31 Aralık 2012 Pazartesi

2012 Teşekkürler 2013 Hoşgel :)



Bir yılı daha geride bırakmaya 5 saat kadar zaman kaldı. Zaman su gibi akıp gidiyor. (Ve ben bu sözü söylemekten bıkamadım gitti. :) )

2012 Nasıl Geçti?

2012'ye çok teşekkür borçluyum. Bana öylesi güzel duyguları yaşattı ki; onca yaşadığım hüzne rağmen, 2012'yi güzel uğurluyabiliyorum. :) 

Başta, 2012'nin Mayıs ayında Sındırgı'daki küçük ama şirin Üniversitemden mezun olarak, bölüm birinciliği ile ailemi mutlu etmiş olmanın mutluluğunu yaşadım. Ve uzağa da gitmiş olsak birbirimizden ayrılsak da, samimiyetle edindiğim dostlarımı hayatıma tamamen dahil ettim bu sene... Ve sonra döndük evimize yeniden. Babama, ablama, sevdiklerime kavuştum, tamamen, yeniden...

Daha sonra Temmuz ayında ailemizin beklenen üyesini aldık kucağımıza; yiğenim Kağan Efe'mi. Teyzelik duygusunu tattırdı bana. Küçücük bir bebeğin ağlamasına yüreğim acıdı bu kadar derinden, belki de ilk defa. Onunla gireceğimiz ilk yılbaşı olacak bu...
 Hoşgeldin Hayatımıza Kağan Efe'm...

Dayımı Ağustos'ta nişanladık, Kasım'da evlendirdik. 2012 ailemize birini daha kattı, Yengem Hatice ablamı. :) Hoşgeldin Ailemize Hatice Ablam... :)

Bu sene Blogger'a katılmam da, 2012'nin bana kattıklarından. Sevdiğim bir işi yapıyor, yazmaya her zaman olduğu gibi devam ediyorum. :)

Tüm bu güzelliklerin yanında, kötü anlar üzüldüğüm olaylar oldu. Başta sağlığımdan ötürü üzüntüler yaşadım. Sora değişik değişik konular altında yakınımdakilerin tartışmaları oldu, aksiliklerin getirdiği tartışmalar... 
Ama tüm bu sıkıntılara ve aksiliklere rağmen, yaşadığım güzellikler ve hayatıma katılanlar geçirdi tüm üzüntülerimi...


İşte böyle geçti benim için 2012. Su gibi aktı gitti, üzüntüsüyle, sevinçleriyle... :)

Şimdi Yeni bir yıl, Yeni bir umut yine. Farkettim ki, 2012'yi boşa yaşamamışım. Umarım 2013'de 2012 kadar güzel olur, aratmaz 2012'yi...

2013 için dileklerim ve kararlarım var elbet. 

Öncelikle 2013; Sağlık, Sıhhat ve Mutluluk ile Ailem ve Sevdiklerimle dolu bir yıl olsun. Cümlemiz için Barış dolu bir yıl dilerim. :)
Ve Sındırgı'dan sonra ayrı kaldığım arkadaşlarımla kavuştuğumuz bir yıl olsun. 

Ve sonra 2013 için gerçekleştirmek istediğim hayallerim ve aldığım kararlarım var:

1-) Umarım bu sene Zayıflamak: 
Hastalığım dolayısıyla hareketsizliğime bağlı olarak bu sene epey kilo aldım. 
Bu sene verebilme umudum var.  :)

2-) Egzersizlerimi alışkanlık haline getirmek:
İşler güçler derken, hastalığımın da ilerlemesi ile epey hareketsizleşmiştim. 
Biraz toparlandım. Ancak tamamen değil.
Hepsini bu sene çözebilme umudum var.
Bahane üretmek değil de, tam olarak aksatmadan
 alışkanlık haline getirebilmiş değilim maalesef...

3-) Evde İş bulabilmek:
Bu da Yaz bittiğinden beri çok istediğim bir şey.
Ancak, bulamadım henüz... :)

4-) Kitap Yazmak:
En büyük hayallerimden biri bu da... 
Umarım bu sene gerçekleşir, çıkarırım bile kitabımı. 
Girişim çok, ama tamamlanmış değil. :)

Aldığım Kararlar ve Gerçekleştirmek istediklerim bunlar. Ama aslına bakarsanız, Başta dediğim gibi Sağlık ve Sıhhatle sevdiklerim yanımda olduktan sonra, Gerçekleştirilebilir şeyler bunlar. 

Hepimize Mutlu Yıllar Diliyorum. Sevdiklerimizle Sağlık, Mutluluk ve Güzellik dolu bir yıl olsun inşallah... :)

30 Aralık 2012 Pazar

Yılbaşı Yaklaşırken :)



Yılbaşı Geliyor. Bir yıl daha bitiyor... Kutlamayanların birçoğu biz hristiyan mıyız? diyor. Tabii kutlayanların çoğu da hristiyan olarak görülüyor herhalde bu zihniyete göre. Hristiyanlar bizi memleketlerine almadığından burada kutluyoruz zaten. :)

Anlayamıyorum, anlayamayacağım da sanırım. Yeni bir yılın gelişini kutlamak nasıl hristiyanlıkla bağdaştırılabilir... Allah bilir biz yeni yılın gelişini kutlayanlar, Şükran gününü ve cadılar bayramını da kutluyoruzdur. Benden iyi cadı olurdu bu arada ya. :D

Neyse kızgınım biraz bugün bazı zihniyetlere. Birçoğumuz yeni yılın gelişini yılbaşı adı altında kutluyoruz. Bir seneyi daha acılarla tatlılarla bitirmiş olduğumuzu konuşuyoruz. 1 Ocak gününe kavuşmadan önce, " Vay be bu yıl da bitti, ne çabuk geçti." gibisinden laflar ediyoruz...

Ama küçüklüğümden beri geçerli bir şey var ki, o da; şu konuşmalardır:

Atıyorum, "Ahmet yılbaşında ne yapacaksınız? Nerede kiminle olacaksınız?" Derim,
- Biz hristiyan mıyız kızım evimizde olacağız. Bir de Hristiyanların gününü mü kutlayacağız yani? Diye cevabımı alırım çoğunlukla...

E ben hristiyan oluyorum bu konuda de mi? Ne kolaymış hristiyan olmak ya... :D Yılbaşını kutla oldu bitti hristiyansın.

İşte bu zihniyete kızıyorum. Bir de Yılbaşını hatırlıyoruz bilmem neyi niye hatırlamıyoruz soruları soranlar var. Cevap veriyorum hemen.
-Lütfen kendi adınıza konuşun arkadaşım. O sizin sorununuz. Biz hatırlanması gerekeni hatırlıyoruz. Hatırlayan var, hatırlamayan var. Hem neden herşeye önyargıyla bakma seçeneğini benimsiyorsunuz?

Bizim ülkemiz bundan ilerleyemiyor işte. Kutlayan kendine kutlar. Bu kadar basit. Ki artık evrensel bir kutlama olmuş gidiyor bu, Yılbaşını kutluyorsam yeni bir takvim yeni bir yıl... Ötesi mi var? Madem öyle sen kal 2012'de. :D Harbi böylelerini bırakacaksın eski yılda, akılları gelsin başlarına. Ahh nerde? :D

Aslına bakarsanız bir de şu var. Müslümanlık olduğu kadar, bu Dünyada bir sürü din var. Ve bir sürü de özel gün var. Özel bir güne karşı gelmek istiyorsanız, Anneler ya da Babalar Gününü kaldırmayı deneyin. Bir sürü annesi babası olmayan veya annesini babasını kaybedenlerin canı yanmıyor mu sizce o günde...

Dünya'da bir sürü din var demiştim, Hristiyanlık, Budistlik, Mesnevilik, Yahudilik, ve daha nicesi. Hristiyanlığın da bizim Kur'an-ı Kerimimiz gibi kitabı var İncil. O da vahiler tarafından indirilmiş. Sen ne demeye çalışıyorsun derseniz; Hristiyanları da yaratan rabbimizdir. Neden Hristiyanların gününü kutluyoruz diyorsunuz ya, Yoksa siz Allaha Şirk mi koşuyorsunuz? Aaa durun şakaydı sakın bana kızmayın. Sizin yaptığınız aynı benim bu yaptığımın bir benzeri. Gidip kulağı tersten tutmak. :)

Fazla uzatmayacağım. Okuyup da bana kızan olur mu bilmiyorum. Ama ben ülkemde en çok bu konu yüzünden rahatsızım. Herşeyi ayrı noktalara çekmekte üstüne tanımıyorum ülkemin insanlarının...


Gelelim, Sen neden kutluyorsun derseniz konusuna;

Ben abzürt bir şey görmüyorum bu noktada. Bir yılı daha sevdiklerimle geçirmişim, yeni bir yılda da onlarla beraber olmak için can atıyorum. Yeni yılı, yeni bir umut olarak görüyorum... Ailemle geçirdiğim her gün gibi, yeni bir yıla Allahımın izniyle girebilmenin mutluluğunu yaşıyorum. Lütfen çok görülmesin benim gibi düşünenlere...

Birçok hayal kuruyorum yeni yıl için, sevdiklerimle güzellikler yaşamak adına. Ve eğer kötü anılar yaşadıysam geçtiğimiz yılda, hem hüzünle hatırlıyorum hem de üzerinden geçen zamanın acımı azıcık olsun dindiriyor olduğuna hayret ediyorum... Neler yapabildiğime, bir yılı dolu dolu mu, yoksa bomboş mu geçirdiğime bakıyorum, sonuca göre yeni sözler veriyor yeni kararlar alıyorum... :)

Aslına bakarsanız, ben ağaç süslemeyi de yadırgamıyorum. Bence kötü anlam içermiyor. Yabancılar süsler değil... Herkesin kutlaması kendinedir sonuçta. Evet bu zamana kadar bizim evimize de Çam Ağacı girmedi. Ama okulumuzda ağaçlar ve sınıflar süsledik. Hediye çekilişleri yaptık. Güzel bir olay...


Yılbaşı bebeği, Maşallah ne de tatlı. :)
 Bu yazıdaki resimler Google Görseller'dendir.

Fazla uzatmayacağım diyorum ama tutamıyorum kendimi işte. Kusuruma bakılmasın lütfen. Bu arada cidden kafanızı patlattıysam özür dilerim. :) Ama yazmasaydım, anlatmasaydım patlayacaktım. :)

Yeni yılda, yüzünüzde gülümsemeniz, sağlığınız, mutluluğunuz ve huzurunuz eksik olmasın. Mutlu Yıllar.  Sevgilerimle...

