31 Temmuz 2015 Cuma

Bir Günlük Köy Hayatı - 26.07.2015


Ve geldik, 2015 Temmuz ayının da son yazısına... Temmuz'u da yedik yani, afiyet olsun bize. :) Ağustos da güzel gelir inşallah... Temmuz ayında atlamış olduğum bir gün var 1 haftadır aklımda idi, geçtiğimiz Pazar gününde, bir günlük köy hayatı yaşadığımız günü yazmak istedim bu ayın son yazısı olarak. İyi okumalar... :)


26 Temmuz, yani geçen hafta Pazar günü, doğum günümden 1 gün öncesiydi. Ablamlar sabahtan sürpriz bir çıkış yapıp kahvaltıya geldiler; "yarın bir şey yapamayabiliriz malum haftaiçi, bugün bir şeyler yaparız belki." dediler. İyi ki de geldiler... :) 

Ne yapsak nereye gitsek derken, kahvaltı ve çay faslı geçti gitti o arada o gün... Tam hiçbir yere gitmeme kararı almışken, babam ile annem kalkın akrabamızın arsasına hayırlı olsun'a gidelim, dediler. Bir gün öncesinden muhabbeti açılmış, annemleri ve bizleri davet etmişler ama annemler "sonra inşallah" demişler yine... Saat 15 sularında hazırlanıp, arabaya bindikten sonra arkada Kağanım haricinde fotoğraf çekindik ablam ve eniştemle. Kuzucum bizimle fotoğraf çekinmek istemedi o an nedense... :)


Birkaç saate hazırlanıp çıktıktan ve yola koyulduktan sonra saat 4-5 sularında köyde idik. Şimdi şöyle ki; bir akrabamız aylar öncesinde civar köylerimizden birinde bir yer almıştı. Ne zamandır gidip geliyorlarsa da, biz bir türlü gidememiştik hayırlı olsun'a. Bu Pazar'a kısmet oldu. Zaten gördük ki, kimimiz için çok uzun zaman olmuş bahçede bulunmayalı, kimimiz için de ilk. Mesela, Kağanımın bir ilkti... :)

Arsanın bulunduğu adresi bulmamız hiç de zor olmadı, bulur bulmaz ve selamlaşır selamlaşmaz da, annem ve eniştem işe koyuldular. Babam ise "ben anlamam" deyip sadece istenilenleri verme konusunda yardımcı oldu. Ablamla ben de sohbete eşlik ettik, arka planda kalan bayanlarla... :) Sonra bir farkettik ki, açık havada zaman daha fazla su gibi akıyormuş resmen...


Biz gittiğimiz sırada, Sakine teyzeler domatesleri sırık şeklindeki odunlara bağlıyorlardı; domateslerin dalları sağlam dursun diye. Eniştemin elinde gördüğünüz gibi sopalardı bunlar. Mesela bu resim; annemin bahçe hevesinden ötürü becerikli elleriyle ve eniştemin de bu işlere yatkınlığı ile bahçe hayatına anında adapte olmuş damat ve kayınvalide fotoğrafı. =) Öyle çabuk adapte oldular ki, ne kadar da seviyorlarmış bahçeyi... Tabi ben fobilerim sebebiyle, uzaktan seviyorum biraz...

Akrabamız arsa aldı ve bu arsanın üzerine de, bir konteyner koydu. Gidip geldikçe bahçelerine bir şeyler ekiyorlar ve böylece gönüllerini doyuruyorlar doğayla birlikte.. Düşündüm de, böyle bir yer cidden çok iyi bir fikir gibi geldi, benim gibi fobisi olmayanlara tabii ki. :)


Kağanım biraz uykuluydu oraya vardığımızda, oturdu kaldı bir süre. Ben tedirgin halde "acaba buralardan bir yerden böcekler falan çıkar mı?" diye etrafa göz atarken, o da benim gibi etrafı kolaçan ediyordu ama bir farkla; o nereyle oynasam derdinde idi... :)


Bahçe işi bitene kadar yemek hazırlıkları başlamıştı bile. Saat 4'ü veya 5'i geçiyordu biz gittiğimizde. Ne zamandır eniştemin söylediği ama bir türlü yapmaya fırsat bulamadığı, Teneke'de Tavuk'u yaptı Ekber amca... Teneke içine bir kapta oturtulan tavuk ve tenekenin çevresinde ateş ile pişmesi, bence güzel bir teknik. Beğendim bu fikri, ilk denememizde... :)


Ablamı ikna edip poz verdirebilmiş olmam ve bir kerede de bu güzel pozunun çıkmış olması, ortak başarımız olsa gerek... :) Açık havada, yemek gibisi var mı sizce? Tehlikeli olsa da çok yeme konusunda, güzel bence... 


Kağanım uykusu açılır açılmaz, kendini doğayla birleşmiş halde oyun oynarken buldu. Kağanımın 0 numara kafasını ilk defa görüyor olabilirsiniz. 2 hafta oldu kestireli, ama bu sıcaklarda epey faydası olduğunu söylemeliyim. Tam zamanında kestirmişiz valla... :)

Bir çocuğun oyun oynama alanı, sokaklar olmalı bence. Şu andaki zamanın gerektirdiği, eve tıkalı kalma durumlarına takılıp kalıyorum doğrusu. Biz hep sokaklarda arkadaşlarımızla oynayarak büyüdük mesela. Şimdi her ne kadar şikayet ediyor da olsak çocuklar için, hep bilgisayar veya televizyon başındalar diye; içinde bulunduğumuz ortamı bu hale gelmesinde hepimizin suçu var işte. Artık eskiden güvendiğimiz ortam yok Türkiye'de. Öyle ki, televizyondan her gün duyduğumuz binlerce kötü haber resmen paranoyak yapar oldu. Nereye gidiyoruz ülkece bilinmez. Hayır olsun inşallah... :/


Doğum günüm öncesinde, beraber bir şeyler yapmak için gittiğimiz akrabalarımızın arsası; bana olduğu kadar Kağanıma da yaradı. Eline aldı küreği, doldurdu toprağı boşalttı toprağı... Açık havada oynamanın tadını çıkardı kuzum yani. Teyzesi de durmadı fotoğrafladı tabi.. Burada da hatıra olarak bulunsun istedim... :)

Bahçenin köşesinde yerde duran kumları, başta domateslerin dibine dökerek annem ile Sakine teyzeyi kızdırmış da olsa; sonradan üst fotoğraftaki köşede gördüğünüz ince ıhlamur ağacının dibine doldurmaya başladı Kağan. (Yanlış olmasın, ıhlamur olmayabilir. Ama öyle hatırlıyorum.) Ama bu işi öyle bir ciddiyetle yapıyordu ki; Kağancım, olmaz ama oraya doldurma kumu dedikçe, "Büyüyecek büyüyecek, bak böyle dolduruyorum. Büyüsün diye teyzecim." diyordu. Gelde bir şey de hadi, çok mantıklı ona göre... (Maşallah)


Neyse ki, dedesi (Babam), Kağanımın attığı kumların hepsini geri aldı ve epey bir çukur kazdı Kağanıma. Acaba neden diye bekledim durdum bende fotoğraflayarak... 


Sonra ellerine aldıkları sulama kabıyla geldiklerinde, anladım ki amacı su döktürmekmiş ağaca... İlk ağaç sulama macerasını da böylece yaşamış oldu Kağanım :) Dedim ya, o gün Kağanıma yarar bir gündü. Dolu dolu toprakla oynadı ve sanırım enerjisini dilediğince harcadı toprakla oynayarak kuzumuz... 


Tabii bırakır mı Kağanım, suladı durdu sonrasında da o ağacın dibini. Tereddüt etsem de, ağaca çok gelmez mi o su diye? Gelmezmiş, onu da öğrendim babamdan.. Yeterince suladı diyeyim ben, sürekli değil tabi ki... 


Ve nihayetinde gün bitimine kadar o kumla oynadı durdu kuzum. Keşke dilediğince oynayabilse hep böyle dedim onu mutlu gördükçe; güvende, korkmadan ve toprakla iç içe... Topraktan zarar gelmez çünkü, bizlerde öyle büyüdük. Ama sadece parkların toprağıyla olmaz, tüm çocuklarımıza araziler ve açık alanlar lazım; gönüllerince üretebilmeleri ve oynayabilmeleri için... 

Böyle bir gün oldu işte 26 Temmuz 2015; sohbet-muhabbet, Kağanımın bol bol toprakla haşır neşir olduğu (annemlerin de öyle tabii ki) ve hayatın koşuşturmasından ve telefonun çekmediği bir bölgede internetten ve teknolojinin esirliğinden uzak, dolu dolu bir gün oldu... 

