30 Ağustos 2016 Salı

Zafer Bayramı İçin...


Bugünün anlam ve önemi için bu yazıyı aradım durdum da bulamadım bugün, nihayetinde az önce tarihini hatırladım da yeniden aradım ve buldum. Antalya'ya gittik, Ankara'ya döndük, o yazıdaki gibi bu yaz dedemin balkonunda fotoğraf çekinmedik. Ama bugünün anlamına bu yazıyı ve fotoğrafları sizinle de tekrar paylaşayım istedim. :)

Üstte paylaştığım yazımdaki gibi, Kağanımla çekindiğimiz tüm bayraklı fotoğrafları da çok seviyorum. Kağanımın bayrak sevdasını, o yaşlarında bayrak gördüğü zamanlardaki coşkusunu hatırlatıyor bana her bayraklı fotoğrafı... Bir ömrü vatanına, bayrağına saygılı ve sevgili bir birey olsun inşallah ve cümle çocuklarımız da...

30 Ağustos Zafer bayramımızın 94. yıldönümü olmuş bugün, biz 2014'de yazdığım o yazıdaki resimleri çekineli de 2-3 sene... Yıllar geçiyor... Nice seneler daha Zafer bayramlarımızı kutlamayı ve de fener alaylarında çoluklu çocuklu boy gösterebilmeyi umuyorum cümlemize. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının, bizler için kazandığı zaferlerin kıymetini bilmemiz ve nice nesiller boyu da bilinmesinin gerektiğini düşünüyorum.

Bugünün anlam ve önemi öyle dolu ki; kazanılan zafer demek dökülen binlerce kan ve yiten aileler demek aynı zamanda, ben bunları da düşünür oldum iyice dünya üzerindeki savaşlara tanık oldukça... Ama dilerim yeniden dünya sevgi çerçevesi içinde düzenini, kanlar ve aileler daha fazla yitip gitmeden bulabilir. Bugün bunu diliyorum, sevgi ve barış dolu bir dünya...

Ve bugün en çok hoşuma giden paylaşımı sizlerle de paylaşmak istiyorum; Metin Hara'nın instagram'ındaki paylaşımı burada; "Sevgiyle atan her kalp, bir sabah cennete uyanacaktır..." Ne güzel söz...

Zafer bayramımız kutlu olsun... :)

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Sonbahar'a Doğru Ankara'da - Ağustos Sonu 2016


1 senenin sonunda yeniden Ankara'dayım, Ankara'dayız(Annem-babam-Kağanım); Antalya'dan sonra 7 gün oldu buraya geleli. Antalya tatili bitti, denizsizliğe yeni alıştım-alışıyorum yeniden. Gidebildikçe her sabah denize gidebilmek, en güzel fırsattı bu yaz benim için. Ve bu fırsatı, senelerdir yakalamaya çalıştı isek de gerçekleştiremiyorduk; benim kaslarımın çabuk toparlanamıyor olmasından, bu yaz olmadı öyle şükür... :)

Şimdi ise Sonbahar'a doğru Ankara'dayız, ben Ankara'nın bir yazını bir de Sonbahar'ını seviyorum. Çetin geçen kışından epey korkuyorum bu şehrin ama sonbaharı candır ve yine daha Eylül gelmeden geldi buralara Sonbahar. Buranın Sonbaharı erken gelir ben bildim bileli ve en güzel de bu mevsimde gezmeler ve akşam oturmaları olur. Sevdiğim hallerini yaşama olarak dönecegiz günümüzü doldurup işte yine...


Ankara'ya ilk adım attığımız yer Çayyolu oldu bu sefer. Yıllar sonra bir buluşma daha gerçekleşti, yıllar geçiyor ve insanlarla kısmetse buluşuluyormuş. Mayıs ayında Gölcük'e gitmiş ve bunu yeniden deneyimlemiştik Emine teyzeme gidip ziyaret ederek. O zaman döndüğümüzde yazısını yazmıştım ve  Emine teyzemi ve özlü sözlerini çok sevdiğimi söylemiş ve bu sözleri sizlerle de paylaşmıştım. Burada... Bu sefer Çayyolu'nda oturan kızı Hüsniye teyzeme gittik işte, üst fotoğrafta Hüsniye teyze ve eşi Hüseyin amca var...

