29 Temmuz 2017 Cumartesi

25. Yaş Günümün Akşamına Dair - 27.07.2017


Sabahı denizde başlayan, akşamı Antalya sokaklarında devam eden bir doğum günü oldu, 27.07.2017 benim için... Her anı ayrı güzel, hatırlayanların tebriklerini okumanın yine her biri ayrı özeldi benim için. Biliyorum bir çoğu Facebook'tan hatırladı, ama birçoğu da facebook'a gerek duymadan kutlayanlardı ve onlar da en özelleri ve güzelleriydi...




 Doğum günü akşamımda yanımda olabilenler, benim için hazırladıkları o akşamla kendimi yine özel hissettirerek o akşamımı da unutulmaz kıldılar; iyi ki varlar... :) Akşam üzeri sürpriz yapıp Merom yemeğe yetişti. Sürpriz sadece bu sanıyordum, çünkü zaten biz Antalya sokaklarında gezmek için çıkacaktık dışarıya ve benim Meryem'in bize katılacağından haberim yoktu sadece. Gündüz konuşmuştuk ve hiç gelebileceğinden bahsetmemişti, işler için gün boyu yoğun olacağını söylemişti sadece... "Arayabildim ya öğlen de olsa, daha ne istiyorsun." demişti kapatmadan önce şaka olarak da...

Derken; akşam yemeğe yetişti önce Meryem, sonra biraz sohbet edip hazırlandık ve Antalya sokaklarında gezmeye çıkabildik; üst sağ resimdeki resmimiz Işıklar Caddesinden.. Önce Işıklar Caddesi, oradan Yat Limanının etrafı ve en son da Yat Limanının üst tarafında kalan Saat Kulesi; derken akşamımız dolu dolu geçti. :) 


Üstteki resimlerde akşamın özeti var. Meryemim maalesef 1 ay'a yakındır hastanede yatan dedesini kaybetmiş olmasına rağmen, acısına rağmen o akşam da benim yanımdaydı... Aralıklarla durgunlaşsa da, sene boyunca bir tek bu yaz tatilimizde beraber olabileceğimizin farkında fırsatları değerlendirmeye çalışıyoruz hala işte... Biliyorum ki yanımda diye unutmuyor acısını, bende ona acısını unutturma peşinde değilim. Ama baş etmeye çalışıyor, görüyorum. Ve bu süreçte de benden ayrılmıyor olması, aksine benim yanımda durgunluğunu benden saklamaması ve beni mutlu etmek için elinden geleni de esirgememesi beni deli mutlu eden dostluğumuzun en sevdiğim güzelliklerinden... Allahım Meryemime de, ailesine de sabır versin... O kadar çabuk geçti ki bu hafta zaman, yarın Hüseyin dedenin 7 okumasını yapacağız... Allahım rahmet eylesin, mekanını da cennet etsin inşallah... 



**


Antalya Tramvay'ını kullanarak gittik Işıklar Caddesine, İsmetpaşa durağında inip gezmelere başladık. Ben akülü sandalyemde, onlar yürüyerek; annem, Kağanım, Eniştem ve Meryemim, Antalya sokaklarını yine turladık. 3-4 sene önce bir akşam yine kadromuzda Hatice Yengem, İncim, Merom, annem, babam ile gitmiştik. Dolu dolu gezmiştik. Bu sefer de dolu dolu gezdik Antalya sokaklarında, doğum günü akşamımı Antalya sokaklarında geçirdim bu sene yani... 

Tramvay ile İsmetpaşa'ya inene dek, Kağanım istediği durağa kadar gidemiyoruz diye epey ağladı. Üst resimlerde ütten soldaki resim, Meryemin Kağanı sakinleştirme kobnuşması sırasından, başarılı da oldu üstelik. Ama yine de  o akşamın başlangıcı, Kağanımın bolca huysuzlukları ile geçti. 

Büyüme evrelerinde böyle durumların olması epey üzücü esasında. Siz o anın tadını çıkarmaya uğraşarak yürürken, küçük adamınız veya kızınız da eğlensin ağlamasın istiyorsunuz. Yeğenimi susturmak da kolay olmadı tabi, 1 saat kadar aralıklarla huysuzlanacak birçok sebep buldu kendine. Ama en sonunda o da bize ayak uydurabildi de, gecemiz daha sakin ve güzel geçti...


Işıklar caddesinde bu seneki ikinci hediyemi aldım; ilk hediyem annemle babamın ay başında aldıkları Casper Via E2 marka telefonumdu (telefonumun bir kez daha bozulması, sürpriz bir gelişme olarak buna sebep olmuştu). İkinci hediyem dediğim ise, Meromun bana aldığı kırmızılı bir halhal oldu, kendine de aldı da halhal kardeşi olduk... O gün ikimizinde kırmızı uzun bağlamalı halhalı oldu. "Bizim halhalımız var." diye dolaşmamıza sebep olan türden. :)

Uzun zaman önce Gemlik'te tanışıp, Gemlik'ten gönderdiğimiz eski rehabilitasyon yöneticimizle ve kızı ile karşılaştık bir de; bu da o gecenin garip bir sürprizi idi annem ve benim için. :) Üst Kolaj resimlerimizde, alttan sol resim kokoreçlerimizi beklerken çektiğim annem ile eniştemin resmi. :)

Yat Limanının üst tarafında kokoreç yemeye gidene dek, sonrası eve dönüş yolunda tramvaya yetişmeye çalışana dek, Merom ortalıktan kaybolup dükkanlara girip durdu. Bir süre sonra annem de girip durdu onunla beraber dükkanlara. Tamam; bir seferinde kendisine ayakkabı almış olarak geldi Merom, diğer bir yerden de anneme çanta almış olarak çıktılar annemle. Ama bir kaybolduğu sırada, akülü arabamın arka tutacağında su şişeleri asılı torba olmasına rağmen su alıp gelmiş olmasına kıllandım doğrusu. Ama anlayamadım, her aldıklarını benim arabamın arka tutacağına astıklarından ötürü, eve dönene dek de anlamadım ne olup bittiğini...

Eve dönebilmek için son tramvay seferine 4 dakika kala yetiştik. Üst kolajdaki alt sağ köşedeki resim ise, tramvaya vardığında günün özeti diyebileceğim  toplu resmimiz.. :)


O akşam dedemin evine dönmek için tramvay durağına gittiğimizde, son seferin 4 dakikası vardı. Merom, ben tramvay durağının yanan kırmızı tabelasının fotoğrafını çekmeye uğraşırken, bana poz vermeye geldi. Bu yoga pozisyonları ile ay'ı selamlar gibi halleri, uzakdoğu tutkusundan falan değil yani; dostuna tatlılık yapma isteğinden ötürü. Kalbi ve ruhu şebekgillerden olduğundan sebep çünkü... :)

Neyse, gelgelelim eve döndük. Benim canım kahve istediği için, annem kahve suyu koymaya ve hazırlık yapmaya gitti. Ne bir pasta beklediğim var, ne de herhangi birinde oturacak hal olduğunu bildiğim. Hepsi yorgun ama ben güzel güzel Antalya sokaklarında onlarla dolaşmanın tadını çıkarırken, her biri işbirliği yapıp pastamı da hediyelerimi de almışlar. Annem bir de yolda gelirken, ayakkabım yırtık diye ortopedik ayakkabı aradı her dükkanda benim için. En son girdiğimiz ayakkabıcıda durup, samimi bir esnaf teyzeden aldık ortopedik ayakkabımı. Yani inanın ki bu sebeplerden ötürü, dükkanlara girip çıkmalarında bir başka niyet arayamamıştım... :)


Ben kahve beklerken, annem elinde kahve tepsisiyle balkonun bir köşesinden çıkageldi. Anneme yardıma giden Meryem arkasından gelecek derken, o da benim oturduğum taraftaki kapıdan "iyi ki doğdun Didem." müziği söyleyerek elinde pastamla giriverdi. :) Söyleyin bana, ben kendimi nasıl özel hissetmeyeyim; bu insanlar benim için nasıl özel olmasın. :) 

Kokoreçten ötürü epey şiş bir karnım da olsa, küçük bir dilim pasta yedim yine de o akşam. Dün öğlen tadını çıkararak yemeye de devam ettim pastamı... :) Pastasız doğum günü kutlaması olmaz buralarda da, sağolsunlar her doğum günümde bir pasta kesiyor yengemler kaç senedir. Bu sene zor bir dönemde de olsalar, Meryemim devralmış bu işi. Hediyelerime gelince; annemden ayakkabım, eniştemden küçük bir sırt çantası ve de Meromdan bir küçük termos hediyelerim oldu... 


Dolu dolu anlatmak istediğim bir akşam oldu o günüm de böyle. Öyle güzel ve özel hissettirildim ki hayatım boyunca, çok şükür demeye sebeplerim oldukları için; sevdiklerime yine çok teşekkür ederim... "İyi insanlar biriktirdim, hepsi ailem oldu." diye bir şarkı sözü var Şebnem Ferah'ın hani, şükür ki bu yazıyı bitirmeye doğru gelmişken o sözler melodisiyle beraber zihnimde yine resmen...


25. yaş günümün gününü ve akşamını da geride bıraktığıma göre; kendimi dolu dolu 25 olmuş, 26'sından gün almış ve güzel insanlar biriktirmiş olarak mutlu ve şükür dolu ilan ederek bu yazımı bitirmek istiyorum. 27 Temmuz 2017 gününde ve akşamında, bana yalnız olmadığımı ve bu hayatta birilerine gülümseme sebebi olabildiğimi hissettiren herkese çok ama çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız... :)


28 Temmuz 2017 Cuma

Deneyimledik; 2017 Yazı, Antalya Konyaaltı Engelliler Plajı


Geçen sene Antalya Konyaaltı Engellilere Ayrılan Sahalarda; (resmini çekebildim mi hatırlamıyor ve de resimlerini bulamıyorum) 2 tane denize kadar engellilerin girişini sağlamaya yönelik engelli sandalyeleri vardı. Denize doğru 100 metre kalana dek yapılmış tahta bir yol vardı bir de plajın içinde. Engelliler için yapılan gelişmeler buydu, ki bunlar olmasa halimiz daha da haraptı ki; geçen sene gerçekten bu gelişmelerle de hiç kolay değildi denize girebilmek ve özellikle de çıkabilmek! (Geceden sabaha dalgalar o kıyıya öyle bir taş yığını yığıyor ki, denize girmesi neyse de çıkması epey zorlu oluyordu babamın sırtında yürüyerek veya yürümeye çalışarak.)