Ya Siz; yeni yıl için neler düşünüyorsunuz? :)

29 Aralık 2012 Cumartesi

Anlatacaklarım Var...

Bilindiği üzere (ya da bilinmiyor ise söyleyeyim :)), bu sıralar fazlasıyla kitaplarımın geç gelmesinden ötürü geç aldığımdan ötürü, gecikmeli başladığım vizelere çalışma stresi ile dolup dolup taşmaktayım. O yüzden anca yazabiliyorum. Anlatılacak elbet bir şeyler var. Ama maalesef yarına kaldı yine.

Yazmak zorunda kalayım diyerekten bugünden girizgah yapayım dedim. :) Yarına bir sürü yazı yazacağım inşallah. Ama öncelikle bu sıralar ders yoğunluğum fazla, söylemeliyim. Göstermek gerekirse;

İşte aynen bu hallerde ders çalışmaktayım bir süredir... :) Ben yazarak çalışanlardanım.

Umarım yeni yılda yazılarımı gecikmeli yazma alışkanlığımdan kurtulurum. Alışkanlık gibi oldu yani artık. :) Yarına çalışılacak 1 ders daha kaldı şimdi. Sonrasında tüm çalıştığım derslerin ayrıntılarına gireceğim. Geç başlayınca önden bir vizede sorumlu olunan üniteleri önceden özet geçerek çalışmam gerekti.

Dedim ya anlatacaklarım var. Yarın görüşmek üzere... Sevgilerimle...

25 Aralık 2012 Salı

Sındırgı'dan Sonra Alışma Süreci

Sındırgı'dan döneli; 2 senelik örgün öğrenimi annemle bitirip yaşadığımız şehre evimize döneli; 6 ay bitti, 7. aya girdik. 2012 bitmek üzere bile.Ama alışmasına alıştım mı bilemiyorum bazen.

2 yıl... Dile kolay geliyor söylenmesi ama, o 2 yıl tüm anılarıyla, ayrılmalarıyla, kavuşmalarıyla, bekleyişleriyle, gün saymalarıyla geçti...

Şimdi bazen hem okulun bittiğine inanmak zor, hem de geri döndüğümüze. Orada kurulan dostlukları özlüyorum ara sıra. Döndüğümüze mutluyum mutlu olmasına, ama orada yaşadığımız günleri, zorlukları ve mutlulukları unutamam asla...

Sındırgı; benim için öyle güzel deneyimler ve anılarla dolu ki, unutulması çok zor. Hayatımın değişik deneyimlerinden birini, Üniversite hayatını o küçücük kasabada yaşadım. O çok güzel insanları, arkadaşlarımızı, komşularımızı orada tanıdım. Anılarıyla, üzüntüleri ve sevinçleriyle, Anne ve Babamla gezdiğim dört bir köşesiyle (Her ne kadar küçük de olsa), orada 2 yıl geçirdik biz. Annemin ve benim cesaretimizle, babamın bize olan güveni ve desteğiyle....

Ya bu alışma sürecin hala mı bitmedi derseniz; bitmesine bitti gibi ama özlüyorum ara sıra, Sındırı'yı ve dostlarımı...


Sizce böyle güzellikleri 2 yıl yaşadıktan sonra, unutmak o kadar kolay olabilir mi? :) 

Sanırım bu Sındırgı meselesi daha bir süre sürer bende. Resimlere gelince, İlk resim Emendere-Saklı Cennet, İkinci Resim Çaygören Barajının eski tarihi köprüsü, Her ikisi de Sındırgı Sevdalısı grubundan alıntıdır. Üçüncü görüntü canım arkadaşım Buket'imin çektiği Sındırgının nadide bir başka görüntüsü, :) Ve son görüntü de o ilk karşılaştığım anı dahi unutamadığım girişinden bir görüntü... 

Sındırgı; Eşsiz doğası ve güzelliği, içinde barındırdığı yerlileri ve kendine çektiği öğrencileriyle, unutulmayacak küçük bir kasaba. Gezmeye kalksanız gezilecek değil yaşanacak yerleri çok bence. Şimdi dostlarımızdan ve Sındırgıdan ayrıyız, annemle. Ama biliyorum ve biliyoruz ki, Sındırgı'yı hiç unutmayacağız... :) 


21 Aralık 2012 Cuma

21 Aralık

3 dakika itibariyle 21 Aralık'a girmiş bulunuyoruz. Kıyamet dediler dediler geldik bugüne kadar. Gün sayan, tedbir alma telaşında olan, ve daha nicesi oldu bugüne kadar. Kıyamet kaçınılmaz olmayacak mı zaten, neyin kurtuluş savaşını veriyor bazıları anlayamadım bunca zaman. :)

Neyse durum şu ki; yapılan şakalara ve esprilere gülmekten alamadım yine de kendimi. Örneğin; Şirince konusunda yapılan birçok şaka oldu. Şirincede bir şey olmayacağını, ya da küçük oranla kurtulacaklarını... Şu espri çok güzeldi ama paylaşmalıyım sizlerle... :)


Bol neşeli ve mutlu günler diliyorum. İyi geceler. :)


Halim Hal Değildi Bugün.



(Not:Resim bizim sitemizin önünden, 2012 Şubat ayında yağan kar'dan kalan görüntüdür.)


Merhabalar, bugün sabahtan beri, her yerde kar var. Soğuk ama mutluluk verici bir hava ama ben bir zamandır üşümediğim kadar üşüyorum bugün... Uzun zaman sonra dışarı çıkmış bulundum bugün.

Bugün rapor almak için hastanede idik. Nedenine gelince, bir süredir almaya çalıştığımız rapor için yeniden müracaat etmemiz gerekti bugün. Şikayetçiyim yazısı yazacaktım dün bıraktığım rehabilitasyonum için ama vazgeçtim daha sonra. Ziyadesiyle madur olduk ve canımız sıkıldı iyice. Şimdilik bahsetmemek en iyisi.

Bugün rapor için; Kardiyoloji, Göğüs Hastalıkları, Ortopedi ve Fiziktedavi Ve Nöroloji bölümlerine ayrı ayrı girerek kontroller oldum. Bir tek Kardiyoloji kaldı bitmeyen, onun haricinde aldık oranlarımızı bölümlerimizden.

Kardiyoloji bölümünün yarına kalmasının sebebi, doktorun şikayetlerimi dinledikten sonra benim kontrollerimi yaptırmamı istemesinden kaynaklı. Eko ve Holter ile bakmam lazım dedi. Bu benim için çok iyi oldu aslında. Şanslıyım ki Eko randevusu almak kolay değilken yarına randevu alabildik. Yarına ek mesai olacakmış, 5'ten sonra Eko kontrolümü yaptıracağız. Fırsat ararken kalp kontrollerim için, fırsat ayağımıza geldi işte. :)


Bu gece Kar'ın tamamen tutma oranı ne kadar bilmiyorum. Ama biz yarın yine hastanede olacağız, saat 3'ten sonra; Annem, Babam, ben ve ayriyetten yiğenim ile. Ancak umarım bugünkü baş ağrısı ve kulak ağrısı tekrarlanmaz, ve üşütmeyiz hiçbirimiz... Çünkü ben bugün epey üşüdüm.

Uzun zaman sonra dışarı çıkmak ve bugünkü soğuğa ve kar'a rastlamış olmak, talihsizlikti. Günün sonuna doğru soğuğun suratıma ve içime işlemesi ile, başım ve kulaklarım çatlar derecede ağrımaya başladı. Eve geldiğimde ısınmak epey zor oldu benim için. Sındırgı'dan döndüğümüzden beri, en çok ilk defa bugün üşüdüm sanırım. İçim hala titriyor doğrusu ara ara.

Halimi anlatayım; bacaklarımda battaniyem, battaniyemin üzerinde yastık, onun üzerinde Bilgisayarım, sırtımda hırkam ve dayandığım yastık... Kendimi sağlama alarak oturmuş haldeyim... Ama hala kendime tam anlamıyla gelemedim. Allahım yardımcımız olsun, soğuklara karşı. :)

Benden bugünlük bu kadar. Bugünkü yapışık ikizim Holter'imle yazdım bu yazımı. Yarın yine hastane yollarındayız, malum Holter'i 24 saatini doldurmuş olarak teslim edeceğiz önce. Sonra Eko kontrollerimi yaptıracağım. Umarım kalbim sağlıklı çıkar. :)

Bir dahaki yazımda görüşmek dileğimle... Güzel günler hepimizin olsun. Sevgilerimle :)

9 Aralık 2012 Pazar

Ders Çalışma Evreleri Başlıyooor


Herkesin vize telaşı bitti, bizim telaşımız başladı. Biz derken Açıköğretimlilerden bahsediyorum. Sosyolojik tavırlar içerisine girme vaktim geldi. Toplum bilimcisi olmak adına toplumu incelemeye başlıyorum. (Daha ilk yılım.) Açıköğretim Fakültesinin Sosyoloji bölümüne Sınavsız İkinci Üniversite fırsatı ile girdiğimi bu yazımda yazmıştım.

Öncelikle bu bölümü çok severek seçtiğimi ve bu bölüme yakın bir bölümü istediğim halde bir zamanlar, kısmet olmayışını hatırlatmak isterim. Sözel ağırlıklı olması benim için büyük avantaj öncelikle. Dış Ticaret bölümünü de severek seçmiştim. Ama yine de kendimi daha iyi ifade edebileceğim bir bölüm olacak olması da bana büyük mutluluk ve içtenlikle bu bölüme pozitif bakmamı sağlıyor.

Ancak tabii ki beni zorladığını düşündüğüm bazı dersler var ki, eh ona da sırası gelince icabına bakma tarzı bulacağım. Ama sayısal veya yapamayacak ağırlıkta olmadıktan sonra sorun çıkmayacaktır.

Bu bölümle iyi işler başarmayı çok istiyorum. Ve umarım ki toplumumuzun büyük yaralarına merhem sürebilir, acılarını dindirebilirim. Ama önce ilk sınavlarına Ocak'ta gireceğim bölümüm Sosyoloji'yi bitirmem gerekiyor.

Bu arada ben zaman zaman, (tamam çoğunlukla) Hayalperest olabildiğimi söylemiş miydim? :) Söylememiştim. O zaman ben şimdi söylemiş oldum, sizde öğrenmiş oldunuz. :)


Yarın Benle beraber ablam da ders çalışma maratonuna başlıyor iyiden iyiye. Sebebi İkinci Üniversitesini okumak için Ygs ve Lys sınavına girecek olması. Cuma günü kitaplarını internetten sipariş ettik. Zirve Yayınlarını tercih etti ablam. Yarın geliyor kargosu.

