7 Haziran 2017 Çarşamba

10'uncu Ders Dönemim De Bitti - 04.06.2017


Geçtiğimiz Pazar günü (04.06.2017) 10'uncu ders dönemimi de bitirdim Açıköğretim Lisans Sosyoloji bölümümde... 2012 senesinin Eylül ayında bu bölüme başlarken "Bu bölümü de tam zamanında bitiririm." diyordum, oysa hayat bana sürprizler hazırlamış bile... Bir ders dönemini daha bitirmek bu kadar mı rahatlatırdı? Öyle bir rahatladım ki Pazar günü öğleden sonraki dönemin son sınavlarından çıktıktan sonra... O günün notlarıdır bu yazı da işte, Bir Sınav Haftasonundan Daha Kalanlar yazısı. :)


Yeşilin İçindeydik...

Üstteki resimler, Pazar gününün öğleninden... Bu dönem sınav yerim, Uludağ Üniversitesi'nin İlahiyat Fakültesi'ndeydi. Bu dönemki her sınavımda oradaydım. 2 sene kadar önce yine orada sınava girmiştik babamla beraber, bu sefer annem de yanımızdaydı... Gelgelelim oranın yeşilliğini gerçekten seviyorum. Bu seferki gittiğimizde çevre düzenlemesi de tamamdı. Sabahki tek dersimin sınavına girdim-çıktım ve öğlen 14.00'daki 4 derslik sınav oturumum için beklemeye koyulduk ön tarafında; annem, babam ve ben... İlerleyen saatlerde babam gazete aldı, annem arabada babam yanıbaşımda gazete okumaya başladılar, bense ders notlarımı tekrar etmekle meşguldum... :) 


Güzel bir öğle vakti geçirdik yeşilin içinde. Şehrin içinde o kadar çok yeşili unuttuk ki artık, burasının da şehir içinde olmasına rağmen şaşırıyor insan. 2 sene kadar öncesine kadar bu fakültenin ön tarafından Bursa'yı seyretmeye kalkıştığımızda daha çok yeşil görmüştük babamla. Şimdi mi? Yeşil Bursa diye bir şey kalmadı diyebilirim size içtenlikle, her yer bina. 

İnanmaya devam edelim ki, çevre bu gidişe dur deyip kendini yenilesin; yollardan ve taşlardan ve de evlerin olmadık köşelerinden kendisini doğurmaya başlasın. Yoksa insanoğlunun doyacağı yok binaya, yola ve de tüketim kültürüne...Okulun bulunduğu yer ve baktığı yer, Bursa'nın Nilüfer semtinin mahallesi Fethiye... Bursa'nın güzel yerlerinden, benim en sevdiğim semt Nilüfer açıkçası; gerek sanata ve eğlenceye önem vermesi, gerekse de yapılanması açısından... 



Sınavlarımdan bahsedecek olursak;

Bu dönem girdiğim dersler, bu dönem adına kalan son 5 dersimdi. Şayet sonuçlar beklediğim gibi gelirse, bir daha ki seneye bu döneme dersim kalmamış olacak ve de okulum bitmiş olacak... Sadece ilk dönem 5 ders için sınavlara gireceğim. Bu senenin derslerine başlarken 14 ders kaldı demiştim en son, umarım bu dönem sonu sınavları açıklandığında da 5 ders kaldı diyebileceğim... :)

Pazar günü sabahı Endüstri Sosyolojisi dersimin sınavına girdim, 09.30'da; bu dönem bu dersi ikinci kez alışımdı. Bu sefer oldu galiba, ara sınavı gibi dönem sonu sınavı da güzel geçti ve umarım ara sınav sonucu gibi dönem sonu sınavının sonucu da güzel gelecek... Öğlene dek, okulun önünde oturduk; ben akülü sandalyemde, annem ile babamda arabaya aldığımız pufta dönüşümlü olarak oturduk. 

Derken; o yeşillikler arasında 4 dersin sınavına tek bir oturumda girecek olmanın stresi ile ders tekrarlarımı yaptım. Tekrarları da, sınava girdiğimde derslerin sorularını da yetiştirdim. Medya Sosyolojisi dersi hariç diğerleri (Din Ve Toplum, Suç Sosyolojisi, Türk Sosyologları) epey iyi de geçti. Şimdilik tek yapılacak şey beklemek... :) 

Umuyorum ki sonuçlar beklediğim gibi gelir. Malum; emin olmadığınız soruları boş da bıraksanız, sınav esnasında olan oluyor (4 Yanlış 1 Doğruyu götürüyor ya, sanki yanlış yapmak insanlara özgü bir şey değil de bir hata imiş gibi!). Sınav sistemimizi zerre sevmiyorum, ezberci eğitim olması ve harfi harfine aynı fikirleri sizden istemesini yok sayamıyor insan. Oysa öğrenmeyi öylesine çok seviyorum ki, keşke sınavlar bu kadar tek düze ve ezberci olmasa!