Geçen sene hiçbiri korunamadı üstte anlattığım Engelli plajına sahiplendirdikleri malzemeler; ilk başta sağlam bulabildiğimiz büyük tekerlekli yatak sandalyeler, her sabah gittiğimizde kırık dökük bulunmaya başlandı bizim gibi engelli aileler ile beraber. Neredeyse her sabah babam tamir etmeye başlıyordu diğer aileler ile veya annemle beraber; çıkartılmış tekerlekleri yeniden takmaya çalışmalar, arkası kırılmış sandalyeler veya tahtaları yerinden çıkartılıp bir kenara yığılan engelli yolunun tahtalarını buluyorduk sabahları... Tamir ediyorsunuz ama birkaç gün sonra gidiyorsunuz ki yine aynı şey... 

Engelli ailelere tahta yolun yanına koyup oturabilecekleri 1 adet şezlong istikakı vardı, bedelsiz olarak. Bir tek bu düzen biraz korunabildi ama zaman geçtikçe az aralıklı konulmuş olan tahta yollar da kırılmaya ve zamanla aileler tarafından onarılmaya başlandı... Geçen sene o kadar da iyi değildi ve plajın gececileri sebebiyle kırık dökük çıkıyordu plajın eşyaları bir dahaki sabaha...



Bu sene Antalya Konyaaltında Engellilere Ayrılan Sahalarda Engellilere yönelik yapılmış plajın gelişmelerinde neler var dersek;

demirler çakılmış, denizin içine kadar girilmiş sağlam bir iskele, 
denize kadar inen engelli rampası, 
denize iskeleden engellileri indirebildikleri engelli asansörü, 
biri plajın cankurtaran sahasında denetleyen, diğeri aynı zamanda engellilere ve araçları kullanmaya da yardımcı iki adet cankurtaran, 
bir de yapılan sistemi ve de plajı kontrol altında tutan güvenlik görevlisi var.


Tüm bu gelişmelerin bu yaz olması canım babamın şansına mıydı bilmem, geçen sene epey zorlanmıştık. Şimdi geçen seneye göre epey kolaylık sağlanmış ve ben bu gelişmeleri ülkemde görebilmekten ötürü bu sene daha da mutluyum. Eniştem ve annem ile nasıl denize gireceğiz derken, böyle bir gelişme ile karşılaşabilmek gerçekten çok güzel bir gelişme. (Muğla Akyaka'daki engelli plajını biliyorum ama deneyimlemedim, o sebeple benim için bu bir ilktir.)

Üst resimlerde de gördüğünüz üzere; denize girişimize yardım eden yardımcıların bulunması ve de engellilere yönelik böyle bir sistemler dizisinin bulunması büyük bir nimet bizim için... Denize girmeyi geçelim hadi, çıkması ayrı bir zorluktu çünkü benim için. Deniz içine bıraktığınız zaman sorunum yok; yürüyebiliyorum, oturup kalkabiliyorum, zıplayabiliyorum, fizyoterapistlerimin desteğiyle yaptığım hareketleri tek başıma deniz üstüne yatarak veya ayakta durarak tek başıma yapabiliyorum... Denizin kendisi benim için başlı başına en iyi tedavi alanı! :)



Bu yazıdaki resimleri dün eniştem; babam ve Fizyoterapistim ve de artık arkadaşım da olan Yaseminim için çekti. Bir de buraya yazısını yazabileyim de, sizler de resimleriyle görün deniz içinde nasıl bağımsız olarak ayaktayım diye çektirdim işte... :)

Dün denizde 4. günümüz, bugün de 5. günümüzdü. Sabahları erkenden kalkıp gidiyoruz denize, geçen yaz olduğu gibi. Geçen seneki kadar çok giremeyeceksem de, bu sene de yine olabildiğince kıymetini bilmeye devam ediyoruz denizdeki her anımın. Her gün denizde hareketlerimi mutlaka yapıyoruz annemlerle ve kaslarımı açmaya yönelik hareketliliğimi de ihmal etmiyorum. Dalabildiğim kadar denizin içine dalıyorum ve birkaç kulak birkaç ayak çırpıntısı da olsa vücudumu kullanabildiğim her imkanı değerlendiriyorum. Şükür ki... :)

Tüm bunlara rağmen bu sene de denize girmek için temin edilen sandalyelerin üzerindeki bez brandaların yırtılma sorunu var ki, yenilerini temin edemediklerini ve de eskilerini de onarmaya gelemediklerini söylüyor plajda çalışan cankurtaran görevlileri birkaç gündür. Bugün sabah denize gittiğimizde, kendi sandalyemle indim deniz kenarına kadar. Sonra bir süre bekledikten sonra tamiri yapılan bir başka engelli sandalyesi getirdiler de öyle girebildim denize. Dün Antalya'ya yağan yağmur sebepli, denize indirilen engelli asansörü de bozulmuştu. Biz orada iken bir ekip geldi tamir etmek için, ama ne yaptı bilmiyorum... Bugün fazlasıyla dalgalı denizde akıntının bizi çekmemesi için çabalamaya odaklı idik, bugün girdiğimizden beri ilk defa bu kadar dalgalı idi deniz...


Son olarak; Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne ve Belediye Başkanına bu örnek davranışı için teşekkür ederim. Elbette bir şeyler yaşanmadan bazen hatalar ve eksiklikler giderilemeyebiliyor. Geçen sene o sorunlar; o koruyamamalar ve o yapılanları hor görmeler olmasaydı, bu sene bu kadar güzeli ve gelişmişi yapılamayacaktı belki de Engelliler için. Eksiklikleri elbette var, projesinde olsun, tedariklerinde olsun... Yapılan bu sistemlere rağmen, "yapacak tabi, şu da eksik bu da!" gibi laflar edenler de yok mu? Onlar da var elbet! Sanırım onlar da hep olacak, maalesef! Ama ben böyle düşünmüyorum. Aksine yapılmayabilirdi ki, yapmayan birçok belediye var.

Ben isterim ki herkes örnek alsın. Yapılanı takdir etmesini, yapılmayan ihtiyaç unsurunun da eksikliğini dillendirmeyi tüm ülke olarak bilelim. Dilerim denizin içine kadar sokabildikleri engelli sandalyelerinin tamir ve tedarik sorununu da halledebilir Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Türkiye'ye örnek olurlar... Gönlüm ister ki; şimdilik her ilde bir adet olsun bu sistemlerden, engellilere yapılan bu projeler ilerleyen zamanlarda da dağlar kadar olsun ve daha çok takdir edelim. Nedeni basit; engelliler için bedensel aktivitenin en iyi şekilde geliştirilebildiği en önemli alanların başında geliyor deniz. Her fizyoterapist birçok hastalığa denizi öneriyor. Tıpkı bir Kas Erimesi hastası olan bana, küçüklüğümden beri önerdikleri gibi; "Didem senin kendine, ailenin de sana yapabileceği en güzel şey; yazın denize girmeyi ihmal etmemeniz. En büyük önerimiz budur, kesin tedavisi henüz olmayan bu hastalıkla savaşmanızda." :)



Not; Antalya Konyaaltı'nda bu sene plajların numaraları kaldırılmış; şu numaralı plaj bu sistemin olduğu engelli plajıdır, diyemiyorum o sebeple. Eğer soracak olursanız bu plaj nerede diye; Konyaaltı Plajlarına doğru gidin, McDonalds'ı geçtikten sonraki ilk ışıklardan dönün plajlara doğru, McDonalds'ın tam karşısında kalıyor. Umarım sizlere de bana da bu yaz faydası büyük olur, Allahımın güzel nimetleri olan denizlerimizin. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sağlıklı günler olsun hepimize, sevgilerimle.. :)


27 Temmuz 2017 Perşembe

25 Yaşım İçin



Hayatımın nedense en çok beklediğim o yaşını doldurmanın bilinci ile, doğum günü yıldönümümden yazıyorum; sene 2017, 25 oldum ben... :)



18'ime kadar hep büyütürdüm yaşımı, 18'imden 25'ime kadar da hep bir küçük yaşımı söyledim durdum. Şimdi söylüyorum bugün tam yaşımı, 25. senemde; çok yazdım, çok okudum, çok emek verip sağlığım için çalıştım ve bunları sürdürmeye devam ediyorum. Yer yer kendime hala kızıyorum "yazma kısmında hayallerime tam kavuşamadığım için daha çok emek vermeliydim" diye, ama güzel başarılar da elde ettim. Dolu dolu 25 oldum da, 26'ımdan gün aldım bugün... :) 


Nil Karaibrahimgil'in, İyi ki doğdum şarkısını hep söylemek istemiştim 25 yaşımda ve kendi kendime söyleyip duruyorum yine sabahtan beri; iyi ki doğdum, gördün mü 25 oldum! :)

**

22 yaşıma girdiğim senemdi, "25 yaşıma dek sağlığımda büyük gelişmeler katedeceğim ve belki de yürüyeceğim bile." demiştim. Bir de, "Yazmak istediğim kitaplarım ve yazılarım dağlar kadar olacak. Belki kitabım bile çıkacak." demiştim. Belkilerimle kendime bir güvensizlik mi duydum bilmiyorum, henüz ne yürüyebildim ne de bir kitap yazıp bitirebildim. Ama o belkilere kadar olabileceklerin en iyi kısmını gerçekleştirdim, kendimce verdiğim sözleri tutabilmek için planlarımı hayata geçirmeye hep devam ettim.

Sağlığımda büyük gelişmeler aldım; Bağdaş kurdum yeniden, Uzay Terapide zıpladım, ayakta durma sürelerimi olabildiğince uzatmaya gayret ettim, yediğime içtiğime dikkat ettim ve son 6 ayda egzersizlerimi hayatıma tamamen rutin ettim. Yazmak konusunda da; bunları 25'imi doldurmak üzere olduğum son aylarda bloğumda ve instagram hesabımda da paylaşmaya devam ettim. Wattpad'de de ufak da olsa bir hikaye yazmaya başlayıp 9 bölüm yayınladım. Birkaç hikayem vardı onları yazmayı sürdürdüm, mini mini dağlar oldu belki ama henüz içime tam sindiğini söyleyemem. Ama yine de şükürler olsun ki; sağlığım konusunda da, yazma konusunda da güzel gelişmeler kazandım ve kazanmak için çabalamayı sürdürüyorum...

Kendim ve sevdiklerim için de, sevdiklerimle daha çok anda kalabileceğimi söylerdim hep; buna dair de hep daha temkinli olup sevdiklerimle anlarımızın daha çok tadını çıkarttım. 25 senemi dolu dolu geçirdiğime inancımla, bu doğum günümde daha da mutluyum. Geldiğim yeri, buraya gelene dek çabalarımla beraber çok seviyorum... :)

Kendimi sevmeyi daha iyi öğrendim, içimde geçmişte "belki de bile bile yaptığım" hatalarımı da affetmeyi öğrendim; tıpkı beni çok kırmış ve aklımdan çıkaramamış olduğum kişileri de affettiğim gibi. 