O Sayısalcı, ben Sözelci iki kardeşiz biz... :) Evlenmeden önce birkaç sene önce 2 senelik Üniversite okumuştu. Evlendikten önce ve sonra bile çok ısrar ettik ama tamamlamadı 4 seneye, fırsat yok dedi. Kısmet bu zamanaymış. Şimdi 4 senelik üniversite okumak istiyor yeniden. Ya Matematik, ya da Muhasebe. Yarın beraber bir maraton başlıyor. Ve eskisi gibi ders çalışmalara başlıyoruz...

Velhasıl, vizelerini bitirmiş öğrencilerimize geçmiş olsun, vizeleri henüz benim gibi bitmemiş tüm öğrencilerimize de kolay gelsin. Şunun şurasında ne kaldı ki. Ama geç kalmış da değilim çoktan başladım çalışmalara. Tam hararetli çalışmalara da yarın başlıyorum.

Kitaplarım elime hala geçemedi, ben kaydımı yaptırırken Sosyoloji kitapları bitmişti. Eğer geldiyse yarın alacağım kitapları elime, gelmediyse de Açıköğretim E-Kitap'tan çalışmaya devam.

Sevgilerimle... :)

3 Aralık 2012 Pazartesi

Engelli Olmak


Bugün bilindiği üzere, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü... Biz Engellilerin ve Siz Engelli Adaylarının bizi daha fazla anlama günü... (Güzel bir tanım oldu bu) Size Engelli Olmak nasıl bir duygu onu anlatmak istiyorum bugün.

Engelli Olmak, Allah'ın Verdiği Büyük Bir Sınav. Ve bende varım bu sınavda. Baştan kabullendim ben bu hastalığı ve olabilecek her şeyi.

Türkiye'de Engelli Olmak;

Bir Engelli olarak bu ülkede, yani Türkiye'de, yaşamak çok zor. Bir Engellinin Türkiye'de yaşarken Engeliyle barışık olmasına rağmen engeliyle yüzleşmesi, başka engellerle karşılaşması her daim mümkün.

Engelli Olmak benim için büyük bir kayıp değil, büyük bir kazanç. Ama Türkiye'de dezavantajları çok, Engelli olmanın.


Ben son 1 yıldır hastalığımda atak geçirdim. Şimdi zorlu günleri biraz atlatmış olsam da eski günlerimdeki gibi değilim fazla. İnşallah daha iyi olacağım.

Fakat, Bir dışarı çıkacak olsam, kaldırımlar ve üst geçitler benim için daha da zorlu artık... Tekerlekli Sandalye'yi zorunda kalmadıkça kullanmayı istemedim hayatımda. Ne utandığımdan, ne de başka bir şeyden. Tek bir sebep var, fazlaca oturup kalmamayı istediğimden. Gerekmediğini düşündüğümden. Ama atak geçirdikten sonra kullanmak zorunda kaldım ve kabullenmesi epey zor oldu benim için.




Tekerlekli Sandalye'de ilk fotoğrafım. Kabullendikten sonra ilk çekilen fotoğraf. Sağdaki orjinal, soldakinde de sadece rengini canlandırdım ve biraz yakınlaştırdım. Bir alışveriş merkezinde, Babamın beğendiğim şapkayı kafama taktıktan sonra birden fotoğraf çekmesiyle gerçekleşti. İyiki çekmiş. Bu fotoğrafla kabullenmeme yardımcı oldu babamla annem bu olayı da... :)


Yazımı Bitirmeden Önce Eğer Bu Ülkede Engelliysen Demek İstiyorum; 

1.) Dışarı çıkmak zor.

2.) Kaldırımlarda bulunmayan engelli parkurları, Geniş olmayan kaldırımlar, üst geçidin bulunmayan engelli asansörü veya bulunmayan engelli yokuşu, Engelliler için ayrılan kaldırım yokuşunun hemen önüne koyulan arabalar, Ve sayabileceğim nicesi hepsi Engellilere Engel...

3.) Evleri yapan müteahhitler bile bir asansörü yapma fikrinden acizler. 1 kat yukarıdan başlatılmış bizim semtte birçok apartmanın asansörü. Allah başlarına vermesin diyorum ama; bir ben değil ailem ve sevdiklerim de çekiyor benimle zorlukları. İçimden diyorum ki bazen sadece; Allah katında da merdivenler karşılasın sizleri, çık çık bitmeyen merdivenler, benim çıktığım tüm engelli merdivenler... Allah'a havale ediyorum sonra da tüm engelleri önümüze koyanları...

Söylenecek çok söz var bu konu hakkında. Ben burdayım yazmaya devam edeceğim daha. Çıktıkça Engeller karşıma, yaşadıkça ben bu hayatta susmayacağım bundan sonra. Kendim ve Engelli arkadaşlarım için...


Biliyorum ki hayat neyi gerektirirse bana, ben onu yaşamaya devam edeceğim. Eksileriyle, Artılarıyla, Ailemle ve Sevdiklerimle bu hastalığa karşı verdiğim savaşla... Yılmak yok, yola devam... Umarım bir daha ki seneye, "Artık birçoğumuz dışarı daha kolay çıkabiliyoruz, Engellerimize engel olmuyor kaldırımlar, otobüsler, en azından azıcık olsa gelişme var." diyebilirim. Öyle çok isterim kii...

Fakat unutmadan, üst paragrafta söylediğim ve gerçekleşmesini umduğum temenniler sizlerin de biraz yürekten vereceğiniz desteklerle mümkün olabilir... :)

Yazımı buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. 3 Aralık Dünya Farkındalık ve Engelliler Günümüz Kutlu Olsun. 

Sevgilerimle, Didem KÖSE :)

Uzun Zaman Sonra Aldığım İlk Kargom


Uzun zaman sonra kargo aldım geçtiğimiz hafta. Bir kitap kargosu, Sındırgı'da son senemde tanıdığım ama kaç senedir tanıyormuşçasına canım diyebildiğim, can dostum, kötümser kraliçem Burcu'mdan. :)

Bir süredir Pucca kitabını ve bir kitap konuşmalarımız sırasında okumayı istediğimi söylediğim İtalyanca Aşk Başkadır kitabını yollayacağından beklediğim bir kargoydu bu. :) Ama benim için hem süprizli oldu içindekilerden ötürü, hem de uzun zamandan beri ilk defa birinden kargo aldım.



 Kargo paketimi açmadan önce. :) 


Neyse ne diyorduk. Kargo paketimde 6 adet kitap bulunmaktaydı. Ben 3 kitap beklerken geldi 6 kitap. İki adet hediye kitap beklenmedikti. :) Aşağıdaki resimde hediye paketli kitapları görünce ayrı mutlu oldum. 




Hediye kitaplarımın jelatinlerini açınca gördüğüm bir kitap karşısında şok oldum. Büyük bir tesadüf ile karşılaştım resmen. Şaşırdığım olay; Antalya'da babamla kitap alırken anneme hediye olarak almak istediğim Bahçemde Yeşeren Umutlar-Debbie Macomber kitabının canım arkadaşım tarafından bana hediye olarak göndermesi oldu. Hem de anneme hediye aldığım kitabın alamadığım yönünden bahsetmemişken. 

Ben Antalya'da kendime ve anneme kitap seçerken Bahçemde Yeşeren Umutlar kitabını görünce elim uzanmıştı ancak tek adet kalması benim için kötü olmuştu. Kitap zedelenmişti ve benim de alırken içime sinmediğinden, aynı yazarın Bir Yumak Mutluluk kitabını almıştım anneme. 

Velhasıl anneme kitabı gösterince onunla çok güldük. :) Sonra Burcu'm ile telefonda görüşünce, ona da anlattım o da ayrı şaşırdı. Allah'ın işine bak, tesadüf gibisinden sözler tasarruf etti. Tesadüflere inanıyorum bazen ama bence hayatımızda olan garip şeylerin bazıları da tesadüften çok bize verilen bir hediye veya bir mesaj.... Hayat tesadüflere veya mesaj vermelere ve beni şaşırtmaya bayılıyor... :) 


Kitaplarıma bakacak olursak;

1.) Bahçemde Yeşeren Umutlar - Debbie MACOMBER (1. Hediye kitabım)
2.) Bir Düş İçin Ağıt -  Hubert Selby JR. (2. Hediye kitabım)
3.) İtalyanca Aşk Başkadır - Maeve Binchy (Bu da benim :))
4.) Merdivenli Köşk - Barbara Vine
5.) Ve Geri Kalan Her Şey - Pucca
6.) Ben 44 Yaşındayım Oğlum 53 - Stella M. Trevez

Kitaplarım böyle. Arkadaşım kitaplarına çok düşkündür. Bu kitaplardan 3'ü benim, 3'ü kendisinin. Bittikten sonra kitaplarını bekliyor. Geç erken farketmez. Ama okuduğu kitabın kütüphanesinde olmasını ister. Güzel alışkanlık tabii. Fakat beğendiğim olursa alırım dedim. Şimdi onun endişeli bekleyiş içerisinde olduğunu tahmin edebiliyorum. :D 

O da gönderdiğin kitaplardan beğendiğim olursa alırım demeseydi. Ne yapsam, tehdit unsuru olarak kitaplarından birini elimde rehin mi tutsam? Güzel fikir. :) 

Şaka bir yana, son kargo alışımın üzerinden geçmişti bir sene kadar sanırım. Bu kargo beni çok çok mutlu etti. :) Burcu'ma tekrar teşekkür ediyorum buradan... 


22 Kasım 2012 Perşembe

Mekan Değişikliği Ve Öncesinde Uludağ Gezintimiz



Bursa'ya geleli 8 gün, Ablamlara geleli 5 gün oldu. Ve ben birkaç planımı hayata geçirememiş olmanın suçluluğunu yaşıyorum bu sıralar.

Ablamlardayız, annemle beraber. Yiğenime bakma mesaimiz 4 gündür başladı. En tatlı mesaimiz... :) Evimize 45 dakika kadar uzaktayız sadece. Babam haftasonları gelip, hafta başında gidecek mecburen. Yoksa buradan işe gidip gelmek daha zor...

Turist misaliyiz yani yine. Ama bu durum Sındırgı ile bir değil zaten. Babama yakınız, çat kapı gelebileceği kadar. Ablamlar da yanımızda. Büyük özlemler bitti hayırlısıyla. Allahım çok büyük hasretler vermesin inşallah bir daha...

Günlerimiz Kağan beyefendi ile uğraşmak ile geçiyor. :) Bir bebeğin büyümesini ve her gün yeni bir şeyler yaparak kendini keşfetmesini izlemek çok güzel.