Hüsniye teyzeler ile de yıllar geçerken buluşmak kısmet oldu işte. Kızını ve kızının kızı Funda ablamı tanıyordum ben, küçüklüğümde Gölcük depremi öncesinde ve sonrasında olmak üzere iki görüşmede yer edinmiş bir tanışmışlıktı benim için. Hayatımızda yerleri benim için de daimdi o günlerden sonra, ismen, simaen ve telefon görüşmelerinden alınan haberlerden... Ama annem ve babama gelince, gençliklerinin yanlarında geçtikleri kişiler onlar. Evlenmeden önce ve sonra aynı mahallelerde Ankara'da komşuluk, ahbaplık, yoldaşlık yapmışlar senelerce... Sonra zamanı gelmiş, evlenmiş annemler 7-8 sene daha yakın kalmışlar ama annem ve babam Bursa'ya taşınınca uzaklar aralara dizilmiş bu sefer. Derken aralıklarla görüşmeler sürse de başlarda, bir süre sonra bir araya getirmez olmuş hayat şartları...

Bu telefon görüşmeleriyle sürüp giden ve bir türlü değişmeyen uzaklıkları birleştirdik. Bu hayatta küçüklüğümden beri uzaklara düşen sevdiklerimizle veda anlarımızı hiç sevemedim, bir o kadar da uzakları yakın edebildiğimiz anlarımızı çok sevdim... :) Emine teyzem kadar Hüsniye teyzemleri de sevdim. Emine teyzem gibi güler yüzlü ve tatlı sözlüler. 

Ben birine gittigim zaman ilk olarak icten gülüş ve nezakete dikkat ederim dostlar. İkram olmasa da olur da, yüzünüze karşı memnuniyetsizlik ve hoş sohbet olmazsa zor... :) İlişkilerin başında güler yüz, hoş sohbet ve 5S olursa olur bence. Şükür ki var hayatımızda böylesi... Olmasa da başa çıkabilecek kadar biraz sabrımız var. 2 gün kaldık Hüsniye Teyzemlerde, onlar Kağanımızı Kağan da onları sevdi. Antalya'nın sıcağından sonra yeniden alışık olduğumuz iklimde sakin 2 gün geçirdik Çayyolu'nda böylece.


2 gün kaldıktan sonra Hüsniye teyzemlerde, şimdi Saniye kivramlardayız 5 gündür de; Ankara'ya gelince ikinci ve üçüncü evimiz gibi olan Saniye kivram ve Kamil kivramın evinde, anneannem ve annemlerin eskilerden beri aile dostu, senelerdir dayımların kirveleri ve de son olarak en küçük oğulları da Kağan Efe'mizin kirvesi.... :) Evlerinin yeri de içi de Ankara''yı iyice benimsetmiştir bana senelerce.  Buraya gelip aylarca hastane kontrollerine gittiğimiz çok oldu ve bu gidiş gelişlerde alıştım Ankara'ya; tatlı dil, güler yüz, hoş sohbetle... Çok randevu bekledik günlerce neredeyse gün akşama kavußana dek ve çok keyifler yapıp gezdik de..

(Saniye teyze çoğunlukla da Saniye kivra diyorum ama uzun uzun anlatmamak için genelde Saniye teyze yazıyorum buralarda... Bizim memleketlerde kivralık kardeşlik demektir, yeri gelir kardeşten öte olur derler. Öyle işte, canımız onlar da... :) Saniye kivramların yeri ve emeği de apayrı olanlardır bende, sağlıkla hep bir olalım daha da...)


28 Haziran 2016'da tatilimiz başladığından bu yana 4 kitap okudum, 5.'sini ise iki gün önce elime alabildim. Saniye kivramın kitaplarından dişime göre kitaplarımı buldum nihayet yine; biri zamanında benim de okumak istediğim Bir Gün (David Nicholls) kitabı, diğeri de Langa (Nermin Karahan) kitabı. Nermin Karahan, Kamil Kivramın yeğeni olurmuş kendisi. Geçen sene çıkmıştı kitabı, Saniye teyzemlerde görmüş ama okumak için alma fırsatım olamamıştı. Bu sene aldım bakalım elime, ilk o kitaptan başladım.