Aslında bu yazının adını, Kağanımızın Bir Günlük Köy Hayatı demeliydim. Resimlerin çoğu onun halleriyle dolu gibi biraz. Bizim aileden en çok çalışan oydu valla, gönlünce tabii ki... :) Dilerim nice güzel anlarımız olur o günkü gibi, toprakla ve doğayla iç içe kendimizden ve çevremizden uzaklaşmadığımız... Sevgiler... :)

30 Temmuz 2015 Perşembe

Not Aldım Veya Not Ettim - #22 - Değerlerimiz, Sürprizler Ve Bol Şükürler...


Bu Not Aldım Veya Not Ettim yazımın ortak noktası, başlıkta da belirttiğim gibi; Değerlerimiz, Sürprizler Ve Bol Şükürler... Başka bir şey demeden yazıma geçiyorum ben... :)


Değerlerimiz, Komşuluğumuz ve Dostluğumuz...

Bugün sabah uyandım, fizik tedavim vardı öncelikle. Saat 10'da Tamara abla geldi, son programa göre her Perşembe ve Cuma olduğu gibi fizik tedavi aldım bugün de... Bu arada söylemeden geçmeyeyim, çok şükür iyiye gidiyor fizik tedavim de. Son atağımdan sonra, ağrılarımdan ötürü epey zorlandığımız fizik tedavi vakitlerimiz geride kaldı çok şükür... :)

Dün Annemin teyzesi buradaki evine İstanbul'dan geldi. Annem de bugün kahvaltısını ben fizik tedavimi görürken 2 kat aşağı inip teyzesigil ile yaptı. Fizik tedavimiz bitince, annemi çağırdık ve Tamara ablam gitti. Sonrasında kahvaltımı yalnız yemiş de olsam bugün, Damlamı aradım ve "kahve içelim mi beraber?" diye bir öneri sundum. Bunu bir süredir yapamıyorduk doğrusu; tatili, iş araması, girmesi ve çıkması derken görüşemiyorduk doğru dürüst bir süredir. Ve nihayet yine beraberdik dün akşam ve bugün... 

Nurcan Teyzem'de geldi bugün Damlam ile, komşuluk kültürümüzü sürdürdük yine. Kışın daha sık görüşebiliyoruz sanırım, konu yaz olunca vakit de nasıl geçiyor anlamıyoruz malum... Eskilerden kim kaldı Komşuluk edebilen derseniz eğer, işte o kişiler biziz çok şükür. :) Damlam ile beraber büyüdük bu sitede. Biz taşındıktan sonra onlar taşındı ve o zamandan beri beraberiz yani. Yaklaşık 10 sene geçti. Seneler değil önemli olan aslında, önemli olan bir şeyler paylaşabilmek. Damla, gerçekten paylaştığımız şeylere önem ve değer veren arkadaşlarımdan biri. Küçüklükten bu yana gelip de, komşuluğumuzu da sürdürebilmemiz ve bir de büyüyüp şu yaşa gelip annelerimizle beraber kahve içebilecek hala gelmiş olduğumuzu konuştuk bugün. Daha dünün ve 2 gün öncesinin sürprizlerini atlatamamışken.. 

Doğum günümde sürpriz bir kutlama ile 24. yaşıma ayak basıyor olmama beni sevdiklerini ve değer verdiklerini uzaklardan kalbimize değerek yetişen Yengem, dayım ve Mero'mun bana yaptıkları sürprizimi yazdığım yazımı okumuş muydunuz? Okumadı iseniz, yazıma buradan ulaşabilirsiniz... Üstümden etkisini atamayacağım ve unutmak istemediğim sürprizlerimden biri oldu, nasıl etsem de daha çok teşekkür etsem derdindeyim kaç gündür... :)

Neden Çok Uzun Cümleler Kuruyorum?


Dün akşamın sürprizinden sonra da, hatırlanmanın ve değerlerimizin kıymetini bir kez daha öğrendim sayelerinde. Biliyorum değerli arkadaşlarımın ve sevdiklerimin varlığını, diyorum ki "iyi ki varlar..."

Dün Damlam da, üstteki resimlerde gördüğünüz gibi elinde içinde mum dikili kasesiyle kapıdan "İyi ki Doğdun Didem" diyerek girerken; Türkçe'de teşekkürün ve iyi ki demenin ötesinde teşekkür cümleleri var mı düşündüm ister istemez yine, bilemedim... Sevgi ve mutluluk dolu içimdeki duyguları, doğum günümden beri nasıl anlatsam bilemiyorum birkaç gündür. Sanırım tek ilacım yazmak deyip, sevincimi de hüznümü de yazmam bu sebeplerden işte. Bazen soruyorlar, En küçük şeyde bile bir sürü cümle ile anlatma çaban neden? Cevabım bu işte, ben yazma ile sindiriyorum duygularımı küçüklüğümden beri; "mutluluklarım, hüzünlerim, öfkelerim"... 


Ve Bir Sürpriz Daha... Pelin'imden...


Dün Damla'mın sürprizi, bugün gündüz de Damlamla beraber Nurcan teyzemin de gelişi ile kahve keyfi anlarımız derken, günüm epey şenlikli geçiyordu. Ve böyle de devam ederken 1 saat öncesinde bir paket daha geçti elime; D&R'dan... Kapı çaldığında annem evde yoktu, hemen annemi arayıp "ısrarla aşağıdan kapının çaldığını ve halamlardan aşağı kapıyı açıp gelenin kim olduğuna bakmasını rica ettim." Malum henüz eskisi gibi kapı açabilme durumlarım yok... :D

Annem geldi ve telefonu çaldı evde. Paketimiz olduğu ve evde olmadığımız için sitede kapıcı amcaya bırakıldığı söylenmiş. Sonra annem evde olduğunu söyleyince, yukarı getirdiler geri. Yukarıya çıkarken paket, "Siz bir şey mi istediniz internetten" dedi bir de annem, ama ben hala durumu anlayamamıştım "Hayır" dedim üstüne bir de. Bu işin sürpriz bir şey olduğunu ancak paketi elime alınca kavradım. Elimde aldığım pakette D&R yazısını görünce, tahminlerim doğrultusunda Pelin'im olduğunu anladım. Pelinimin işbirlikçisi de canım annem tabii ki. :D Ya iyi ki varsınız ne diyebilirim başka...


Bol Şükürler Ve Dilekler


Sürprizlere doydum bu sene ve bu yazımda da yazdığım gibi, yeni yaşımın ilk günlerinde de böyle.... O kadar mutluyum ki; en çok sürprizlerle gelenlere değil de, bu sürprizleri düşünüp uyguladıklarına ve beni mutlu görmeyi hep ama hep istediklerini söyleyen dostlarımın olduğuna mutluyum... Önce dayım-yengem-Merom, Sonra dün Damlam, bugün Pelinim... Daha ne isteyim ki; tüm güzel insanların, gönlü kadar güzel bir hayat sürmesini istiyorum. Benim yüzümün güldüğü kadar onların da yüzü gülsün... Mutlulukları mutluluğum, hüzünleri hüznüm olan insanlar; siz hep varolun ben hep sizler yani çevrem mutlu oldukça mutluyum... 

Her şey karşılık meselesi değil, biliyorum. Ama bende sizleri mutlu etmeyi ve mutlu görmeyi seviyorum. Umarım bu yazıyı okurken de yüzlerinizden tebessüm eksik olmaz. İyi ki varsınız, hep ama hep varolun inşallah... :) 


Ve Bu Yazımın Son Notu; 

Doğum günüm geçti ama etkisi bugüne dek geçmedi, bu durumdan sıkılan olur mu diye çok düşündüm başta yazarken. Yani ister istemez düşünüyormuş insan. Oysa en başından beri bu bloğu kendim için yazdığım kadar, yazdıkça ve okundukça mutlu olduğum için de yazıyorum ben. Bu sebeple bloğu açarken, birileri her ne kötü yorum yaparsa yapsın takmayacağım biliyorum demiştim..

Oysa'dan itibaren kurduğum cümleyi düşününce, işte dedim gerek yok düşünme. O sebeple, okurken ne kadar övdü, ne kadar da çok teşekkür etti diyeniniz varsa; bu benim tercihimdi ve her zaman olduğu gibi yine yazmak istedim. Hayatımdaki mutluluk veya hüzün dolu anılar, ben yaşamaya ve yazmaya devam ettikçe bu bloğumda veya yazdıklarım arasında olacaklar. Bununla ilgili hiç bildirimde bulunmamıştım, yazayım istedim. 