Affetmenin unutmak olmadığını, ders çıkarıp hayatına devam etmek demek olduğunu ve de önemli olanın hep kendimi ve hayatımdakileri sevmeyi unutmamak olduğunu iyice öğrendim. 25'e dek büyük sınavlar verdiğimi düşündüm, ama bunların beni yıldırmasına izin vermemeye hep gayret ettim...

25 yaşıma geleyim, daha da farkında olacağım diyordum kendim adına hayatım ve hayallerim için; kendime bu planı biçmiştim en azından. Hayatıma rutin edinmem gereken şeyleri senelere yayarak 25 yaşımda düzene oturtmayı planlamam sebepli idi, 25.yaşımı beklemem. 25 çeyrek asır derler ya hani; benimki de o hesaptı işte... Derslerin yoğunluğu esas olarak bitmiş olacak, okulum bitmiş olacak ama eğitimim sürecek diyordum. Daha da eğlenceli sürdürecek ve daha hayatıma her birine odaklanabileceğim kadar kontrolü sağlayacağım diyordum. Okulun bitmesine çok az kaldı ve eğitime hayatımda hep yer vermeyi hala düşündüğüme mutluyum.


Bu sene de doğum günümde Antalya'dayız yine, 2 senedir üst üste denk geldiği üzere... Sabah denize gittik yine, bugün bu yaz denize gidişimizin 4.günüydü. 2,5 saat denizde kaldık; hareketlerimi yaptım, yüzdüm ve eğlendim yine. Sıkça "Bugün benim doğum günüm!" dedim annemlere, ara sıra hala da demeye devam ediyorum. -"İçimden geleni yapmaya devam etmem de, bu yaşıma kadar öğrendiğim en güzel şeylerden biri."- Eve geldik, duşumuzu aldık ve kahvaltı etmeden önce bu yazımdaki resimleri çektim; kendi özçekimimi ve yeğenimle beraber özçekimimizi.

Doğum günlerimi hep sevdim-seviyorum, her seferinde yeni bir yaş alırken kendimi biraz daha sevdiğimden ve kendime dair biraz daha inanç ve umut dolduğumdan ötürü belki de... Planlamalarımın sonucunu, gerçekleştirebildiklerimi görebilmeyi ve bu görebildiklerimden haz alabilmeyi sürdürebildiğim sürece ben daha çok benim. Ve her yaşımda bu sürer dilerim...


**

Yeni yaşımın, artık yaşlar alırken esas olarak güzelleştiğimin ve de yeni yaşlarıma doğru ilerlerken; yanımdakilerle, gerçekleştirdiklerimle ve kendimle kendim olabilmeyi sürdürerek kendimi geliştirmeye devam ettikçe bu kavramların esas anlamlarını kavrayabildiğimi keşfettim. Farkındayım; her yaşın güzelliğinin ve büyümenin bir kötülük hali değil, daha iyiye gidebilmesi için hayatını kendini gerçekleştirmen üzerine hayatını düzene sokmaktan ibaret olduğunun ve olması gerektiğinin... Planlı yaşamanın; planlara hepten boğulup hayatı sıkıcı hale sokmadan, ama hayatı oluruna da bırakmadan yaşamak için gerekli olduğunun ve esas istediklerimin...

Ben bugün; kendimin ve istediklerimin daha farkında olarak, sağlığım, sevdiklerim, yazma ve öğrenme tutkum üzerine hayatımı sürdürmeye uğraşarak yeni yaş aldım hayattan... Ailem, dostlarım ve sevdiklerim benimle olsun bundan sonraki hayatımda da. Hayat tek bir plana tutunarak elbet geçmez. Şimdi 30'a doğru; bu düzeni devam ettirip, sağlığıma ve hayallerime kavuşmayı, hayatıma alacağım aşkı bulabilmeyi istiyorum. 30uma kadar olsun istiyorum, belkisiz olsun. Sağlığıma kavuşayım, sevdiklerimle hayallerime kavuşayım ve aşkı bulayım... 30uma kadar... :)

Ama ondan önce, tekrar 25 oldum ben; Güzel, ideallerinin farkında ve kendini gerçekleştirmek için daha canla başla uğraşarak kendine güvenen bir kadınım. Kendimi seviyorum, yaşımı seviyorum. Dolu dolu 25'im, 26'ımdan günleri ala ala bu sene de hayallerim adına çabalamaya devam edeceğim. Başarırsam ne ala, başaramazsam da yeniden başlayacağım. Hayatım böyle sürüyor, artık daha çok kabulümdür. Sırf doğum günüm diye, sırf yeni bir yaşa girmişken yeniden başlama fikirlerinin güzelliği ile mutluyum; İyi ki doğdum ben. :) Kendime bu yaşımda ilk hediyem bu yazı ile daha çok sevdiğimi söylemek olsun istedim. Şükürler olsun bugünüme de. Sevgilerimle... :)

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Not Aldım Veya Not Ettim #34 - Farkındalık Dolu Notlar


Haziran sonu Temmuz başından notlarımla karşınızdayım yeniden. Not Aldım Ve Not Ettim yazılarımı seviyorum, bazen not aldıklarımı yazmak için buraya girdiğimde kendi kendimi anlıyorum resmen. Bu yazımın ismi ise Farkındalık Dolu Notlar oldu. Haziran ve Temmuz Notları diyecektim, notlar üzerine isim kendi halini aldı yine. İyi okumalar olsun o zaman, farkındalık dolu... :)

Diğer Not Aldım Veya Not Ettim yazılarımı okumak isterseniz burada bulabilirsiniz... 




Bir Çocuğun Gözünden: - Denizimiz Kirli;



Yeğenimle yine çizgi film izleme zamanlarımızdan birinde, Haziran ayının bir gününde, Disney Channel'ı izlemek istediğini söyledi yeğenim. Açtığımızda henüz reklam arası idi, ama saat aralığı sebebiyle bu aralar en sevdiği çizgi filmlerden biri olan Pijamaskeliler başlayabilir diye, "reklamları da izleyelim teyze." dedi. Tamam dedim. Belki bilirsiniz, Disney Channel reklam aralarında kendi çizgi filmlerine ait şarkılı video klip yayınlıyor. Bu video kliplerden biri çıktı o anda da, Moana'nın tanıtım şarkısı diyebileceğimiz bir şarkı idi bu...

Sonra girip baktığımda bu şarkının isminin How Far I'll Go olduğunu buldum, Türkçe versiyonu Uzaklara burada, Orjinal Versiyonu ise burada. :)

Eğlenceli bu video klibin Türkçeye çevirilmiş versiyonunu Kağanım ile beğeniyle izlemeye başlamıştık ki reklamlar başladığından beri epeydir suskun olduğumuzu farkedip "beğenip beğenmediğini" sordum yeğenime. Kağanımın çevresine ve de izlediklerine karşı gözlemlerini çok seviyorum. Çocukların da en sevdiğim özelliklerinden biri bu, duygularını açıkça belli etmekten çekinmemeleri ve bunları anlatırken o güzel gözlerinde de anlatımlarına dosdoğru şahit olmanız...

Klibin Türkçe versiyonunun 2. dakikasından sonra denize yöneliyor Moana, deniz capcanlı ve tertemiz. Orayı izlerken Kağana, "Bak denize Kağan, ne kadar güzel değil mi?" deme gafletinde bulundum. Gözlemliyor ve video klibi inceliyorduk kendimizce yine. Kağanımdan aldığım cevap çok manidardı; "Evet teyze. Çöp atmamışlar, tertemiz. Bizim denizimiz kirli." dedi Kağan.

Hiçbir şey diyemedim ve "Haklısın Kağancım, bizim denizimiz kirli." diyebildim sadece. Bir mesaj vermem gerekirdi o anda belki ona, temiz tutmamızı bilmesinin gerekliliği açısından belki. Ama sonra, zaten temizliğine dikkat eden birine bunu söylemenin gereksizliğinden ötürü sustum. İçimden "umarım hep böyle kalır ve çevreni kirletmeyen çocukluğunu saklarsın içinde" dedim çokça. Maalesef çevre temizliğine önem vermeyen insanoğlu, çocukluğundaki duyarlılığını koruyamıyor ve çevremiz büyüdüğünde çocukluğunu yitirmiş insanlar yüzünden kirleniyor.

Çocukların farkında olmayı unutmadığı çevre kirliliğimiz meselesini yeğenim Kağanın notlarından biriyle dinlediniz. Yeğenimden bir not olsun bu size, tüm çocuklar adına; çevremizi kirletmeyin, denizler dahil hiçbir yere çöp atmayın!



Bireysel Silahlanma!

Fazla mesaj içerikli bir not aldım yazısı olmaya devam ediyor belki bu yazı ama bu konu çok ciddi. Durum şudur ki; bireysel silahlanma ve silahların egemenliği ülkemizin başlı başına büyük bir sorunu olmaya devam ediyor. Sizler tek bir çocuğun dahi elinde silah görünce ne hissediyorsunuz bilmiyorum ama ben dehşete kapılıyorum. Biz bireysel silahlanma sebebiyle, yaşadığımız ilçe olan Gemlik'te daha senenin ilk 6 aylık zaman diliminde birçok kişiyi kaybettik. En son olayda da Temmuz başında; ilkokul öğretmenlerimden biri olan öğretmenimiz Gülay Aksoy'un avukat oğlu Özgür Aksoy ve bir polisimiz İdris Büyüksönmez şehit oldu... Üzülerek bununla ilgili bir yazı da yazmıştım, ki o da burada...


Ciddi anlamda ülkemizin en önemli başlıklarından biri olması gerektiğini ve en acilinden kalıcı adımlar atılması gerektiğini düşündüğüm şu konu hakkında bir şeyler yapıldığını duyamamak daha da dehşete düşürüyor beni. Bildiğim ve duyduğum birçok kişide silah olması haberinin daha da kötü yanı; sebeplerinin atadan babadan yadigar olmasının yanı sıra, bir de "gerek olabileceği bir zaman dilimine hazırlık yapıldığı" yönünde olması. Bu daha da korkutucu...


Bu bir duyarlılık meselesinden de daha fazlası, bu hepimizi ilgilendirmesi gereken ve 7'sinden 70'ine ses çıkartılması gereken bir mevzu. Bir de bazı kesimlerin de dediği gibi, Gemlik bireysel silahlanma konusunda öncelikli olarak inceleme başlatılması gereken bir yer! Kurduğum hayalde silahsız insanlar var elbette ve de maganda kurşununa gitmeyen insanların dünyası var! Hiçbir vicdanlı, yaşamı ve yaşamdakileri seven ve de doğru şekilde eğlenmeyi bilen bir kişi silah sıkarak sevincini duyurmaz. Sesini duyuracaksa eğer, korna sesleri ve birkaç taneden fazla davul zurna sesi yeter de artar bile; bunu doğru eğlenmenin ne demek olduğunu bilen kişi bilebilir!