Sınav Sonrası Farkındalığım Oldu Bir De Yine;

Pazar günü sınavlara girmek için fakülteye gidene dek ara sıra da olsa hissettiğim şey, kendimi ders çalışırken ara sıra istemsiz soktuğum stresli hallerimdi. Bir bitse de rahatlasak halleri, ders çalışmalardan tamamen değilse de bu sınav stresinin gereği sıkı çalışma hallerinden bir an önce kurtulmaktı derdim içten içe... Sonra, sabah sınavıma girip çıktıktan sonra yine bir güne odaklanma, yapabileceğime ve yapmak istediğime inanış ve sınav esnasında yapabildiğimi gördükçe kendimi mutlu hissetme evreleri gerçekleşti sırasıyla...

Sınavım bitti; bir dönemin daha bittiği düşüncesiyle cevap anahtarımdaki ve de soru kitapçığımda işaretlediklerimi kontrol ettim, görevli öğretmenlere teslim ettim ve sınıftan çıktım. Size o rahatlamayı tam olarak kısaca şöyle anlatabilirim; henüz çalışamayan ben için, bu çok güzel bir doyumdu. Buna ihtiyacım varmış dedim resmen. "Geçmiş olsun" diyerek selamlayan sınıftaki ve koridordaki görevli öğretmenleri selamlayarak çıktım akülü sandalyemi kullanarak. 

Annem ve babam arabada idi ve onlara doğru okuldan çıkıp ilerlerken soracakları şu soruya vereceğim cevabımı düşündüm; "Sınavın Nasıl Geçti?" Çok şükür güzel geçmişti. Annemler beni görene dek tuttum da kendimi, biraz arabaya yaklaştığım esnada onlar da beni gördü ve gülümsememi salıverdim onlara. Onlar sormadan önce ben cevap vermiştim bu sefer. "Gülerek geliyor, iyi geçmiş demek ki." dediler birbirlerine gülümseyerek... 

Sonra arabaya binmeden önce anlattım onlara da üzerimdeki rahatlığı; "her şey bitmeye yakın bir nebze verdiğin emekle mutlu ederken hüzünlendiriyor da aynı zamanda" diye düşündüm kendi kendime... Arabaya bindik, tekrar sordular tekrar anlattım. Ağacın altında durduğumuz için öğlen, kafamdan çıkan minik bir örümceği biraz korksam da üfleyerek nasıl yolladığımı anlattım. Büyüyor muyum ne? Kalp krizi geçirmem gerekirdi oysa benim?! Sadece biraz ürküntü ve akşam eve dönene dek kaşınma yaşadım o gün epeyce. Eve gelince de lavaboya eğilip kafamı olabildiğince karıştırdım ve o hissiyatı da geçirebildim biraz...

Yavaş Yavaş Bitiyor Bu Da Yani İşte...

O gün yine klasik Avm gezimizi yapıp yazın Annemin kuzeni Suna ablamın düğününde giyinmek üzere düğünlük kıyafetlere baktıktan, ihtiyaçlarımızı alıp eve döndükten sonra da o doyum vardı üzerimde. Şimdi hala yorgunluğum olsa da, o doyum benimle. Düğün için ise kıyafetlerimizi hala almadık ama fikirlerimiz oluştu en azından... 

Değinmek istediklerim şunlar; bir ders dönemimin ve hatta bir okulumun daha bitiyor olmasına seviniyorum. Çünkü kendime ve hayatım adına güzel amaç edindiğim bir hayalime daha kavuşuyorum, lisede iken okumak istediğim ikinci bölüm dalımdan birini daha bitirmek üzereyim; Sosyoloji-Psikoloji idi o dal. Asıl doyumum bu işte... 