Dediğim gibi 4 gündür buradayız, Cumartesi'den beri. Kağan için de, ablam için de zor bir süreç bu. Ablam bilinçli ayrılık sürecinde, Yiğenim de anneden ve anne kokusundan bilinçsiz de olsa ayrılma sürecinde hisleriyle anlamakta olanları. Ama sanırım alışacak gibi. Zaman... Onun yanında olabilmek, onla oynamak çok güzel ya. :)

Ablamlara geldiğimiz akşamın öncesinde gündüz dayımlar ile Uludağ'a çıktık. Uzun zamandır Uludağ'a çıkmamıştım. Keyfini çıkarmaya uğraş versem de virajlı yolu tırmanırken baş dönmesi ve mide bulantısından kendime gelemedim bir süre. Safra Kesem sağolsun. Uzun süreli virajlı yollara dayanamıyorum. :)


Uludağ'a giden yol ve yol boyu sizi yalnız bırakmayan rengarenk ağaçlar... Umarım bozulmaz bu güzellik. 


Yaklaşık 1400 metre yüksekliğe çıktık, bu yolu takip ederek... Bakacak tepesine çıktık öncelikle. Doğma büyüme Bursa'lı olsam da Bakacak'a ilk gidişimdi bu. Uludağ'a çıktım çıkmasına ama buraya kadar çıkmak bugüne nasip oldu. Annem ve dayımlar sağolsun. Keşke Babam ve ablamlar da olsa dedik ama mümkün olamadı...

Bakacak Tepesi'ne gelelim. Bakacak Tepesi, Bursa'nın haritasını görebildiğiniz yer diyebiliriz. Oradaki görüntü o kadar enfes ki, ben resmen bayıldım. Tüm Bursa ayağımızın altındaydı... :) Tepeden çektiklerimizi gif olarak yükledim. Umarım beğenirsiniz sizde. :)



Bakacak'dan sonra Oteller Bölgesinin biraz yukarısında bulunan piknik alanına kurulduk efendim. Hava fazla olmasa da soğuktu... Ateş yakılana kadar, yakınımızdaki parkta 3 dayım, yengemler, annem çocuklar gibi eğlendiler. Onları izlemek çok zevkliydi. Benim canım istemedi mi? Elbet istedi. Korktum biraz başta. Uzun zamandır salıncağa binmemiştim. 

Annemin sunduğu teklif üzerine yeltendim salıncağa binmeye bende. Başta çok korktum. Uzun süredir salıncağa binmemişliğin garipliği ve acaba yapabilir miyim yeniden sorusunun verdiği tedirginliğiyle...

Sonuç; başta sallanamasam da, sonradan tekrar deneyip ileriye uzatabildiğimi gördüğümüz ayaklarım günümüze mutluluk kattı. Annem iyiki varsın, bana güç verdiğin ve hep destek olduğun için teşekkür ederim... :) 

Not: Burada salıncaktaki hallerimizin kolaj resmini atacaktım. Ancak ne yaptıysam, resim yarıya kadar gözüküyor, sonrası bozuk. Anlamadım neden böyle olduğunu... :/

Uludağ'da geçirilen güzel bir günün ardından Kağan'ımıza kavuştuk annemle. :) Akşam babam da geldi. Yine bir arada güzel bir akşam geçirdik... 

Ne demeli ki başka. En son dün akşama kadar içimde bir sıkıntı vardı. Düşüncelerle doluydum kafam. Ama dün akşama kadardı. Şimdi iyiyim şükür. Bugün ablamın izin günü. Dayımlarla beraber olacağız bu akşam yine. Şimdilik benden bu kadar. Kendinize iyi bakın olur mu? :)

Not: Resim yükleyemiyorum, sanırım blogger'da bir sorun var. Resimler bir sonraki yazıya kalsın. :)


17 Kasım 2012 Cumartesi

Evim Evim Güzel Evim


Antalya'dan döneli 3 günü geçti. Salı sabahı yola çıktık, Yeni evli çiftimiz dayım ve yengemi de alarak. Gemlik'ten annemin 2 dayısı ve yengelerim de bizlerleydi, Antalya'dan çıktık geze geze geldik evimize... :) (Yan taraftaki resim, bizim evimizin balkonundan çekilmiş bir fotoğraf. Özlenmeyecek gibi değil yani

Dediğim gibi evimizi ve şehrimizi çok özlemiştim, kavuşmuş olduk yeniden. Ama Yarın itibariyle ablamlara gidiyoruz. Zira ablamın doğum izni bu Pazar bitiyor, ve biricik Yiğenim, Annem ile bana kalıyor. :) Ablam için bu epey zorlu olacak başlarda, ama umarım çabuk alışır... 1 yıl ablamdayız, bir iş değişikliği olmadıkça... :)

Antalya'dan bahsedecek olursak; Hayırlısıyla düğün ve kına işini bitirdik. Bu birçoğumuza epey rahatlık verdi. Bir düğünde erkek evi olmak da zormuş bunu anlamış oldum bu sayede. Gemlik'ten gelen yengemler sağolsunlar, anneme yardımcı oldular. Annem de yengemler de epey yoruldu... Bir dakika boş durduklarında, oh çekmeye fırsat bulduklarında ardından mutlaka oturduğunu anlayanlar oluyormuş gibi yoğunluk oluşuyordu. Ben bu kadar diyim gerisini siz anlayın... :)

Annemlere elimden gelseydi de, yardım edebilseydim diye çok istedim. Ama maalesef... Umarım döndükten sonra yaptığım planı gerçekleştirmeye başladıkça, sonuçlarını alacağız ve annemlere yardım edebildiğim eski günler de yeniden gelecek... :)

Velhasıl; Düğün ve Kına bitti, benim kıyafetler nasıl olacak acaba merakım da bitti. Kıyafetler çok güzel olmuştu ve şükür ki bir sorun da çıkmadı. Sadece Kına'da giydiğim Pantolon'un bel bölümünün yüksekliğinden ötürü, başlarda bir garipseme oldu, o da alışınca geçti.



Kına ve Düğün öncesi resimler
(Neden böyle oldu bilmiyorum ama, resimi ne kadar uğraştıysam da düzeltemedim. Ya çok küçük ya da çok büyük oluyor. Ama resimlerde kıyafetler gözükmekte.)

Sağ resimde Kına'ya gitmeden önce evde çekilmiş olan annem, ben ve yengemi görüyorsunuz. Sol taraftaki resimde de Kuaför'de saç ve giyimim tamamlandıktan sonra çekilmiş fotoğrafımı. Kına için giydiğim pantolon fazla belli olmuyor otururken, yakından çekmemişiz pantolonu.

Tulum içinse, resim gayet açık görünmekte umarım. Tulumumun Degaje yakası ve kol dekoltesi, benim en çok sevdiğim iki özelliği oldu. Ve tabii Nar Çiçeği rengi de beni benden aldı, özellikle de son haliyle... Arkasında da metal fermuarı bulunmakta ama onun resmini çekmeyi unutmuşuz. (Modaya da uyuyorum hani) :)

Benim beğendiğim kadar beğenilmiş midir kıyafetlerim bilmiyorum ama, Annemle benim için kıyafetlerimiz bizim beğenimizi aldı. Eh insan kendisine yakıştırdıktan ve beğendikten sonra da bir noktada gerisi önemli değildir. :)

Öyle böyle derken düğünü şık bitirdik. Stresler olmadı mı? Oldu tabii. Şükür düğün sonrası atıldı o stresler, rahatlık hat safhada idi düğün sonrası. Ertesi günkü yola gönderdiğimiz misafirler sonrasında baya masa keyfi ve muhabbeti de oldu...

Erkek tarafından yakın olmak epey zormuş cidden, Kız tarafından olmanın zorluğu kadar... Her iki tarafında telaşı ve stresi çok büyük. Mutluluk olduğu kadar hüzün de bulunmakta bu işlerde. Onca yıldır büyüttüğün, yanında yatırdığın, dertlerini ve mutluluklarını gördüğünüz kişi, yanıbaşınızda büyüyen kişi  yuvadan uçuyor... Cidden çok hüzünlü bir durum. Küçükken fazla anlaşılmıyor anlaşılan, herşeyin şimdi şimdi farkına varabiliyorum. 

Az kaldı unutuyordum, Kına'da dağıtılan kına taçım ile çekilen resmi koymadan olur mu? :)



Ben çok beğendim kendisini, kına'da nedime oldum bende. :) Güzel değil mi?

Bu arada, yeni yengemi seviyorum. Diğer yengelerim kadar. :) Allahım dayım ile sağlık ve mutluluk dolu bir ömür versin. Ağızlarının tadı hiç bozulmasın... (Amin)

Yazımı buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Şimdi saat 02:50, evdeki ahalinin hepsi uykuda. Annemler, Dayımlar... Yarın ablamlara gidiyoruz, yazımın başında da yazdığım gibi... Yarından sonraki durumla ilgili yine yazacağım. 

Şimdilik bu kadar. Yazımı yazarken bana eşlik eden şarkıyı da sizlere armağan ediyorum. :)

Erdal Güney&Eylem Aktaş-Saklımdasın 





10 Kasım 2012 Cumartesi

Ya O Olmasaydı?



Kınadan geleli yaklaşık 1 saat oldu, Saat 24.00'a geliyor. İnternete girip işimi halledecekken, Facebook'ta Atatürk grubunun paylaştığı bu resim karşıma çıkınca üzerine bastırarak söylemek istediklerimi sabaha beklemeden yazayım en iyisi diye düşündüm. (Resim Facebook'tan alıntıdır.)

Büyük savaşlara öncülük eden, büyük zaferlere ona inanan milleti ve askeri ile imza atan Büyük İnsan, Tüm dünyanın imrenerek, beğeniyle "keşke bizim başımızda böyle bir önder olsaydı." dediği o büyük insan; yukarıdaki resimde silueti bulun Mustafa Kemal Atatürk... Ölümünün üzerinden 74 sene geçmiş olmasına karşın; düşünceleriyle, güzel yurdumuzun dört bir köşesinde, dağda tepede siluetiyle gölgesiyle yaşamını sürdüren, 131 yaşında bir önder o...

Bir çoğu tarafından düşünülmedi "O olmasaydı ne olurdu?" diye; O'nun düşüncelerine katılmayan, benimsemekten yana olmayan insanlar... Elbet bir şey diyemeyiz onlara. Herkesin kendi görüşü... Ama bir nesil farklı düşüncelere saygı ve hak tanınsın diye savaşmadı mı bu ülkede? Savaştı! Şimdi fikir ayrılıkları olanların birçoğu başkasının fikrine saygı duymaktan yoksun bu ülkede. 

