11 Mayıs 2018 Cuma

Engelliler Haftası İmiş - Mayıs 2018


Bu hafta Engelliler Haftası imiş, dün itibariyle twitter'dan öğrendim bu hafta başladığını. Google'dan baktığım üzere; her sene 10 Mayıs ile 16 Mayıs arasında, Birleşmiş Milletler'e üye 156 ülke ile aynı anda kutlanılan özel bir hafta deniliyor. Oysa biz engellilerin gözünde görülen bambaşka...

Öncelikle böyle bir haftaya önem verilmesi elbet güzel, ama bir sene boyunca da aynı özen gösteriliyor olsa idi ve aksaklıkları biz engelliler için sadece "engelliler haftası" geldiğinde hatırlanmıyor olsa idi. Her sene söylediğim şeyler bunlar, ama yine söylüyorum ki; umarım seneye söylemek durumunda kalmam böyle şeyler... Engellilik durumu bir hafta ile sınırlı olmayan bir ömrünü kapsayan biz engelliler, ömrümüz boyunca çoğunlukla kabul edilmeyi istiyoruz. Bir zaman hatırlanıp çoğu zaman unutulmak istemiyoruz...


Ben de bir engelliyim, biliyorsunuz okuyorsanız eğer. Bu seneyle beraber yaklaşık 20 senedir... Ama hayatı seviyorum, görülen tek bir taraf olmasın; "engelliler mutsuz, çaresiz ve de diğer insanlar gibi değil" denilmesin istiyorum. Ailem var, çoğumuzun şansı; çevresi kabul etmese bile ömrü boyunca, ailesi ve sevmeye fırsat tanıyan sevdiklerinin olması. Bazılarımızın da yaşamı sevmeye bahaneler bulması... Benim de ailem ve çevrem diyebildiklerim, en büyük şansım işte... Yaşama sevincimi bir şekilde buluyorum, hayatı sevmeye devam ederek...

Bir engelli gördüğünüzde, yüzünü çevirmeyin ve onu bu dünyadan olmadığına ikna etmeyin istiyorum; ben artık bozulmuyorum garipsesem bile ama bazen takılı kaldığım anlar da olmuyor değil hani... Üstteki fotoğrafta tekerlekli sandalyemi saklamadım, belki 2010'dan önce olsa idi saklardım; zira o zaman ayakta idim, neden kullandığımı sorarlardı. Üstteki fotoğraflardan, photoshop yapılmış sağdaki fotoğrafı; kendimi göbekli gördüğüm için arkadaşıma photoshoplatmıştım. Ama şimdi, o göbeğimi de yok sayabiliyorum, eskisi kadar kilolu değilim. Bir de şimdi her haliyle bu fotoğrafı sevebiliyorum, zira şapka sebepli çekindiğim bu fotoğraf hala çok güzel benim için... :)


Gelelim engelliler haftası gereğince, söylemek istediğim diğer şeylere;

Engelli demek, çoğu şirketin reklam gördüğü veya satış kampanyası gözüyle baktığı bir insan portföyü Türkiye'de. En çok buna kızıyorum ben... Engelliler Haftası'nda dolu dolu kutlayanlara belirterek; "bir sene boyunca da asansör kullanımlarınıza ve de engelli park yerleri kullanımına da dikkat edin, bir engelli gördüğünüzde yüz çevirmektense bir gülümseme bahşedin." Diyorum ve diyor duyarlı insanlar bir de. Ama böyle dediğinizde ve de takip ettiğinizde, geri dönüşlerin daha kabaca olduğunuda ve sonraki günlerde insanlarımızın dikkat etmediğini de gördüm kendi gözümle...


Daha birkaç hafta önce, Otizm Farkındalık Haftası'nda okulların yaptığı kutlamalara, bir baba itirazda bulunmuştu; "keşke okullara kayıt yaptırırken de, siz ailelerin isteği ve de okulun prensipi için bizleri açıkta bırakmayarak gösterseniz duyarlılığınızı!" diye tweet atmıştı...

Çok konuşulmadığı ve de göz ardı edilmek istendiği için bilinmediğini düşünüyorum; özel okullara alındığı kadar, "engel durumunun gerektirdiği şekilde normal okullarda da eğitimine devam edebilir ve de böyle devam etmelidir" denen engelli çocuklarımız da var bizim. Ama engelli haftasında konuşulup da; diğer günlerde engelli öğrenci barındıran okullarda, ailelere ve çocuklara engelliliğin ne demek olduğu anlatılamayan ülkemde çok da garip olmasa ve anlaşılmamas normal olsa gerek tabii...