Ve artık bundan sonrası adına fikirlerim de netleşmeye başladı; artık bir işe girme zamanımın geldiğini düşünüyorum ve bundan sonra da eğitim hala hayatımın bir köşesinde olmaya devam etsin istiyorum. Ama bu sefer, ezberci sınav sisteminin hakim olduğu şekilde değil. Epeydir beklediğim; sınav sisteminden uzak, istediğim gibi öğrenme ve bu öğrendiklerimin hayata uygulaması kolay olan cinsten. Dil öğrenmelerim mesela, enstrüman çalmayı öğrenmeler ve bilimum kursların sırası geldi bence. 

 İşte yavaş yavaş amaçlarıma ve de hayallerime bir kez daha kavuşuyorum. Gün gelsin dediğim aşamaları tamamlamayı görebilmeyi de nasip etsin rabbim hepimize. 10. ders dönemimi de bitirdim, AÖF Sosyoloji bölümümde. Hayırlısı bitirmeye ve de yeni planlara olur inşallah önümüzdeki senelerde... 

Sevgilerimle. :) 

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Filmi Olan Kitaplar #9 - Kötü Çocuk


"Filmi Olan Kitaplar yazı dizimde 9. yazı olmuş vay be!" diyerek giriş yapmak istiyorum. :) Yazarı Büşra Küçük olan Kötü Çocuk kitabının film ve kitabını yorumlayacağım bu yazımda. Şimdiden iyi okumalar dilerim... :) Daha önceki Filmi Olan Kitaplar yazılarıma da buradan ulaşabilirsiniz...



Kötü Çocuk adlı bu kitap ile ilgili okumadan epey zaman öncesinde birçok yorumla karşılaştım ama çoğunluğu "Amatör Wattpad Yazarı işte, berbat!" tarzında yorumlardı. Oysa ben de bir Wattpad platformu okuyucusuyum. Öyle çok kaliteli hikayelerle karşılaştım ki, denilenlere o kadar da inanmadım. Aksine çok da merak ettim, neymiş bu kadar berbat dedikleri diye... Sonuç şu oldu, okuduğumda birçok yetenekli yazarın kitabında bulamadığım betimlemeler ve de anlatımlar hakimdi. Kitap berbat falan değil yani, "sadece yabancı yapımlara benzetenlerin ve de başarıyı kutlayamayanların yorumları onlar" diyebilirim size gönülden...

Evet, beğeni kişiden kişiye ve de zamandan zamana değişen bir olgu ama kitabın anlatımı ile ilgili vardığım sonuçları şöyle söylemek istiyorum; sürekli kendini yenileyen cümle kalıpları yok, basit bir anlatım da hakim değil, aşırı ergen ve alıntı cümle kalıpları da yok. Bana kalırsa, vampir kitabının Türk versiyonu diyenlere de katılmıyorum. Güzel bir gençlik kitabı idi benim okuduğum. Aşırısı elbette var, hangi kitabın dünyasında aşırı yok ki? Bu bir roman, dünyası hayal gücünüzün aldığı ve almak istediği kadar... :)

Benden geçer not aldı kitap. Büşra Küçük'ü kutlarım bu güzel kitaptan ötürü. Serinin ikinci kitabını da okudum ama 3. kitabı okumaya vakit bulamadım. Ona da sıra gelecek inşallah.

Kitapta en sevdiğim karakter, Ömer karakteri idi. Karya'nın aşırılıklarını da sevdim, Meriç'in bazı huylarına gıcık da oldum. Ama karakterleri olduğu gibi kabul edecek olursak eğer; en kabul ettiğim karakterler Semih ve Ömer oldu, elbetteki baş karakterler Meriç ve Kayra da çok iyiydi... Büşra Küçük, Meriç'in dünyasını anlatmak için epey başarılı bir anlatım sunmuş, özellikle serinin ikinci kitabında beni tatmin eden birçok anlatım vardı... :)

Filmine Gelince;


İlk kitabı bu senenin başında okudum ama filmi izlemem ancak Mayıs ayını buldu. İnternette yayınlanmasını epey bekledim. Oysa sinemalarda 20 Ocak'ta yayınlanmıştı. Açıkçası sinemalara benim şehrimde gidebilmem pek mümkün değil, henüz pek bilmiyorum engellilere dair girişlerinin olup olmadığını. Hiç denk de gelmedim üstelik.. Bir gün bu konuyu da araştırma altına alma düşüncem var, ancak henüz fiziki durumum buna bile uygun değil... 

