Tıp gerçekten çok fazla gelişmiş değildi o zamanlar...

İnsan ne duyarsa o ilk acemilikte daha fazla daha deli gibi inanıyor. Evet deli gibi, ama umudunuzun yeşerdiği anlarda en akıllıca olanı o "deli gibi gelen şeyler" gibi geliyor. Evladınızın Kas Erimesi hastalığı olduğunu duyuyorsunuz ve henüz o kadar gelişmemiş bir toplumdasınız ki; karşınıza çıkıp size "Hastalık falan değil bununki, çocuğu doktora götürmeyin hocaya götürün siz. İçine cin kaçmış bunun." diyenlere bile "Acaba mı?" gözüyle bakacak hale geliyorsunuz...

Evet başımıza, şunu dene bunu denelerin yanında o zamanlar da "Cin kaçmış bu kızın içine, okutun" diyenler de oldu. Zira hastalıklara bir kısmın bakış açısı o zamanlarda, "hastalık değildir" gibisinden bakılıyordu. Hastalıklar daha fazla insanlar tarafından kondurulamıyor ve hatırlıyorum hala "hastalıklar, toplum tarafından kabul edilemeyen olgulardandı neredeyse..." O zamanları geçtim, daha bu zamanlarda hastalığımın ne olduğunu bilmeden "şunu yap, çok çalış, hareketsiz kalma" diyenlere rastlıyorum... Şimdi bunlar normal geliyor elbet ama keşke bazı zamanlar denmese diyorum. Öyle zamanlar oluyor ki, insanın kendi hastalığının gerektirdiğini bilmene rağmen çok sesin fazlalığı "Acaba söylenenlerde haklılar mı? Ben mi çabalamıyorum ki?" dedirtiyor, öyle olmamasına inanmanıza rağmen...



O aşamalarda ne yaptık bunları anlatmak istiyorum bu yazımda size. Bakım her hastalıkta olduğu gibi, benim hastalığımda da çok önemli boyuttu imiş ki hastalığımın çoğu kişide normal seyri diye bilinen aşamaları daha temkinli atlayabildi vücudum. Sebebi, egzersizler ve de yağlardı. Ben size bu sebeple diyemem, kocakarı ilaçlarına inanmayın. Sadece diyebilirim ki, kendinizi heba etmeden doğanın gücüne de inanın. Zira hepimizin hayatında doğanın ve beslenmenin etkisi de çok büyük...


Hastalığımın tanısı konulduktan sonra, beslenmenin de çok önemli olduğunu söyleyen doktorlarımızın tavsiyeleri ile "Evdeki gıda alışkanlıkları ve yeme düzenimiz değişmişti öncelikle." 

Önce yağlar çıktı evden; o ekmeğe sürdüğüm margarinler (ki o dönemde Luna'lar Sana'lar hep ekmeğe sürüldüğünde tatlı bir tat veren yağlardı, bilen bilir. Neyse... :) ) çıktı evden.

Sonra cipsler ve işlenmiş her türlü gıda ve abur-cuburlar çıktı evimizden... İşlenmiş gıda girmezdi bizim eve zaten, ama bundan sonrasında da girme ihtimali kalmadı ortalıkta... Yeme içme düzenime dikkat edilecekti, ilk madde bu yönde gerçekleştirildi; zira hala da söylendiği gibi, bu hastalıkta şişman olmak da zayıf kalmak da yasak hastaya. Çok veya az kilo hali, kaslara oranla dengelenmedikçe işler sarpa sarabiliyor...




Gelgelelim annemle beraber, ikili şekilde büyük bir mücadeleyi göğüsledik bu süreçte. Bu mücadelede, maddi ve manevi desteklerini sunan ablam ve babam da yanımızda idi ama kendi bakım adına uygulamalarımızı denerken annemle beraber daha yakındık. Yağları kullanırken, çayları, polenleri, bilimum ilaç olabilecek bitkilerin sularını içerken annem daha yakındı. Elbetteki bu işe yarayacak şeylerin takibi anneme aitti yani. Bir hastanın bakanı kimse, o daha yakındır daha iyi anlar sizi. Çünkü o takip etmiştir, doktor kontollerini de gelişmeleri de; hastalığım çıktıktan sonra beni en iyi anlayan da annemdir bu sebepten işte...