Bu dediklerimin hepsini anlarım, fikrinin bir olmasını ister ve egoistçe hükmetmeye uğraşan kişiler olabilir de. (Bu olgu çeşit çeşit insanın yaşadığı ortamda çok kolay olmamasına karşın hem de) 

Ama bu ülkeyi birçok dünya ülkesinin işgali altında iken girilen büyük savaşlarda önderlik etmiş, tüm dünyanın saygısını kazanmış bir önderin anılmasından doğal ne olabilir ki?

Bazen "Ya O Olmasaydı?" diyorum. Düşünmeden edemeyeceğim bir düşünce bu... Olmasaydın Olmazdık Ata'm. Olmasaydın savunamazdık haklarımızı. Bizlere tanıdığın haklar, aşıladığın özgüven, gençlere verdiğin cesaret ve varlığını öldükten sonra da yaşatacağın fikir ve düşüncelerin... Hepsi yaşıyor hala, dipdiri... "Muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur!" demişsin. Senin ve bu ülke için geçmişte savaşmış tüm atalarımızın asil kanı mevcut kanımızda. "Ya İstiklal, Ya Ölüm." demiştiniz... Beden ölür ama fikirler ölmez Ata'm. 

Bizlere aktardığın tüm düşüncelere ve verdiğin tüm haklara minnettarız. Nur İçinde Yat, Toprağın bol, Mekanın Cennet Olsun Ata'm...

Didem Köse

Telaşenin İçerisinde Ben...



Antalya yağmurlu bugünlerde , yurdun çoğunluğunda olduğu gibi... Bir yağmur yağıyor hava kararıyor, bir güneş açıyor hava aydınlanıyor... Dışarı çıkacaktık yengemlerle, çıkamadık. Bugün kız evinde kınamız var, umarım hava yine bozmaz. Dua ve temenniler halinde, sürüyor telaşımız... Şu an hava resimde göründüğü gibi, açmak ile yağdırmak arasında, kararsız. :)


2 gündür Antalya'da dedemin evinde telaşenin ve kalabalığın içinde, ne internete girebiliyorum, ne de canım istiyor. Uzak diyarlarda kalmışım gibi hissediyorum. Hem çoğu sevdiğim yanımda, hem de gözüme batan 1-2 kişiye karşı da sabır savaşı veriyor gibiyim. Evimizden ayrı 15 gün geçirdik annemle Antalya'da. Ve özledik evimizi ve ablamları fazlasıyla...

Şimdi o 15 gündür beklenen 2 gün geldi çattı. Asıl telaş şimdi mi başladı bilmiyorum ama, şu telaşenin içinde kendimi oyalamaya uğraşıyorum 2 gündür. Çünkü yemek ve misafir ağırlama telaşında uğraşan bayanlara ne yazık ki elimden bir şey gelmediğinden yardım edemiyorum. Bende kendi kitap okuma ve müzik dinleme girişimlerimle bir köşede takılmak durumunda kalıyorum, bayanların iş yaptıkları esnalarda. Allah yardımcıları olsun valla bayanların.

E haklı yere sıkılıyorum bende. Bana laf düştüğü esnalarda konuşuyorum, onun dışında kulak misafiri dahi olmayı istemeyeceğim tanımadığım köylülerin isimleri ve muhabbetleri dönüyor, bende susuyorum...

Annemin iki dayısı yengelerimle beraber ve annemin iki teyzesi burada. Evde dünden önceki gün bir halamla beraber 8 kişi idik. Dün bir teyzemi akrabaya yolladık, yoldan da diğer teyze ve eşi gelince 9 kişi olduk. Eniştem ve teyzem dışında kalan yengemlerle annem ve benden oluşan 4'lü büyük salonda yattık. Gece sohbetiyle beraber, bir arada yatmak çok güzel bir duygu... :)

Ev biraz sessizleşmiş ve dinginleşmiş haldeydi 1 saat öncesine kadar. Yengemler, Annem, ben ve Annemin büyük teyzesi evde ufak tefek yemek işleri harici rahat oturmaktaydık. Az önce beyler de, annemin ortanca teyzesi de eve geldiler. Kahvenin kokusunu mu aldılar acaba? :) 


Kahve içtik, fal faslı var evde. Bayanlarla oturuyoruz, sıkıntım biraz geçti. Falımı kapattım, sıramı bekliyorum. :)


Sıkıntım biraz yüksek sesle müzik dinleyince geçti. Bilgisayarım da elimde. Onun harici elimde kitap olunca da mutluyum. Ama çoook özledim evimi, şehrimi ve babamla ablamları...

Bu gecede babam yola çıkıyor. Heyecan dorukta. Özlem büyük... Hayırlı yolculuklar olsun canım babacığıma... Güzel geçsin şu telaşe de, hayırlısıyla...

İşte böyle geçti 2 gün daha. Bugün kına yarın düğün... Saat 6'ya doğru kınaya gidiyoruz. Kıyafetlerimiz geldi dayımlarla, 2 gün önce. Hepsi çok şık. Nurcan Teyzemin ellerine sağlık. Ama daha denemedik bile, henüz resim de yok. :)

15 günde elbiselere giremeyecek kadar kilo almadım ama, korkum doruklarda şu sıra. Umarım olur kıyafetler. :/ :)

7 Kasım 2012 Çarşamba

Tatlı Telaşlar Mı Bunlar?


Kınaya kaldı 2 gün, düğüne kaldı 3 gün... Dayım'ın düğününe az kaldı. Dedemlerin evinde, Antalya'da, telaş büyük. Tatlı telaşlar mı bunlar şimdi?

Baklavalar dün yapıldı, sarmalar da bugün yapılıyor. Sarmalar daha yeni bitti. Yorgun bayanlar (Antalya'dan akrabalar ve halamla beraber 5 kişiler.), çaylarını içerek dinleniyorlar. Bir yandan da yemekler pişiyor, tabii benim tuzum kuru acıktım valla. :))

Bir saat kadar önce Ankara'dan, ilk misafirimiz geldi. Bursa'dan da dayımlar yola çıkmıştı bugün, onlar da hemen hemen gelmek üzereler... Evde baya telaş var yani.

Bu telaş arasında, Cumartesi gününden beri boynum tutulmuş vaziyette dolanıyorum bende. Akrabaya misafirliğe gittiğimizde oldu, Pazar günü de dayımların evinde dünürler ile beraber yemek yediğimiz gün de arttı iyice... Bugün daha iyiyim ama hala tamamen geçmedi. Sürdüğümüz kas gevşetici 2 gündür, iyi geldi. Umarım düğüne kadar tamamen düzelir.

Pazar günü düğün müziklerini de ayarladık. Seçtiğimiz bir sürü müziği bir araya getirip dinledik hep beraber. Çiftlerimiz (Hatice ablam ile dayım), İlk girişi Kayahan-Seninle Herşeye Varım ben, benim favorim Özdemir Erdoğan'ın Bana Ellerini Ver şarkısını da ilk dans olarak seçtiler. Bence ilk dansa en güzel de bu yakışabilirdi...

Nikah müziği; Rafet El Roman-Ömrümün Sahibi,
Takı esnasında çalacak parçalar; Kenan Doğulu-Gelinim, Selami Şahin-Seninle Başım Dertte, Sertab Erener-Aşk, Ve daha nicesi...

Ama en güzeli de pasta müziği oldu. Olsa mı olmasa mı diye düşünsek de birçok kez, daha sonradan şarkının ayrı olarak dansını yapmanın yanı sıra pasta müziği olarak da PSY-Gangnam Style seçildi... :) Ve dansını da ayrıca yapma düşüncesi var... :)

İşte durumlar böyle... Düğün gününe kadar bundan sonrası daha telaşlı ve daha da güzel geçecek. Hayırlısı ile şu düğünü bir atlatsak... Dayımları bekliyoruz şimdi. Bir yandan da merakla dayımların yanında gelecek olan kıyafetlerimizi... Kıyafetler gelsin, bi ben bakayım, durumlardan haberdar edeceğim yine... :)

Bitirmeden önce "Anladım ki" demek istiyorum. Düğün hazırlıklarının zevkli iken, zorlukları da içinde barındırıyormuş. Ama en önemlisi de evlilik konusu geldiğinde hep aklıma geleni, Hatice ablaya sorduğumda anladım.

Anladım ki; bir kız evlenirken arkasında bıraktığı Anne babasını hep düşünüyormuş. Ve baba ocağını bırakıyor olmak, geçireceği geceler ve gündüzlerin düğünden sonra eskisi ile bir olmayacağını düşünüyor olmak, bir tek bana özgü değil, çoğu kız evladının derinden yaşadığı bir olgu.

İşte bu olgu bende daha evlilik düşüncesi olmadığı halde varsa, şimdi Hatice ablanın halini siz düşünün... Hem mutlulukla hem de garip bir hüzünle baba evinden gelinlikle çıkıp gidiyor olmak, biz kızlara mahsus... :/

Bir dahaki yazımda görüşmek üzere... Sevgilerimle...

3 Kasım 2012 Cumartesi

Böyle Geçiyor Günler Antalya'da


Antalya'ya geleli 2 hafta oldu. 23'ünden yana buradayız. Gerek evdeyiz, gerek misafirlikte... Telaş asıl bundan sonra başlıyor işte. Dayımın düğününe tamı tamına 7 gün kaldı. Ve beni de heyecan sardı, kıyafetler yakışacak mı yakışmayacak mı?

Önceki yazdığım yazılarda da bahsetmiştim, annemle kısa sürede istediğimiz gibi bir kıyafet bulamayacağımız için diktirme kararı aldık diye. Dikimde hala kıyafetlerimiz. Gemlik'ten gelen akrabalarımız getirecekler yanlarında, düğünden 2 gün önce...

Elbiselerin kötü olacağına değil şüphem. Dikecek olana güvenim sonsuz, provalar vs herşey yapıldı. İçime sinecek cinsten kıyafetlerim... Benim derdim aslında çok sorun etmediğim ama böyle konulara gelince azıcık sorun olabilen kilolarım. Çok aşırı kilom yok aslında, ama Sındırgı'da geçirdiğim atak sonucu hareketsizliğim dolayısıyla aldığım kilolar var işte. Ama Sındırgı'dan bu yana daha iyi olduğumu da söylemeliyim yeniden...

Günlerimiz gerek evde oturarak, gerek son hazırlıkları yaparak, gerek misafirliğe giderek ve misafir ağırlayarak geçiyor... Bugün de bir akrabaya daha misafiriz. Günlerim çoğunlukla bilgisayar başında, kitap okumakla, egzersizlerime dikkat etmeye uğraşmak ile geçiyor. Günlük yüzüstü dinlenmeye, solunumuma önem vermeye ve bulduğum keyif fırsatlarını değerlendirmeye uğraşıyorum...