Aynı gün, annem ve Saniye kivramı Kızılay'a gönderince, babam, Kamil kivram ve bana da kahve keyfi yapmak düştü nihayet. Kendime okuyacak kitap alamadığım 1-2 haftanın sonunda nihayet kitap bulabilmiş olmanın ve Ankara'da sevdiklerimle bulunmanın huzuru ile kahve keyfinin tadını çıkardık.

Ankara'da olmak yine çok güzel ve hüzün ile huzurun bir arada bulunduğunun hissiyatını veriyor yine bana. Hem özlemişim hem de hep buradaymışım hissini yaşattı bana Ankara. Ama buna rağmen yazamadım, buraya değil hayat hikayemin çalışma dosyasına. Oysa Ankara'nın yeri ayrı benim hayatımda, hüzünlerimin de mutluluklarımın da başkenti... Velhasıl olur diyorum, gitmeden can damarı şeklinde birkaç sayfa yazacağım ve de dönünce devamı gelecek diye umuyor ve hissediyorum...


Okuyacağım kitaplarımı bulduğum gün, bir de iplerimin geldi Kızılay'dan annemlerle. İsteklerim doğrultusunda, beğenip aldılar ve iplerime de kavuştum nihayetinde. Şartlar eskisi gibi olsaydı eğer, Ankara'ya geldiğimde ilk gitmek istediğim yer Kızılay olurdu yine ama benim sağlık durumumdan ötürü şartlar aynı değil işte. Kızılay'a en son 2009'da gitmiştim, yeri gelir Kızılay ile de uzakları yakın ederiz umarım... 

Yeni iplerimle örgü sezonumu dün başlatmış bulundum Ankara'da; modellerimi buldum, neler yapacağımın planları da elimde. Bu yaz en çok örgü örmeyi özledim ben, sıcaktan bunalıp soğuğu özleyenlerin tersine. Zira benim sıcakla aram iyi, derdim soğuklarla. Soğuklarla da ailemle beraber bulduğumuz yöntemlerimizle başa çıkabiliyoruz artık. Ve Ankara'da üç gündür yağmur var, hele ki dünden önceki gün bir dolu tarzında yağdı yağmur burada (Dikmen'de) "özlemişim" dedirtti. Bir zamanlar yağmura düşman olmuştum, sonra yeniden şekillenen düşüncelerimle değişmişti yine bu fikrim. İki gündür yine, "neden düşman olmuşum ki?" diyorum. "İnsan varoluşuna düşman olamazmış ki hiç..." 


Velhasıl; Yine Ankara'yı özlemiş ve yer yer dertleşir buldum bu gökyüzü altında kendimi bu sefer de. Sardı sarmaladı yine beni, toparlanan ve yaralı kalan her şeyimle. "Sabrını ve ruhunu çıkar ortaya, içine özünle bak. Dinlen ve dinle kendini" dedi, bu öğüt hepimize gelsin işte. Bu sebepten Ankara'dan Ankara'yla Sevgilerimle... :)


13 Ağustos 2016 Cumartesi

Ağustos Da Bitecek...


28 Haziran'dan bugüne, gün itibariyle 1 ay 16 gün geçmiş bulunmakta. Uzun zamandır bu kadar uzun bir tatile çıkıp da böyle günleri sayacağımı tahmin dahi etmezdim. Ama insan özlüyor sonuçta, benim özlemem neyse de Kağanımın özlemi doruklarda...

Yolculuğa çıkmadan önceki gece, "Yazarım yazamam, o zamana dek kendinize iyi bakın." demiştim. Geldiğimizden bu güne dek 3 yazı yazabildim...

1 Aydır 575 Km. Uzakta Antalya'dayız...
Antalya'da Deniz Seferlerimiz - 2016 (Temmuz-Ağustos)
Kekova Tekne Turumuz; Bir Hayal Gerçekleşti, Beklenmedik Anda

2016 Yazına dair çok güzel anılar çok güzel anlar biriktirdim burada, yazabildiklerimi dolu dolu yazmaya uğraştım mobilden de olsa. Nihayetinde dayımların evde bilgisayarda yazabilmenin konforuna kavuştum bugünün şu saatlerinde. Yaz tatilimizden anladığım ve anlamlandıramadıklarımı yazayım dedim bugün de...