Yağlar kullandık öncelikle, çok küçüklükten beri hatırladığım en eski ve en etkili deneyimlerimizden biri yağlarla masajdı; 

Papatya yağı, Sarı Kantaron yağı, Zeytinyağı, aklıma şimdi gelmeyen ama daha nicesi olduğunu hatırladığım yağlar. En garibi de ayı yağı idi. Evet ayının yağı, çok az bir şey nice fiyat tutmuştu zamanında. Ama durumumuzun da kötü olduğu zamanlarda, nasıl alındı bir de onu sorun. Annem ve babam, gece gündüz demeden çalışırdı. Dedemlerden, Akrabalardan ve hatırlı dostlarımızdan da yardım ve desteklerimiz gelirdi. Duyduğumuz bir yağa kavuşmak için, akrabalarına veya kendi imkanlarına başvuranlarımız da çok oldu. Allahım işlerini rast getirsin hepsinin inşallah...

O yağlar ile annem bana masaj yapardı ve bu yağların çoğu genelde uzun süre vücudumda kalmasının gerektiği söylenen yağlardı... Annemin gece yatmadan önce beni bir sofra bezine oturtup yağlarla masaj yaptığını, sonrasında üzerime geçirdiği elbise tarzı pijamalarla yatırdığını çok net hatırlıyorum. Elbise pijamaların hala yeri benim için, yağlanıp yatmak gibi bir çağrışımı vardır... Bu masaj yapılan yağların işe yarayıp yaramadığını sorarsanız eğer, ciddi anlamda işe yaradı. Ağrılarıma da, kas kuvvetime de faydası oluyordu ve hala faydasını şimdiki kas durumumdan yana aldığımızı düşünüyoruz; gerek biz, gerekse de doktorlarım...

Gelgelelim bu yağlama faslının bir de en sevmediğim yanı vardı; gece yağlanıp yatıyordum ama sabah kalkıp annem ile ben ikimiz de okula gideceğiz. İlk zamanlar benim okuduğum okulda amcamlarla ortak çalışıyordu annemler. Annem orada birçok işi yapıyor. Sabah daha gün ağarmadan, babam ve ablamdan önce ikimiz kalkıyoruz, annem benim banyomu yaptırıyor sonra saçımı kurutuyor. Kahvaltı yapılıp sonrası evden çıkana kadar da saçımın kuruması tamamlanıyor, ben evden banyo yapmış çıkmış oluyorum ama üşütme riskim ortadan kaldırılmış oluyor. Ama gel gelelim gece vakti uyanmak ve o uyku haliyle banyo yapmak hep zor gelmiştir bana. 24 yaşındayım ve hala bir yol durumu vs olsa da banyomuz sabaha kalacak olsa, o günleri hatırlarım. Ama geçmişi geride bırakmış olarak düşünüyorum da, o yağlanmalar bana ne faydalar sağlamış meğer diye şükretmeden geçemiyorum tabii ki...

Bitki Çayları kullandık yağların yanı sıra;

Bir ara haftada iki gün annemin dayısıgilin evine gidiyorduk ve onların küvetinde çay banyosu yapıyordum. Sıcak suyun içine otlar atılıyor ve ben o çayların içine yatıyordum. En garip deneyimlerimden biriydi benim için. O çayların kokusunu hem çok severdim hem de içinde uzun zaman durmaktan ötürü bazen buruşmuş halimden şikayet ederdim. :) Tabi bunlar tatlı şikayetlerdi biraz...

Bazen hala içtiğimiz karışık bitki çaylarında, o sularına yattığım otların kokusunu anımsarım ve gülümserim. (Gerçi anımsamama da gerek kalmadan, şu an da gülümsüyorum.) O çaylara yatarken dayım ile yengemin kızı Ebru abla yanıbaşımda oturur; beraber sohbet eder, leblebi falan yerdik beraber. Kollarımın bile sudan çıkmasına izin vermezdi de annem, çoğu zaman kendisi yedirirdi... :) Onları da hatırladıkça gülümsüyorum. O zamanlar zorluk gibi görmeliydim ya, zira hastalığımın gidişatında zarar görmemek için uyguluyorduk. Ama tüm bu uygulamalardan zevk de alıyordum, içten içe benim için yapıldığını bilmek de hoşuma gidiyor ve emeklerimiz boşa çıkmasın diye hep dua ediyordum...