Bireysel Silahlanma! diyorum ben size. Kendinizi korumanız gerekiyorsa doğru şekilde yapın bunu, diyorum. Her şekilde daha doğru bir yol bulunabilmeli, kavga ettiğiniz kişiyi öldürmeden çözüme ulaşabilmeliyiz! İnsanoğluyuz biz ya, tehdit altında isek elbette kendimizi koruyacağız. Ama ya tehdit altında olan biz değilsek, sizin canınıza değil de hayatınızda olmasını istemediğiniz fikirlere sahip kişiler varsa; öldürmek tek çare midir? Öldürmek tek çare değil, belki öldürülmek istenseniz bile! Devlet kendi korumasını en üst seviyeye getirebilirse eğer, silahlanmaya da dur diyebiliriz ve belki dehşet saçan kendini tek güç sanan magandalara da bir şekilde dur diyebiliriz. Ne olur siz de söyleyin, "Bireysel Silahlanma Zorlaştırılsın". İhtiyacı olan olmayan kolayca alamasın, kuralları da, denetimleri de, psikolojik testleri de sıkı sıkıya olsun. Hepimiz için, hepimizin sevdikleri için, devlete sesimizi duyuralım!!


Farkındalıklar Adına;




Aslında bu yazı iki nottan oluşacaktı, son not ettiklerimden birbirine benzer olanları yazmalıyım diye düşününce bu yazıya ikisi konu oldu çünkü. Ama bir de bunlar üzerine yazacak olursam dedim son olarak; farkında olmalı insan yaşadığı hayatın, bu hayatı paylaştığı veya paylaşmadığı insanların mutluluğunun ve huzurunun, aynı dünyada yaşadığımız diğer canlıların da hayatının, evrenimizin... Nazım Hikmet'in Yaşamak adlı şiirinde bir yer var hani;


Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947 - Nazım Hikmet


Ciddiye almalı insan yaşamı yani, farkındalıkları sadece kendisine dair olmamalı. Öyle olmalı ki; çevresine, insanlara ve yaşayan tüm canlılara da, kendi hayatına ve hayatındakilere verdiği sevgiyi, saygıyı ve değeri sunabilmeli. Farkındalık dolu bir yazı oldu demem başta o iki yazı içindi. Ama sadece bunlar değil demek için de not düşüyorum. Kendi adıma da bunu tamamen başarabildim diyemiyorum ama başarabilmek için elimden geleni yaptığımı ve yapmaya devam edeceğimi düşünüyorum. Dünyamızda, farkındalıkların kendi hayatımız doğrultusunda ilerlediğini görmek bunları yazmama sebep oldu. Ülkemiz demek istemiyorum, gidişatın büyük ölçüde böyle olduğunu düşünüyorum... Dilerim bunu birer ikişer üçer derken, farkındalıklarımızı geliştirmek isteyenler daha da çoğalarak bir Dünya oluruz. Aramızdaki farkındalıklarından yoksun insanlar azalır ve dünya yaşanılabilmesi daha da güzel bir yer olur... 

Bu Not Aldım Veya Not Ettim yazısından da ortaya çıkanlar işte bunlar. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Farkındalıklarımızı çevremize yaydığımız, tek değil dünyaca mutluluğu hedeflediğimiz günlere olsun. Sevgilerimle...


21 Temmuz 2017 Cuma

Antalya'ya Geleli - (14-21).07.2017


14 Temmuz Cuma akşamından bu yana bugün 7 gün oldu Antalya'ya geleli. Geldik geleli denize girme girişiminde bulunamadık henüz. Ama keşif yapıp, engelliler için yapılan güzel gelişmeler adına bir yazım olacak ilerleyen günlerde burada. Önce test edip görmemiz lazım gelişmeleri... Önümüzdeki Pazar günü kısmet olursa başlayacak deniz seferlerimiz. Şimdilik, şu 1 haftayı özetlemek istiyorum...



Kafam yine boşta burada; ders çalışırım diye defter getirmiştim ama burada bir kez olsun kapağını açamadım daha. Anneannemi ve de aklıma gelen dolu boş her şeyi düşünürken buldum bu hafta içinde yine çokça kendimi. Ankara kadar değilse de Antalya da sarsabiliyor bazen beni. Ama Ankara tanışmışlık ve bilindiklik dolu anılarla hep oradaymışım gibi sarıp sarmalıyor, Antalya'nın havası ise daha başka. Antalya kendi halinde ama içindeki daha küçüklükten anılarıma götürse de Ankara kadar o eski varlığını barındıramıyor. Her geldiğimde daha başka hissettiriyor artık. Anneannem ve dedemin fotoğraflarıyla çekindiğim fotoğrafa bakıp bu sefer şöyle dedim; "Ben anneannemi görüyordum bu şehirde eskiden değil mi? Şimdi ne kadar uzak ve ne kadar değişik geliyor." Sebebini galiba biliyorum, şehir yapısı son 2-3 senedir öyle çok değişiyor ki, eskileri zihnimde gördüğümün haricinde canlandıramamak bana böyle garip hissettiriyor. Anılar da sanırım bu garipliğe kapılıp hep hatırlayabilmek için var... Şükür ki bu garipliğe rağmen, hala hatırlayabiliyorum küçüklüğümün anılarını...


Yazamadım bu 1 haftadır bloğuma yine, ders çalışamadım, çok yazmaya da girişemedim. Ama bunlar yerine daha güzeli Meromla kavuştuk. Geldiğimizin ertesi günü akşamı, yani 15 Temmuz 2017 günü, Meromla kavuşabildim yeniden. O gün ve ertesi gün azar azar da olsa görüşebildik, bir akşam da gelip bizimle kaldı. Sarılabilmek, yeniden yüz yüze sohbetlere dalabilmek, şarkılar dinleyip dertlenir ya da dalgalardan dalgalara atlarken; uzakların canı cehenneme diyebilmek yine çok güzeldi... -- Unutmadan not etmek istiyorum bu ara; kavuştuğumuzun ertesi günü sabah "Ne zaman geliyorsun?" diye yazmıştım Meroma Whatsapp'tan. Genelde senenin çoğu uzaklardayız ya birbirimizden. Aylar sonra yeniden yakın olup, böyle bir mesajı atabilmek çok güzel hissettirmişti. -- :) Yani geldik geleli 3 kez görüşebildik henüz, azar azar da olsa kıymet bilmek gerek, en azından şimdi uzaklar epey yakın... Kısmet olsun, sağlık olduktan sonra fırsat oldukça görüşeceğiz burada iken daha inşallah...


Kağanımla bol bol okuma saatleri yapıyoruz bir haftadır; yatmadan önce, sabahları kalktığımızda, öğlen vakitleri ve de daha hangi zaman canı isterse beyefendimizin. :) Tabii okuma saatlerimiz dediğim olay; benim okuduğum kitaplarımdan ince olanı bana verip, kalın kitabımı kendisinin aldığı ve ben kitabımı okurken kendisinin kalın kitabımın sayfa sayılarını saydığı zaman dilimi. Bu bizim okuma zamanı yaptığımız zaman dilimi işte. Onun sayması bitene kadar okudum okudum, akşam yatmadan önce daha fazla kitap okuma iznim yok. Yeğenimin sayfa sayılarını sayarak okumaları bitince kitapları kapatıp uykuya geçiyoruz. Ötesi de yok... Bu da bu yaz için yeğenimin garip bir büyüdüğünün göstergesi, kendi başına ikimiz adına kararlar alıp bir rutini sağlamlaştıran kişi bu yaz kendisi... :)


Ve Eniştem ile bol bol film izleyeceğiz iddiamızı henüz tam anlamıyla gerçekleştiremedik; ama bu zamana dek kendisi benden fazla film izledi... Beraber ise bir tek film izleyebildik, Sihirbazlar Çetesi 1 (Now You See Me), tavsiye ederiz. Matraklıklar ve iddialarımızın bol olduğu bir yaz vaktinin ilk haftasını bitirdik bile. Serhat abimle ara sıra anlaşamamazlıklarımız meşhurdur, ama hani şu hem kavga edip hem de hiç kavga etmezmiş gibi birbirini savunanlar olur ya; aynı öyleyiz bir de biz. Ben bu abi-kardeş anlaşmazlıklarımız sebebiyle kavga eder miyiz acaba diye düşünüyordum bu yaz da ama öyle olmadı. Ablamla iki kardeş olarak çatışmalarımızın üstüne, eniştem ve Kağanımla da çatışmalarımız bol artık anlayacağınız. Ömrüm boyunca hep 3-4 kardeş olabilmeyi bile dilemiş ben, yıllar sonra 3-4 kardeşmişçesine bir hayat yaşıyorum şükür ki. Bazen eksi yönleri oluyor, dönemi geliyor ki bu tartışmalardan yoruluyorum. Ama artısı da çok. Doğrusu kalabalık olmamızı seviyorum... :)



Okuması bol, uykuları yeğenimle oldukça tatlı (üst kolajda da görüldüğü gibi), dinlenmelerimin ve egzersizlerimin her fırsatta pilates topu üstüne ayak uzatmalarıyla devam ettiği; annemle sohbetlerin güzel, dedemle de kuşak çatışması muhabbetlerinin bol olduğu bir tatil başlangıcı haftasıydı yani bu hafta Antalya'da... 

Annem yine yorulmadı değil; temizlik yapmayacağım yine diye sadece mutfağa girişmiş de olsa, o mutfağın temizliği hemen bitmedi ve daha dün ancak bitirilebildi. Yarına temizlik olacak dedemin evde, temizlikçi çağırıldı...

Haftaya daha bol ve güzel haberlerle dönebileceğimi umarak noktalıyorum yazımı. Dostum Meromun dedesi hasta, hastanede yatıyor. Allahımdan hayırlı şifalarla güzel haberlerini bekliyoruz birkaç haftadır. Hüseyin dede ile birlikte tüm hastalarımıza şifa olsun inşallah önümüzdeki hafta... Allahım hayırlısını versin hakkımızda. Bekleyiş içinde olmak zor, ama Allahım bekleyişlerimizin sonunu da güzel eylesin. Amin... 

Sevgilerimle, kısa zamanda güzel haberlerle yine görüşmek dileğimle... :)

20 Temmuz 2017 Perşembe

Harun Kolçak...