Filmin Oyuncuları;

Kayla (Afra Saraçoğlu)
Meriç (Tolga Sarıtaş)
Kayla'nın Babası (Sarp Akkaya)
Ömer (Aytaç Şaşmaz)
Semih (Can Sipahi)

Geçelim film ile ilgili notlarıma;

Oyuncular arasında başrollerden sonra en oturmuş karakterlerden biri Kalya'nın babası rolündeki Sarp Akkaya idi ve tam bir kitapta ve filmde başta "gereksiz biyolojik" diye de anılsa iyi bir baba portföyü idi. Bir başka filmde yine izleyebilmeyi umuyorum...

Hikayeye dönecek olursak; kitaptaki gibi dolu dolu beklemiştim filmi, ancak beklediğim gibi değildi alınan sahneler açısından. Ama kitaplarından uyarlama filmlerde büyük beklentilere girmemeyi öğrendim artık. Karakter seçimlerine odaklandığımda, gerçekten yerli yerine oturmuş bir kadro vardı; bir tek karakter hariç, Semih karakteri. Semih karakterini bir türlü filmdeki gibi hissetmedim, benim hayal dünyamdaki Semih karakterim daha iyiydi bence. :) 

Konuları fazla yüzeysel almışlar filmde. Meriç karakterinin haklılığını bile anlatamamışlar, bir kitap dolusu yazılan her şeyi filmde anlatabilmeleri elbet kolay değil. Ama gerekirse iki film yapılabilirdi ve hakkıyla işlenebilirdi kitabın konusu filmde de... Filmdeki Karya karakteri de kendini tam bulmuş mu emin olamadım başlangıçta. Ama benim filmde en yakıştırdığım ve en çok görmek istediğim karakter "Ömer" karakteri idi. O da maalesef 3-4 sahneden fazla görülmedi ve bu durum beni çok üzdü. "Ömer kitabın olduğu kadar, filmin de üçüncü karakteri olmalıydı. Ama maalesef olamamış... Eğer filmde Ömer'in sahneleri hakkıyla daha çok anılsa idi, film benim gözümde 10 puandı. Ama maalesef 2-3 puan kırdım sırf bu nokta sebebiyle... :) 

Acımasız olmayayım, Türkiye'ye göre sahne seçimleri epey iyi bir filmdi. Kitaptaki halleriyle olabilir diye düşünmedim değil, mekan seçimleri için. Ama burası Türkiye, öyle yerleri inşa etmek epey maaliyet alırdı sanırım. Ama yurtdışında olsaydı, mekan seçimleri açısından tamamlanmış bir film olurdu elbette. Meriç'in tepe başındaki evi diye nitelendirebileceğim yer, kitap ile benim kurduğum şekilde idi mesela... Onun haricinde diğerleri de fena değildi. Türk yapımı olup da, böyle bulup buluşturulmuş mekan ayarlaması yapılmış bir film olduğunu ve büyük emek verildiğini gördüm. Müzikleri ve sahneleri sağlam olsa da, konu eksiklerini gideren mekan seçimleri idi... 

Diyeceğim o ki; "Ömer" karakterinin eksikliği, birkaç esas konunun eksikliği olmasa imiş, cillop gibi filmmiş. Tüm bunlara rağmen, güzel bir filmdi tabi. Güzel vakit geçirtmeye yarayan filmlerden biri idi. Ama yine de, kitabının yanına yaklaşamayan bir uyarlama filmi daha olmuş diyeceğim. Bu serimde yazdığım ve unutamadığım yazılardan biri olan Göçebe kitabının filmi gibi değildi... Ama Kitabının güzelliğine yaklaşan bir film yapmakta o kadar kolay değil tabii... :)

Kitabını çok beğendiğim, filmini de kitabının yanına yaklaşamasa da kitaptan ayrı tutarsak mekanlarıyla ve oyuncu seçimleriyle güzel bulduğum, Kötü Çocuk kitabının "Filmi Olan ,Kitaplar" yazısının sonuna geldik. Aytaç Şaşmaz, yani Kötü Çocuk filminde "Ömer" karakteri; kafamda birebir oluşan bir karakterdi resmen... Ah be Ömer, diyerek ayrılıyorum aranızdan. :) 

Okuduğunuz için teşekkür ederim, önyargılara kapılmadan Büşra Küçük'ün yazı diline bir göz gezdirin derim. Ben akıcılığını da, konu bütünlüğünü de çok sevdim... 