Arı Poleni ve Keçi Boynuzu Pekmezi tarzı şeyler yediğimi hatırlıyorum;

Sabah kahvaltısından ve akşam yemeğinden önce yediğim Pekmez tarzı besinler, kuvvet verdiği muhtemel besinlerdi bence. Zira zaten Kas Erimesi hastalığının meydana çıkmasına sebep de, bir vitamin ve mineral eksikliği olarak söylenebiliyor. Esasına bakarsanız, yakalanabileceğiniz en kötü hastalık da diyorlar. Ama umudu ve neşeyi hayatınıza koyup, yaşama sevincinizi eklerseniz o kadar da değil. Evet en kötü, çünkü gidişatı yani ilerlemesi kolay bir hastalık. Ama siz kendinize güvenip, hayat enerjinizle elinizden geleni yaptığınızda yaşaması daha kolay bu hastalığı...

Biliyorum, "neler söylüyor bu kız" diyen çıkabilir bu yazıyı okurken. Ama düşünün ki, hayata küsseniz daha çabuk göçüp gidebileceksiniz bu hayattan. O yüzden söylüyorum ki, bu bir sınavsa ciddiyete alıp hayata yaymalı. Ben böyle bakabildim hayata şükür ki ama tekrar söylüyorum; ailemin "Böyle bir hastalığın var ve bununla savaşacağız yeneceğiz." diye bana gelişleri ile başladı benim hayat sevincimi onlarla ve tüm dünyayla paylaşma isteğim...

Yapılan şeylerden en eziyet dolu deneyimlerimden biri Keçi Boynuzu Pekmezleri ile hazırlanan otlu karışımlardı. İçeriğini şimdi hiç hatırlamıyorum, anneme sorsak yarı yarıya hatırlayacağını tahmin edebiliyorum; zira söylenenlerin çoğunu bulan, karıştıran ve bana yediren kendisi idi. :) Ama Pekmez sevmeyen ben için (çok tatlı ama nasıl seveyim?); o bitkilerle acı ama tatlılığını daha yoğunlaştıran bir kıvam alan pekmezi hala sevmemem normal bence. Sizce? :)

Arı Polenine gelince; o güzeldi, arı sütünü de denediğimiz söyleniyor ama ben hiç hatırlamıyorum onu. Ama unutmayın, Keçi Boynuzu Pekmezi çok tatlı ve içine bitkiler de katılıp karışım yapıldığında acayip bir acı-tatlı bir şey oluyor. Neden unutmayın dediğimi bilmiyorum, belli ki ben hala unutamamışım... :)

Sakatatlar ve Kelle-Paça Çorbaları İçtim;

"Zamanında kıymetini bilemediğim ama şimdi olsa kaçırmayacağım, küçüklüğümdeki zamanlarda büyük eziyet olarak gördüğüm çorbalar" diye tanımlayabilirim. Bizim evde paramız olabildiğince ayda 2-3 defa yapılmaya çalışılan çorbalardı Kelle-Paça çorbaları... Ağrıları geçirdiği ve iliğe kemiğe can verdiği söyleniyor. Sorun bakalım o zamanlar seviyor muydum? Zorlana zorlana, burnumu tıkaya tıkaya ve çoğu zaman da tıkana tıkana yediğimi hatırlıyorum. Annemin bana yedirirken en zorlandığı şeylerden birileri bunlar olsa gerek, zira bitirene kadar zavallı anacığımı çok zorladığımı ben bile hatırlıyorum. Ablam da pek sevmiyordu o zamanlar diye hatırlıyorum ama annem buldukça yapar ve zorla içirirdi ikimize de. Onlar bitene kadar yemek falan vermezdi (bak nasıl da hatırlıyorum, zorla yedirildiğini!)... :)

Sakatatların kimi ağır gelirdi ama yerdim, onlar da zorlanmam yoktu neyse ki. Bir ara Dalak çok yemiştim, sonra koç yumurtası, daha sonra ciğer ve yürek... Her dönem bunları hep yiyordum demiyorum, bir dönem kan yapıyor diye dalak yedir dediler annem ve babam onu aldı yedirdiler. Bir dönem ciğer ve yürek kaslara iyi geliyor dediler, onu yedirdi annemler... Derken bir ara beyin çok faydalıymış dediler, onu da aldı yedirdiler. Söylemeden geçmeyeyim, Allah bin kere razı olsun annem babam ve ablamdan. Ne denildi ise yapmaya gayret ettiler...