Yıllar Geçerken, mutluluğumuz ve öğrenmemiz daim olsun... Ben öğrendiğimi, deneyimlediğimi ve aklıma ne gelirde hissettiklerimi yazmayı düşünürsem; yazmaya öylece devam edeceğim. Ben yazmayı seviyorum, sizler de beni okumayı seviyorsanız, lütfen yorumlarınızdan yoksun bırakmayın beni. Sevgiler.. :)

28 Temmuz 2015 Salı

Sürprizler Her Yerden Yetişebilirmiş...


Dün doğum günümdü ve bu doğum günümde pastamı Antalya'dan dayımlar geldiğinde beraber maaile kesmeyi düşünüyorduk. Bir gün öncesinde de gezerek ve ailecek akrabalarla beraber vakit geçirerek kutlamıştık doğum günümü...


Derken dün bu sürpriz pasta geldi ablamlarla akşam. Ablam, eniştem ve Kağanım, Antalya'dan olmak üzere bir sürpriz planlamışlar. Ablamlara onlar yerine bir pasta alıp bana getirmelerini rica etmişler. Sonuç; dayımla yengemin ablam ve eniştem aracılığıyla, bana annem ve babamla büyük sürprizleri ile karşı karşıya kalmamız oldu. :)

Sürprizler her yerden yetişebilirmiş, bunu yeniden anladım bu doğum günümde. Öğrenme dolu bir yaş dilemiştim dün kendime, ilk öğretimi doğum günümdeki kutlama mesajlarımla aldım... Kimi geç, kimi erken; ama içten dilekler aldıklarım hep canım dediklerinden. Unutulmamak değil mesele, güzel dilekler almak ve içten kutlamalarla karşılaşmak... Bunlara çok şükür ettim durdum bütün gün... :)


Mumları genelde üfleyen kişimiz Kağanımdır evde. Mum üflemeyi, özellikle de pasta üstü mum üflemeyi çok seviyor kuzum. Maşallah kuzuma benim, benden çok o üfledi dün. Bende o üfledikçe dileklerimi sıralamayı tercih ettim en sonunda; sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir hayat ve mutlu bir dünya adına... :)

Sonra bir tanesinde üfleyebildiğimde de, bu dileklerimin içine özel birkaç şey sığdırdım; kendimce dilek dileme yöntemim bu oluyor bazen...

Dün böyle güzel bir anı sığdırdılar hayatımın içine; Mehmet dayım, Hatice yengem, dostum Merom, ablam, eniştem, Kağanım, annem ve babam... Teşekkür ederim bu güzel insanlara tekrar ve tüm yanımda olanlara ve yanımda olmasalar da hissettirmeye gayret edenlere... Antalya da yanımdaydı dün, ailem de... Böyle hatırlandığıma ve bu değeri gördüğüme o kadar mutlu oldum ki; sadece güzel dileklerini almak bile yeterliydi ama onlar beni şok etkisi ile mutlu etmeyi seçmişler. Düşünülmek güzel, sevdiklerim tarafından sevildiğimi görmek ise çok ama çok güzel... :)

Uzaklar yakın oluyor bazen ve uzakları yakın görebildikçe mutlu oluyor zaten insan... Çok şükür 24'üme bastığım doğum günüme, böyle güzel anlar sığdırdık hep beraber. Nice güzel anları sevdiklerimizle yaşarız inşallah, Allahım hepimizin hayatından eksik etmesin sevdiklerimizle beraber; sağlığı, mutluluğu ve huzuru...

Sevgiler, Yıllar Geçerken 24 yaşına basmış Didem'den... :)

27 Temmuz 2015 Pazartesi

24'üme Adım Atıyorum...



Doğum günlerimi seviyorum; gülümseyerek yeni yaşımı karşılamayı, güzel dilekler almayı ve dolu dolu yaşamaya uğraştığım bir yaşı geride bırakmayı ve yeni yaşa yeni anılar sığdırmayı hevesle bekliyorum.. J Hoşuma gidiyor, tüm bu alışkanlıklar ile dolu dolu bir yeni yaşı karşılama… Dün başladı doğum günü kutlamaları, dün ailemle beraber vakit geçirmekteydik yine. (Çok şükür)

Dün gülümserken yine fotoğraftaki gibi, çok şey istemediğimi fark ettim yine yeni yaşımdan;

Ailem ve sevdiklerimle sağlık, mutluluk ve huzur ile bol bol yazmaktan ve okumaktan başka…

Dünyanın mutlu bir yer olabilmesini dilemekten başka; savaşlardan, kavgalardan ve hastalıklardan uzak olabilmeyi diledim ve dilemeye devam ediyorum hepimiz için…

Hayallerimiz için çabalamaktan vazgeçmemeyi
ve kendimize olan inancımızı hep ama hep kaybetmemekten başka…

5S’yi hayatımızdan ve dünyadaki herkesle irtibatımızdan eksik etmemekten başka;
5S Aşkım Kapışmak’ın söylediği gibi, insanlarla ilişkilerimizden eksik etmememiz gereken bir şey. Sevgi, Saygı, Sabır, Sadakat, Sorumluluk…

 
Ben 24 sene önce bugün öğlen 14 sularında doğmuşum. Yeni yaşımda en büyük hediyem sevdiklerimle beraber olmak, hatırlanmak ve güzel dileklerle yeniden bezenmek… Ve bezendiğim dileklerle beraber tüm yaşımı üstteki 5S’i karşılıklı birbirimize gösterebileceğimiz sevdiklerimle ve ailemle geçirebilmeyi diliyorum. Yeni yaşım kutlu olsun, her yaş kendine göre güzeldir bence, 24.yaşım bana ne güzellikler getirecek merak ediyorum. Yeni yaşım kutlu olsun o zaman, nice yaşlara ailemle ve sevdiklerimle beraber olabilirim dilerim… J

26 Temmuz 2015 Pazar

Okudum - Eldest



Şubat ayından beri gerek dersler gerekse de yoğunluklar dolayısıyla elimde dolanan ama bir türlü bitirmeye fırsat bulamadığım bir kitaptı Eldest... Mero'mun bana verdiği Ejderhalar Serüveni serisinin 2. kitabıydı Eldest. İlk kitap Eragon idi, okudum yazısı burada...

Eldest ise dün bitti. Bana göre başlangıçta, Eragon'dan biraz daha durgundu maceraları. Ama yarısından sonra, Eragon'dan daha çok hareketli ve daha macera dolu olduğunu görmüş oldum. Cümleleri ve maceraları ile kitabın yarısından sonra beni kendine bağlayan bir kitap oldu. Eldest'te beğendiğim ve not ettiğim birçok cümle oldu mesela, Eragon'a göre daha çok... :)



Son üç haftadır diğer yarıya epey odaklandığımı belirtmemde fayda var. Çünkü kitabı, bir elime alıp bir bırakmak zorunda kalıyordum derslerime ve sınavlarıma odaklanmak zorunda kaldığım zamanlar. Ama buna rağmen, yeniden elime aldığımda serüvenden kopmamış olduğumu görmek güzeldi. Yani, hani bir kitabı okuyamazsınız da yarım bırakırsınız gibi bir şey değildi benimki. Derslerin yoğunlaşması ile uzun kitaplar alamaz olmuştum elime. Yatmadan öncesinde de kitap okumalarıma ara verdiğim günlerdi... Hep yarım kaldı Eldest. Ama 2 haftada diğer yarısı ile kitap bitti. Dilerim bundan sonra serinin geri kalanında aynı durum olmaz, yarım bırakmalarla dolu dolu... :)


Not Aldığım Cümlelerim var bu kitaptan, hem de birçok aslında. Ama ben en sevdiğim 3 tanesini yazmak istiyorum; 

Sayfa 281; Yalnızca eğer kendini sakat olarak görüyorsan sakatsındır. İyimser olmalısın, çünkü olumsuz görünüş her türlü fiziksel yaralanmadan daha büyük bir engeldir.

Sayfa 442; İstediğin her şeyi birkaç sözcük söyleyerek elde ettiğinde amaç önemsizleşir, yalnızca ona ulaşmak için yaptığın yolculuk önem taşır.

Sayfa 445; Sende başka kimsede olmayan bir yetenek var. Tarihin, yaptığın işler ve durumun. Yaratacağın şey için bunları kullan. O zaman eşsiz bir şey çıkar ortaya. Ne yaparsan yap senin için önemli şeye dayandır. O zaman bir derinliği ve anlamı olacaktır.

Serinin Diğer Kitaplarında Artık Sıra...