O babanın tweet'inin paylaşıldığı her mecraanın yorumlarında bazıları şöyleydi; "Özel okullar var böylesi öğrenciler için ama!", "Diğer çocuklar ve aileler de elbet rahatsız olabilir.", "Öğrenciler onu üzer sonuçta, öğretmenlerin istememeleri de normal.", "Gitsin, özel okulda okusun tabi!" İyi yorumların altında böyle kötü yorumlar da vardı işte ne yazık ki... Utandım, onlar adına! Kendileri adına düşünüp, diğerlerinin zorluklarını ve de imkanlarını düşünemeyenlere üzüldüm en çok da...

Hazır Engelli Haftası gelmişken ve çoğu kişi bir haftalığına görünür yapmışken bizleri, sizlere değişmesini istediğim düzenlerden bahsedeyim istiyorum bu sebeplerle;

- Okullarda senede en az iki kez, engelliler konulu konferanslar verilmesini isterim; öğrencilere ayrı, ailelere ayrı. Okullarda okuyan öğrencilerin ve ailelerin zorluk çekmemesini istiyorum çünkü. Ben öğrencilik zamanımda hep bunun hayalini kurdum galiba...

- O konferanslarda, engellilerin kullanım alanlarına saygıdan tutun da, engellilerin varlığına karşı nasıl davranış sergilenmemelidir onların da öğretilmesini isterim. Bir gün değil, senelik değil; bütün ömre ülkecek yayılan bir kaygı haline gelsin bu durum da istiyorum...

- Engellilerin yeri, toplu taşıma araçlarının her birinde olsun. Neden mesela şehir içi taşımaların her birinde ülkece değişmesi gereken bir düzen mevcut değil? Anlamıyorum, anlamlandıramıyorum. Bir şehirden diğerine geçerken de, uçağı kullanmak için bile kullanmam gereken otobüslerde sorun yaşıyorum. Bu duruma da elbet, her engelli kadar bozuluyorum. Ama biliyorum ki yılmayacağım, yılmayacağız biz engelliler...

- Konferanslar verilsin yurdun dört bir yanında, engelliler birey sayılsın; tedavilerimiz devlet tarafından sorun çıkmayacak derecede karşılanarak desteklensin. Ne bir ilaç için birçok mesaja, paylaşıma; ne de sosyal medya hesaplarından yardım çağrılarına ve ünlülerin yardımlarına gerek duyalım. Bir hastanın ilaca ihtiyacı var ise, devlet parasıyla karşılanabilsin. Sağlık parasız olsun yani, eğitimlerimizi ve tedavilerimizi sınırlı da olsa parasız alalım.

- Ülkemde yapılan her türlü yapıya yapılmadan önce ve yapılırken, bir engelli gözüyle de bakılsın istiyorum. Ancak öyle anlaşılır, yapılan yapıların yersizliği ve eksiklikleri... Böyle bir zorunluluk getirilsin isterdim...

- Meclisin içinde daha fazla engelli vatandaş bulunsun, bulunsun ki bizi savunsun. En olmadı engelli yakınları bulunsun ki, okullarımızdan tutup iş hayatımıza kadar yeniliklere imza atılsın. Yaşamak bir orman gibi hür ve kardeşçe, bizler için daha kolay olsun... :)


Ve hayat, bizden çok ailelerimize zor aslında. Öyle bir sistem gelsin isterim ki, zorluklarımız sadece eğitimle giderilebilsin; tüm ülke ve tüm aile bireylerine yayılarak. Ailelerimize kolaylaştırılacak çözümler bulabiliriz. Kısaca, bir gün veya sene içinde birkaç gün hatırlanmak değil; her dönem bilinmek, anılmak, sayılmak ve görülmek istiyoruz. Bence Engelliler Haftası bile, tam anlamıyla amacına hizmet etmiyor ama en azından bazılarına bir hatırlatma oluyordur ve ömür boyu farkındalığını kazanıyordur; diye umut ediyorum...