İnsanın evinden uzakta kendini dinlemeye daha fazla fırsatı oluyor bence; evdeki düzende düşünmesi ayrı, uzakta ayrı gelir hep bana... Bu şöyle bir şey, insan uzaktan daha iyi bakıyor kendi hayatına bile, kendi düşüncelerine ve de bazen de kendi yanlışlarına. Her yolculuk geçmişi geleceği geniş bir tarama yapmak için ayrı bir imkan demek bence. Ben, Antalya'ya geldik geleli bu imkanı uzun zamandır kullanmadığım kadar derin kullandım bence...


Hayatın içindeki güzellikleri gördüğüm kadar, anlaşmazlıkları da gördüm yine Antalya'da. Birine kendini anlatmak bu kadar mı zor olabilirmiş onu öğrendim. Ve birine fikirlerini kabul ettirmeye çalışmadığın halde fikirlerin değersiz ve kabul görmez algılanabilirmiş...

Daha neler neler var aslında, düşündüğüm ve çözümleyebildiğim hayatıma dair. Üst paragraftaki biraz dış dünya, yakınımızdaki bazı kişilerin anlamlandırdığım ve gördüğüm dünyası...

Dedemde kalıyoruz geldiğimizden bu yana, birkaç günlük zamanlar halinde de bir kez Mehmet dayımlarda, bir kez de Mustafa dayımlarda kaldık. Şimdi dünden beri yine Mehmet dayımlardayız. Kuşak farkından ötürü dedemle aramızda büyük anlaşmazlıklar oluyor çoğunlukla, bazen onu anlıyorsam çoğu zaman anlayamıyorum. Bu 6 senedir de böyle zaten. Allah başımızdan eksik etmesin elbet büyüklerimizi, ama eskilerin bazılarının hayatında büyük yer edindirdiği şu kalıp var ki epey bulunduğunuz ortamda nefesinizi kesebiliyor; "Büyüğüm, küçüklere söz ve yaşam hakkı yok." Neredeyse durum böyle işte...

Aldırmamam, aldırış etmemem ve saygıda kusur etmemem gerektiğinin bilincinde hareket etmeye çabalıyorum bende. Her gün daha çok. Bugün bunları neden yazıyorum bilmiyorum ama eskiden daha çok yazardım çekinmeden diye düşünüp yazmak istedim. Bazen büyüklerin anlamaz oluşlarına bozulmuyor değilim işte. Dedem çok fazla birarada olmadığımız 2 sene içinde daha da tahammülsüz olmuş bence, yaklaşık 2 Ay'a yaklaşan bu Antalya günlerimizde bunu anladım.




Ağustos da bitecek, diyorum bugün. Evimize dönmüş olacağız ve "Evet bu sene de kendimi gerçekleştirdim, kırmadan, kırılsam da söz etmeden geçirdim Antalya maceramızı." diyeceğim kendime yeniden, diyorum. Birini kırarsam diye ödüm kopuyor bazen, zira yeri geliyor çok kırılıyorum. Bir gün birini kırıldığım için kıracağım diye ödüm kopuyor işte. Mükemmel biri değilim ki bende, sabrım taşacak ve içinde bulunduğum duruma dayanamaz hale geleceğim diye korkuyorum işte.

Ama çok geçmeden şöyle diyorum; sen bu olmasın diye sabrını geliştirmeye çalışıyorsun, biliyorsun ki zamanında büyük demeden sonuna dek kendine savunmaya ve sonunda da kendi köşene çekilip ağlamaya pek alışıktın. Bunu sana anlatan ve bu durumun kendini yıpratmaktan başka bir işe yaramadığından bahseden dostun sayesinde bitti gitti bu da. Şimdi daha kendinde daha dikkatlisin...

Düşünüyorum, kalbimi de aklımı da zorluyorum. Gerekirse zararlı çıkayım da ben kırmadan ve kimsenin kırılmasına müsaade etmeden toparlayabileyim hayatımı böyle zamanlarda. Elbette her şeyi başaramam, hayatımın yolunda gittiği zamanlar da gitmediği zamanlarda ortada... Ama pes etmek ve de olumsuzluğa boğulmak istemiyorum. Öyle olduğu zaman tek ama tek zararlı ben çıkıyorum zira...