Ve ben şimdi öyle bir hale geldim ki efendim, zamanında kelle ve paça çorbasını zorla içen ben; ortaokulun sonunda kelle-paça çorbalarını eskisi gibi sık yapmayı bırakan annemden kelle-paça çorbaları ister oldum. Zıtlık işte, ne kadar zorlarsan o kadar insan iğreniyor demek ki bir şeyden. Şimdi sakatat da yerim, çorbalarını da içerim. Hem de seve seve yer içerim. Bazı fizyoterapistlerimin zamanında da dediği gibi, "incelenmesi gereken biriyim galiba..." :)


İyi gelenlerin yanı sıra işe yaramayanlar da oldu elbet. Ben iyilerden bahsetmek istedim sadece. Bir hastalığa kapılınca, insan denemekten vazgeçemiyor bu alternatif tedavileri kendince. Yakın zamanda da bir tedavi denedik ama işe yaramadı, ne psikolojik olarak ne de fiziki... Bunlardan da bahsetmek kısmet olur belki yakın zamanda. 


Doktorların söylediği en iyi gelen tedavi var bir de; deniz ve su tedavisi...


Her yaz bizden istenen denize gitmemdir, doktorlarımın benden istediği tedavime faydalı olacağını söyledikleri en iyi gelecek şey... Normal sulara da gittim zaman zaman, hele birini hiç unutmam; Orhangazi tarafındaki Keramet Köyü. Oranın açık alanda bir havuzu var. Havuz dediğime de bakmayın, taşlardan oluşturulmuş doğal bir gölet gibi bir şey. Ortaokulda iken Keramet Suyuna gitmiştik, bahar ve yaz zamanlarında. Tabi o zamanlar bizim büfemiz vardı ve babamla gidiyorduk. O zamanlar denize veya keramet köyündeki o suya götürme sorumluluğu genelde babama aitti.

Bir keresinde o keramet suyuna 21 gün boyunca git gel yaptığımızı ve sonucunda sadece suya inen yokuşu daha rahat çıktığımı hatırlıyorum mesela. Evet küçük gibi görünebilir, devamını getirememiştik o zamanlar ama faydasını da görmüştük yani. Hem zaten bir yere varabilmek için küçük küçük adımlar atmak gerek değil mi? Büyük adımlar varabileceğin yere hızlı varmanı sağlasa da, yorgunluğu ve zorluğu da beraberinde getirir. Küçük ve yorucu olmayan sağlam adımlar gerek benim hastalığımda...

Görün isterdim ki, ben kendimi en çok denizde özgür hissediyorum. Denizin kaldırma kuvveti sayesinde, karada yapamadığım yürüme koşma ve zıplama hareketlerini yapabiliyorum. Küçüklüğümde de anneannemin hayatta olduğu zamanlar her yaz giderdik. Anneannem vefat edince bir ara sekteye uğrasa da, şimdi hala çoğu yaz dedemin yanına Antalya'ya gidiyoruz ve düzenli şekilde denize girmeye çalışıyoruz... Denizin mucizesi, bu dünyadaki mucizelerimden biri. Sadece uzaktan bakması bile yetebiliyor kışın, ama ya yazın? Denizde ayakta durabilmek için kışı oturarak geçirebiliyorum aylarca, son 4-5 senedir. Şükür ki denizde dahi ayağa kalkamayacak halde değilim 2012 senesinde atak geçirdiğimden beri de...


E daha ne olsun, bu kadar işte hatırımda kalanlar... Hatırımda kalanlara ekleyebileceğim bir de şu var, annem ile yapmaya başladığımız egzersizler;

Fizyoterapi ve Fizik Tedavi konusuna geldiğimizde bahsedeceğim bu konudan da inşallah. Ama, ilk fizik tedavilerime annem ile başladım 7 yaşımda ve bu 12 yaşıma dek de sürdü. İlk zamanlar sabah-öğlen-akşam yapıyorduk. Öğlen aralarında annem ve babamla aynı okulda olmamızın getirdiği avantaj ile, annem beni odasına alır yerde hareketlerimi yaptırır sonra öğle yemeğimizi yedikten sonra ben dersime annem de işine geri dönerdi...