Altın Kitaplar yayınlarından, Christopher Paolini'nin serisi bu elimdeki. Merom vermişti bu seriyi, epey zamandır bu tarz fantastik okumadığımdan ötürü biraz tereddütüm olmuştu başta. Ama sonrasında Merom gibi "Bir Ejderham olsa nasıl olurdu acaba?" diye düşünmedim değil. :) Ama Eldest kitabında, yok ben uğraşamazdım sanırım büyük bir çaba gerekiyormuş, fazla yorucu dedim. Benim ruhuma aykırı sanırım biraz, savaşmak ve tehlikenin içine bilerek atılmak. Öncesinde büyük cesaret toplaması yapmam lazım, uzun bir süre... 

Üst resimde serinin diğer iki kitabı var. Eldest'ten sonra Brisingr, sonra da Miras var... Eldest'ten sonra seriyi bitirmek için daha çok heves ettim. Her ne kadar macerası başta durgun gelse de, seriye daha çok bağlandığımı söyleyebilirim Eldest'in yarısından sonra. Tabi ki bu durum, altını çizdiğim cümlelerin güzelliğinden ötürü böyle biraz da... :)

Kitap dün bitti, Türkiye'nin güzel havası ama karışık gündeminde okudum yazısı gelsin bari dedim. Dilerim huzur da mutluluk da iyi haberler de bizleri bulur... Mutlu Pazarlar... :)

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Türk Kahvesinin Telvesi İle Peeling Yaptım

Bu Pazartesi ne zamandır yapmak istediğim bir şeyi yaptım; Türk Kahvesinin Telvesi ile Peeling . Bir şekilde kendime maske uyguladım kendime. :) Ama bu öylesine plansız oldu ki... İyi okumalar.


Pazartesi günü Yalova dönüşümüzden sonra, üst kat komşumuz Tuğba abla oturmaya geldi bize. Annem de 3'ümüze güzel elleriyle kahve yaptı, keyifimiz sohbetle beraber epey zevkli oldu... Sohbet arasında, yanağımın yan tarafı öyle bir kaşınmaya başladı ki. Kahve içerken başladı, kahvelerimizin bitmesine ve fincanlarımız açık önümüzde telveleri kurumasına rağmen devam etti de etti. Telve bana baktı, ben telveye baktım bir süre. Sonrası bir cesaret bir parmağımı batırıp sürdüm yanağımın kenarına kahve telvesini. Şıp diye kesildi neredeyse kaşıntım. 

Annem de Tuğba abla da şaşkın bana baktılar önce ne oldu diye. Kaşıntım geçmedi, internette iyi geldiğini okumuştum dedim. Sivilceye iyi mi geliyormuş dediler. Öyleymiş, deniyoruz bakalım dedim bende. Bu şekilde bu konu üzerine sohbet ettik bir süre. Sonrası fotoğraflardaki gibi tüm yanaklarım kahve oldu... :)


Biraz bekledim ilk sürdüğümde ve etkisini görmüşken yanaklarımın geri kalan yerlerine de sürdüm. Bir de bayram üzeri burnumun hizasında çıkan sivilcemin de üstüne süreyim bari dedim. Acısını çekiyordum ama bir türlü ucu çıkmıyordu sivilcenin, olgunlaşması uzun sürecekti belli ki...

Sonuca gelirsek; kurumasını beklediğim kahve telvesini yüzümden duru suyla yıkadıktan sonra (gerçi döküldüğü için balkonda bir kovanın içindeki suya yüzümü eğip yıkadım suyla), bir baktık ki burnumun hizasındaki sivilce olgunlaşmış ve uç çıkarmış. Annem söyledi, hemen uç çıkarmış sivilcen diye. Ben sadece acısının azaldığının farkındaydım, telefonumda bakana kadar. Yüzümü temiz ve yağından arınmış hissediyordum bir de. Ve o an şöyle dedim kendime; ben daha önceden niye denemeyi bu kadar beklemişim ki, elimin altındaki bu kıymetli telveyi... :)



Ben sonuçtan çok memnunum. Pazartesi günü, balkonda otururken aklıma geldi yaptım. O sebeple tüm yüzüme süremedim. Sebebi kurudukça dökülüyor olduğunu gördüğümdendi. Bir dahaki fırsatımda banyoda lavabo önünde yapmayı düşünüyorum. Peeling dedikleri şeyi ilk defa denemiş oldum. Ve iyi ki de denemişim; yumuşal ve yağdan arındırıcı etkisinden ötürü sağlıklı hissettirdi...

Esasında kuruduktan sonra ovarak suratımızdan çıkartıp sonra yıkamak gerekiyormuş yüzü. Ben balkonda yaptığım için yapamadım bunu. Bir de tüm cilde yaymamı söyledi Pelin'im bana, baştaki resimlerden birini gönderdikten sonra. Bir dahakine kesinlikle dediğin gibi yapacağım Pelin'im. :)

Makyaj arada sırada yaptığım, bakım ise hayatımda doğala yatkın olmayı sevdiğimden sürekli olarak yer edindirmeye uğraştığım bir unsur hayatımda. Karşıma çıkan tarifleri tedbirimi alarak denemeyi ve hayatıma geçirmeyi seviyorum. Kahve telvesi peelingi kesinlikle işe yaradı bende. Daha önceden deneyeniniz elbet vardır. Kuru kahveyi suyla karıştırarak da yapıyorlarmış nette okumuştum. Bundan farklı olur mu bilmiyorum. Ama bu deneyimimin kesinlikle ferah hissettirdiğini tekrar eklemek isterim...

Kimyasallardan ve doğal olmayan birçok unsurdan, konu bakım ve sağlık olunca olabildiğince uzak durmaya çalışıyorum. Kimyasallardan olabildiğince uzak durarak, doğala doğru uzandığımız güzel bakımlı günler diliyorum. Sevgiler... :)

23 Temmuz 2015 Perşembe

Yeniden Örümcek...



Yeniden Örümcek ile bağlanmaya döndük Uzay Terapi'de. Önceki ilk Örümcek'e bağlanma maceramı, burada bulabilirsiniz... :)

Ali abi 2-3 haftadır, artık örümceğe de alalım seni diyordu. 2 hafta önce yine sorduğunda, "haftaya inşallah, kısmet." demiştim. Üzerinden 3 hafta geçti ve nihayet bu pazartesi Örümcek'e bağlama kararını uyguladı Ali abi. Başta tereddüt ettiysem de, sonuç fena olmadı diyebilirim. Sadece ilk örümcek'e bağlandığım zamanda da, şikayet ettiğim nokta tek sorunumdu; halatların çekmesi ile kasıklarıma baskı yapan o kıyafet... :/

Onun haricinde, ayakta durmak ve birşeyler için çabalamak yine çok güzeldi...


Adettendir, fotoğraflarımı çektirdim yine. Neler yaptığımıza gelince; ayakları teker teker öne geriye kaldırdık. Olduğum yerde karnıma çekme gibi bir hareket yaptık. Dizleri olduğu kadarıyla kırarak çömelme hareketine çalıştık... 

Ve hepsinden önce yaptığımız hareket ise; arkamda bulunan tekerlekli sandalyeden önce halatlardan tutunarak ve dizlerime güç vererek kendi çabamla, geri kalanını da Ali abinin desteği ile ayağa kalkmak ve oturmak. Bu hareket, desteğimi hem kollarımla hem de dizlerimden alabiliyor olduğumu görmek, kaslarımın yandığını hissedebilmek; yapabildiğimi anlamama sebep oldu. Yine çok güzeldi yani. Tek sorun, şu kıyafetin baskı yapması unsuruydu... :)


Ve son olarak da, Ali abi ile fotoğraf çekinme vakti. Gayet başarılı bulduk beni. Bence yavaş yavaş başarıyoruz. Şeytanın bacağını kırıyoruz artık sanırım. Bu hafta Burhan abi ile beraber verdikleri hareket öğüdü, kollarımı daha da güçlendirmek oldu... Küçük su şişelerine su doldurup, dirseğini masaya dayayıp kendime çekerek kas çalışmamı söylediler. Aslında kaslarımı yormaktan korktuğum için itiraz ettim ama, yavaş yaparsam zamanla alışacağımı ve bunun gerekli olduğunu söylediler... 



Gelelim düne; tiltte idik dün de. "2 haftada 1 örümcek'e alacağız seni artık" diyor Ali abi. Dün ağırlık çalışmak yerine tilt'e geçtik. Yandan bir duruş fotoğrafımı çektireyim dedim anneme. Yandan duruş da iyi değil mi? Gittikçe ayakta duruşun da düzeliyor, diyorlar hem Ali abi hem de Burhan abi. Dizlerimin gerilmesi de artıyor çok şükür yani...  

Haftaya hep ağırlık çalışırız, dedik sonrasında da. Yani değişiklikler sürüyor ama bu değişiklikler güzel sonuçlara açılmaya da devam ediyor. Çok şükür, daha da güzel günlere geldik. Allahım bozmasın diliyorum. Milim milim ilerlemek bile öyle güzel ki... 