Bugünde o keyiflerden birine imzamı attım, dedemle kuşak çatışmalarına çoğunlukla dedem evde olmadığında mola veriyoruz. O molaları değerlendiriyorum bende. Şarkı dinleyip söylüyorum felan. Ya da kumandaya direk benim elimin altında oluyor... :)


Bu resim bugün annemle dedemin pazara çıktıkları esnada çekildi. Bir yandan televizyondan powerturk'ü açtım, bir yandan da soda ve beyaz leblebi keyfi yaptım... Bu resimdeki beyaz leblebi, Antalya'ya gelirken Kütahya otogardan aldığımız Tavşanlı leblesinin yerini tutamadı ama. :) Tavşanlı leblebisi favorim artık. Taptaze ve nefis tadı ile tavsiyemdir. Otobüs ile geleceklere söylesem de gelirken oradan leblebi mi alsalar diyorum? İyi fikir, babama söyleyeyim ben bunu en iyisi... :)

Bilgisayar'ımın yan tarafında da kitabım ve "Yanında olmazsa eksik kalır" mp3'üm... Kitap Canan Tan'ın İz kitabı... Bu kitap arasında 2 kitap okudum. İlk defa bir Canan Tan kitabı sürüklemedi beni, ortasında sürükleyiciliğini kaybetti biraz. Elimde de kitap kalmadı. O yüzden biraz da ben okumuyorum bu aralar. Yakındır bitmesi...Ama dediğim gibi sürükleyemedi beni diğer kitapları gibi, üzüldüm. Kitap almam gerek...

İşte böyle geçiyor günler Antalya'da... Keyifli sakin ve mutlu günler diliyorum hepimize... :)

Bu Bir One Tree Hill Yazısıdır





Gecikmiş bir yazı aslında bu, bir One Tree Hill yazısı...

One Tree Hill; 9 sezon sürdüğüne üzüldüğüm bir yabancı gençlik dizisi... Peyton, Lucas, Nathan, Haley, Brooke ve nice güzel oyuncuların oynadığı, enfes müziklerin her bölüm yer aldığı, beni kendisine bağımlı yapan bir dizi...

Lise'de başladı bu diziye tutkunluğum. Ama 7.sezonda kalmıştım ki, Üniversite'ye gidince maalesef diziyi yarım bırakmak zorunda kaldım. Tatillerde kendi şehrimde vakit buldukça 1-2 bölüm izlemeye fırsat bulabildim, o kadar...

Sonucunda bu sene yazın tatilden eve döndükten sonra bitirdim. Ve evet bu yazı baya gecikti dediğim gibi... :)


Resimdekiler dizinin başrol oyuncuları (Soldan Sağa); Haley, Nathan, Brooke, Lucas ve Peyton


Tree Hill Kasabasında yaşayan 5 genci ve hayatlarını oynayan, üst resimdeki oyuncular. Dizi bu 5 oyuncu ile başlıyor 3 veya 4. sezondan sonraydı sanırım, Soldan iki oyuncu (Lucas ve Peyton) diziden ayrılıyor.

Dizinin konusuna gelince; Tree Hill kasabasında aynı babadan(Dan Scott) ayrı uçlarda yaşayan iki kardeşi konu alarak başlıyor dizi,  Lucas ve Nathan... İkisi de basketbol tutkunu gençler. Ancak Lucas'ın annesi Dan Scott'ın lise aşkı, Nathan'ın annesi de üniversite aşkı ve karısıdır... Sanırım anlatabildim. :)

İşte konu buradan yola çıkıyor. İkisi de birbirini kardeş olarak bilse de kabul edememiş iki gencin başrolleriyle başlıyor dizi. Lise'de başlıyor ilk sezon. Lise aşklarını, o aşkların karmaşıklıklarını anlatıyor. Ve tabii Lucas ile Nathan'ın basketbol ile karşılaşmaları da oluyor, ki bundan da ayrı bir zevk alıyorsunuz...

Dan Scott'ın bencilliği ile zamanında hırçınlaşmış olan Nathan, Lucas'ın sevgilisine aşık olmasına hırslanıp Lucas'ın arkadaşına (Haley James'a) yakınlaşınca işler daha güzel yol alıyor. Haley ile Nathan aşkı da doğunca, Nathan'ın hırçınlığı yerini sakinliğe ve huzura bırakıyor. (Nathan'ın hırçınlığı da sakinliği de kendisine hayran bırakacak cinsten tabii.) :)

Sonrasında kardeş olduklarını kabul etseler de onları hayat sınavı yalnız bırakmıyor. Bir sürü sınavdan geçiyorlar... Dan Scott'ın bencilliği, hayatın aşklarını sınaması, ve daha nicesi... 

Çok konuştuysam kusura bakmayın. Anlatabildiğim kadar özet yapmaya uğraştım. Dizi o kadar çok etkisi altına aldı ki beni, çok konuşuyorum bende böyle işte. :) 


One Tree Hill dizisi benim için bir efsane olarak kalacak bu kesin. Müzikleriyle, verdiği hayat dersleriyle örtüşüyor hayatta yaşanılanlar ve yaşayabileceklerimiz.

Peyton ile Lucas ikilisinin diziden ayrılmasından sonra, birçoğu gibi "Daha bu dizi izlenmez." dememe rağmen daha da tutuldum yeni karakterler ile ve her bölümdeki güzel müziklerin akışıyla... Tam bölüm bitmek üzereyken, önemli bir sahnede çalan hüzünlü bir müzik boğazınızda bir yumru gibi kalıyor, donup kalıyorsunuz. Veya güzel bir kavuşmayı anlatan sahneye öyle bir müzik yerleştiriyorlar ki oradaki mutluluğu oradaymış gibi hissediyorsunuz...

Ve böyle güzel diziler olunca, mest oluyor insan. Çünkü hayatın tüm koşuşturmasından kaçtığınız yer olarak görüyoruz dizileri, bu bir gerçek. Bizimde böyle gençlik dizilerimiz bulunmakta, ama bu sıralar azınlıkta. (Bir ara Türk Gençlik Dizilerine de ayrı bir yazı açacağım.) 

Biz gençlik dizileri ile büyüdük, ve bundan rahatsızlık duymayan bir nesildik... Gençlik dizileri kötü ile iyiyi o çağlarımızda ailemizden sonra bize öğretenler arasındaydı. Şimdi onların eksikliklerini yabancı dizileri takip ederek gideriyor birkaçımız... Çünkü hangi yaşta olursanız olun, sizden kişilerin aynılığını veya aykırılığını izlemek hoşumuza gidiyor.


7. 8. ve 9. sezon tanıtım resmi...

Son olarak One Tree Hill'in, bazı gençlik dizileri gibi eskilerin Dallas'ı kadar içimde yerinin bulunduğunu söylemeyi bir borç bilirim. Yeni müziklerle tanışmak ve biraz da gençlik dizisi izleyerek hayata dair fikirleri dinlemek isterseniz, One Tree Hill'i izlemenizi öneririm... :)

Yazımı dizinin 8. sezonunda üst resimde bulunan, 4. sıradaki Julian Baker'in söylediği bir sözle bitirmek istiyorum. (8.Sezon 8.Bölüm)

Mutluluk bir mod, bir durum. Bir hedef değil.
Aç olmaktan yorulmak gibi bir his.
Bir süreklilik değil, gelir ve gider. Hepsi bu.
Bunu kabullendiğimizde mutluluğu normalden fazla bulacağız... :)

Julian Baker (Austin Nichols)


Ne kadar güzel konuşmuş değil mi Julian Baker? Ağzın bal yesin Julian Baker... :)

Yazımı sonuna kadar okuduysanız, diziyi bilseniz de bilmeseniz de, diziye duyduğum hayranlığıma gösterdiğiniz sabıra minnettarım... :) Sevgilerimle...

29 Ekim 2012 Pazartesi

En Büyük Bayramımız Bugün



Bugün Cumhuriyetimizin 89. yıl dönümü, En büyük bayramımız bugün. Cumhuriyet Yürüyüşünde olmayı çok isterdim imkanım olsaydı. Gidememiş olsam da bugün, kalbim Cumhuriyet Yürüyüşlerinde 100.000'lerleydi. 

Bugün bu ülkede; yerimizi, yurdumuzu, kökenimizi, kimliğimizi ve ailemizi biliyor, hakkımızı ve aksi düşüncelerimizi savunuyor ve konuşabiliyorsak; Kurtuluş Savaşı'nda savaşan yiğitler ve Mustafa Kemal Atatürk Önderliğinde kurulmuş olan Cumhuriyet sayesindedir.

Bugün haberlerde gördüğümüz görüntüler hiç hoş değildi. Yürüyüş yapanlara tazyikli su, biber gazı ve barikat kurmalar. Ama benim milletime helal olsun, barikatları geçip yine de Anıtkabir'e ulaştılar. Bir suç gibi ve siyasetmiş gibi gösterildi bugün Cumhuriyet Yürüyüşleri... Aklım şaştı. Bir suç gibi gösterilen bizim geçmişten bu yana gelen gururumuzdur. Kutlanmasının yasaklanması büyük saçmalıktır. 

Yapmayın, etmeyin... Cumhuriyet'ten ve Atatürk'den bu kadar korkmayın. Savunulan hak ve özgürlüklerimizdir. Özgür yaşam ve demokrasidir. 

Cumhuriyeti yıkmaya çalışanlara tek bir sözüm var; Bu vatan bu cumhuriyet; kolay kurulmadı, kolay yıkılamaz... 

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun... Bu vatan uğruna kanlarını döken yiğitlere ve Mustafa Kemal Atatürk'e Allah'tan Rahmet Diliyorum, Nur İçinde Yatsınlar.

28 Ekim 2012 Pazar

Sessiz Geçen Bir Bayramın Son Günü




Bugün bayramın son günü. Antalya'da olduğumuzdan dolayı epey sessiz geçiyor bayram. Kendi şehrimde olsaydım ilk gün akrabalarla geçerdi, sonrasında da komşularla ve arkadaşlarımla dolu dolu bir bayram geçerdi.

Burada bayram epey sessiz ve sakin geçti. Ayrı bir bayram yazısı yazmak istediğimden anca fırsat buluyorum bayram yazıma.

Eski bayramları hiç söylemiyorum bu sefer. Biraraya gelinince elbet bulunuyor o tat, ama günümüzde epey zor.

Sessiz Geçen Bir Bayramın Son Günü'nden sesleniyorum bugün... Bayramda geçen günler, sıradan günlerden değişik değildi. İlk gün mezarlık'a gidildi. Annannemi ziyaret etti annemler. Ben babamın gelmesini bekliyorum, annanemi ziyaret için. Durumum ortada, yağmurlu havada oraya gitmemi uygun görmedik bu yüzden... 