Şimdi anlıyorum ki; o zamanlar neler neler yaşanmış, ailemle ne aşamalar geçirmişiz. Bir de anlatmak için geciktiriyorum, oysa anlatacak ne çok şey varmış... :) Çok badireler atlattık ve atlatmaya devam ediyoruz. Bunlar deneyimlediklerimizin, sadece birazı diyebilirim. Anlattıklarımın sürdüğü zamanlar uzun dilimlerdi ve bu tür bir hastalıkta olumlu veya olumsuz gidişat alabilmek çok kolay değil. Süreçleri zorlu, ulaşması veya gidilmesi zaman ve sabır gerektiren uygulamalar... Kısacası; Atak geçirdiğimden sonrası başka süreç, bunların her biri de ayrı bir süreç benim ve ailem için. Çok şey yaşattım ve çok şey yaşadım ailemle, hastalığım sayesinde ve çabalarımız dahilinde...


Okuduğunuz için teşekkür ederim. Not etmek isterim ki; bizim denediğimiz bu yazıdaki tedavi yöntemleri denenmiş bakım kürleri dozunda idi. Doktor kontrollerimle beraber, tarafımızca dozları aşmadan veya tedbirli şekilde kullanılmaya çalışıldı. Sadece bu yazıya bağlı kalınarak, bu bitkilerin kullanmasını önermiyorum. Bunlar benim deneyimlerimdi ve bana kimisi iyi geldi kimi kötü. Herhangi bir durumda, deneyimlerimin sizin deneyimlerinizi olumlu kılacağını düşünmeyiniz lütfen. Sevgilerimle...

22 Mart 2017 Çarşamba

Şiirlerle Hayat #19 - Çaresizmişim...


Şiirlerle Hayat yazı dizimde, bana bile sürpriz halde benim şiirlerimden birini yazmak istedim bugün. İki hafta önce -8 Mart 2017 Çarşamba günü- Damla bize geldiğinde, beni geçmişe götürecek bir defterimi getirdi. Benim tuttuğum ilk günlüğüm ve ilk defterim olan mavi defterimden sonra, en eski sayabileceğim aşağıdaki defterimi... Elimdeki en eski defterimi; 2005-2006 senesinde tutmaya başladığım ve seneler önce bitirip rafa kaldırdığım defterim sanırken meğer benim bile unuttuğum bir defterim varmış; Damlamın dolabında saklanır dururmuş... :) 

(Damla benim çocukluktan beri arkadaşım, bir yazımda da birçok yazımda da bahsetmişimdir. En çocuk, en pervasız zamanlarımızı biliriz birbirimizin. Meğer o deftere de az ama öz o anları anlatan ne anıları sığdırmışız...)

Seneler önce, içerisinde taş çatlasın 15 sayfalık benim yazdığım ve birçok yerden aldığım alıntı söz ve cümleleri okumak ve birilerine alıntılar yapmak için benden almıştı. Bahsetmeliyim ki, teknolojinin daha bizi bu kadar ele geçiremediği zamanlardı. İnternete girerdik de, henüz yeni yeni ve çoğumuzun evinde sınırlı internetin olduğu zamanlarda bugünkü kadar teslim etmemiştik kendimizi... Geçen hafta Damlanın getirdiği defterimden sonra şöyle dedim kendime; "Meğer ne cesaretle şiirler de yazmaya çalışmışım zamanında!" 

Mavi defterim ise ilk günlüğümdü, tüm öfke dolu anlarımı ve nefret ettiklerimi olabildiğince açık yazdığım defter olduğu için birkaç sene sonrasında parçalayıp atmıştım. Nefret büyütmek istememiştim kimseye, geçmişin beni ağlatan anıları bugünlere taşınsın istememiştim; ki hala "iyi ki yırtıp atmışım" diyebiliyorum şimdi...



Gel gelelim bu defter elime geçtiğinden beri, o zamanlardaki cesaretime ve kendime güvenime de hayret doluyum. Defterin bir yerinde şöyle demişim bir platonik aşkıma; "Kendimden eminim ki, bu karşılıksız sevgime bir gün senden karşılık bulacağım. Ve bu seni tanımaktan daha kolay olacak..." İnanır mısınız, kime dediğimi ve neden bu kadar net konuştuğumu da hatırladım bu cümlelerden sonra... 