Duyarlılık ve içtenlikle, tüm engelli dostlarımın engelli haftasını kutluyorum. Madem öyle, sözde bile olsa gelenek yerine getirelim. Ömrüm el verdiğince, hepimiz adına konuşmayı ve yazmayı devam ettirmeye çalışacağım... :)

Beni okuyorsanız, her biriniz; fikirleriniz ve de önerilerinizle de destekleyin. Yorumsuz bırakmayın lütfen. Sevgilerimle... :)

8 Mayıs 2018 Salı

Seviyorum... #5 - Düş Sokağı Sakinleri


Uzun zamandan sonra anılardan bir şarkılar ve sahipleri hakkında yazı yazmak istedim yine; önceki "Seviyorum..." adlı yazı dizimin yazılarını arşivlerde kaybettim, en son 2015'de yazınca tabii... Şimdikine bakalım; ben bu yazı dizimde, sevdiğim müziklere ve anılarımdaki yerlerine dair yazıyordum. :) Bu yazımın altında, benzer yazılardan önceki yazılarıma da denk gelebilirsiniz...

Şarkılarında hüzün ile huzuru birarada saklamayı becerebilmiş bir grup bence, Düş Sokağı Sakinleri... Murat Yılmazyıldırım ve Murat Çelik, grubun üyeleri. Seslerindeki tını hem benzer hem de ayrı. Bu insana hoş gelen nadir özelliklerinden bence. :) 
Bazı gruplar ya da şarkıcılar olur, bir şarkısını dinledikten sonra diğer şarkılarında kaybedemezsiniz kendinizi. Kimisi de olur ki, Düş Sokağı Sakinleri gibi, tüm şarkılarını dinlemek ister ve her birinde ayrı kaybedersiniz kendinizi. Her şarkısı ayrı güzel, 1999 senesinde ses yapmak için müzik dünyasına girmiş ama hala etkilerini silmemiş ve silmeyecek olduğunu düşündüğüm bir grup; Düş Sokağı Sakinleri.

Çok övdüm de mi? :) Aşkın da sevdanın da açık açık duygulandırılabildiği bir müzik yapıyorlar bence. Övmem tamamen içimden geldiği gibi yani... :)


Ortaokulda idim, ilk onları tanıdığım şarkı Sevdan Bir Ateş oldu... İnternetl kısıtlı kotalarla tanıştığımız zaman dilimi idi. Müzik indirmek zor olduğu gibi, heyecan verici de bir durum idi. Birkaç kezdir dinlediğim üzere, bir gün okuldan geldikten sonra bilgisayar başına geçip indirdiğimi ve diğer şarkılarını da zamanla keşfetmeye başladığımı ve severek dinliyor olduğumu farkettim. Sevdan Bir Ateş'i, sınıfımızda yakın bir erkek arkadaşım tarafından, birçok kez canlı canlı dinleme ve dinleye dinleye de ezberleme fırsatını yakaladım. Her fırsatta gitarıyla çaldırdığımı hatırlıyorum; fena mı oluyordu, gitar dersine çalışıyordu canım... (:

Gitmem Gerek Bu Şehirde ve Gayret Et Güzelim şarkılarıyla tanıştığımda ise; gençliğimin bana verdiği yetkiyle, değişik hüzünlü hallerimde birkaç duygu durumumun arasında gidip gelip mutlulukla sonlandırabilme şansını elde edebileceğimi farkettim. Yani bir nevi, tedavi ediyordu bu grubun bu iki şarkısı beni... Düş Sokağı Sakinleri, hem hüzünlendiriyordu beni hem de umut veriyordu yani. Nasıl diyeyim, gençsiniz ve canınız yanıyor diyelim; ama hayatı da çok seviyorsunuz, bir umuda ihtiyacınız var. İşte bu durumda benim sığındığım, hem acı çektiren hem de teselli eden yegane iki kişilik grup Düş Sokağı Sakinleri oluyordu o dönem... :)




İlk gerçek olmadığını bildiğim ama nedense o zaman gerçek kabul ettiğim ayrılık acımı da Düş Sokağı Sakinleri ile yaşamıştım... Bakmayın ayrılık acım dediğime, sadece kendisini çok sevdiğimi düşündüğüm bir arkadaşımla ayrı düşmüştük diyelim. Platonik aşkın ızdırabı da, hafif olsa da derinmiş gibi geliyor ya hani insana... =) O dönem dinlediğim iki şarkısı vardı bu sefer de; Ayrılık ve Hüzün Kovan Kuşu... 