Bir dönem daha savaş ile geçiyor böylece. Diyorum ki Ağustos'da Bitecek; 8 gün kaldı Ankara'ya hayırlısıyla gitmek için öncelikle, 8 gün de bitecek. Bana verilen her şey sınav, ben bunu bildim bunu kabullendim hep. Bu sınavdan da sağ salim çıkabilmek için uğraşıyorum. Bu ara bu olsun tek derdim madem. Antalya'dan giderken geride bırakacağımız, "mesafeleri yol bazında önümüze dizeceğimiz" Dayım, Yengem, kuzenim İncimi ve de Meromu bırakacağım ve geride kalan diğerlerini. Dedemi de... Biraz uzaklıktan sonra unutacağız bile belki burada edilen tartışmaları ve amacımızın haklı-haksızı bulmak olmadığını bilerek, doğruyu yaşamak olduğunu bildiğimiz gayemizi sürdürmeye yine devam edeceğiz...


Geride mesafeler olarak yol kalsa da, görüşmeye her teknolojik imkan altında ve yeri geldiğince de her fırsatta devam edeceğiz biz; her biriyle... Ama Antalya'da sadece mutlu anıları saklıyor olmayacağım 2016 adına, anlam veremediğim durumların yoğunluğuna da üzüldüğüm ve kendimi çaresiz hissettiğim anları da hatırlayacağım... Yazmak istedim kısaca, dedemle çoğunlukla anlaşamamalarıızın bana hissettirdiklerini ve yine kendimle verdiğim savaşların hengamesini.

İyiyim ve iyiyiz bunlar haricinde demek istedim yani. Çok sevdiğim bir blogger'ın bir yazısında okumuştum zamanında, kuşak sebebiyle ninesiyle anlaşamadığı birkaç konuyu. Hak vermiştim üstelik. Yazımın sonuna gelmişken, yine o yazıyı hatırladım. Hayat bana anlamı olmayan anlam veremediğimiz anları da yaşatacağını ve bundan ders çıkarmanın yine bize kaldığını fısıldıyor bu noktada bu aralar, "fazlasıyla.". Dedemin en tahammülsüz, sinirli ve fikrini değiştirmeyeceğini belli eden bu hallerinden de bir ders çıkarmamı sağladığını görüyorum; "Yaşlansam da tahammülümü, asabımı ve fikirlerimi sabit veya sürekli değişken kılmamalıyım. Kendime ve çevreme, şimdiki mutluluğum ve huzurumla bakabilmeli ve bunu yansıtabilen bir yaşlı olmalıyım." Bu hep dileklerim arasında, bir ömür mutlu ve hayatı seven bir birey olabilmek...

Dedemi değiştiremem, getir-götür kampanyası da olmaz bu saatten sonra :), şaka bir yana bunu da yapmam zaten sanırım. O atamız, annemin babası, zor biri olduğuna göre zor şeyler de yaşamış elbet; bunu da anlıyorum. Ama ben yine de şöyle düşünüyorum, insanı değiştirmek mümkün değil ama insanın kendini değiştirip geliştirmesi şart. Böyle olabilen biri olmaya hep devam edebiliriz dilerim... Zorlaştıran değil, kolaylaştıran olalım dilerim...

Allahım atalarımızı başımızdan eksik etmesin diye eklemeliyim yine de. Ama bizleri de kuşaklar arası böyle anlaşmazlıkların gazabından ve de bu durumların anlaşmazlığının hengamesinden sağ salim çıkmayı hep nasip etsin inşallah... Amin.

Antalya'dan Sevgilerimle... :)

9 Ağustos 2016 Salı

Kekova Tekne Turumuz; Bir Hayal Gerçekleşti, Beklenmedik Anda

Bir hayalim gerçekleşti dünden önceki gün(07.08.2016), tekne turu yapma hayalim tamamdır şimdi. (2013 yılından beri burada da tuttuğum Yapmak istediklerimin listesi adlı yazım burada.) Bana anısını saklamak, hatırladıklarımı yazmak ve o anın hazzını en ince ayrıntısına kadar saklamak kaldı şimdi...