Dün gece Harun Kolçak hayatını kaybetti şeklinde ilk haberi okuduğumda, herhalde yine bir yanlış haberdir, diye düşünmüştüm. Ama sonra ard arda gördüğüm haberler ve instagram paylaşımları yalan değil doğru haber olduğunu anlamama sebep oldu. Harun Kolçak dün yatırılmış olduğu hastanede hayatını kaybetmiş. Hepimizin başı sağolsun, Gemlik'te sıklıkla görüp mutlu olduğumuz Eşref Kolçak'a da Allahım sabır versin inşallah... 



Elbette herkes gibi ben de onu 90'lardan itibaren tanıyordum ve şarkılarını ablamla beraber çok severek dinliyordum. Sonra seneler geçtikçe kayboldu sandık ama birçok kez şarkılarını seslendirenler sayesinde ve şarkılarının kaliteleriyle unutulmadı da... 2016'nın Eylül-Ekim aylarında Çeyrek Asır Albümü çıkartıldı, birçok sanatçı ile düet yaptı Harun Kolçak. O albümle bir kez daha görülmüştü ki; o çeyrek asır boşa değildi, Türk müzik hayatına çok güzel eserler verilen bir çeyrek asırdı!

Son twitinde demiş, üst resimde de gördüğünüz gibi; "Unutma, sen gelecek planları yaparken hayat da kendi planlarını yapıyor." Bu sözleri hepimizin kulağına küpe olsun e mi!

Hepimiz iyileşti sanırken, hastalığı mı nüksetti bilmiyorum. Allahım yerinde rahat yatırsın, mekanı cennet olsun inşallah... 9 ay önce yazısını yazmıştım Çeyrek Asır albümünü çokça dinlemeye başladıktan sonra, burada. O yazımda annemle dinlemekten sıkılmayacağımız bir albüm olduğunu ve her şarkısının yorumunu çok beğendiğimi ve birkaçını da tabii ki ayrı tutabileceğimi söylemiştim...

9 ay sonra onu kaybettiğimiz haberini almak üzücü geldi dün, daha uzun seneler dinleriz diye düşünüyordum oysa... İyileşir konserlere çıkar diyordum. Dün haberi alınca aklıma, bir Gemlikli olarak aklıma elbette ilk Harun Kolçak'ın babası Eşref Kolçak geldi. Daha Geçen hafta Antalya'ya yola çıkmadan iki gün önce Gemlik meydanında görmüştük ve arabasına doğru giderken izlemiştim. "Oğlu güzel bir bestekar, kendisi güzel bir oyuncu; Allah uzun ömür versin demiştim." içimden. Ben Eşref Kolçak'ı düşünürken demiştim... Ama bugün Harun Kolçak'ın twitter'ına girdiğimde bugün öyle twitlerini gördüm ki, sıraları değil dedim bende. Aşağıdaki resimde göründüğü üzere Harun Kolçak'ın da düşündüğü gibi;



Az önce yine twitter'ına bakmaya devam ederken, "Harun Kolçak Çeyrek Asır 2 için kolları sıvadı" haberini paylaştığını gördüm bir de; daha birkaç gün önce paylaşmış... Dediği gibi; Sıralı değil, kartlar hep karışık. Ve en son twitinde de dediği gibi "Yine hayat planları bozdu." Onu güzel sesini ve şarkı sözlerini bizlerden aldı. Dilerim onun planları devam eder ve Çeyrek Asır 2 onun anısına çıkar. Biz onun şarkıları ve anılarıyla onu anmaya devam eder ve avunuruz... Zira onun vesayeti gibi şu sözleri de, isteğinin bu olduğunu söylemiyor mu zaten;

Saçımı, başımı, yediğimi, içtiğimi, kısacası beni unutun. Müziğimi dinleyin, şarkılarıma eşlik edin yeter. - Harun Kolçak...



Ruhu şad, toprağı bol, mekanı cennet olsun. Bugün internet haberlerinde gördüğüm bir haber de şuydu, Eşref Kolçak ile konuşmuşlar telefonda ve ağlayarak konuşmuş (ki nasıl ağlamasın). İstanbul'a sağlık sebebiyle gelemeyeceğini ama oğlunu kendilerine getireceğini ve onu Gemlik'te annesinin yanına defnedeceklerini söylemiş... Annem eşinin yanında kendine mezar almış ve biz bunu görmüştük demişti dün Harun Kolçak'ın vefat haberini verdiğimde, Eşref Kolçak için. Üzgünüm, Allah sabrını versin cümlesine inşallah... 

Twitter hesabına ve yazdıklarına bakın derim, öyle yaşanmışlıklarla dolu öğütlerle dolu ki yazdıkları... Twitter hesabının adresi, https://twitter.com/HrnKlckMusic...

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Antalya'ya Yolculuk 2017 - 14.07.2017- Cuma


Antalya'dan Merhabalar. Dün (14.07.2017- Cuma günü) Gemlik'ten yola çıktık ve nihayet yeniden Antalya'dayız. Bu sene geçen seneye nazaran biraz daha geç geldik ve biraz daha az kalacağız; sebepleriyle ve de kadromuzla belirtiyorum bu durumu da bu yazımda... :)


2012 senesinden beri yeniden Antalya'ya gelmelerimize ve senenin 1-2 ayı dedemin ve dayımların yanında kalmalarımızı sürdürüyoruz. 

Bu sene Antalya'ya gitme durumumuzun iptali bile söz konusu idi ve babam işe girdiğinde iptal edilebilecek konumda iken, eniştemin yıllık iznini alabileceği konusu açılmıştı oturduğumuz yemek masamızda. Antalya'daki dayım ve yengem de bizde idi İncimiz ile beraber, bu dediğim konuşmalarımız bundan 2-3 hafta kadar öncesindeki Suna ablamın düğünü sırasındaki toplaşmalarımıza denk geliyor... 

Nasıl olur, ne zaman yola çıkarız, yapar mıyız yapamaz mıyız derken; dün yola çıktık ve dün akşamdan itibaren yine Antalya'da dedemdeyiz. Yolculuk gayet güzel geçti, belki biraz uyku problemi çektik ama onun haricinde gayet iyiydik. Babamı çalışıyor olması dolayısıyla uzun zamandır ilk kez ardımızda bırakıp annemle beraber uzun yolculuğa çıktık. Kadromuz; şöforümüz eniştem, onun yanında annem, arka koltukta ise ben ve yeğenim Kağanım şeklinde idi. 

Antalya'ya sohbetlerle ve yine hit parçalardan oluşturduğum arabanın flash belleğinde beğenilmeyen müziklerimle geldik. Beğenilmese de genel itibariyle, gelene dek dinlenildi ama! Neyse... :) 

Yola çıkmadan önce ablama uğrayıp, yeğenimin kimliğini aldık ve yola revan olduk; ki uğradığımız yerler bunlarla da bitmedi tabii. Birkaç yol üstünde durduktan sonra İnegölden sonra yola Afyona dek devam ettik. En son Afyon'da bir yemek molası verip yola yeniden koyulduktan sonra saat 20.30 sularında dedemlerin kapısının önüne vardık. Yorucu bir akşam ve sıcak geceye henüz alışamamışlığımızla uyuduğumuz yorucu uyku ile geçirdik dün geceyi, ta ki sabah esintisi çıkana dek. Sabah çok rahat uyuduğumu hatırlıyorum ve o esinti hala da devam ediyor üstelik. 

Antalyanın sıcağı beni etkiliyor mu derseniz, iyi bile geliyor. Ben sıcağa tutkun biriyim, en fazla az biraz geceleri uyumamaktan şikayet duyduğum oluyor; o kadar... Sıcağı sevmemden ötürü, dün akşam geldiğimizde sıcakla karşılaşan annem ve eniştem gibi "bu ne ki?" dedim. Yeğenim de benim gibi, en fazla terliyoruz biraz o kadar. Soğuklar daha zorlu imtihanlar benim için, sıcaklar cennet gibi; kaslarımdaki rahatsızlıklara iyi geldiğinden de sebep tabii ki... Benim kaslarım da sıcağa tutkun.. :)



Dün arka koltukta bu bıdıkla yolculuk yapmak daha güzeldi geçen senelere göre. En azından artık ben uyuyorsam uyandırmayabiliyormuş, onu öğrenmiş olduk bu sefer. 1,5 saat boyunca uyumuşum Afyon'dan sonra. Afyona dek de 1,5 saat kendisi uyumuştu öncesinde. Velhasıl büyüyoruz; Kağanımla Antalya'ya yaptığımız ilk yolculuktan, dünkü yolculuğa dağlar fark var şükür ki... :)


Dediğim gibi, ilk atağımdan sonra ilk defa babamsız bir yolculuğa çıktık ve haliyle başarabilecek miyiz her anlamda diye o da biz de endişe dolu idik... Korkumuz en çok eniştemin beni taşıyıp taşıyamayacağı konusunda idi; Antalya'ya varıp ilk defa eniştem beni bir merdiveni -dedemlerin evinin bir katını sırtında çıkardığında- anladık ki o da ben de güçlenmişiz. Benim değil onun güçlenmiş olması büyük şekilde görünürdü ki, biz Serhat abi ile ilk atağımı geçirdiğim 5 sene öncesinden bu seneye dek "Annem, ablam ve babamla yürüdüğümüz gibi" yürüyemiyorduk. Bir güçsüzlük söz konusu idi yani. 

Serhat abim bu sene spora gitmeye başladı başlayalı, iş hayatında da epey adapte olabilmiş konumda.  E bana gelince de, ben bu sene geçen senelere göre daha iyi hareket kabiliyetimi artırabilmiş ve kaslarımı güçlendirebilmiş konumdayım şükür ki... (Anlatamadığım birçok konu varken, buralardan başlamam da müthiş de mi... Neyse, Hayat Hikayem serimde bir ara anlatmadıklarıma da girmenin sırası gelecek bir gün inşallah.) :)


Eniştem ile de annem ile de olabildiğince durumları toparlayabiliyoruz yani şimdilik. En korktuğumuz başlangıçta, dedemlerin kata geldiğimizde çıkmamız gereken merdiveni nasıl çıkacağımızdı. Onu da şükür ki hallettik. Birkaç güne kadar da denize girip çıkabilmeyi deneyeceğiz. Denize girmesi neyse de, çıkması acayip zorlayıcı bir olgu. Dilerim kolay olur da, hareketsiz kalmam ve deniz tedavimi bu yaz da alabilirim. Zira birçok kez bahsetmişimdir, denizde olmak benim için en iyi tedavi yöntemi... 


Velhasıl Antalya'dayız yine. Yorgun geçen bir günün gecesinde yattık dinlendik, esaslı olarak sabahında güzel bir uyku çektik ve de yeniden Antalya'ya alışma safhalarını atlatıyoruz bugün. Henüz Meromu ve yengemleri göremedik, yakın zamanda görüşeceğiz Meromla da yine inşallah... Sağlık olsun da inşallah, sağlık haberleri ve mutlulukla görüşelim inşallah.