Madem burada açıkladım, onu da söyleyeyim; ortaokuldaydım ve sevdiğim kişi içine kapanık bir karaktere sahipti. Ve ben onu sevdiğimi belli etmemeye çalışsam bile, onun beni anladığını biliyordum. Ne umut verirdi benim istediğim-istemediğim bağlılıktan yana ne de arkadaşlığını esirgerdi benden. Ve yakın olsak da birbirimize, ben bile bazen onu çok çok iyi tanımadığıma inanırdım. Şimdi geride kaldı herşey, bugün de yazsam arkadaşlığımız sürer ama öyle bir şeyden yana umudum yok. Ama iyi ki yaşatmış bana o hisleri ve yazmışım, dedirtti bu defter bana. Zira o yaşatmasaydı bu hisleri gerçek arkadaşlığı ve ben yazmasam da sevmenin bu karmaşık ama tadılası dünyasını yaşadığımı unutacaktım...

Şiirler böyleymiş meğer, yazıldığı döneme dair bilgileri kendinde taşır ve hatırlatırmış. Bu öğrendiğime göre 2004teki ben ile bugünkü bildiklerimi karşılaştırdım... Dosdoğru ve tüm içtenliğimle. Hayat işte... :) İyi okumalar...


Gelelim en acemi bulduğum ama bir o kadar da yorum yapma isteğimi dürtüleyen kendimi nitelendirdiğim ve şiirimin adına tam uygun "ÇARESİZ" adlı şiirime;

Günler geçmiyor sensiz
Dertler tükenmiyor sevgisiz
Sen olmayınca sevgilim
Hep kalıyorum çaresiz

Akşam oldu burada
Kaldım yine sensiz
Yakamozu izliyorum
Şu anda çaresiz...

Didem Köse...




Şuraya kendi resmimi de koyayım madem dedim, bu resmi 2004'te çekindiğimize emin olarak paylaşıyorum bu arada... Geçmişi bugüne taşıyan defterimi de 2004'te tutmuşum, eklemeden geçmeyeyim bu arada...


Gördüğünüz gibi kafiyeye önem, yeni yeni görmeye başladığım Türk Edebiyatı derslerine uygun. Kafiyeye önem ve mübalağa sanatı da hakim, zira ben ekvator'da yaşayan birine sevgi beslememiştim "Akşam oldu burada!" nedir? (!) :) Sanki Amerika'daki birine aşık oldum da sadece burada akşam oldu. Tövbe tövbe diyorum hemen ciddiyete geliyorum. :)

Beni en çok güldüren bu akşam olgusu olmadı tabii, beni güldüren "birinin varlığının olmamasıyla çaresizliğe bürünmemin bu kadar ciddi boyutta olmasıydı. Kısacık bir şiir olabilir ama içinde o zaman ki hislerimin ciddiyetini iyi hatırlıyor ve anlıyorum. Hayatı olduğundan daha ciddiye almam hem güzel hem de bir o kadar da birçok şeyi öğrenmemiş olmanın gerçeği zamanla öğreneceğimden habersizliğimin resmiyeti...

Şimdiye bakıyorum da, yazmaktan korkar haldeyim. Yazının beni bu kadar etkilediğini ve o anları kaleme aldığım gibi hissetmediğim gerçeği var şu anımda. Dertler hala tükenmiyor elbet, o yaşımdaki Didem'e öncelikle bunu söylemek isterdim; "2004'ten bu yana bir şey değişmedi Didem. Ama sen yaşamı sevmeye devam ederek yaşıyorsun hala." Diye...

Zamanla birilerinin yokluğundan çok, varken yok gibi hissetmenin daha çok dokunduğunu anladım mesela. O yüzden "Birinin gerçek yokluğunun acısı daha hafifmiş inan ki. Birileri varken yok hissettirince insan anlıyormuş, "yokluk" denen olgu "varlığın yokluğundan" daha hafif kalıyormuş..."


Ve son olarak da şunu söylemek isterdim; "Sadece sevgisizlikten değilmiş meğer dertlerin tükenmemesi; karşıdaki seni sevmese de, saygı ve anlayış ile de yaklaşsa yetermiş... Ve sevgi de, saygı ve anlayışsız olmadan işe yaramıyormuş meğer..." 

Birini severmişsin ama, o seni sevmese de onun sana nasıl davrandığı önemli imiş asıl. Bu şiiri yazdığım kişiden sonra, kimleri kimleri sevecekmişim meğer. Önemli olan sevmekmiş öncelikle hala, ama gerisinde mutlaka saygı da gelmeliymiş karşıdan diyecekmişim. Tahmin eder miydi, 12-13 yaşındaki ben? Oysa gurursuzlukla dolu bir sevgi idi o zamanlar bilinen, sevecektin gururunu hiçe sayacaktın. Bize öyle öğretilmişti belki de. Sevmese de şansını zorlamaya ve içten içe yanmaya devam edecektin sevmeye ve ona belli etmeden de olsa yaşayacaktın işte...