Sevgilerimle... :)


30 Mayıs 2017 Salı

Anılarda Bugün - 30 Mayıs


30 Mayıs'ın hayatımda güzel bir yeri var benim. 2010 yılının Eylül ayında başladığım Sındırgı Myo'nun Dış Ticaret bölümünden 30 Mayıs 2012 Perşembe günü mezun olmuştum-olmuştuk. Sınıf arkadaşlarımdan ve de okulumdan birçok kişiyi kazandım. Kimiyle senelerce konuştum, kimiyle de senelerdir konuşmaya devam ettiğim üzere bu alışkanlığımızı sürdürmekteyim. birkaç senedir görüşemez oldum ama yine de beraber görüşebildiğimiz arkadaşlar edindim. Mezuniyet günümüz, bu bloğumu açıp ilk yazımı yazdığımın ertesi günü idi. sonra o güzelim günü Bir Macera Biter, Bir Diğeri Başlar isimli yazımla da anlatmıştım... Yani uzun uzun yine o günleri anlatmayacağım ama 5 sene geçmiş mezun olalı, değinmeden edemedim de... :)



O günün heyecanı ve mutluluğunu hala hatırlıyor ve anıyorum. O güzel günün anısına saygıyla, bana kazandırdıklarıyla ve sonrasında yaşayacaklarımın ve yaşamak istediklerimi hesapladıklarımla, 5 senenin ardından neler neler değişti kendimce tahlil etmek istedim...


Ben bu 5 seneye, bir lisans öğrenimi daha sığdırdım ve hayırlısıyla bir dahaki döneme bu okulumu da bitireceğim, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sosyoloji Lisans bölümünden de mezun olacağım. Umarım önümüzdeki senelerde iş hayatına atılıp çalışmaya da başlayacağım... Son 10 dersim kaldı, bu dönemki 5 dersimi de verirsem bir dahaki döneme de 5 ders kalacak inşallah...

Çok sağlık problemleri yaşadım. Korkularla dolu 2 atak daha geçirdim, bu atakları atlatabilmek için devletten ek tedavi raporlarımızı alabilmek için ailemle çok uğraş verdim. Sonucunda şimdilerde daha iyiyim ve geçen günlerde yazısını yazdığım benim için çok önemli olan bir gelişme daha edindim; yazısı burada. :)

Yazacağım ve artık bitireceğim deyip ara sıra yazdığım ama bir türlü istediğim gibi başlayıp bitiremediğim hayat hikayem, hala yarım halde beni bekler durur 5 sene de geçmiş olsa aradan. Ama onu bitiremedi isem de, bu alanda da kendimi geliştirdim. Yazmaya devam ettim, bloğumu yazmayı bırakmadım, Wattpad'de sadece okuyucu olmaktan çıkıp birkaç hikaye taslağı ile giriş yaptım. Artık kendimi bu alanda başarma korkusuyla değil, yapabilirim gözüyle motive edip bir yerden başladım. Artık olsa da benim olmasa da desem de, oldurma çabamla devam ediyorum en azından yoluma. Yine içimde bu yaz yapabileceğime olan inancım var. Bu dönemin bitiminden sonra son 5 dersim kalacak inşallah, en azından bu derslerimi de vermeye uğraşırken daha sıkı tutacağım diyorum. Olmazsa da, tüm derslerimi verip öyle başlayacağım diyorum. Başaramam korkusunu bir kenara bıraktım, başarmak için çabalıyorum artık...

Mezun olduktan 1,5 ay sonra yeğenim doğdu ve 5 senedir teyzeyim. Çok şükür Kağan Efe'mizi büyüttük ve 1,5 ay sonra 6 yaşına adım atacak... Allahım hep mutlu etsin bizi, onun mutluluğu ve sağlığıyla inşallah... :)

5 seneye dostluklarımı sığdırdım, dostlarımla daha sıkı bir bağ kurdum ve de onlara ayırmam gereken zamanın esas olarak bana yaradığını ve de bu durumun beni nasıl mutlu ettiğini kavradım. Ömrüm boyunca istediğim en değerli şeylerden biri de sıkı dostlarımın olması idi. Bu 5 seneye, sıkı dostluklar ekledim; zor gün, kolay gün, iyi gün, kötü gün diye ayırt etmeden yanımda olan kişiler bunlar, hayatımda yer edinmek isteyen kişiler çok şükür ki...