Müstakbel Dünürler, Dayımın müstakbel eşinin tarafı, ve Antalya'da bulunan bir akraba ile bayramlaştık bu bayram sadece. Bir de Dedemin komşularıyla işte... Dünde Annemle Özdilek'de idik. :)

Günler böyle geçti işte. Bayramın son gününde bir yemeğe davetliyiz bugün. Yazımı bitirmeden önce söylemek isterim; Tüm Müslüman Aleminin Kurban Bayramı Mübarek Olsun. Allahım cümlemizi nice kurban bayramlarına eriştirsin inşallah. Amin... 

Sevgilerimle... :)

27 Ekim 2012 Cumartesi

Antalya'dayız


Yorucu bir yolculuğun ardından bayram arifesinin sabahı Antalya'ya indik. Açıkçası rahatsız bir yolculuk geçirdik annemle... Uyumak mümkün olmadı maalesef. Sabah 7:31'i gördüm yani. Sonra aldığım bir ağrı kesici azıcık toparladı beni... Ama ne çare, daha yeni kendime gelebildim denebilir.


Diz ağrısı, Bel ağrısı, sabaha karşı baş ağrısı... Bırakmadı bütün hepsi yakamı. Koltuklar dar ve rahatsızdı. Konforlu arabaları seçmemiz gerekiyormuş. Bayram üstü bilet bulmak bile zordu oysa... Gece 3 ile 4 arası az dalmışım, ondan sonra tekrar önümdeki televizyona döndüm ve yer yer de mp3'üme... 

Düşündüm, ağrılarımla kıvrandım... Hava şartları el verdikçe film izlemeye çalıştım ve kulağımda çalan müzikleri mırıldandım. :) Sabah 6 sularında Acemi Cadı'yı izledim mesela. :) 

Otobüsün sıçaklık derecesini koruyamamalarına kızdım. Gece 3'e kadar şöför'ün klimasından dedikleri soğukla boğuştuk. Sonrasında da çalışan sıcakta kavrulduk... Saat 7.31 sularında otobüsün sıcaklığı 13 dereceye düştü. Otobüs öyle diyordu. Gerçi sıcakken de nasıl oluyorsa otobüsün derecesi normal gösteriyordu ya, Neyse...

Diyeceğim o ki; 2009'dan sonra annemle ilk otobüs yolculuğum, ağrılıydı, uykusuzdu... Ama annemleydi ve sağ salim vardık Antalya'ya... Allahıma bin şükür diyorum. :) 

Velhasıl şimdi daha iyiyim. Ama anladım ki kaslarımdaki güçsüzlüğü toparlayana kadar hava değişimleri ve dış etkenler ağrılarıma ortak olacak ve beni yormaya devam edecek... 

Antalya yolculuğuna çıkmadan kafaya koymuştum; sağlığıma daha da dikkat edeceğim ve egzersizlerime sıkıca başlayıp bir daha bırakmayacağıma dair. Antalya'da gerçekleştirme fırsatı buldum ve gerçekleştirmeye başladım işte. 

En hafifinden başlayarak fizyoterapistimin söyledikleri doğrultusunda toparlanma yolunda ilerleyeceğim... Artık sağlığıma; kendim, ailem ve sevdiklerim için  daha çok dikkat edeceğim. :)

23 Ekim 2012 Salı

Yolculuk Öncesi




Bu gece Antalya yolcusuyuz Annemle. Beklenen yolculuk günü geldi. Bayrama ve Dayımın düğününe sayılı günler kaldı... Yolculuk hazırlıkları tamam. En azından kısmen. Omuz çantam, kıyafetler dışında kalan eşyalarımız ve bilgisayar çantam hazır duruyor işte. Bu gece Antalya yolcusuyuz annemle...

Şu yukarıda gördüğünüz yeşil torbanın içinde benim için gerekli birkaç eşya bulunmakta. Başı okuma kitabım ve defterim çekmekte. Oje-Aseton-Törpü-Tırnak Makasları, Roll-on ve takılarımızın içinde bulunduğu siyah çanta ve fotoğraf makinesinin ve telefonlarımızın şarj aletleri de devamında bulunmakta... :)

Uzun yola az eşya ile çıkıyorum bu sefer. Ben bile hayret ettim buna. :) Yolculuk diyince sanki her şey lazım olacakmış gibime geliyor benim. Gerekli olan eşyaların yanında, "Şu da lazım olabilir, orada şunu da yaparım bunu da götüreyim gibisinden" girişiyorum gerekmeyecek eşyalara bile. Ama artık akıllandım. Bakın az eşya aldım yanıma. :)

Eksikler var daha aslında. Ama onlarda hemen hemen hazır olmak üzereler... Bavul hazır, o zaten anneme aitti. Kalan diş fırçaları ve benzeri eşyalar işte...

Uzun Zaman Sonra Bir İlk

Bu yolculuk uzun zaman sonra bir ilk benim için. 2009 yılından beri ilk otobüs yolculuğum bu... En son 2009'da Ankara'ya otobüs yolculuğumuz olmuştu annemle. Bu gece de Antalya'ya... İşte bu yüzden bu yolculuk garip ve heyecan verici benim için. :)

Çoğunlukla sevmişimdir otobüs yolculuklarını, hava sıcak olmadıkça ve yol tutmadıkça... Düşünmek, dinlenmek ve uzaklaşmanın verdiği dinginliği yaşamak için fazlalıkla iyi bir ortam olmakta bence çoğunlukla... Uzun zaman sonra bakalım nasıl bir yolculuk olacak. 

Daha önceki yazılarımda da yazdığım gibi Babam işi dolayısıyla burada olacak. Bayramda Balıkesir/Bandırma'da amcamlarda olacak, sonra yine çalışmaya devam. Kasım'ın 8-9'u gibi de Antalya'ya gelecek... Düğüne kadar ayrıyız anlaşıldığı üzere. 

Bu akşam saat 22:30 civarı çıkacağız evden, Gemlik Terminalinden bineceğiz Bursa-Antalya otobüsümüze... :)

Geçen sene aldığımız Seyahat Yastıklarını kullanma fırsatımız da bu yolculukta doğacak... Gri ve Lacivert olmak üzere... Şişirilmemiş haliyle şöyle;




Bu arada Kırmızı Çantam'da yolculuk esnasında ve her an ihtiyaç olabilecek eşyalarım bulunmakta.  Cüzdan'ım, Fotoğraf makinam, Not defterim, Radyo kulaklığım ve Mp3'üm gibi şeyler... Bu gece uyuyabilecek miyim, yoksa bu yolculuk bana yine yeni kararlar mı aldıracak, edebiyat mı yaptıracak bilinmez... :)

Bugün, yarın ve ilerleyen günlerde yolculuğa çıkacak herkese hayırlı yolculuklar olsun. Allahım kazasız belasız yolculuklar nasip etsin cümlemize... 

Yolcu Yolunda Gerek. Görüşmek üzere... :)

19 Ekim 2012 Cuma

Yazmayalı Ve Sınavsız İkinci Üniversite...


Yazmayalı çok şey olmadı ama , Antalya'ya dayımın düğünü için hazırlıklara yardımcı olmaya gidişimize 7 gün kaldı... Bayramda Antalya'dayız yine. Ama bu sefer Babam yanımızda olamayacak. O Bandırma'ya gidip dönecek geri işine... Ve maalesef bayramda da, bayramdan sonra düğüne kadar da beraber olamayacağız...

Bu haberlerden sonra, Sınavsız İkinci Üniversite başvurumdan haberdar etmek istiyorum. Lisans Tamamlama ile yoluma devam edecektim esasında bu sene. Ama bölümler açıkçası gözümü korkuttu. İktisattan kaçtım fazlasıyla. Aslında başından beri Uluslararası İlişkiler düşünüyordum. Ancak Uluslararası İlişkiler bölümünün içeriği, Dış Ticaret ile benzer neredeyse. Biraz ondan biraz da Sosyoloji okumak istediğimden seçimim Sosyoloji'den yana oldu.

Sınavsız İkinci Üniversite Nedir? Dersek;

Açıköğretim Fakültesinin, üniversite öğrencilerine ve mezunlarına sunduğu, kariyerini geliştirmek veya  istediği ve merak ettiği bölümleri okumak isteyenlere sunduğu İkinci Üniversite fırsatıdır. (Önlisans veya Lisans olarak)

İşte ben bu şansı kaçırmak istemedim. Her sene verilen bir fırsat sanırım ama ben bu sene Lisans Tamamlama girişimi ile başvuru yapacak iken karşılaştım bu güzel fırsatla... :)

Şimdi ben Sosyoloji Lisansı seçerek, yarım kalmış bir hayalimi daha gerçekleştiriyorum esasında. Dış Ticaret bölümünden liseden mezun olduktan sonra hayalimde Dış Ticaret Bölümü bitirmek vardı Yüksekokul olarak hayalimde. Bu da orta okuldan kalmış bir hayal, Sosyoloji ve benzer bölümleri... :)

Ve bu bölümle kaçtığım halde yine de İktisat'a tutuldum aslında, bir dönemlik olsa da. Şimdi önümde 4 sene öğrencilik hayatı daha var. :) Yeniden öğrenci olmak çok güzel...

İçimdeki boşluk hissinden kurtulmuş bulunmakla beraber, yeni bir bölüm ve yeni bir heyecan da var ortada elbet. :)

Evet durum bunlardan ibaret. Dediğim gibi yeniden öğrenci olmak güzel. Bir iş'te çalışmayı ileri bir plana atmış olan benim için daha da güzel tabii ki. Henüz kitaplarımı alabilmiş değilim, tam anlamıyla ders çalışmaya başlayamadım. :)

Bu sene Ablamlardayız. Ablam çalışmaya başlayınca, Kağan Efe'mize annemle ben bakacağız. Bol bol yiğenimle olacağız... :) İşte bu olayın öncesinde Antalya'da olacağız. Düğün hazırlıklarımız var şu aralar. Giyim konusu ve yolculuk hazırlığı... En kısa zamanda Düğün için kıyafetimle ilgili bilgi vereceğim...  

Yazımı bitirmeden önce, AÖF başvurusu sırasında koyduğum resmimi paylaşacağım. AÖF'de İnternet Başvurusu sırasında resim istiyorlarmış bilgisayardan. İnternet başvurum sırasında karşılaşınca bu durumla, tarayıcım da olmayınca, geçen haftalarda çektirdiğim bir fotoğrafı küçültmek durumunda kaldım bende. :) Güzel oldu, annem babam bunu beğendi, o akşam babam fotoğrafımı çekti. Seçenek olarak birkaç daha resim vardı. Ama alttaki resimi beğendiler, son karar bunda kılındı... :) 



Babama kalırsa bu yöntemle vesikalık çıkartabilirmişiz kendimiz. Fena fikir değil aslında :))

Sevgilerimle...