Sizlerle de yine görüşmek dileğimle ve de sevgilerimle... Antalya sıcak değil, siz sıcağı sevmiyorsunuz! :) 

14 Temmuz 2017 Cuma

2017 Haziran Nasıl Geçti?


Haziran 2017, epey kalabalık ve belki de hızlı geçen bir aydı bizim için. Nihayetinde bitti, zorlu bir Temmuz başladı. Sevdiklerimizden hastalık haberleri almaya başladığımız Haziran'dan sonra, Temmuz ayında da bu durum devam etmeyi sürdürür oldu. Her birine şifa veren bir Temmuz olsun inşallah hepimize. Şifa diliyorum Allahtan, şifa bekleyen herkese... 


2017 Haziran'da Neler Oldu Dersek;


Haziran'ın başında benim sınavlarımın telaşı vardı. 5. senemi de bitirmenin haklı mutluluğunu ve rahatlığını yaşamıştım finallerimden sonra. Sonrasında gelen sınav sonuçlarında 1 tane alttan dersimin kalması biraz beni şaşırtsa da, yine hallederiz dememe engel olamadı şükür ki...

Sınavlarımın bitmesinin 1-2 hafta sonrasında Suna ablamın kınasının ve düğününün telaşı başladı. 27 Haziran'da kınasını Temmuz'un 1'inde de düğününü yaptık. Suna ablam ile Eren abi'yi evlendirdik; güzel telaşlarımız bitti, bize o anlara özel güzel hatıralar kaldı şükür ki...

Düğün sonrasındaki Salı (4 Temmuz 2017) günü babam Haziran sonunda bulmuş oldukları yeni işinde ilk gününü geçirdi. Babamın yeniden işe girmesi, yeni bir haber değerinde; zira 1 senedir emekliliğinin tadını çıkarmak ve de bize yardımcı olabilmek için bizimle evdeydi. 2 haftadır çalışıyor yine şimdi. Hayırlısıyla, kazasız belasız devam da eder inşallah. Yine servis işi yapıyor ama bu sefer bir firmanın içinde işçileri taşımak işi. Herkes kendi kalbinin ekmeğini yermiş, herkese hayırlı işler olur inşallah...

Babamın işe başlayacağının kesinleşmesinin sonrasında ise bir karar alındı bir de, bu sene Antalya'ya eniştem Kağanım ve benim gitmemiz konusunda. Kadromuzda şöfor bu sefer eniştem. Babam çalışacak, ablam izin alamıyor o da burada. Biz Kağanın babası, anneannesi ve teyzesi olarak Antalya'da olacağız. Eniştem senelik iznini aldı ve Allahın izniyle bu yazı yayınlandığı saatte de yoldayız... Bir dahaki yazım büyük ihtimalle Antalya'dan gelecek yani. Herkese iyi yolculuklar ve bir de her türlü ekran karşısında bu yazımı okuyanlara iyi okumalar olsun... :)


Derken ben Haziran 2017'de neler yaptım dersek;

11 film izledim;


2017 Haziran da film izlemem açısından en verimli aylardan oldu. Ama bu sefer 11 filmin 11'ini birden yoruma tabi tutmamaya karar verdim. Üst resimde kolajını gördüğünüz bu iki film diğerlerinden daha güzeldi ve diğerlerinden daha çok sevdim; Nadide Hayat ve Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar...

Nadide Hayat; hayata atılma ve de isteklerimizi gerçekleştirme hevesinde iken, önümüze sınırlar konulması ile kendimizi o sınırlarımıza nasıl hapsettiğimizi anlatıyor Nadide Hayat. Kalıplara öyle çabuk giriyoruz ki aslında; "Sen o'sun, yapamazsın", "Artık senin devrin geçti.", "Yaşının insanı ol." , "Sen erkeksin, sen kadınsın..." gibisinden sınırların ötesine geçemeyişimizin içerisinde büyük bir baskı olduğunu unutup kalıpları çok çabuk kabul ediyoruz. Film bu kalıplara ve sınıflandırmalara çok güzel bir açıklık getirip doğrusunun bunlar olmaması gerektiğini gösteriyor bizlere. Eğlenceli ve bir o kadar da mesaj dolu bir filmdi...

Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar: Sadece kadınların yaptığı bir şeymiş gibi görünse de filmde; olmayan anlamlarla kendimizi kandırma gereksinimi içerisine bile isteye girmemiz, kadın ve erkek ilişkilerinin kaçınılmaz boyutu bence. Platonik ilişkilerden başlıyor bu olgu öncelikle, sonrasında kendimizi olmayan durumların inancı içerisinde buluyoruz. Bu olgu içerisinden çıkmamız gerektiğini ve gerçeklere odaklandığımızda hayatı ele alabileceğimizi anlatıyor film bence. Kadın-Erkek ilişkilerinin, iki tarafın da isteği olduğundan emin olmadan bir tarafın karşısındakinin de kendisi gibi düşünmesi gerekmediğinin süreçlerini anlatıyor biraz. Ya da ben bir tek oraya takıldım bilemiyorum. Eğlenceli karakterleriyle, izlenmesi gereken romantik komedilerden biri idi... :) 

2017 Haziran ayında izlediğim filmlere 10 üzerinden puan verecek de olursam, izlediğim filmler ve bu filmlere puanlarım şöyle;

El Değmemiş Aşk - 8/10
Nadide Hayat - 10/10
Sihirli Şehir Ember  (City Of Ember) - 5/10
Git Başımdan - 7/10
Can Dostum - 7/10
Oğlan Bizim Kız Bizim - 8/10
İkinci Şans - 6/10
Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar (He’s Just Not That Into You) - 10/10
Aptal Şampiyon - 8/10
Çin Falı - 8/10
Tutmayın Beni - 5/10


2 kitap okudum; Yeni Moda Turuncu Ve İyimser...



İkisi de alanlarında okuduğum ilk romanlardı. Yeni Moda Turuncu, kadınlar hapishanesinde geçmişinde işlediği bir suçun cezasını çeken bir mahkumun gerçek hikayesinin kitabı idi; İyimser ise, dünyayı iyimserlik düşüncesinin varlığı ile güzelleştirebileceğimiz fikri için araştırmalara ve röportajlara koyulan bir yazarın kitabı idi. 

İkisini de beğendim ama yorumlarım hayli garip olmuştu galiba. Üzerinden zaman geçmişken konuşayım bir de; iki kitap arasında, Yeni Moda Turuncu'yu daha güzel ve başarılı buldum. Ama yine de ayrı ayrı yazılarını yazmıştım; Yeni Moda Turuncu'nun okudum yazısı burada, İyimser adlı kitabımın okudum yazısı da burada...


En çok dinlediğim müzikler; 

Mayıs sonunda olduğu gibi, Haziran boyunca da Burcu Güneş- Darmaduman diye diye bitirdi beni. Neden bilmiyorum, bu sene "Sana Bilmediğin Bir Şey Söyleyemem (Şebnem Ferah)" şarkısından sonra bu en çok takıldığım şarkıların başında gelir sanırım.

Haziran'da bir diğer dinlediğim şarkı önce Marian Hill'in Down adlı şarkısı idi. Sonra Marian Hill'in birçok şarkısını (One Time, Back To Me, I Want You) bayılarak dinler oldum. Ed Sheeran ve Lorde gibi yabancı şarkıcılardan sonra takıldığım müzisyenlerden oldu. Şarkılarının müzikleri ve solistinin ses tonu ile Marian Hill biraz olsun sakinleştirdi diyebilirim. O kadar çok haber alıyoruz ve değişik hislerle doluyor ki içim, korkuyla değil inançla toparlanmak istiyorum... Haziran ve devamında Temmuz, zorlu geçen zamanlardan kesinlikle bu sene. Sonları güzel gelsin, güzel haberler aldığımız günler diliyorum hepimize.




Haziran 2017 bol hastalık haberlerinin başlangıcı olsa da, yine güzel kalabalıklarımızın toplandığı bir aydı; gerek Suna ablamın düğünü sebebiyle, gerekse de sebeplerle toplaştığımız için... Hastalarımız var, enerjilerim ve dualarım hepimizle; hastalarımıza şifa, dertlilerimize deva olsun inşallah. Canım çok sıkılıyor aldığımız hastalık haberlerine yine bu ara, ama gel gör ki elden bir şey gelmiyor diyorum sonra. En güzeli dua etmek gibi geliyor; içinden çıkamadığımız ve destek istediğimiz anlarda, dualarımızda ve güzel enerjilerimizde buluşmak dileğimle. Sevgilerimle... :)


10 Temmuz 2017 Pazartesi

Zıplama Sürprizim - 06.07.2017


Uzay Terapide alt resimde gördüğünüz sistemle ayakta durmanın adı "Örümcek". Adına yakışır bir şekilde, sizi 8 koldan tutup sağlam şekilde ayakta durabilmenizi sağlayan bir sistem... 06.07.2017- Perşembe günü yine bir uzay terapi günümdü ve ne zamandır gelişimimi görmek istediğimiz üzere örümcek'i yeniden deneyimlediğimiz bir gündü. Bir önceki örümcek seansımızın üzerinden 1-1.5 sene geçmişti ve bu seferki deneyim kesinlikle daha umut veren ve mutlu eden bir deneyimdi... :)

Perşembe gününün Uzay Terapisindeki sürpriz gelişmemizin, yazmak için can atıp da gecikmiş yazılarım sebebiyle bugüne kalan yazısıdır. Bir Uzay Perşembesi yazısı... :)




Benim için klasik uzay terapi günleri halini almış ve yine ağırlıklarla güçlendirmelere devam edeceğimizi düşündüğüm bir gündü geçen hafta o gün. O düşünceyle gittik yine Yalova'ya... Babam 1 haftadır yeni bir işe başlamıştı ve geçen hafta ilk haftasında gündüz vardiyasında olmasından sebep Kağanım da bizimle idi o gün. Beraber çalıştığımız Mümin abinin işten ayrılma gibi bir mevzuusu olduğu için ve de yarım gün olarak geldiği zaman dilimlerini geçirdiğinden; artık Galip isimli bir fizyoterapist ile çalışıyoruz geçen hafta başından itibaren. 