Sevdiklerimin beni yıkan çok kavgasına şahit oldum. Her defasında bitti sandığım böyle anlara çok rastladım ve her birinde güçlenmem gerektiğini anladım. Meğer bu kavgalar bizi güçlendirmeliymiş, bunlar için varmış. Hayat her defasında bizi bir şekilde sınıyormuş ve bu sınama bizim kozamızdan çıkmamız ve hayatımızı elimize almamız için gerekli imiş. Bu konuda da güçlendim ama değişmedim. Hala bir kavga olduğunda, bir sorun olduğunda, dünya başıma yıkılıyor gibi oluyor. Ama ölürüm sandığım anlardan sağ kurtuluyorum. Yıllar sonra, şu ana geri dönsem dediğim anlara sırf bu kavgaları yeniden yaşamamak adına da geri dönme fikrine artık sıcak bakamıyorum. Geçmişin geçmişte kaldığı ve kalması gerektiği fikrine de bu sebeple alışmış bulunuyorum...

2012'nin ardından aldığım kiloları, son iki senedir belirgin de olsa vermeye başladım. 2013-2014-2015'i kilolu, 2016 ve 2017'yi de daha fit geçirmeye başlar olduğumu kendim bile farkettim... :)


Kısacası son 5 sene epey zorlu ama sonucunda görüldüğü üzere güzelliklere kavuşabilen veya beklediğim güzelliklerin yoluna girebildiğimiz bir dönem oldu. Tamam yapmak istediğim birçok şeyi henüz yerine getiremedim; hayat hikayemi yazmak, ayağa kalkmak, Sosyoloji bölümümü zamanında bitirmek gibi... Ama her biri için çok çabaladım ve çabalamaya devam ediyorum. Dediğim gibi, yollarına giriş yaptım emin adımlarla da yürüyorum evelallah çok şükür...



Bir de 30 Mayıs 2015'e Dair Diyeceklerim Var...


30 Mayıs 5 sene öncesi ile kalmamıştı, 2 sene önce rastgeldiği günle planımıza plan ekleyerek; 30 Mayıs 2015'te İstanbul'da annemin kuzeni Neslihan ablamın düğününün sonrasına, Sındırgı MYO'dan sınıf arkadaşım Pelin'lere de gitmek üzere plan yapmıştık. 30 Mayıs 2015'de İstanbul'a gittik, gündüz vakti düğünümüzü yaptık ve akşamına da Pelinimgillere gitmiştik. 3 senedir dolu dolu kavuşabileceğimiz güzel 1,5 gün geçirmiştik. :) O anımızın yazısı da burada...

Diyeceğim o ki, 30 Mayıs ömrüm boyunca hatırlamaktan vazgeçmeyeceğim güzel günlerden biri. Zira benim için hayallerden birini annemle beraber gerçekleştirdiğimiz, üniversite diploması almama vesile olan bir yerden mezuniyet töreni ile vedalaştığımız gün... Bu durum, sevdiklerimin doğum günlerini, sevdiklerimle tanıştığım veyahut özel anlar yaşadığım tarihleri unutmamam gibi bir şey... Böyle hatırladığım çok tarih var ve her sene hatırlayıp anılarıyla mutlu ve umutlu olabildiğim için minnettarım... Daim olsun, yenileri eklensin, hepimiz anıp mutlu olalım bu güzel anılarımızla... :)


27 Mayıs 2017 Cumartesi

Sürpriz Gelişmelerim Var - 16.05.2017


Ben bir Kas Erimesi hastasıyım, 1997-1998'den beri. Hastalığımda ilk atağımı 2011'de ikinci atağımı da 2013'de geçirdiğimden beri, en güzel gelişmelerimizden birini Mayıs 2017'de alabildik. Bu o sürpriz gelişmenin, gurur, mutluluk ve şükür dolu yazısıdır...



16 Mayıs 2017 Günü bir sürprize tanık oldum ve tanık ettim ailemi. Mutluluk ve gurur dolu bu yazımı yazarken, şükürlerimle başlamak istiyorum. Şükür ki, bağdaş kurma pozisyonumu yeniden alabiliyorum; 16.05.2017 günü keşfettiğim üzere. :) 


Egzersizlerimi yapmış ve de yatak ucunda oturur halde kendimi esnetmeye ve de keşfetmeye devam ediyordum o gün (16.05.2017-Salı) yine. Ataklarımdan sonra diz kapaklarım maalesef müsaade etmez olmuştu birçok pozisyonu almama. Bu pozisyonlardan biri de bağdaş kurma pozisyonuydu. Benim en sevdiğim pozisyonlardan birini, ataklarım sayesinde ağrılar ve kas kısalmalarımın meydana gelmesi ile yapamaz hale gelmiştim. Bu durum beni çok üzmüştü ilk başlarda... En kısa zamanda bu ataklar geçince yapabileceğimi umsam da, uzun zaman süreceğini anlamam için de çok zaman geçmedi. 