Bence Düş Sokağı Sakinleri, şimdiden düşünüp de o günlerde neler hissettirdiğini düşündüğümde; karanlık gökyüzünde yıldızları izleten bir gruptu şarkılarıyla. Evet, yıldızları izlemeyi seversiniz ama yıldızlar en nihayetinde karanlıkta görülür. Her yer kapkaranlık olmalıdır ki, onları görebilesiniz... Sizi o karanlıkta hissettiren anlarınızda, sizi geceye hapsediyordu belki ama şarkıları ve hissettirdiği duyguları ile yıldızları da izletiyordu o karanlıkta ve sarıyor sarmalıyordu, eskiden dinlediğimiz şarkılar gibi...


Ben Düş Sokağı Sakinleri'ni ilk tanıdığım zaman diliminden beri, 14 sene geçmiş şimdi. Hala dinlediğimde, karanlıkta yıldızları hissediyorum sanki ama artık hüzün değil eski anılara duyduğum hüzün ve anlayışla. :) O yıldızlar artık beni sadece rahatlatıyor, hüzüne boğmuyor eskisi kadar karanlıkların içinde olmaları... 

14 senenin ardından, bir tek beni hala eskisi gibi üzmeyi başaran bir şarkısı var; aynı hisleri hala hissediyorum sanki o şarkıda, o şarkının ismi "Ölümler Çıplak Gelir"... Eskiden hissettiğimden de daha derin hüzün hissedebiliyorum bazen bu şarkıda. Diğer alıştığım ve yerlerini huzura kaptıran şarkılarının hüznü, bir tek "Ölümler Çıplak Gelir" şarkısında kalmış sanki. Sanırım büyüdükçe sözlerini daha fazla kavradığım ve hayatın içinde "vedaların, kavuşmaların ve özlemlerin de" ne kadar derin hissedilir olduğunu kavratan bir şarkı olmayı sürdürdü benim için bu şarkı; günler aylar yıllar geçse bile...


Diyeceğim o ki; hala seviyorum Düş Sokağı Sakinlerini ve hala "Sevdan Bir Ateş" en sevdiğim şarkılar arasında... Bazen açıp dinlediğimde, aşık olduğum bir zaman dilimini hatırlıyorum ve gülümsüyorum. "İyi ki" dedirtiyor, o zaman dilimini bu şarkı ile hatırlamayı seçmişim eski zaman diliminden... Bir de hangi şarkısını dinlersem dinleyeyim, Ortaokulda gitar çalan arkadaşımı düşünüyorum. Ne iyi etmişim de her fırsatta ona çaldırmışım "Sevdan Bir Ateş"i diyorum. Şimdi o seneleri özlüyorum, her bir gitar çalışında, bulamayacağımı bilsem de onun gitarının tınısını bulmaya çalışıyorum grubun şarkılarında. "Hayır Didem." dese de ısrar edişlerimi kulağımda tekrar tekrar duyuyorum ve kabul ettiğinde "Ama bak bir kere!" dediğini de duyuyorum... 

O arkadaşıma buradan kocaman selam olsun. Ben bazen hala okul anılarımızı özlüyorum, ortaokul anılarımızı da, üniversite yıllarım kadar değil ama özlüyorum... :) Düş Sokağı Sakinleri'ni nice seneler dinlemek mümkün olur mu bilmiyorum ama ben eskisi kadar dinlemesem de her dinlediğimde ortaokula yeniden dönüyorum. Bazı şarkıların ve sanatçıların, her birimiz üzerinde zaman yolculuğu yaptıracak etkiyi bıraktığına da çok inanıyorum...

Uzun zamandan sonra, böyle eski ve köklü bir grup ile dönmek istedim. Şarkıların ve şarkıcıların, anılarımız üzerinde bir sürü etkisi var. Düş Sokağı Sakinlerinin olduğu gibi... Sevgilerimle... :)

6 Mayıs 2018 Pazar

Pazar Yazısı #47 - Hıdırellez Pazarı


5 Mayıs Gecesi, yıllar yılı beraber gerçekleştirdiğimiz bir Hıdırellez geleneğimiz var bizim; dileklerimizi yazar ve beraber niyet edip asarız o gece Damlam ile. Önceden sitedekilerle beraber kutlamalarla gerçekleştirirdik bu geleneği ama yıllar yılı bir ikimizin bazen ihmal etsek de bırakmadığı bir gelenek haline getirdik bu geceyi... 