Gelgelelim ders öncesi kas gerdirme egzersizlerim yapılırken ne zamandır bir türlü örümcek'e alınma mevzuumu gerçekleştirememiş olmamız gündeme gelmişti ki, Mümin abi Galip ve ben arasında; "ne zamandır örümcek'e alınmadın?" diye sordu Galip bana. "1-1,5 sene oluyor deyince de," , "Ooo, bugün alıyoruz o zaman seni örümceğe!" dedi birdenbire. Ben birşeylere hazırlıklı olmayı daha çok severim. Beklemediğimden ötürü, dehşet korkuya kapıldım başlangıçta doğrusu. :)


Endişe dolu iken hazırlıklar başladı ve ufak ufak şakalaşmalar da tabi... Hazırlıklar esnasında, en son örümcek deneyimimden sebep korkuyor olduğumu anlattım; önceki deneyimimiz beklenen kadar iyi geçmemiş, fazla ağır kalmıştım hareket kabiliyetim açısından. Velhasıl, hazırlıkların bir 10-15 dakika sürdüğünü anımsıyorum ama belki de bana o merak ve endişe anlarım içerisinde daha uzun gelmiştir... 


Örümcek'e bağlandım ve bağlı da olsam kendi halime bırakıldım, ama korkulduğu gibi olmadı?! 

Bir sürpriz oldu ve üstümden alınan yükün sonrasında kalmış olduğum hafiflik içerisinde kendimi hissettim. Mümin abi "Evet Didem, nasıl hissediyorsun. Bir bak bakalım neler yapabiliyorsun?" diyordu bıraktıkları anların başlarında. Ben ne yapıyordum? Ben zıplayabildiğimi keşfediyordum! 

Mümin abinin gözlerinin kızardığını görmeye başladım, "Didem zıplıyorsun, vay hiç bu kadarını beklemiyordum. Gözlerim doldu!" dedi. Ardından da "Burayı bırakıyorum ama gözüm arkada kalmayacak, Didem zıpladı diyeceğim her sorana!" dedi. :) 


Yukarıda zıplayan benin gülümseyen yüzümü görüyor musunuz, o başarımızın mutluluğu. 5 senede alınabilen güzel gelişmelerden birinin sınırsız mutluluğu... Uzun zamandan sonra, -ki benim bundan önce en son zıpladığım yaş kaçtı onu hatırlamıyorum bile- zıplayabiliyor olmamın da mutluluğu... Çok şükür!


Bu resim ise o mutluluğun içerisinde aralıklarla varlıklarını unuttuğum halatlara bakışım esnasında çekilmiş, Galip tarafından. Ben neler yaptığımı keşfetmeye uğraşırken dalıp duruyorum; "Ama zıplıyorum, ayaklarımı öne arkaya getiriyorum, öne yürüyüp geriye çekiliyorum, oturup kalkıyorum..." O sırada Mümin abim; biz kafese geçmeden  öncesinde hazırlanırken, etraftaki kancalarla oynamaya başlayan Kağanımı dışarıda oyalamak için yakındaki Avm'ye götürmeye karar vermiş annemi arıyor. Annem de benim gibi ne olacağının merakı içinde idi ama bir önceki örümcek deneyimimizden sonra hazırlanırken bizimle beraber bu kadarını beklemeyen taraftandı.

Annemi aradık, o sırada Mümin abi ve Galip ne dediyse o hareketleri yapmaya devam ettim. Hepimiz gülüyoruz ve bir yandan Galip'e teşekkür ediyorum; "Beni bu şeylere bulaştırdığın için teşekkür ederim." diyerek. Kötü bir cümle gibi görünse de, başlangıçta endişe dolu olduğum anlarda Galip'le "Hepsi senin yüzünden." gibisinden çok şakalaşmamızın üzerine "iyi ki" dediğimiz anları yaşıyoruz. :)

İyi ki o gün örümcek'e alınmışım da, bu hafta ortasında Antalya'ya 1 ay kalmak üzere yola çıkacağız diye erteleme düşüncemizi gerçekleştirmemişiz. Yoksa Antalya'ya gidip gelecek ve de örümcek mevzuusuna o zaman atılacaktık... Şimdi siz bu yazıyı, yazdığım gün okuyorsanız eğer, ben yine Uzay Terapi'ye gidiyorum. Bugün ise, Perşembe gününden planlandığı üzere örümcek sistemi ile bağlı iken yürüteci veya yürüme bandında yürümeyi deneyeceğiz. Bana bir maşallah der ve devamındaki güzel gelişmelere doğru yol olmamız için güzel enerjilerinizi yollar mısınız? Zira ben güzel enerjilerin ve duaların işe yaradığına inanıyorum...

Şifa bekleyen ve başarmak isteyip de güzel enerjisine sığınan herkesle, dualarım ve de kalbim...



Ve bu resime gelince, bu resim yeğenimle benim ben ayakta iken çektirdiğimiz ilk fotoğrafımız; öyle değerli ve öyle mutlu edici ki... =)


Annemi aradı Mümin abi ve telefonunu bana verdi, "Sürprizimiz var anne gelir misiniz?" dedim, "Tamam geliyoruz." dedi annem. Sesinde anlam veremez bir ses tonu vardı, merak dolu... Ve 5 dakika sonra geldiler, anneme gösterdiğim güzel sürprizlerim üzerine yüzünde gurur ve kocaman gülümsemeler peydah oldu. Her şeye değerdi o gülümsemeler... Beni zıplayarak gördü yeğenim, ayakta dimdik ve tek başıma gördü (denizde olduğumun haricinde)... Yeğenimle o gün ilk kez ayakta yan yana fotoğrafımızı çektirdik! =) 


Başımıza gelen her şeyi sorguluyoruz ya, "neden, nasıl" diye. Ben geçirdiğim atakları çok fazla sorgulamadım, olmasının gerekliliğini kabulleniyor ve sebeplerini biliyor olmamdandı bu bence. Ama bu kadar uzun sürmesini sorguladım çokça. "Neden bu kadar uzun sürdü gelişmeleri katetmek? Neden onca çabalarken, hep başa dönüyor gibi hissediyoruz?" diye sorgularken buldum kendimi çoklukla... Kendime ilk atağımdan sonra, 3 seneye kalmaz toparlarım demiştim oysa; 12 yaşımdaki kas uzatma ameliyatımdan sonra toparlanma süremin 3 sene olmasına dayanarak... 

Şimdi anlıyorum ki gelişmelerin bu kadar yavaş olmasının sebebi, bu güzel mutlulukların tadına tam anlamıyla varabilmemizmiş. O gün o mutluluğun ne kadar değerli olduğunu daha çok anladım. O kadar uzun zamandır sıfır desteksiz halde kendi başıma ayakta duramadım da, hala kalkıp kaldığım yerden yürümeye devam edebileceğim sanıyorum ki... Bazı mutluluklar beklenmedik anda gelirmiş, bazen de geciktikçe güzelleşirmiş. 

6 Temmuz 2017 günü; annemin ve fizyoterapistimin yüzünde gördüğüm gurur, yeğenimin beni öyle gördüğünde yanımda fotoğraf çektirmek istemesi, onunla kameralara gülümsememiz ve de eve döndüğümde babama, ablama ve enişteme gösterdiğim resimlerle bu güzelliklere hissettiğimiz mutluluklar... Beraber başardık hepimiz bunları. Değiyormuş, hiç beklemediğiniz anlar için değiyormuş onca zamana... :)

Mutluluklarımız ve çabalarımızın karşılığı daim olsun. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sevgilerimle... :)


8 Temmuz 2017 Cumartesi

Suna İle Eren'in Düğünü - 01.07.2017


Düğün bittikten ya da başlamadan önce, konuşulan şey hep böyle oluyor; Suna ve Eren'in Düğünü. Oysa biri Suna ablam ve diğeri de artık Eren abim. Demek istediğim, evlenmeden ve Eren abiyi tanımadan ailemize bu süreçlerle dahil etmeden önce Suna ablamın düğünü idi. Bana büyüklerime isimleriyle hitap etmek, "küçüklükten kalma bir alışkanlık ile yanlış da gelse" durum bu; Suna ve Eren'in düğününü yaptık. :) Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.

Bu arada kerevet ne demekmiş biliyor musunuz; üzerine şilte serilerek oturmaya ya da yatmaya yarayan, tahtadan yapılmış yüksekçe bir sedirmiş. Daha önceden öğrendiğimde epey şaşırdığım bir bilgi bu. Ben o sedirleri çok severim aslında, küçüklüğümden hatırlarım anneannemgilin vardı öyle iki sediri. Bir yaz vaktinde onu balkona da çıkarmış balkonda da oturmuştuk, hiç unutmam nedense. Malum cümlede, mutluluğu paylaşmak gibi bir anlamı olan kerevetine çıkmak ise doğru bir durum gerçekten; o sedirlerde oturmanın mutluluğu çok ama çok başkaydı bence de... :)


Gelelim düğün faslına. (Nedense giriş fasıllarımda uzattıkça uzatasım tutuyor bu ara. Suna ablam ile Eren abimin düğününü 4 bölüme ayırdım, günün tamamını kapsayan 4 bölümün sonunda bitti düğünümüz...;


1- Kuaför Faslı



Üzerinden 1 hafta geçmiş düğünümüzün sabahı epey telaşlı geçti... Olmasını tahmin ettiğim şeyin bu olduğundan sebep, hazırlığımı gecesinden yapmış; ojelerimizin, takılarımızın, gül suyum ve pamuğumun ve de fotoğraf makinesi ile telefonlarımızı akşamdan hazırladığım çantamın içerisine koymuştum. Biraz düzeni sevdiğimden, biraz da telaşe içinde iken bir şeyleri unutmamın ihtimallerinin tecrübeyle sabit olarak yüksek olduğundan, önceden hazırlanmak edindiğim güzel bir alışkanlığım... 


Öncesi akşamı da epey kalabalık ve neşe içinde geçen günün ardından, düğün sabahında 9.30-10 civarı uyanıp, 11-12 gibi randevumuz olan kuaföre gitmek üzere hazırlandık. Kahvaltı etmek, ev toparlamak ve de düğün öncesinde ufak tefek hazırlanmak gibi işlemleri halledip evden çıktığımızda saat öğlen 1'e geliyordu. Diyebilirim ki, önceki günlerin yorgunluğu da kuaförde atıldı. Uzun zamandır saç yaptırmamıştım kuaförde, -saç kesimlerini saymazsak- en son üst resimde koyu pembe elbiseli yengem ile dayımın düğününde kuaförde yaptırmıştım saçımı. Düz saçlı olmanın ayrıcalığı diyorum ben buna; saçımı örgü modeli de yapsam, hafif bir maşa da yapsam düğünlük oluyor aslında. Gelgelelim bu sefer yanımda saçımı maşa yapabilecek biri yoktu ve benim de yolum kuaföre çıktı.. :)


Saçlar önce bir maşa yapıldı, sonrasında her bir maşa yapılırken saçlar tokalarla tutturuldu ve diğer saç ve makyajlar bitene dek öylece bekletildim. Diğerlerinin işlemlerini beklerken, ojeleri sürdük, sohbet ettik ve iyi vakit geçirdik. Kuaförümüz ilk kez gittiğimiz ama eniştemin arkadaşının eşinin olan bir yer olmasına rağmen, kuaförden çıkarken her birimiz memnun ayrıldık... Annem, Hatice yengem ve Ayşe teyzem ile ben gitmiştik başta. Sonra ablam geldi nihayetinde ve sıra sıra saçlarımızın yapımı başladı ve bitti. Saçlar yapıldıktan sonra üst baş giyildi, en son annem kıyafetini giymek için hazırlanmaya gitmişken de üstteki resimler çekindi. 