Diz kapaklarımın ağrıları ve kasılmalarım hat safhaya çıktığından sonra, ağrıları geçirmemiz ve kasılmaları durdurmamız 1-2 seneyi aldı. Diz kapaklarımın ağrılarının geçmesi de daha zor oldu. Bağdaş kurma pozisyonumu almam ise 5 sene... Çok ama çok şükür, bu sebeplerle -5 sene sonrasında- bu büyük bir gelişme benim için; hem de en sürprizlisinden. :)


2011 yılına dek, Bağdaş kurma pozisyonunda rahatlamaya çalıştığım anların çok olduğunu hatırlıyorum. O pozisyonda kalır kendimce de meditasyon yapardım. Tabanlarımı birbirine değdirip oturduğumda benden iyisi yoktu. Hala o pozisyonda popom yerle bir iken oturamıyorum. Ama o zamanların bana ne hissettirdiğini biliyorum. Tabanlarım birbirine bitişikken, kelebek kanadı gibi bacaklarımı açıp kapayarak kendimi tam hissettiğimi hatırlıyordum kendime. Ayakta ama hasta, birçok hareketi yapamayan ama yürüyebilen biri olarak, bağdaş kurma pozisyonuna oturduğumda inanılmaz rahat hissediyordum kendimi... Yapabildiğim şeyleri sürdürmek ve bunlardan hayatıma yer edindirdiğim birçok alışkanlık kazanmak müthiş bir doyumdu; 2011'e dek tabii ki. 


Meditasyonlarıma gelince, onlar; ellerim kalbimin veyahut dizlerimin üstünde, kendi düşüncelerimin yoğunluğuna veya an'a odaklanmak demekti benim için. Kötü bir gün geçirmişsem, belimi ensetmek inanılmaz iyi geliyordu. Birileriyle anlaşamamışsam, birileri beni yanlış anlamışsa veyahut birilerine kendimi anlatamamışsam; oturup o pozisyonda kendimi anlatıyordum kendime. Şimdi o pozisyonlarda değilse de, yattığım yerden veya yaptığım beni rahatlatan pozisyonlarımda yapıyorum aynılarını... Değişen sadece Bağdaş kurma pozisyonlarıma eskisi gibi gelememem. İşte o kadar...



Esas olarak sürpriz gelişmelerimin nasıl farkına vardığımı anlatacağım şimdi sizlere ve de kendime; :)



Egzersizlerimin sonrasında, yer yatağının ucuna oturup belimi esnetiyoruz çoğu zaman. Belimi esnetmek hala beni ruhsal ve fiziksel olarak rahatlatıyor. O gün de egzersizler sonrası esneme pozisyonumu almıştım. Tabanlarım birbirine bitişik, ama kelebek kanadı gibi büyük çırpınışlar yapamıyorum artık, küçük çırpınışlar yapabilir hallerdeyim epey bir süredir. Ara sıra önüme esneyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum yine. 

En sevmediğim şeylerden biri, aynı pozisyonda duran herhangi bir yerimin aşırı uyuşması durumu. Uyuşukluğumu geçirmek için yaptığım hareketlerin işe yaradığı zamanlarda feci bir rahatsızlık hissi oluyor ya, bazen de uyuşuklukları geçirmek zor oluyor hani; sevmiyorum işte bunları ne bileyim. :)

Belli bir pozisyonda kaldığım için, iki ayağım birden uyuşmuştu o gün yine. Bu uyuşukluk beni üstteki hareketleri yapabildiğimi keşfettirdi bu sefer. Her defasında o pozisyonda otururken parmaklarımı oynatmaya çalışarak uyuşukluğu geçirmeye uğraşıyordum, bu sefer başka hareketlerle de geçirebilir miyim acaba dedim. Derken ayağımı yere basabilir hale getirebileceğimi gördüm. Ellerimle hareket ettirmemin yanı sıra, ayaklarım da buna izin veriyordu; bu sefer ağrı, acı veya sızı yoktu. Beni en çok şaşırtan ise; dengede oturabiliyorum artık yatağın ucunda, ayaklarımı tutmasam bile. :) Yapamayan için büyük bir mutluluktur, böylesi küçük bir şey; tahmin edebilirsiniz...