Dün de bu geleneğimizi gerçekleştirdik; annem, Damlam ve ben yine... :) Annemin de dün dediği gibi; küçücük kızlardık, ne ara bu kadar büyüdük ve ritüeller edindik kendimize. Birlikteliğimize şükür, devamını nasip etsin Allahım bizlere senelerce...


Her sene toprağa veya gül ağacının dalına asmayı veya dibine gömmeye uğraştığımız dileklerimizi, bu sefer balkon demirine asmaya karar verdiğimiz üzere hazır ettik ve yine beraber astık. Önemli olan niyetleri dışarı açtığımızı sembolize etmektir, diyordu bir paylaşımda okuduğuma göre; buradaki paylaşımda...

Aslında bu ritüelimizin bir eksik kişisi de vardı, Sedamız. Ama o maalesef bu sefer burada değildi. Ritüelimizi uzakta da olsa, onu da anarak ve onunla haberleşerek gerçekleştirdik. Seneye yine burada olursa Hıdırellez zamanı, bize katılır yine inşallah. :)

Korkmadan ve şüphesiz olabileceğinize inanarak dilediğimiz dilekler ve dualar ancak evrende bizi bulabilirmiş. Doğru söylüyorlar, neyden endişe duyarsan o endişe bizi buluyor sonuçta. Korkusuzca istemeye ve öyle yazmaya karar verdiğim ölçüde yazdım istediklerimi. Herşeyi Allahtan istemeye devam ettim, Hıdırellez bir vesile idi yine. Baharın gelişine duyulan inanç, evrenle bütünleşme isteğiyle birleşip; Hıdırellez'de birleştiriyor her sene bizi. Bu olguyu seviyorum, arınma ve de yenilenme dengesine bir vesile oluyor sonuçta... 

Bu koşullar altında yazdık dilek ve dualarımızı, bireysel ve de bütünün hayrına da olmasına özen göstererek. Dilerim hıdırellez bizi sarsın sarmalasın; birlik, beraberlik için de dahil olmak üzere, her anlamda bolluk ve bereket dileklerinde bulundum, bulunduk... Baharın simgesi, güzelliğin hayrını diledim ve dilemeye de devam ediyorum... 

Sabah balkon demirlerinden dileklerimizi almak ve bereket paralarımızı eve bırakıp kağıtları denize atmak için işyerine götürme görevi babamındı. Deniz kenarına yakın çalışıyor ve de bu sabah ilk boşluk bulduğu anda yaptığı iş bizim dileklerimizi atmak olmuş sağolsun. :) Dileklerimizin kabul olması için batması gerekiyormuş, babam da sağolsun elinden geleni yapmış. Şimdi artık o dileklerin, gerçekleşmesi için çabalamamız gerektiği noktalarda olacağız bir sene boyunca...


Bugün Hıdırellezin ikinci günü ve ikindi namazında bitecek derler Hıdırellez, ama çoğu yerde bu gece yarısına dek kutlamalar ve de ateşten atlamalar sürüyor olacak. Bir gün, Ege bölgesinde de kutlamayı çok istiyorum Hıdırellezi; kısmet olursa tabii... :)

Bugünün bahanesiyle de, arınmaya ve de dinlenmeye devam edeceğim. Bu Pazarı, tüm sene boyunca o yazdığım dileklerim için daha çok çabalamak üzere planlarıma eklemeler yaparak geçirmeye gayret edeceğim. Yazdık bitti, olmasını bekleyelim değil; olması için çabalamaya da devam etmeliyiz, biliyorum... Başta da dediğim gibi; korkmadan ve şüphe etmeden, hayallerimiz ve dualarımızın gerçek olacağına her gün biz inanmalıyız önce. Olacağına inandığım dileklerimi yazdım dün arkadaşımla, dilerim daha nice dilekler dileyecek ve gerçekleştireceğiz beraber Damlamla... Yeter ki sağlık ve mutlulukla, birlikteliğimiz hep sürdün dostlarımla... :)

Mutlu bir pazar olsun hepimize, arınma ve de hayallerimiz için çabalamalarla dolu. Baharı kucaklamaya ve içimizi bahar tazeliğiyle neşe doldurmaya fırsat olsun Hıdırellez bizlere. Sevgilerimle... (:

4 Mayıs 2018 Cuma

İnternet Günlüğüm 2018 #4 - Nisan 2018'e Dair


Nisan 2018; ilk 5 günü Antalya'da başlayan, sonrasında Bursa'da devam edip biten bir aydı. Evi özlemek nedir, bir kez daha anlatan bir aydı... Tamamlandığım, bir daha gideceğimizi bildiğim ama buraya geldiğimize; buradaki sevdiklerimize kavuştuğumuza sevindiğim bir aydı... Bitti bile, Mayıs başladı...