Sırasıyla resimler; tekli selfiem, küçük kuzenim İncim ile selfiemiz ve ablam, Hatice yengem ve İncim şeklinde... Tabii ki favorim İncim ile benim selfiemiz. İnci büyümeye başladığından beri bilinçli şekilde çekindiğimiz ilk özçekmimiz çünkü. :)

Kuaför sırası beklerken, yengem marketten aldığı ikramlıklarıyla eksikleri tamamladı. O gün yengemin bize yaptığı kuaför ayrıcalığı en baş sıradaki güzellikte idi. Kahvelerimizi içerken, sadece hazırlık derdinde kadınlar olarak çok güzeldik orada. Günün kuaförde geçen saatlerinden yanımıza, müthiş fotoğraflar ve hafif dedikodulu sohbetler yanımıza kaldı ve ben bu ayrıntıyla çok eğlendim. :)

Kuaför faslında hatırladığım en korkunç şey, rahat da olsa bir türlü çabuk alışamadığım yeni aldığımız sandalet idi. Sanırım içten tabanlı bir ayakkabı giymeyeli uzun zaman olmuştu. Ve aktif şekilde ayakta olmayan biri için, sırtta yürümek acayip alışılmadık bir durumdu o ayakkabı ayağımda iken. Ama dilerim yakın zamanda ona da alışırım, geçen hafta bugün bu saatlerde daha yeni yeni alışmış gibiydim diyebilirim. Ama yine de alışamamıştım...

2- Düğüne Doğru



Kuaför sonrası gidilecek yer kız evi, yani Suna ablamların evinin önü idi. Orada kız çıkarma yapıldı, davul zurna eşliğinde oynandı ve düğün arabası ile erkek tarafı erkek evine yollandı... 

Derken bu fasıl da epey hareketli idi. Suna ablamların evinin önünde yaklaşık 45 dakika kadar kaldık galiba tüm bu dediklerim yapılırken. Bu sırada, düğünleri bir türlü sevemeyen halleriyle Kağan benimle beraber arabada idi. Anlatmaya geçiyorum üstteki fotoğraf kareleriyle beraber size...

Üstteki dörtlü resim kolajında, üst sol tarafta gördüğünüz resim; Suna ablamların evine gittiğimiz sırada girişi kapatan konvoyun başındaki gelin arabasının önüne park ettiğimiz arabamızı anlatmaya çalıştım. Gelin arabasının önünü kız tarafından biz kestik. Annem kuzeni olur, eniştem de bu eğlencenin bizzat muhattabı idi. Davul zurna çalınırken ve de kız evinin önünde oturulurken, arabanın anahtarı bende ve içeriden kilitli idi. Bu sebeple zorla da çekmeye gelseler, arabayı çekemezlerdi; ki neden zorla çeksinler de mi? :)

Neyse, Suna ablam evden çıkarılınca görüntüye vakıf olabildi damat Eren abi ve eniştemin de yetişmesi ile aralarında anlaştıklarından sonra eniştem arabayı çekmek için kapıyı açmamı söyledi... :)

Onun hemen altındaki resim, hala-yeğen; annem ve İncim. Düğünün en şıklarında ilk sırada idiler bence. :)

Suna ablamlar erkek tarafına gidince, bir yarım saat kadar sonrasında da kız tarafı arabalarına doluşup düğün salonunun yolunu tuttuk... Tabii kolajda gördüğünüz resimlerde, Kağanımla benim ve de annemle babamın fotoğrafları da bekleme sırasında çekilen diğer fotoğraflardı... 


3- Düğünümüz



Düğünümüz deniz kenarında açık hava bir düğün salonunda oldu. Öncesinde 100 metre gerisinde bir plajda buluşuldu ve orada nikah için önce gelin ve damat beklendi, daha sonrasında da nikah memuru... Derken, nikah beklenenlerin gelmesi ile kıyıldı ve ilk fotoğrafların çekilmesi ile nihayetinde düğün akşamı başladı. Ben nikah sırasında dışarı çıkamadım, alan benim çıkabilmem için uygun olmadığından. Zaten nikah sonrasında da tekrar arabalara tekrar binilip, düğünün olacağı alana gidildi... :)

Girişte, annemlerle ve yengemlerle masalarımız ayrıldı. Annemler ile dayımlar bir masada, biz evli olmayan bekar takım bir masada, genç evli olanlar takımı bir masada idi. Geri kalanlar da buna benzer gruplandırılmış ve masaları girişte numaralandırılmıştı. Bizim masamızın numarası 29 idi. :) 

Gençler masası epey hareketli olmasını beklediğim ama bir tek annemin dayısının kızı -üst kolajdaki kırmızılı elbiseli olan- Gizemim haricinde, durağan ve muhabbeti bol bir masa idi. Gizem ara sıra sahneye gitti-geldi, ama yemek fasıllarında ve muhabbetin çoğunda da bizimle idi. Aslında bu düğün daha çok Gizoşumun yanında yer almaya can attığımı hissettim. Günü gelince ona da yeniden sıra geleceğine inanıyorum, ama eğer ayakta olsa idim sahnede kuzenim Gizemimle düğün boyunca yer almaktan zevk alacak kadar içim oynama aşkı ile doldu taştı... :) Kısmet bu düğüne de değil, yine bir başka düğüne herhalde...


Düğünün başlarında, kadınlara bir bileklik dağıtıldı; hasır üzerine çiçek silikonlanmış, el yapımı ve orijinal bir bileklikti. Düğünün sevdiğim detaylarından biri idi. 

Oynama fasıllarına hiç gelmiyorum, her birini izlemek yine çok eğlenceli idi. Ama benim Suna ablam ile Eren abinin düğününde en sevdiğim bölüm, Suna ablanın iki teyzesi ile beraber sahnede Ajda Pekkan'dan "Haykıracak Nefesim Kalmasa Bile" şarkısını beraber söylemeleri idi. Çok sıcak, çok samimi ve eğlenceli bir bölümdü. Öncesinde Suna ablamın müzik öğretmeni teyzesinin sesinden dinlediğimiz müzikler de güzel dakikalardan biri idi... :) 

4- Kapanış



Oynayamadığımdan ve de ayakta olup daha fazla an'a tanık olamadığımdan olsa gerek -Ki bu kadarına tanık olmaktan dolayı hiçbir sıkıntım yok, aksine bence tamamiyle güzel bir düğündü- , yemekli düğünümüzden aklımda kalanlar kadarıyla aktarabildiklerim bu kadar. Ki son olarak, yemek kısmında en sevdiğim ayrıntı düğün pastası idi ve bana kalırsa o pasta dondurmalı pasta idi. :) 

Tabii, düğün sırasında veya sonrasında gidip "Ya bu düğün pastası dondurmalı mıydı?" diye sormak mümkün olmadı. Ama elbet netleştirilir o durum da daha sonrasında... :) 

Suna abla ve Eren abinin düğününün kapanışını, müziğin durması ile dilek fenerlerinin isteyen kişilerce uçurulabileceğinin söylenmesinden sonra yapıldı. Annemin bizim için aldığı iki dilek fenerini yakmak için, öncesinde dilek fenerinin nasıl yakılacağını öğrendikten sonra, deniz kenarına gidenlere eşlik ettim yeğenimle beraber. Deniz kenarına gittiğimde dilek fenerlerimizden biri annemin kuzenlerinden Emre abim tarafından rica edildi, benim adıma yakabileceklerini söylediler eşi ile... Eniştemin yanına gidip dilek fenerini vermemden sonra da, Suna ablamın düğününde ilk defa dilek feneri de uçurmuş oldum. 

Kolları yukarı kaldırma kabiliyeti gerektiğinden ve benim kollarımda da rahatsızlığım olmasının sebebiyle uzun süre havada tutamayacağımdan ötürü, dilek fenerim eniştem tarafından yakıldı ve kuzenim Gizem ve annemin Ankara'da oturan diğer bir kuzeninin kızı olan Gizem eşliğinde gökyüzüne bırakıldı. Üstte gökyüzünde gördüklerinizden daha fazla uçtu benim dilek fenerim ve denizde yanmakta olan nilüfer çiçeğinin içindeki fener ise Gizemimin idi. Onun dilek feneri de, biz deniz kenarından ayrılırken dahi yanmaya devam ediyordu... :)

Güzel bir deneyimdi; dileğimi dilemek ve dilek fenerinin nerede söneceğini görmek için gökyüzünde süzülüşünü izlemek. Bakmaktan boynumuzun ağrıyacağı kadar uzağa gitti dilek fenerim ve havada söndü, düştüğünü bile görmedik. Söylenilenlere göre bu dileğimin gerçekleşeceğine işaretmiş. İnşallah!! :)


Düğün kapanışını "çekirdeğimsi geniş ailemizin" (Hani ablam, eniştem ve Kağan da bir çekirdek aile ya, o sebeple bu tabirim) :) bir arada fotoğraflarımızı çekinmemiz ile yaptık. Düğün sonunda tebrikleşip arabalara bindiğimizde düğünün ayrıntılarını konuşuyor, eve geldiğimizde de "vay be diyordum, günü 12 saatten fazla dışarıda geçirmişiz düğün telaşımızla beraber!" Bu benim uzun zamandır yapmadığım ve haliyle sonucunda çok yorulduğum bir gün olmuştu...



1 Temmuz 2017- Cumartesi günündeki Suna ve Eren'in düğününün günü ve gecesi birçok mutluluk ile dolu idi; düğün öncesi, düğün faslı ve düğün sonrası ile. Ufak tefek tatsızlıklar ve de telaş sırasında veya o düğün stresi ile yanlış anlaşılmalar veya gerilmeler olmuştur tahminimce, her düğünde olduğu gibi belki de. Ama mutlu olduklarını gözlerinden okuduğumuz sevdiklerimiz Suna abla ve Eren abiyi yeni dünyalarına teslim etmemizi kutladıktan sonra, herkesin dilinde "hep bugünkü gibi mutlu olmalarını dilemek vardı". Dilerim hep o günkü gibi mutlu ve sevgi dolu olur ve mutluluklarını katlamaya devam ederler... :)


Kısacası, değerlendirmemi bitirmişken kendi usulümce son sözümü söylemek isterim ki sizlere; 

Onlar erdi muradına, e darısı da tüm isteyenlere olsun inşallah...

Sevgilerimle... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...