Ve son olarak da; Burhan abinin beni boğma girişimleri ve benim de garip bir memnuniyet halinde olduğum halimi annemin fotoğraflamış halimizle son vereyim diyorum. :) Maşallah neşemize ve enerjimize... Bu haftalık da bitti Yalova maceramız, haftaya hayırlısı bakalım. Sevgiler... :)

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Ankara'dan Bu Yana...

Ankara'dan bu yana, yani Bursa'ya geleli 24 saat doldu bile. Dün akşam saat 8 sularında evimize vardık işte. Ben şimdiden özledim bile Ankara'yı... Ama her gidişimizle eve dönüş, "3 günlük bile olsa tatil" öyle iyi geliyor ki bana. Uzaklaşmak da, yakın olmak kadar iyi bence bazen...

Bir de şu var ki, 3-4 günlük yolculuk 3-4 tane 24 saat olarak da görünse; yine de çabuk geçiyor, yine de geçiyor işte... İnsanoğlu doyumsuz, 1 ay da olsa az geliyor gibi bazen kendimize ayırabildiğimiz izinler. Ama bu durumu çözdüğümü gördüm iyiden iyiye Ankara yolculuğumuzdan sonra... Güzel geçti günler, salıcakla gittik döndük işte. Sadece Ankara'nın sokaklarını karış karış gezebilmeyi istedim yine daha çok, ama bu şimdilik mümkün değil işte... :)


Sıhhıye'yi gördüm hüzünlendim, hastaneye gidiş gelişlerimi anımsadım. Kızılay'a baktım, hastane çıkışlarında gezdiğimiz sokakları andım. Ankara'da gittiğim, gezdiğim ve görmekten bıkmadığım yerler olduğunu, yine anladım... Gezdiğimiz bir yer olmadı pek, araba içinde gittiğim yerler falan oldu sadece bu sefer. Gerisi evden eve işte... Yine de güzel geliyor Ankara bana; gezmesem de, kokusunu ve atmosferini almak bile iyi geldi yine...

Ankara'dan Bursa'ya döndük dün işte. Dediğim gibi; her eve dönüş huzurlu geliyor çok şükür bana. Şöyle bir şey bu; mutlaka bir uzaklaşmanın hissettirdiği gerekliliği gerçekleştirmiş olmanın huzuru ile geri dönüyor olmak...

3-4 gün, su gibi geçti; sevdiklerimizle beraber ve ailemizden eniştem ve Kağanım haricinde her ferdinin yaşanmışlığını hatırlaması ile dolu dolu. Çok fazla Ankara'dan söz ettim bu ara değil mi? :) Ama, bayram da güzeldi tatil de çok şükür. Unutamayacak olmam yeniden, çok güzel...

Dolu dolu cümleler biriktirdim heybeme yine ve anılarımızla dolu sokaklardan geçerken sürekli sordum anneme; "şuradan geçiyorduk, şuraya geçiyorduk değil mi?, şu gittiğimiz bir yer vardı neresiydi?" 2010'dan bu yana gitmiyoruz artık, Hacettepe'ye kontrollere. İnşallah bir dahaki gidişimiz hastalığımıza tedavi bulunduğu için olur. Bunu hepimiz çook diliyoruz ailecek, Allahım dualarımızı ve umutlarımızı boşa çıkarmaz dilerim; cümle tedavi bekleyenlerimizin...

Sevgiler... :)

17 Temmuz 2015 Cuma

Ankara'dan Bayram Huzuru


Bir gece öncesinden çıktığımız yolculuğumuzla, dün sabah vardık Ankara'ya; sabah 4 suları idi. Önce Saniye kivramız ve Kamil kivramıza kavuştuk. (Onlar da kim derseniz buraya bakabilirsiniz.) Biraz hasret giderip çayımızı içip yattık o sabah. 5-6 saat yatıp dinlendikten sonra, Ankara'da uyandık yine. Bunun tarif edilemez bir tadı vardı benim için. Yeniden aynı tanınmışlıkta uyanmak, nefisti.

2009 senesinden beri Ankara'ya hem ilk gelişimiz hem de ailecek ilk gelişimiz bu. Kağanımın zaten Ankara'ya ilk gelişi ve nihayetinde ailecek bu bayram Ankara'dayız... Dün Saniye teyzemlerle gerek bayram hazırlıklarıyla gerekse de keyif anları ile geçti günümüz şükür.  :) Güzel buralar, sevdiklerin de olduktan sonra...

Bir önceki yazımda Ankara'yı özledigimi söylemiştim, tahmin ettiğimden de çok  özlediğimi anladım dün. Ben doya doya tadını çıkarmaya uğraşıyorum güzelim Ankara'nın. Burayı hayatımın bir parçası olarak gördüğümü daha net biliyorum artık, tanıdık ve hoş bir havası var bu şehrin benim üstümde...



Bayram sabahına gelecek olursak. yani bugüne; kalabalık halde uyanmak yine çok güzeldi, telaşlar da hazırlıklar da aynı şey üzerinde yoğunlaşmış ve birlikte olmanın getirdiği huzur vardI Saniye teyzemlerle. İşte en sevdiğim, ailecek ve sevdiklerimizle bir arada olma fırsatının bulunmuş olmasıydı.

Bayram sabahı bizim için 08:30 da başladı bugün.  Normalden biraz geç başladı biraz. Doya doya yapılan bayram kahvaltısı başrolde idi önce, sonra bayramlık giymeler, keyif çay ve kahvelerimiz eşliğinde sohbetlerimiz, Kağanımı bir türlü şeker ve çikolataların bulunduğu köşelerden almakla uğraştığımız bir gündü. Akraba ziyaretlerimize başlamak için çıkarken evden, öğle vakti gibiydi. Kahve keyfimiz sırasında ablamla, evden çıkarken de Kaganımla çekindik fotografımızı. E masallah üçümüze de..

Ve unutmadan; Bayramımız kutlu olsun, sevdiklerimizle tatlansin ağzımız.. :)

Halamlara geldikten sonra ziyareti kısa kestim ben. Annemleri öğlenden sonra yolladım gezmeye, gündüz gitti akşam geldiler. Ziyaretler epey boldu yani bugün. :)



Üstteki fotoğraf kolajı da bugünden. Annem-Eniştem, Kivram-babam, Babam ve yeğenim... Fotoğraflarda bir tek Saniye kivram eksik. O da Kağanımla benim arkamda çıkmış biraz. :)

Ankara maceramız sürüyor İşte. Daha 3 günümüz var. Ben dünden itibaren tadını çıkarmaya ve özlem gidermeye başladım işte.

Ve; Ankara'da kendini bulmak bir nevi bu şehirde yine benimki. Şiirimsi sessizliği, sakin kalabalığı dinlemek. Anlatmaya çalışıyorum, benim gözümden Ankara'yı.Yer etmişliği başkaymış işte...

Sevgiler.. :)

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Bayramlık Kolyem Ve Bayrama Doğru


Küçüklüğümden beri her bayram bayramlık alma telaşı bir başkaydı benim için. Elbette birçoğu gibi, birkaç senedir bu geleneği bozdum. Ama yine de tamamen vazgeçemediğim bir gelenek benim için bu; Bayrama özenmek ve bayramı süslü püslü geçirmek... Ya bir tişört, ya bir fular, ya da bir pantolon. Ve bazen de yeni bir kolye... :)

Bu bayramda bayramlığım, yukarıda resimde gördüğünüz Küçük Prens kolyem. Aslında bu kolye ucu, yaklaşık 2 yazdır bende. Ve nihayet kaybettiğim zincirimi bulup, bu bayram ilk defa kullanmaya karar verdim kendisini. Küçük Prens sanırım kendisi. Bereden ötürü biraz şüpheliyim. Ama ben onu Küçük Prens olarak seviyorum... 2 sene önce dedem vermişti, benden sana diye. Ama çok güzel değil mi sizce de?? Dedeme tekrar teşekkür etmeliyim. :)

Benim bayramlığım bu, yeni bir şeyler veya varolandan yeni şeyler oluşturmalar bayramın büyümüşlere göre geleneğidir bence. Eskiden, pantolonundan tişörtüne kadar yeni bayramlık aldığımız günler, büyüyünce geride kalıyormuş. Oysa ben hep devam edecek sanırdım o günler adına. Ama bayramlar cidden de küçükler için daha canlıymış... Şimdi o kadar da değilse, özenmeye yine de devam. Bana özel bir şeyler alıyoruz hala ufak tefek, kendime kendimce kombinler yapıyorum ya da. Bayram her türlü güzel. Sizin bu bayramda bayramlık diye adlandırdığınız bir şeyiniz var mı peki? :) 



Ve bu akşam, Ankara'ya yolcuyuz ailecek hayırlısıyla. Bu bayramda kısmetse Ankara'dayız. Ankara, 2012'den beri uğrayamadığım ama hala sevdiğim şehir. Yeri ayrı, anlamı özel, bazen hikayemin orada başladığını düşündüren bir şehir benim için... Son gittiğimizde de yazmıştım bu konuda, burada... 