Üstteki olgular hala değişmedi esasında, dediğim gibi değişen tek şey "Aslında varlığı hakim olan kişilerin yok gibi hissettirmesinin daha acı olduğunu öğrenmem" oldu. Ve şimdi ile o zamanı kıyasladığımda, o zamanlar şiir yazmaya ve sevdiğim beni sevene dek kendimi göstermeye karşı daha cesur olduğumu anlayabiliyorum. Esas çaresizliği bilmiyor oluşum da cabası.

Esas çaresizlik; sen onu severken seni görsün diye çabalamak değil de, sevdiğini söyledikten sonra her şeyin yalan olduğunu gösteren belirtilerle geride bırakılmakmış. İnsan böyle anlarda, biri seni sevdiğini söylemeden önceki anlardaki arkadaşlığından bile şüphe duyar, yalan olduğunu hisseder olurmuş...

Velhasıl, çok çaresizmişim (!). Varlığımı hissettirebilmeyi geçmişim, şimdilerde "sevgilim" demeye cesaret edemezken kimseye en güzeliyle yaşamışım aşkı kendimce. Ama en çok onsuz kalışıma nasıl da dertlenmişim... Oysa önemli olanın bu olmadığını bilememişim... :)

Sevgilerimle...

18 Mart 2017 Cumartesi

Er Halil'e Mektubum Ve Çanakkale - 18.03.2017


Bugün 18 Mart ve ben bugün diğer 18 Mart'larda yapmadığım bir şeyi yaptım. Bir askere mektup yazdım. Esasında paylaşmayacaktım burada ama günün anlam ve önemine dair ülkeme ve de geçmişimize dair umutlarımı ve şükürlerimi dile getirmek istedim...

Çanakkale; bir destanın yazıldığı, ülkemizin kurtarıldığı yerlerden biri olmanın yanı sıra, yabancı askerleri de bağrına basan askerlerimizin savaştığı yerdir. Gidin o topraklara, göreceksiniz; barış kokar, hüzün kokar, acı kokar, tarihler anlatılır ve efsaneler sunulur önünüze. Ama oradan dönerken, umut ve inanç dolu dönersiniz yerinize yurdunuza. Biri ilkokulda okurken okul gezisiyle, diğerleri ailemle her bir yanını elimizden geldiğince olmak üzere birçok kez gitmek nasip oldu. Ablamın eşi ve ailesi Çanakkale'li. Oralar bir başka gelir, bir başka vatan, bir başka sizin hissiyatı verir size...

Eğer gezdiğim gördüğüm kadarıyla, Çanakkale- Gelibolu Şehitliklerini ve tarihi yerlerin bazılarını çektiğimiz resimler ve hissettiklerimiz ile buradaki yazımda bulabilirsiniz...


Turkcell reklamlarında çıkan haberi duymuşsunuzdur belki, Çanakkale askerlerimize mektuplar yazabileceğimiz Çanakkaleye Mektuplar sitesini... O siteyi Turkcell açmış ve yazılan mektuplarla ağaçlar dikilecekmiş... Bugün Youtube reklamlarında karşıma çıktı ve neden olmasın deyip yazmak istedim. İçerisinden mektuplar seçilecekmiş ve onlarla dikilecekmiş galiba ağaçlar.

Ben mektubum seçilse de seçilmese de, günün anlam ve önemine yönelik bugün yaptığım bu şeyi hatırlamak istiyorum. Teşekkürlerimi buradan da dile getirmiş olmak istiyorum. Tüm hislerimle, tüm Çanakkale'de onların savaştığı topraklarda bulunmuş olmanın gururuyla yazdım mektubumu. Siz de bir mektup cevaplansın isterseniz canakkaleyemektuplar.com sitesine girebilir, mektup yazabilirsiniz.

Çanakkale Zaferi'nin 102. yıl dönümünde bir kez daha; Tüm Çanakkale şehitlerimizin ruhu şad olsun, mekanları cennet olsun inşallah diyorum...



SEVGİLİ MEHMET OĞLU HALİL,

SİZİN ZAMANINIZDA BÖYLE SESLENİLİRMİŞ. SİZ ATAMIZ, ÖMRÜNÜ BİZLER İÇİN FEDA EDEN, SEVGİLİ DEDEM.