Bir sınav atlattım bu dönemdeki ara sınavımda, bir de finalleri olacak Antalya'da; ama ara sınav notu çok iyi geldi. Bu dönemden itibaren kalan ders sayım 3. Bu Temmuz ayındaki 3 ders sınavında da bitmiş olacak inşallah...



Nisan 2018; Kağanımın çocuk bayramını daha derin yaşadığı bir aydı ve bunu bizler de daha derin yaşayabildik. :) Kağanıma kavuştuğuma mutlu olduğum bir aydı yine ve Antalya'ya beraber gideceğimiz gün de kesinleşti bu ayda; 15 Mayıs'ta gidiyoruz kısmetse Antalya'ya...

Annenim doğum günü olduğu için de özeldir benim için Nisan ayı ya, kutladık bu sene de bir pasta ile ve onu mutlu edebileceğini düşündüğümüz bir hediye de aldık şükür ki. Üstteki kolaj fotoğrafta; ablam ile benim, Kağanım ile de annemin fotoğrafları o günden, 23 Nisandan... :)

Çok film izleyemedim ama Antalya'da ara verdiğim kadar çizgi film de izleme gayretindeydim bu arada Nisan'da. Eena Meena Deeka, yeğenim Kağanımın benim yokluğumda en çok sevdiği çizgi filmlerden biri haline gelmiş, bu ara her fırsatta o çizgi filmi izliyoruz. Memnunum doğrusu, daha izleyecek çok çizgi filmimiz var; bunu da öğrendim. Bölümler aynı olsa bile, tekrarlıyoruz izlenimlerimizi... :)

Çok film izledim gibi hissettim, az kitap okudum. Ama ben bu Nisan ayında bir film izledim; Senden Önce Ben, bu film bana çok izlemişim gibi geldi. Yazmaya başladım bu film sayesinde yeniden... "Zamanı gelince yaparsınız, hiçbir şey için kendinizi zorlamayın" diyordu bir Tweet, yeniden yazmaya başladığım gün; ben de böyle olduğuna inanıyorum şimdi, Hayat Hikayeme dair yazmaya başladım yeniden. Bu içinde bulunduğum, uzun zamandır beklediğim en güzel durumlardan biri şu an... :) Çok şükür, mutluyum; daim olacağını umuyorum...

Dedem ikinci kür kemoterapi tedavisini geçtiğimiz Çarşamba günü bitirdi, tedavi beklediğimizden iyi gidiyor gibi. Kolay değil midesi alınmıştı dedemin ve buradaki tedavi sürecinde bulunma süremizi de doldurduk; 15 Mayıs'ta gidiyoruz Antalya'ya ve bu sefer de hayırlısıyla Işın tedavisine başlayacak dedem... Bu sene, Şubat ayından beri seferiyiz ama amacımız sağlık olsun; umarım tedavisini iyi şekilde bitireceğiz ve yeniden ferah günlere erişeceğiz İnternet Günlüğüm... :)

Geldiğimizden beri, alabildiğim kadar fizik tedavi almaya uğraşıyordum. Geçtiğimiz hafta Cuma günü fizyoterapistim Merve ile son dersimizi yapmıştık, başka bir rehabilitasyonda çalışmak için benim rehabilitasyonumdan ayrıldı. Bugün ise yeni bir fizyoterapist ile çalışmaya başladık; Ömer bey ile, ben gidene dek 4 ders yapabileceğiz ama hayırlısı olsun. Az olur ama öz olur inşallah diye uğraşıyor olacağız...


Şimdi bu Nisan ayından bilgilerimizle dolu İnternet Günlüğüm yazısını yazarken, aklımda Hıdırellez var bir de... 