2012-2013'ten beri istediğim ama son 2 senedir artık olamayabileceğine de inanmaya başladığım bir hayaldi, 2 gün öncesine kadar. Sonra birden hiç beklenmedik anda, Antalya-Kaş yolculuğu yapılmış ve Kekova'da denize girmeye karar verilmişken tekne turunda karar kılındı. Bu güzel hayal gerçekleşirken emeği geçenler, Hatice yengem, Mehmet dayım, İncim, Merom, Tolga, Annem, Babam, Kağanım, bu hayalin gerçekleşmesinde eşlikçilerim oldu. :)

Bir hayal gerçekleşirken yaşamın ortasında, kıyısında ve de tam içinde gibi hissediyormuş insan; bir kez daha anladım. Sevdiklerimin de yanımda olmasıyla bu hisler kaça katlandı bilmiyorum, ağzımı kulaklarımdan alamadım: hem şaşkınlık hem de mutluluktan. Beklemiyordum çünkü, belki hiç olmaz ama bir gün inşallah diyordum. O günün geldiğini bilemezdim ya işte. :)

Bir benim için değil, Merom, annem, babam ve Kağan'ım için de ilkti bu. Plansız ve de apansız gerçekleşti. Annem ve babam haricinde bilmiyordu kimse tekne turu yapma hayalimi. Gerçekleşirken öğrendi yengemler de, mutluluklarımız katlandı iyice. Mutluluklarımızı bir kıldık o gün, yine...




Merom da küçükken binmiş tekneye ama hatırlamadığı kadar küçükmüş. Bu tekne gezisi beraber gerçekleştirdiğimiz bir diğer ilkimiz oldu dostumla. :) Beraber denizin ortasında olmak ve bu hazza varmak çok güzeldi. Biz beraberken herşey güzel. Nice beraber ilkleri ve birliktelikleri gerçekleştirmeyi hayal ediyorum ve kuruyorum ben ve gerçekleşeceğine de inanıyorum işte..

Kekova eski medeniyetleri içinde barındıran bir yermiş. Tekne ile o depremlerle yıkılmış eski medeniyetlerin parçalarını görerek gezmek, hele ki bir hayalin içinde, pek değişik bir histi. Daha öncesinde de Perge Antik kentini gezmiştik 2014'te, ama denizin içine yıkılmış parçalarıyla Kekova daha değişik ve de kendine has bir etkileyiciliğe sahipti. Kentsel kalıntıları fotoğraf makinesi ile annem çekti, Gemlik'e evimize döndüğümüzde bilgisayarımda düzenleyip bilgisayardan aktarmayı düşünüyorum buraya. Ben şimdi yine Annemin telefondan yazıyorum dostlar. :))



O gün ilk defa bir koya bir tekne ile demir attık ve bu tekneden denize girdi benim haricimde sevdiklerim. Benim oradan denize girip çıkmam mümkün olmadığı için ben girmedim denize. Ama izlemek bile paha biçilemezdi bence. Denizin üstünde iken, büyüleyiciliği daha etkinmiş denizin. Ve bu deneyimin bir daha tüm gün olmak üzere deneyimlenmesini istiyoruz ailecek aynı kadro, kısmet olursa başka bir yaza tabii ki... :))

Denizin ortasında bu hayal gerçekleşirken neler geçmedi ki aklımdan; kendimi daha güçlü ve diğer hayallerimi daha gerçek kılabilir hissettim öncelikle. "Bu hayal gerçekleşiyor ve de bir yerden hala devam ediyorsak hayata, sebeplerim ve sevdiklerim yanımda her gün daha fazla destek olmak için çabalıyorsa, yaşama amaçlarım var ve bunlar gerçekleştikçe ben kendimi tam hissedebiliyorsam, nice hayallerimi ve de yaşam amaçlarımla hayatıma daha sağlam devam edebilirim." dedim.