2010 senesine kadar senede 1 veya 2 kere Hacettepe Üniversitesi'nde rutin kontrollerim sebebiyle bulunduğum şehir Ankara. Başta sevmediğim, ama sonrasında Aşti'ye indikçe "Yine ben geldim diye hem sevinip hem de biraz hüzünlendiğim yer." Ankara güzeldir ve özeldir, kıymetini bilene demiştim zamanında. Benim için hala öyle... Çoğu kişi kadar bilmem, dip köşe. Ama gittiğim her yeriyle garip hissettirir bunca zamandır beni. Mazur görün lütfen; 3 sene sonra bu Pazar birden Ankara'ya gideceğimiz kararlaştırılınca, o gün bugündür hem sevdiklerimizi göreceğimiz hem de Ankara'yı göreceğimiz için heyecanlıyım yine... :)

Üstteki resim Eylül 2009'da Kızılay'da çekilmişti. Gerek atmosferi, gerekse de canlılığı sebebiyle, Ankara'nın en sevdiğim semti Kızılay'dır benim. Bayram yolculuğumuz öncesinde, hem bayramın hem de Ankara'nın sebebiyle çıktı bu yazı. Ama bir yandan da umut etmiyor değilim, Kızılay'a da gitmeyi yeniden. (Bu arada uzaklara dalma pozumla, bazen çok fotojonik oluyor fotoğraflarım. Sevdiğim fotoğraflarımdan biridir bu da, Ankara'da...)

Bayrama kadar da, bayramda da yine görüşürüz ama bugün yazmak istedim yola çıkmadan önce. Bugün ve yarın bayram sebebiyle yola çıkacak bizlere iyi yolculuklar olsun. Bayram hepimiz için tatlı ve sevdiklerimizle dolu dolu geçer inşallah. Bayramın amacı bence tam da budur çünkü. 

Sevgiler...

Not; Ankara'da olmak, benim için tanıdık ikinci şehirde olmak gibi oldu hep. Garip ürpertici bazen, bazen de fazla şiirimsi... Bekle Ankara, biz geliyoruz yine... :)

14 Temmuz 2015 Salı

Artık...

Artık... ile başlayan cümleler kurabiliyorum bir süredir. Maşallah'lar, çok şükür'ler dilimizden düşmüyor, özellikle de son 3 haftadır, çok şükür... Mesela dünden itibaren bir cümle kurabilirim size; "Artık tiltte belimden bile zorlanmadan dimdik ayakta durabiliyorum."  :) (Maşallah)

Hüznümü de sevincimi de yazmaya doyamıyorum bazen. Gelişmelerden daha önce de bahsetmiştim, burada ve burada... :)


Önce 1 dakika, sonra 5 dakika. Derken, güçlendirmişim belimi ve dayanıklılığımı. Yarım saatten fazla durabildim tiltte dün; tam 50 dakika. Tamı tamına, aynı pozisyonda 50 dakika. Ve ilk defa, dik pozisyonda hiç olmadığım kadar iyi durdum. Belimdeki zorlanma minimuma inmiş. Bundan minimumu da, ayakta durduğum vakit tamamlanır sanırım. :) 

Birçok defa tilt yazısı yazdım, Uzay Terapi günlerimizde ağırlık çalıştığımız zamanları da yazdım. Ama tilt yazıları ağırlıkta şu anda... Bu yolda; gelişmelerimi hayat günlüğümde yazmayı ve paylaşmayı seviyorum. Bu benim için; kendimi gerçekleştirmeye başlamaktır yeniden ve yeniden.. :) 


Dün durduğum vakitleri kitap okumakla da geçirdim aynı zamanda. Aynı anda birden fazla işi yapmak sevdiğim işlerdendir... Bitmesine az kaldı resimde gördüğünüz kitabımın da... 

Ayakta durduğum zamanları hatırladım yine bu hafta; ya ayakta dizlerimi bir yere yaslayıp kendimi iyice gererek, ya da bulunduğum yere kollarımı dayayıp bacaklarımı geriye gerdirerek ayakta dururdum... Birçok defasında otur derlerdi bana mesela. "Otur, yorulacaksın..." Oysa hissettiğim yorgunluk değildi. Ama ben canımın acıması pahasına ayaklarımı gerdirerek ayakta dururdum. Yorulana kadar durabilme hissinin verdiği mutluluktu öyle anlarda hissettiğim... Ve "otur yorulacaksın," demeleri çok hoşuma gidiyordu o zamanlar da; Hem çok çabuk yorulmuyor oluşumdan, hem de ayakta durma eylemlerimi yapabiliyor oluşumdan ötürü... 

Yeniden o zamanlarımı özlediğimi ve yakın olduğumu hissettim işte bu hafta. Yeniden öyle hissedebilmek müthişti. Dile bile kolay değil bence; bağlı halde bile olsam, -dik ve dediğim gibi daha da dimdik"- 50 dakika... Maşallahları alabilir miyim bu tarafa acaba? 

Henüz "Artık" kelimesinin devamına gönlümüzdeki kelimelerimizi ekleyip, yeniden gerçekleştirmek istediğimiz o cümleyi söyleyemiyoruz. Ama gittikçe yaklaşıyorum gibi hissediyorum hala gitgide... Ve gerçekleştiği zaman o cümle, büyük harflerle yazacağım o cümleyi, yazacağım yazımın başlığına... Ama şimdilik; tiltte ayakta durmakta zorlanmıyor oluşum bile, özellikle belim açısından, desteksiz ayakta daha fazla duruşlarıma da sebep olabilir; tıpkı eskiden olduğu gibi... 

İnşallah... :)

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Not Aldım Veya Not Ettim - #21 - Neler Oluyor


Bir süredir yazamadığım bu yazı dizime, böyle bir dönüş yapmak istedim. Neler yapıyorum ve kendimce neler not alıyorum... İyi okumalar.. :)


1.) Boncuk işleme ve herhangi dikkat gerektiren el işleri ile uğraşmak, insanı hem deşarj ediyor, hem de düşüncelere dalarken gerekli noktalara dikkat etmeyi sağlıyor... 

Geçtiğimiz haftasonunda Cumartesi akşamı başladığım ama bitiremediğim ve yapmak istediğim boncuk işlerime geri döndüm. Pazar günü ise neredeyse tüm günümü boncuk işlemeye ayırdım. Neredeyse diyorum; yemek-su ve mola gibi ihtiyaçlarım haricinde bıraktığım olmadı gibi çünkü. Bu sayede, aklımdaki bir düşüncenin olurunu olmanızı tarttım ve Pazartesi günü kendim adına yine kararlar aldım. Ve evet, hayallerim adına yine. Boncuk çok işe yarıyormuş yine anladım. Bundan sonra sıkıştıkça, boş yere bile olsa boncuk dizeceğim anlaşılmış oldu böylece... :)


2.) Bu hepimizin başarısı, Tilt yatağında tamamen durma haline geldim nihayet... 

Uzay Terapi'mde bir ilerleme daha kaydettiğimi geçenlerde yazmıştım. Daha dimdik olacağım demişken, bir tık kalmış meğer. Gittikçe güçleniyorum sanırım. Ve bu sadece benim değil; ailemin, sevdiklerimin ve beni takip eden sizlerin de başarısı. Beni ayakta görmek garip de mi? :) Üstteki resim bu Pazartesi'nden, 06.07.2015.

 Bir şey itiraf edeceğim; daha önceden yürüyen bir birey olmama rağmen, bazen ilk defa ayağa kalkacakmışım gibi hissediyorum bu sıra. Bu heyecan güzel ama biraz da garip o sebeple. :) 


3.) Yaz Çabuk Geçiyor;

Haylaz bir yeğenim var benim, Allahım korusun onu da tüm çocuklarımızı da, 3 yaşında artık maşallah. Haylazlıkları ile günümüzün nasıl geçtiğini hissettirmiyor bu ara. Öyle ki, Temmuz'un 10'una gelmişiz resmen. Yaz bu sene çabuk geçiyor. Ve çabuk da geçmese mi der oldum bu ara, yeğenimin tüm haylazlıklarına rağmen. :) 

Önümüzdeki okul döneminde, hayırlısıyla kuzum da okullu olacak. Kreşe başlayacak artık. Ne istediğimizi bilmiyoruz galiba bazen biz insanlar; okul dönemi başlayıp kuzumun da arkadaşları olsun, oyunlar oynasın istiyorum elbette. Ama bir yandan da, büyüyor diye bir garip olduğumu hissediyorum. Sadece Yaz değil, günler-aylar-yıllar çook çabuk geçiyor. Allahım sağlıklı ve mutlu bir ömür versin küçüklerimize-büyüklerimize ve bizlere inşallah...   