12 Ekim 2012 Cuma

Atlattım Sanırım; Sonbahar Depresyonu




Malumunuz, Ekim ayına girdik efendim. Eylül'ü geride bıraktık ama benim için bu sene epey zorlu geçti Eylül ayı... Şu Yaz bitimi sonrası Sonbahara geçiş durumu yok mudur, çoğu zaman psikolojimizi ve de dengelerimizi alt-üst eder. Sonbaharı oldum olası severim ama biraz da korkarım bu sebeplerden. Kimi zaman şiddetli soğuklarla karşılar, kimi zamanda da akşamları soğuyan havasıyla belli eder geldiğini...

Biliniz ki; Sıcaklar yerini birden soğuklara bırakmışsa, o daha tehlikelidir. Çünkü Sonbahar Sendromu denen bir meret vardır söylenenlere göre. Evet bu sene sanırım ufak çaplı geçirdim. Ama benimki biraz da hayatımdaki değişen durumlarında getirdiği bir durumdu sanırım...

"Bahar Sendromu" veya "Sonbahar Sendromu" diye adlandırılan durum, sık sık uyuma hallerini, depresif ruh hallerini, sıkıntı içinde olduğunuz kanısına sık varmaları getirirmiş. Birçoğumuz biliyorum ki Eylül'den beri yataktan çıkmakta zorlanıyor, Her zaman yaptığı şeylerden hoşlanmıyor, sanki bir olay olmuş gibi üzerinizde bir bunalım havası ile konsantre olamıyor birçok şeye ve dalıyorsunuz sık sık düşüncelere... Benim gibi...

Diyebilirsiniz ki; " e bunlar çoğunlukla var bende." Bahar aylarına geçişte fazlasıyla yoğun yaşayabilmemiz mümkün olmakla beraber, Mevsim değişiklerinin psikolojimizi dehşet derecede etkilediği söylenmekte...

Üzerimdeki sıkıntının nedenlerini aramakla beraber sıkıntılara da dalıp gidiyordum işte böyle birkaç haftadır. Sonra bir gazetenin Pazar günkü ekinde gördüm "Sonbahar Depresyonu" diye bir başlık... Belirtiler uymakta, üstelik fazla üzerine giderseniz sıkıntı sıkıntıyı da doğuraraktan geç atlatılmasına neden olurmuş...




Gazetede başka ne diyordu diye düşünecek olursam;

2 haftadan fazla sürerse bir doktora başvurun,

Sizi mutlu edebilecek yeni şeyler deneyin,

Çok düşünmeyin.

Mümkün olduğunca yalnız kalmayın, sevdiklerinizle zaman geçirmeye çalışın.

Ve bunlar gibi sizleri mutlu edebilecek şeyleri deneyin...

Yazanlar bunlar gibi şeylerdi. Yani demek istediğim şu ki; siz siz olun Sonbahar Depresyonuna fazla takınmadan, çıkış yollarını arayın... Sonbahar gelip geçicidir unutmayın.

En iyisi depresyonda veya sıkıntı içinde hissediyorsanız kendinizi; çekilin köşenize, alın elinize en sevdiğiniz içeceği (Kahve,Çay,Meyve Suyu), en sevdiğiniz kitabınızı okuyun veya en sevdiğiniz müziği dinleyin... Bana iyi gelen şeyler bunlar tabi... Size ne iyi geliyorsa onu yapın, kendinize bu aylarda dikkat edin... :)

Yazımı Sındırgımızdan bir Sonbahar görüntüsü ile bitiriyorum.


Sevgilerimle... :)

30 Eylül 2012 Pazar

Yeniden Sındırgı'da Bulunmak: Hoştu...



Bilindiği üzere, Cuma günü Sındırgı'ya gidecektik, bir önceki yazımda yazmıştım. Cuma günü öğlenden akşama kadar Sındırgı'daydık. Yol boyunca o yolu 2 senede 8-9 kez gittiğimize ve 2 yılın öyle böyle bittiğine inanmakla geçirdim. Tüm yolculuklarımız, tüm anılarımız gözümün önünden geçti durdu...



Bu bizim Sındırgı'mızın girişi, İki yanı ağaçlarla çevrili yol...



3 Ay sonra yine Sındırgı'da olmak, garip ve mutluluk vericiydi. Fakat fazlasıyla eksikti Sındırgı. Dönemimden arkadaşlarımın bulunmamasıydı eksik yapan orayı. Her an bir yerden bizimkiler çıkacakmış gibi hissettim dönene kadar. Ve maalesef beklediğim gibi olmadı.

Annem ve Babamla yaptığımız yolculuk çok güzel geçti. Beni çoğunlukla uzun yol tutar. Sıcak vesaire derken yine yol tuttu tabii, o hariç. :) Yolculuk öncesi Ablam ve Kağan'ı evlerine bıraktık. Saat 13:00 sularında Sındırgı yollarına düştük... :)

Saat 15:30'da Sındırgı'daydık. Öncelikle okula çıkıp çıkış belgemi alma işlemini hallettik. :) Okul Cuma olduğundan dolayı fazlasıyla boştu ve biraz da sessizdi. Okuldan 4 kişi kadar tanıdık görebildim. Okula dahi girmedim. Bana imza görevi düşen yerleri imzaladım. Benim dönemimde 1. sınıf olan bir arkadaşı, bir hocamı ve Kantin'deki ablaları gördüm. :) Onları görüşüm de helalleşme gibi oldu zaten. Diplomayı almam geç olabilirmiş, öyle demişler babama. Elimdeki çıkış belgesinin aslını sıkı sıkı saklamam gerekiyormuş o sebepten.

Sonraki gittiğimiz yer; 2 yıl birçok anımıza şahit olmuş, birçok kişiyi ağırlamış ve güzel komşulukları yaşamış olduğumuz yer olan biricik mahallemizdi. :) Eskisi gibi evimizin önüne oturduk, komşularımızla kucaklaştık, hasret giderdik ve onlarla çay içtik...

Özlememek mümkün değildi onları. Güzel zamanlar geçirdik o evimizde, mahallemizde, komşularımızla, arkadaşlarımızla... Babamın bizi ziyarete geldiği günlerde Babamla özlem gidermiş, güzel zamanlar geçirmiştik...



İşte Burası Öğrenci Evimizdi. (Tabi bu fotoğraf henüz Sındırgı'da iken çekilmişti. Ev şimdi bomboş, kiracı yok henüz... )


2 senenin bittiğine inanmak kolay değil, aradan 3 ay geçmiş olsa bile. İnsan ister istemez alışıyor birçok şeye. Memleketime geldiğim için mutluyum ama yine de orada olmakta ayrı bir tattı... Güzel anılar hep hatırlanıyor işte ve hiçte unutulmayacak. :) 

Komşularımızla fotoğrafta çekindik, aşağıda göründüğü üzere... 



Bir ara posta ile onlara resim göndereceğim. Geldiğimden beri unutuyorum. Azar işittim azıcık, hani resimler diye. :)

Güzel bir gün daha yaşadık Cuma günü Sındırgı'da annem ve babamla... Özlediklerimizi gördük, Sındırgı'mızı gördük. Akşamımızı da Sındırgı'mızın Balık yapımında usta olan Gaye ablaların yeri Çaygören Balıkçısında yemek yiyerek geçirdik. 


Bu fotoğrafları da yemek yemeden önce çekindik. Resimdekiler; Anneciğim, Babacığım ve Ben... :)

Üniversite hayatını yaşamak, o zamanların tadına varmak, çok güzeldi Sındırgı'da. Annem, Babam ve Ablam, bu yolda desteklerini ve bana güvenlerini hiç eksik etmediler. Onlar benim değerlilerim... İyiki varlar hayatımda...

İşte böyle Yeniden Sındırgı'daydık. Umarım yazdıklarımla sıkmamışımdır. Sındırgı'nın eksikliği ve arkadaşlarımın yokluğunun boşluğunu barındırıyordu en belirgin olarak içinde Sındırgı... Ama yine içinde o garip hüznü bulundurmasına rağmen, yine güzeldi Sındırgı tüm güzel anı kokan havasıyla...





27 Eylül 2012 Perşembe

Mevsim Değişikliği Beni Mahfetti


Yaz mevsiminden, Sonbahar mevsimine geçişlerde çoğunlukla zorlanıyorum ben. Bu sene de baya zorlu geçti. Biraz kendime dikkat etmediğimi itiraf ediyorum. Ama mevsim değişimlerinlerinde dikkatli olsan da işe yaramıyor bazen, biliyoruz ki...

Tam bu sene sakin atlatacağım galiba demiştim ki; sırt ve bel ağrıları, sürekli uyuma istekleri ve ardından geniz yanması dertleri çıktı başıma. 1 haftadır sırtımı sararak yatırıyor annem ve 2 gündür de Eniştemle babamın aldığı ilacı içiyorum. Ablam ve Annem sürekli sırtımı ve ayağımı sıcak tutmaya uğraşıyor. Ailem seferber olup beni epey toparladılar. Fakat hepsinin kendime iyi bakmamamdan kaynaklandığını konusunda azarımı da işittim bol bol... :)

Ama şükür ki 2 gündür güzel terledim, epey toparladım. İçtiğim o antibiyotik sayesinde... Ve sonunda boğazımda azıcık gıcık harici bir şeyim kalmadı.

Kaç zamandır yeniden yazamama sebep, grip başlangıcımdır. Ablamlarda bizdeler 1 haftadır. Vaktimizi dolu dolu geçiriyoruz, fırsat bulamıyoruz birçok şeye... Kağan sağolsun tüm günümüzü dolduruyor. :)

Aman he siz siz olun şu mevsim değişimlerinde sırtınızı kalın giyinin, ayağınızı sıcak tutun. İşiniz sonraya kalırsa, kendine dikkat etmiyorsun laflarına fazla maruz kalırsınız. Aynı benim gibi. :)


Yarın Sındırgı'ya yolcuyuz hayırlısıyla efendim. Çıkış Belgemi almaya ve okuduğum küçük ilçemi ziyaret etmeye gidiyoruz. Arkadaşlarımsız orası boş gelecek muhtemelen. Neyse ki komşularımızı ve öğretmenlerimi göreceğim en azından. 3 ay sonra Sındırgı'ya gitmek yeniden, enteresan olacak... Hayırlı yolculuklar olsun inşallah, Sağ salim gitmek ve dönmek dileğimle...

Sağlıcakla kalın, Sevgilerimle... :)





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...