Yarın sabah kalkacağım ve hıdırellez ritüellerimle dolu, bir dilek-istek mektubu yazacağım. Akşamına bir gül ağacına asacak ve ertesi günü denize atmak üzere bekleteceğim orada. Aklımda bunlar var şimdi bu gece İnternet Günlüğüm. Hayallerimi gerçekleştirebileceğime dair umudum daha çoğaldı, bu Nisan ayını bitirmek üzere olduğumuz 30 Nisan 2018 günü izlediğim o film. Hayalleri gerçekleştirmek, niyetlere bağlı. Hıdırellezi, gönlümüzde ve aklımızda biz yazıyor çiziyoruz belki de tamamen ama inanmak ve de ihtimalleri göğüslemek lazım. Onlar için çabalamayı, hayalleri göz önüne getirmeyi ve evren ile bütünleşmek adına hayallerle bütünleşmeyi göze almak lazım. Ben böyle düşünüyorum en azından...


Dualarımızın kabul olduğu bir Hıdırellez günleri bizi sarsın sarmalasın inşallah. Evren ve Tanrı, kabul etsin isteklerimizi dileklerimizi; hayırlısı... :)

1 Mayıs 2018 Salı

Okudum; Ay Bahçesi - Kristin Hannah


27.04.2018 Tarihinde, en sevdiğim yazarlardan biri olan Kristin Hannah'ın Ay Bahçesi adlı kitabını bitirdim. Doğru dürüst okumak üzere elime 1 hafta öncesinde alabilmiştim ve başladığım gibi bir haftada her fırsatta elime aldığım gibi okudum ve bitirdim.. Bu kitap Kristin Hannah'ın okuduğum 5. kitabı oldu böylece... :) Daha önce de; Ateşböceği Yolu, Gece Yolu, Ateşböceğinin Şarkısı ve Gece Yolu adlı kitaplarını okumuştum...

Uzun zamandır yazamadığım yazı dizilerimin arasında bir de "Okudum" yazısı vardı... Bu sene kitap okumak adına da çok kararlı bir sene benim için. Bahane ettiğim kadar varmış, dersler azaldı ve kitap okumalarım arttı. :) Demek ki ben evde tüm dönem derslerini kendi kendime çalışmadığım zaman daha rahat okuyormuşum. Malum Aöf okuyor olmak, daha sıkı çalışmayı gerektiriyor; örgün öğretim gibi değil sonuçta... Ama yine de, daha henüz 2018 ayında 8. kitabımı bitirmiş oluyorum. Bu da demek oluyor ki, hemen hemen ayda iki kitap okumuş gibiyim. Daha fazla okumalıyım... :)


Gelelim Ay Bahçesi'ne;


Kristin Hannah'ı, her kitabını okuduğumda başka bir hikaye bulabildiğim ve her defasında okumaktan ayrı ayrı zevk aldığımı hissedebildiğim için çok seviyorum. Ay Bahçesi kitabı da benim için böyleydi, önceki kitaplarından ayrıydı yine. Ian ve Selena'nın birbirini bulması ve hayatı, aşkı birbirlerine öğretmelerini içeriyordu kitap...

İçeriğinden bahsetmeden nasıl anlatabilirim bilmiyorum aslında ama deneyeceğim. İntihar etmesinden sonra, doktor Ian'a iyileştirmesi üzerine getirilen Selena; ruhu yaralı insanlarla dolu bir eve, Lethe Evi'ne getirilir. Herkes orayı deliler evi bilir, içindekiler bile kendilerini deli diye adlandırırlar çünkü ama hepsinin aslında ruhu yaralıdır. Yaşadıkları şeyler ruhlarına ağır gelmiş ve her biri yaşamayı unutmayı -birbirleriyle gizli bir anlaşma yapmış gibi unutmayı- kabullenmişlerdir. Böyle insanların arasına, beyin hasarlı ve geçmişinde hayatını yaşayamamış olduğunu bilmedikleri yaralı biri gelir ise, ne olur dersiniz? O da deli sanılır...

Selena her şeyi yeniden öğrenirken, Lethe Evi sakinleri de onunla beraber yaşamayı yeniden öğrenir.  Aslında bu kitapta bir kez daha okudum anladım ki; aslında psikologlara ruh hastaları gitmez, çoğunlukla ruh hastalarının delirttiği kişiler gider. Beyin hasarlı kızımız Selena, bu eve umut oluyor ve kitap boyu aslında bunu okuyoruz daha çok...