4.) Her Çocuğun Kendi Müziği Var, İyi Dinlemeli...

Kağanım çekmiş geçenlerde bu fotoğrafı. Bende silmemiştim nedense. Sonra gece bakınca, neyi çağrıştırıyor bu resim bana dedim. O ellerinin silüeti arasından aklıma gelenler şunlar oldu; 

Eller aydınlatıyor bazen dünyayı, minik eller. Ve minik ellerin müziği. İkisi de ayrı iki evrensel dil bence. Ne müziğin dili var, ne de küçük bir çocuğun ve ellerinin... Müzik aydınlatıyor; düşleri, hayalleri, anları, dili her ne olursa olsun. Küçücük ellerinin arasındaki boşlukta kulaklık görüyorum ve aklıma "duygusu kadar, her çocuğun müziği de başka." demek geliyor. Kağanımın müziğini her gün dinlemek, -bazen çok yorulsak ve çok üzülsek bile- hiçbir zaman "hayır" diyemediğim bir parça. 

Hiç şüphe yok ki, konuştuktan sonra da yine "ne çabuk büyüdü" olgusunun canlanması söyletiyor elbet bunları. Maşallah ile ve Allahıma teşekkürlerimizle geçiyor günlerimiz, Kağanımın müziğini dinleyerek. Üstteki resim de Kağanımın çektiği fotoğraf; onun müziği, onun sanatı, onun resmi. Beni duygulardan duygulara sürükleyen, onun sevgisi... (Çok şükür)


5.) Dayanamamıştım, kitap almıştım yine. Pişman değilim... :)

2 hafta önce Pazar günü, ailecek yakın çevremizde bulunan Küçük Kumla'ya gezmeye gittik. Bu uzun zamandır yapmadığımız bir şeydi. Sahil boyu gezerken, babam ile annem önden giderken bir ara, kitap reyonunun önüne benden önce gitmişler. Kitap olur da durulur mu? 

Aslında kendime sözüm vardı, annem ile babama da tabii; 2015 Bursa Kitap Fuarı'ndan aldığımız kitapları okumadan önce kitap almayacaktım. Ama en çok okumak istediğim 3 kitabı birden görünce, sözümü çiğnedim. :/ Pişman mıyım? Hayır. :) Kitap almak pişmanlık değil, mutluluk. Şimdi yukarıdaki 3 güzel okumamı bekliyorlar.

Cemal Süreyya- Sevda Sözleri (Yky Yayınları); tüm şiirlerinin bulunduğu kitap. Cemal Süreyya şiirlerini okumayı sevdiğim şairlerden biri, bildiğim bilmediğim tüm şiirlerinin elimde olması çok güzel bir his. 
Aşkım Kapışmak- Kalbimin Anahtarı (İnkılap Yayınları); İnternetten takip etmeye bayıldığım, katıldığı yayınları kaçırmamaya gayret ettiğim bir uzman kendisi; İlişki Uzmanı. Bu okuduğum ilk kitabı olacak inşallah... 
Ve Kristin Hannah- Gece Yolu; Bundan 3 sene önce, Kağanımın doğumunu sabırsızlıkla beklerken okumuştum ilk Kristin Hannah kitabımı; Ateşböceği Yolu. O gün dedim ki, geç olacak belki ama okuyacağım bu yazarın kitaplarını. Geç olsun güç olmasın değil mi? :)


6.) Ve Okunacak Kitaplar Düzenlemesi...

Birkaç gün önce okunmayı bekleyen kitaplarımı bir kutu içine doldurmayı tercih ettim, hepsini sıra sıra dizdim. Sığmayanlar dışında kaldı. Beni bekleyen 16 kitap var şimdilik. Elimdeki kitap Eldest kitabı ve Eldest'in devamında Aslında Christopher Paolini'nin serisinin  iki fotoğrafı ve 2 tane de Sabahattin Ali romanlarım var. 

Okumasız geçmesin inşallah yine günlerim diye uğraşıyorum. Bunca güzel kitabı dersler ve uğraşlar sebebiyle bu zamana kadar bıraktığıma üzülüyorum, okumasız geçmesin günlerimiz diyorum.. :)

Neler yapıyorum ve ne gibi konuları kendimce not alıyorum yazmak istedim işte. Alt başlığı "Neler Oluyor" oldu sonra benim için. Bunlar da, blog günlüğüme bu aralar hakkında yazmak istediklerimdi. Okuduğunuz için teşekkür ederim... 

Sevgiler... :)

7 Temmuz 2015 Salı

3 Yaştır Kırmızı Giyiniyormuş :)



Bugün Kağanımın 3. yaş doğum günü... :) Yıllar geçti de 3 yaşını yaşamaya geldi sıra; elbetteki acısıyla tatlısıyla geçti 3 sene, zor anları ve kolay anlarıyla beraber. Ve sıra 3. yaşımızda bugünden sonra...

3 sene önce bugün, sabah 9 sularında hastaneye vardığımızı ve ablamı sezeryan için hazırlamaya başladıklarını ve ameliyata götürdüklerinde; hem nasıl korktuğumuzu hem de nasıl heyecanlandığımızı dün gibi hatırlıyorum. Doğumdan sonra hemen kucağımıza alamamıştık Kağanımı, birkaç gün kafasında bir cam gibi bir şeyle nefes aldı. Küvez de durdu, hemen düzgün nefes alamadı. Ablamla bizi 2 gün sonra hastaneden çıkardılar, ama Kağanım hastanede kaldı. 

O günler hem korku hem de büyük bir sabırsızlık vardı içimizde. Çok şükür geçti o günlerde sağ salim. Şimdi hayatımızda haylaz bir oğlan var. Ve annesi ablam... :) Çok ama çok şükür...



Bugün Kağanımın doğum günü için geçmiş doğum günlerindeki fotoğrafları bir araya getireyim dedim. Yıllar geçmiş ve bu zamana kadar ki her doğum gününde kırmızı tişört giyinmiş kuzum. Bugün dahi kırmızı tişört var üstünde, üstteki tek resimde görüldüğü gibi... :) İnsanın aklına "Aaa tesadüfe bak" gibi bir cümle de gelse, tesadüf değil gibi geliyor daha sonra ister istemez böyle anlar. 

En sevdiği rengin kırmızı olduğunu biliyoruz ailecek. Ama bugün böyle bir kolaj yapmaya kalkınca, 3 doğum günüdür kırmızı giydiğini farkettim. Annem ve ablamla paylaştım tabi ilk bu durumu. Ablam şaşırdı, annem ise; "Demek ki uğurlu rengi kırmızı." dedi. Evet belki de kuzumun rengi cidden kırmızı. Denk geliyor bazı şeyler, tesadüf diyemiyorum bende artık. Evrenin ve kaderin oyunu gibi bazı şeyler...


Yeğenimle Öğrendim Ben..

Bir çocuk büyürken; çocuğu sevmenin ve hayata adapte oluşu sırasında yaşadığı tatlı anları izlemenin güzelliğinin yanı sıra, ne zorluklarla büyütüldüğünü... O öğrenirken, senin de öğrendiğini. Ve bu yaşına kadar, 1 yaş ve 2 yaş sendromu diye bir şeyin olduğunu; 1 yaş sendromunun diş çıkartma ile başlayıp garip huylar getirdiğini, 2 yaş sendromunun da kendini kanıtlama gereği ile akla mantığa sığmayan her çocuğun kendine has hal ve tavırlar edindirdiğini... 

Teyze olmanın tadını öğrendim bir de; bazen çok aşırı haylaz olduğunda bile, kızsan da vazgeçemeyecek kadar çok sevmeyi. Ve teyzelik nedir, nasıl olmalıdır, çocuk büyürken hangi davranışlar hayati önem taşır gibi, gerekli birçok bilgiyi hem öğrendim hem de ailemle beraber deneyimledim... Ama her çocuğun özel ve kendine has olduğunu iyice kavradık, bu 3 senede özellikle de. 

Teyzeliği tattıran haylaz yeğenim; Kağanımız.. Nice yaşları olur inşallah, sağlıkla ve mutlulukla büyür de, hayırlı bir evlat ve insan olur... İnsan doğum günlerinde de tatlı tatlı hüzünleniyor işte bazen. Kağanıma mutlu bir birey olmayı öğretebilmeyi diliyorum ailem ve kendim adına, bir ömür boyu... :) 

Sevgiler...