Sonra o gün bir koya demir atmış denize gireceklerken, babam seneler önce biz küçükken Armutlu'da denizin derinlerinde demir atmış kayıklara kadar bizi götürüp üzerine çıkartıp atlattığı gibi, Kağan'ımı kucakladı ve de teknemiz demir atar atmaz suya atladı. :) Korkmasına rağmen başlangıçta, atladıktan sonra çok sevdi bu olayı Kağan. Bir daha atlamak istese de dönmek üzere iken vazgeçti sonra. Şimdi hala istiyor bazen tekneye binmeyi, tekneden atlamayı... :)

İlkler bitmedi ki o gün, annem derinlikten korkmasına rağmen gidip gelen cesaretine karşılık verdi Kekova'nın koylarında korkusunu biraz olsun atarak derinlerde yüzmeye başladı. Kıyıya kadar gitti, tekneye kadar geldi. Bugün her sabah gitmeye çalıştığımız plajda iplere kadar yüzdüler, yetmedi Kağanım ile beraber de dede-anneanne-torun gittiler derinlere. :)

İncim ve Kağanım ise, Tekne Turu günümüzün en büyük sürprizleri oldular. Zira küçük gönüllerinde öyle cesaret varmış ki ikisi de bir yüzdüler o derinlikte; izleyen bendim ama inanın bu üç cesaret temsali canlarım sayesinde kendimi denizde gibi hissettim... :)



Kıyıya dönüşümüz bilinene huzurla dönüştü, beraber güzellikleri biriktirip hayalleri gerçek edişimizin mutluluğuyla dönüştü. Meromla Kağanımla İncimle olacağını tahmin etmediğim bu yolculuk, dönüşte de Meromla kucaklaştıkca anlamlandı iyice benim için.

Hayat anlamsız ve amaçsız değil, amaçlar uğruna ve de güzellikler için çabalıyorsak güzel ve özel.. Benim hayatım hayatımdaki insanlarımın ve de amaçlarımın sayesinde çok güzel ve özel... Şükürler olsun.

Antalya'dan Sevgilerimle... :))

5 Ağustos 2016 Cuma

Antalya'da Deniz Seferlerimiz - 2016 (Temmuz-Ağustos)

Yeniden merhabalar, buralar sıcak yine ama sabahtan denize gidip geldiğimiz günler katlanılır oluyor gündüzler. Geceleri ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim.. :)



Deniz seferlerimiz bu sene ilk olarak 3 Temmuz'da başladı. 2 sene denize giremememizin ardından, kavuştuk bu sene yine denizle. Deniz benim için özgürlük ve en aktif hareket alanı demek, bu sebeple daha faydalı bir şeyler yapabiliyor olmaktan ötürü yaz tatilleri büyük fırsat ve büyük şans bizim için...

1 senedir görüşemememizin ardından Meromla da birbirimize kavuştuk bu yaz yeniden ve bu sene bir ilke daha imza attık; ilk defa beraberce denize girdik. :) Deniz hallerimiz keyifli geçiyor, sabah gidince bu keyif daha da katlanıyor bir de. Bu sene hep sabah erkenden kalkıp gittik, öğleden sonra hem güneş yakıyor vücudum bunun sonucunda alerjik reaksiyon gösteriyor hem de deniz çok dalgalı oluyor, sabahları ise tam tersi. (Gerçi istemiyor oluşuma ragmen yine yandım ama sadece bronzlaştım bu sefer. Fazladan kaldığımız her deniz kenarının sonrasında 3-4 gün boyunca kaşınmalara maruz kalıyorum. En kısa zamanda cildiye'ye gideceğiz inşallah.)

Merom ile gittiğimiz deniz seferlerinde epey keyif aldım ve su savaşlarımızdan çok su yutmamak için kaçmaya uğraştığımdan sebep daha da aktif oluyordum doğrusu.
 :)

Deniz seferlerimizde Antalya'ya geldik geleli bugün 18. seferimizi yaptık. Başlangıçta başladığımız ilk günün sonrasında bir haftalık ara, sonra dedemin evinin tadilatı zamanında da 1 haftalık ara ve de birkaç gün aralarda dinlenme molaları derken, geldik geleli ancak 18 sefer gidebildik. Son zamanlarda şükür ki bir iki günü geçmeyen aralar haricinde uzun soluklu fireler vermedik...

Daha öncede bahsetmiştim, deniz benim için özgür ortam demek. Suyun içinde kaslarım tamamen işlevlerini yerine getiriyor. E tabi bende annemlerle denizin içindeki zamanlarımı olabildiğince çok hareket ile değerlendiriyorum. Su içinde oturma kalkma hareketi, step hareketi, yürüme egzersizleri ve sırt üstü hareketlerimi yapıyorum her gün. Sonrası denizden çıkana dek yüzmeye çalışmaya devam etmek ile geçiyor.