HEPİNİZ BİZLER İÇİN SAVAŞIP BU CENNET VATANI KURTARDINIZ YA, DİLERİM ÖTEKİ DÜNYADA YERİNİZ CENNETTİR VE ŞEHİTLİK MERTEBENİZDE RAHATSINIZDIR. ÜLKEMİZ ZOR ZAMANLARDAN GEÇMEYE DEVAM EDİYOR. VE BİZLER SİZLERİN KORKMAYA HALİNİZ OLMADIĞI ZAMANLARI GEÇİRDİĞİNİZİ BİLSEK DE YER YER KORKUYORUZ, GELECEK NESİLLERİMİZ İÇİN. AMMA VELAKİN SİZLERİN ÇİZDİĞİ O TARİHİN SAYESİNDE DE YÜREKLENİYOR VE HEMEN KORKULARIMIZDAN DİRİLMEYE UĞRAŞIYORUZ. KURTULUŞ SAVAŞI, ÇANAKKALE SAVAŞINI ATLATTI BİZİM ATALARIMIZ DİYORUZ.

BİZLER SİZLERİN YÜREKLERİNİZİ TAŞIYAN EVLATLARINIZ, OĞULLARINIZ KIZLARINIZ, TORUNLARINIZ, GELECEĞE KAZANDIĞINIZ DEĞERLERİ TAŞIMAK İÇİN ÇABALAMAYA DEVAM EDİYORUZ... YER İLE GÖK BİRLEŞTİĞİNDE, SİZLERİN DÜŞMAN ASKERLERİYLE YARDIMLAŞTIĞINIZ GİBİ KOCA YÜREKLE BİZLERİ DE KUCAKLAYABİLMENİZ NASİP OLSUN DİLİYORUM... YER İLE GÖK BİRLEŞMEDEN DİN-DİL-IRK VE VATAN AYIRMADAN BİRBİRİMİZİ KUCAKLAYABİLMEK VE BARIŞ İÇİNDE YAŞAMAK NASİP OLSUN YENİDEN ÜLKEMİZE İNŞALLAH. SİZLERİN SAYESİNDE YAŞADIĞIMIZ BU VATAN HEPİMİZİN. BUNUN BİLİNCİYLE YAŞAMAYI HALA SÜRDÜRÜYORUZ... CENAB-I ALLAH; DÜŞMANA BİZLERİN HELAK OLDUĞUNU GÖRMEYİ NASİP ETMESİN VE TOPRAKLARIMIZI BİR DAHA İŞGAL ETTİRİP CANLARIMIZI YAKMASIN...

GİTTİĞİM-GÖRDÜĞÜM VE ÖVÜNDÜĞÜM YERLER, ÇANAKKALE'DEKİ O GÜZELİM VATAN TOPRAĞIMIZ; SİZİN HER BİRİNİZİN YATTIĞI YERLER VE O GÜNLERDEN BUGÜNLERE TAŞINABİLEN DEĞERLERİMİZ... ORALARA GİTMEK, MEZARLARINIZIN BAŞINDA BİR FATİHA OKUMAK BANA DA NASİP OLDU. VE SİZ HALA DUALARIMIZDA, KALBİMİZDE VE DİLİMİZDE BİZLERLESİNİZ.

SEVGİLİ ER HALİL, ÜLKEM BİRAZ ZOR DURUMDADIR DEMİŞTİM AMA UMUDUMUZ HALA BİZİMLEDİR. EĞER ORALARDAN GÖRÜYORSANIZ HALİMİZİ, BİZLERİN SİZLERİN YÜREĞİNİZDEKİ UMUDU VE İNANCI HALA TAŞIDIĞIMIZI UNUTMADAN İZLEYİN. YENİDEN FERAHA ÇIKACAĞIMIZA VE ÜLKEMİZİ ZOR DURUMLARDAN KURTARACAĞIMIZA İNANCIMIZ TAMDIR. TOPRAĞINIZ BOL MEKANINIZ CENNET KABRİNİZ NURLA DOLSUN... EMEKLERİNİZİ BİZLERE HELAL EDERSİNİZ DİLERİM ÖTEKİ DÜNYADA, BU VATAN BU TOPRAK ANANIZIN AK SÜTÜ GİBİ SİZLERE HELALDİR.


SEVGİLERİMLE, TORUNUNUZ DİDEM KÖSE...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...