6 Temmuz 2015 Pazartesi

2015 Okuduğum Kitaplar - İlk 6 Ay...


2015'in ilk 6 ayı bitti, ama ancak yazabildim bu yazıyı. Ve bu senenin 6 ayında 11 kitap okuyabildim sadece. Sadece diyorum, çünkü bana hayli az geldi; her ne kadar geçen senenin ders döneminde daha az kitap okumuş olsam bile... Daha okumak istediğim ve okumamı bekleyen çok kitabım var. Dersler, sınavlar ve düğünler derken, aksattım yine doğrusu. Ama yine de fena değil sanırım... :)



Senenin ilk zamanları, Ocak ve Şubat ayında 5 kitap okumuştum. Ocak ayını 1 kısa kitapla, Şubat ayını da diğer resimdeki 4 kitapla bitirdim. Elime en çok kitap alabildiğim aylardan ilki, Şubat ayıydı. Şimdi dersler de bitmişken, yeniden elimden hiç kitap eksilmediği günlerime dönmeyi diliyorum. Ocak ve Şubat ayında okuduğum kitapların yazısı burada...

1.) Sergüzeşt - Samipaşazade Sezai
2.) Taaşuk-I Talat Ve Fitnat - Şemsettin Sami
3.) Kohlaas İsyan - H. Von Klest
4.) Decameron Hikayeleri - Giovannı Boccacio
5.) Eragon - Christopher Paolini 



Mart ayında sadece 2 kitap okuyabilmiştim, yeniden sınav hazırlıklarına giriştiğim zamanlardı. Nedense 2 senedir, sınav hazırlıklarımdan kitap okuyamaz oldum. Bunu düzeltmek adına; bu yaz önümüzdeki senenin çok üniteli derslerine çalışmaya başlayayım, diyorum. Belli mi olur, ders dönemlerim içindeki okuma durumumu da dengelemiş olurum en azından... :)


1.) Meyhane- Emile Zola; Emile Zola'nın okuduğum ikinci kitabı bu. Ancak Bir Aşk Hikayesi kadar anlatımı güzel gelmedi. Belki de yayınevindendir diyorum...

2.) Kırmızı Ve Siyah - Stendhal; okudum ama konusu beni cezbetmedi. Eskiye dair fazla terim olduğundan değil de, tasvirleri pek siyasi uslubuyla olunca sıkıldım. Belki de amacı buydu ama konusu beni sarmadı. Başka yayınevinden de bulsam tercih etmem gibi görünüyor...


Ve gelelim Haziran ayında okuduğum kitaplarıma; en çok okuduğum ikinci ay, Haziran ayı olmuş. Demek ki yavaş yavaş okuma alışkanlığıma geri dönüyorum. İki resimdir Eldest kitabı görünüyor. Evet sık sık elime aldığım, ama sınavlar gereğince çokça da bıraktığım bir kitap oldu. Aslında akıcı bir anlatımı var. Ancak araya giren sınavlar ve Eragon kadar aksiyonlu gitmediği için biraz sürüklendi elimde sınav dönemimde. Sanırım içinde bulunduğumuz Temmuz ayında bitireceğim Eldest'i de... :)

1. Yaşar Kemal - Tek Kanatlı Bir Kuş; Yaşar Kemal kitaplarımı bu seneki Bursa Kitap Fuarı'ndan almıştım. Kısa hikaye tarzında bir roman, Tek Kanatlı Bir Kuş. Aynı zamanda ilk okuduğum Yaşar Kemal romanı oldu. İnce bir kitap ve 1 saatlik işi var, öyle diyeyim ben size. Kısa olmasına rağmen, eski zamanlardaki birkaç karakterin güzel harmanlandığı bir kitap. Elime aldığımdan itibaren, eski kokan bir hikaye gibi geldi bana. 

2. Yaşar Kemal - Yılanı Öldürseler; Tek Kanatlı Bir Kuş'a nazaran daha fazla eski kokan bir kitaptı. Ve üstelik, içinde geçen fikirler de eski ve gerici.. Hikaye; kitabın kahramanının babasının öldürülmesinin ardındaki, tüm köylünün ve yakınlarının intikam duygusunu anlatıyor. Beni eski zamanda da şimdide de bulunan intikam duygusunun kötülüğüne ölesiye inandırdı yeniden diyebilirim... 

3.) Şebnem Burcuoğlu - Kocan Kadar Konuş; okudum yazısı burada, kitaptan uyarlanan filmine dair yorumum da burada...

4.) Sarah Jio - Böğürtlen Kışı; kayıplara, çözülmemiş olaylara ve bazen geçmişle kendimizi bağdaştırmaya dair güzel bir Sarah Jio kitabı daha. 


Şu zamana kadar okuduğum kitapların hepsinden ayrı zevk aldım. Ancak beni en çok sıkan sanırım Decameron Hikayeleri oldu. Çünkü hikayeler neredeyse birbirinin aynısıydı ve bir anlatım bütünlüğü bulamadım. Okurken yorulduğum bir kitaptı. 

2015'in sonuna kadar, kitap okuma hedefim 50 kitap okumak adına... Şimdilik 11 adet, acaba sene sonuna kadar elimdeki kitapları bitirebilecek miyim. Hayırlısı.. Mutlu Haftalar... :)

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Filmi Olan Kitaplar #6 - Kocan Kadar Konuş

*Bu hem bir okudum hem de izledim yazısıdır...

Önce kitabını okuyup sonrasında da filmini izlediğim Kocan Kadar Konuş yapıtının yorumuna geldi sıra... Okudum yazısını yazmıştım geçen haftalarda, burada. Şimdi de kitabın filmine dair dikkatimi çeken noktalarına değineceğim... :)


Pelin'imden aldığım kitaplardan biriydi Kocan Kadar Konuş kitabı. Elime aldıkça akıp gitti, sarmalayıp sıkmayan bir anlatımı vardı. Kitabından sonra filminden de sıkılmayacağımı anlamıştım, düşündüğüm gibi de oldu sıkılmadım. Sadece kitaptan eksik kalmış birkaç nokta varmış gibi geldi bana. Film süresi gereği, kitaptan uyarlamalarda ister istemez beklediğimiz bir nokta bu ne de olsa... Ama fazla değildi, başka uyarlama filmlerine karşın. Oyuncularıyla ve sahne seçimleriyle, çok güzel bir filmdi...


Kitabı okumadan önce filmin oyuncularını ve fragmanını biliyordum. Ama kitabın yazarını bilmiyordum. Kitabı ilk elime aldığımda kitabın arkasında yazarının resmini gördüğümde, filmin başrol oyuncusu Ezgi Mola ile benzerliği beni çok şaşırttı. Bu sebeple kitabı yazarının başından geçmiş gibi okudum ben, ister istemez. Ve filmi de Ezgi Mola'nın hayatıymış gibi okudum, enteresan bir şekilde... :)

Filmdeki oyuncular kadar, Ezgi Mola'nın giydiği elbiseler de olaydı. Ezgi Mola'nın elbiseleri, elbise giymeyi sevmeyenleri bile özendirecek derecede çok yakışmıştı. Geçen yazdan bu yana elbise giyemedim, ki elbise giymeyi epey severim. Feci elbise giyesim geldi yine, filmden sonra... 


Filmde en çok dikkatimi çeken nokta; Ezgi Mola'nın oynadığı Efsun karakterinin odası oldu. "Allahım o ne güzel oda, başrol oyuncuları kitaplar" dedim gördükçe. Bir süredir doğru dürüst kitap okumayı beceremeyen ben hayran kalarak kıskandım doğrusu... Haziran ayında sadece 4 kitap okuyabilmişim, oysa yaz ayları benim en kitap okumalık zamanlarımdı ya... :/

Efsun karakteri, çok güzel kitap okuyan bir kişilik. Bende bir ara, şimdikinden daha iyi kitap okuyordum. En azından geçen yaza kadar. En kısa zamanda, bu durumu eski haline getirebilmeyi diliyorum kendim için... 

Ve filmde Efsun'un odasında dikkatimi ve beğenimi kazanan bir cümle vardı odasının kapısının hemen arkasında asılı  bir tabelada. Bu cümle ile son vereyim bari bu yazıma. Şöyle diyordu o kapı ardında; "Kitabı Filmiyle Yargılama" Ne güzel ve doğru söz ama... :)

Kısacası, kitabını ayrı güzel, filmini de ayrı güzel bulduğum bir yapıt oldu Kocan Kadar Konuş... Kitabın yazarına ve sonra da film ekibine emeklerine sağlık denecek kadar güzeldi. Tavsiye ederim... :) 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...