Suyun dışında tutamıyorum yüzerken başımı henüz, denizin içinde yüzebiliyorum ben. Ama birkaç saniye olsun başımı yukarıda tutabilmeye de başladım bu aralar, yüzebilmeye başlayalı da 2 hafta kadar oluyor zaten. Babam ile annem "denizin içinde yüzmeyi de başarsan, halledersin sen istedikçe dışarıdaki herşeyi de Didem." diyorlar. Doğrusu buna bende inanmıyor değilim. :)

Deniz sonrası eve vardığımızdan sonrası epey yorulmuş oluyor ve öğlen sonuna dek duş ve kahvaltı sonrası uykuya düşüyoruz. Bence bu yorgunlukların faydasını deniz içinde yüzmeyi epey öğrenmek ve deniz dışında da kaslarımı daha iyi kullanmaya başlıyor olmakla görüyorum, göreceğim daha da. Gayret etmeye ve erken kalkmalara eve dönene kadar devam edeceğimizi umuyoruz.






Denizde benim haricimde kendini aşan bir kişi daha var, o da Kağan. Sevgili kuzumuz Kağan, ilk girdiği bir haftada koala vaziyetinde bize sarılarak girdiyse de son 3 haftada cesaretini ele aldı ve kolluklarını taktı. Şükür ki 1 haftada alıştı yine deniz ortamına. :) Hiç korkutmadık hiç zorlamadık, tanımasına ve çalışmasına fırsat verdik küçükken de yaptığımız gibi.


Bu yaz, kendi başına ilk cesaret edip de serbest girmek istediği gün deniz simidini takmayı istedi. O gün bir arkadaş edindi denizde, çok geçmeden gözlemlediği üzere "o kollukla yüzüyor ise bende yüzebilirim" dedi herhalde. Babam denizde ben dışarıda gözlemlerken onu, birden simitiyle kıyıya çıktı. Şezlonglarımıza kadar gelip simidini bıraktı ve denize geri döndü. Kollarını çırparak kıyıda su üzerinde ayakta durmaya çalışsa da ağzına su kaçırmamayı beceremedi. :)

Babam devreye girdi bu sırada, "Gel hadi kolluklarını takalim senin de" diye. Kolluklarini takıp geri yolladı denize. :) O günden beri cesareti katlanarak arttı kuzumun. O halleri çok komikti.

İşte o günden beri cesaretini ele almış halde giriyor denize. Bir tek kafasını sokmayı sevmiyordu denize, ona da alışıyor yavaş yavaş. Kendini emniyete de aldı, kolluklarının ardından bir de makarnasını alıyor koltuk altına da öyle giriyor denize. "Makarnasını çıkarırsa batarmış beyefendi" :)

Büyük ölçüde o makarnanın verdiği cesaretle derine gitme uğraşı var bir de dedesiyle. Babamla beraber gidiyor da zaten bazen, korkutmak ve denizden soğutmak istemiyoruz da çünkü. Ama Dedesi yüzmek için derine gittiğinde peşinden gitmek icin bizden izin almaya uğraşması ve izin alamayınca da kendi başına gidebileceğine bizi ikna etmeye
çalışması fena komik oluyor. Deli cesareti, cahil cesareti dedikleri bu olsa gerek işte. Allah korusun tüm kuzularımızı, önce ona sonra bizlere emanet...

Böyle geçiyor deniz seferlerimiz, umudumuz dorukta sağlığım için güzel gelişmeler almaktan yana ama beklentiyi hafifleterek umudumun gerçekleşmesini bekliyorum biraz da. Her ne kadar çabam bolsa da, hemen olamayabileceğini bende biliyorum. Antalya'daki bu süreci yediğime içtiğime, yattığıma ve yaptığım hareketlere dikkat ederek de geçirmeye uğraş veriyorum bu yüzden, azıcık da bir başarı olsa kalıcı olsun diye.

Hem günler bir an önce geçsin hem de geçmesin diye düşünmek de çok yorucu geliyor bu sırada. İşte böyle düşüncelerdeyim, deniz seferlerimiz verimli ve umutlara çözüm olsun diyerek.

Antalya'da deniz seferlerimiz de işte böyle, madem öyle yine Antalya'dan Sevgilerimle. :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...