Gidişat daha sonra tahmin edilmeyecek bir yere varıyor, en azından ben tahmin edemedim; ama kitapta Selena'nın hayatı saflıkla görmesine ve güzellikleri kavrayışının anlatılışına bayıldım... Selena'yı bekleyen sınavların hiçbiri kolay değildir ama en zor sınav kimbilir daha gelmemiştir. Bilinmeyenlerden korkmak ise, en zorudur unutmamak gerekir. Kitap bunu da anlatıyor hep...

Ian ise; daha öncesinde bir kaza geçirip, kendisinin lanet olarak gördüğü bir yeteneğe sahip olmuş bir doktordur ve hayatı yaşamayı, hayata bakmayı unutmuş biridir. Kaza sonrası insanların anılarını sadece onlara temas ederek bile hissedebiliyordur, bu yetenek gibi görülen laneti doktorluğu bıraktırmıştır Ian'a ama; o derece... :)


Kitap sana neyi öğretti ve kavrattı derseniz; Karşılaştığımız acılar da, yokluklar ve boşluklar da, bir işaret aslında. Bulmamız gerekenlerin mesajını evren veriyor bizlere. İyileşmek dediğimiz sağlık temelli görünen kelime ise, sadece bilimle değil sevgi ile de karşılık bulan bir kavram...

Aşk, her anlamda dünyanın dönmesinin gereğini oluşturan kavramlardan biri. Yapabileceğini yap, yaşamayı unutma ve bırakma. İyileşmek istiyorsan, iyileştirmeye de bak; kendinle beraber çevrendekileri de iyileştir...

Daha fazla anlatamayacağım içerik ile ilgili, çünkü okumak isteyen de okusun istiyorum. :) Ama birkaç alıntım var, kitaptan; 

Kitaptan öğrendim mesela; Tebaa, uyruk demekmiş...



Birçok alıntım oldu kitaptan ama en çok sevdiklerim iki alıntı ile de bitirilecek cinsten. Biri üstteki resimde de görüldüğü üzere şu oldu;

Aşk… Ancak aşk insana böylesine yakıcı bir acı verebilirdi. Sonunda şairlerin neden hep aşkı yazdığını, neden şarkıların bulunan ve kaybedilen aşkların hikayesini anlattığını anlamıştı. Çünkü hayat ancak aşk varken yaşanıyordu, onsuz bu korkunç boşluktan başka bir şey yoktu.

Bir diğeri ise, İyileşmek üzerine ruhsal bağın gerekliliğini de söyleyen bir cümle dizisi idi;

“İyileşmenin bilimle olacağını düşünüyorsun. Ama öyle değil, hiçbir zaman da öyle olmadı. Bundan sonra da olmayacak. İyileşme, spiritüel bir sanattır. Bedeni kurtarmak için yürek ve ruh gerekir.” 

Not; İyileşmenin sadece bilimle değil, insanın kendi bedenini kurtarmak için ruhunu ve yüreğini de ortaya koyması gerektiğine inananlardanım ben de... :)


Velhasıl; bir kitap daha bitti. Aslında kitabın içeriğinden az daha bahsedip konuyu tam anlatmadan da yazabilirdim ama okunsun isterim. O yüzden, "Ben okudum ve beğendim; okumak isterseniz eğer, tavsiye de ederim." diyorum... Benim gibi hayat ve aşk üzerine kitaplar okumayı seviyorsanız ama hikaye olarak da, her kitabında aynı şeyi anlatmasın bir yazar diyorsanız; Kristin Hannah böyle yazarlardan biri, diyorum ben de size. :) Bu kitabı gerektiği kadar anlatamadım belki de, bir başka okudum yazısına olsun eğer öyleyse de... 


Kitaptan bir şiir ile veda edeyim istiyorum, İngiliz şair Elizabeth Barret Browning'in aşkın doğasını anlattığı bir şiiri imiş bu. Çok ama çok beğendim ve siz de okuyun istedim;

Eğer beni sevmen gerekiyorsa, sebepsizce sev.
Aşk uğruna sev. Ben onun gülüşünü, bakışını,
O hoş sesini seviyorum ya da onu benim gibi düşündüğü,
İçimde hoş duygular uyandırdığı için seviyorum deme.
Bu özellikler zamanla değişebilir, sevgilim
Ya da sen değiştiğini sanırsın.
Ve bu özelliklere duyulan aşk çabuk biter.


Sevgilerimle, okuduğunuz için teşekkür ederim... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...