Üstteki kolaj fotoğrafta, dizlerimi karnıma çekip oturabildiğim pozisyonlarımı görüyorsunuz ya; o pozisyonlarda 5 seneye yaklaşık zamandır kendimi hiç hatırlamıyorum. Bir resim var elimde, çocukluk arkadaşım Duygu'mun vefat etmeden önce yaptığı ve bir defterimin arasında unuttuğu dizleri karnına çekik oturma pozisyonunda biri. O pozisyona yaklaşmam için çenemi dizlerime koymam ve bir de bacaklarımı birbirine daha da yaklaştırmam gerek bir tek işte... :) 

Neyse; ben bunları keşfederken, tek bacağımdan tutunarak yanlarıma kaykılabildiğimi ve popomu yataktan kaldırabildiğimi de keşfettim. Tek taraflı da olsa, büyük bir gelişme bu da. Dengede durup hareketleri yapabilmek, başlı başına bir gelişme zaten... 


Maddeler halinde de saymak isterim neler yapabildiğimi;

Ayaklarımı yere bastırır pozisyonda durabiliyorum, demek ki kas kısalığım azalmış.

Tek tarafa yönelerek de olsa, bir tarafa yaslanır gibi yapıp kalçalarımı kaldırabiliyorum.

Dengeli şekilde, yatağın ucunda oturabiliyorum: Oturma pozisyonumda bir sorun olmasa da, yere yakın hallerde oturmalarımda sorunlarım var; diz kapaklarım ve de kas kısalıklarımla alakalı olarak.

Bir de "Bunları yapabiliyorsam, ayaklarımı birbirinin üstüne de atabilir miyim ki?" demiştim kendime. Bunu dedikten sonra önce tabanlarımı birleştirdim, sonra da diz kapaklarımdan izin isteyerek ayaklarımı kaldırmaya gayret ettim. Sonuç; üstte de gördüğünüz gibi bağdaş kurabilir hallere de gelebilir olduğumu keşfettim... :)


Tüm bu anlattıklarımda önemsediğim en önemli noktayı da söylemeliyim; diz kapaklarım bu hareketleri yaparken artık ağrımıyor! Yani yıllar sonra; diz kapaklarımın beni neredeyse hiçbir hareketin başlangıcını bile yaptırmayacakmışçasına, kalkıştığım birçok harekette ağrılarla bana izin vermeme gafletinden beni kurtarmış!


Velhasıl, o günkü mutluluğumuzu ve de gururumuzu daha nasıl anlatabilirdim bilmiyorum, bu yazının yazılması ile olabilirdi ancak. Tüm bu güzel gelişmelerimin arkasında; fizik tedavi-uzay terapi seanslarımın, bu seanslarımda beni sağlığıma kavuşturmaya uğraşan fizyoterapistlerimle ortak çabalarımızın ve planlarımızın, ailemin, dostlarımın, kendime inancımın olduğu kadar onların da bana inançlarının-desteklerinin eseridir bu haklı gururumuz... Sevdiklerime bu müjdeyi, instagram hesabımda ayrı bir yazıyla verdim; 3 gün önce bu yazıyı yazamaz halde dayanamayıp: ki o da burada... 


Devamının ne zaman geleceğini bilmediğim; her nefesimde ve her küçük gelişmede heyecanlanmaya devam edeceğime inandığım bu hayat uğraşımın ne başlangıcı ne de sonundayım. Daha gerçekleştirecek çok hayalim ve her biri için de çok yolum var, sabırla devam etmem gereken; bunu da çok iyi biliyorum. Kendimize ve yaratıcı güce inanmaya ve de çabalamaya devam edelim her birimiz, başarmak ve mutlu yaşamak istiyorsak bu ilk şartımız olmaya devam etsin... Bizi güzel sürprizler beklemeye devam etsin. Sevgilerimle... :)


21 Mayıs 2017 Pazar

Pazar Yazısı #33 - Örgü Dolu Bir Pazar


Ara sınav haftasından öncesinden beri, uzun zaman geçti örgülerimi yarım bırakalı. Ve bu Cuma'dan bu yana ve bugün olmak üzere o aranın ardından yeniden örgülerim elimde idi... Bugün sabah kahvaltısından sonra, elime alıp da akşama dek örgü örebilmek için kendime izin verdiğim; Örgü dolu bir Pazar'dı... :)


19 Mayıs 2017- Cuma günü; Saniye kivram ve Kamil kivram bir hafta öncesinden haber verdikleri üzere, gelme tarihlerini belirleyip biletlerini ayarlayıp geldiler nihayet. Nisan ayında Ankara'ya gittiğimiz tarih aklıma geldi hemen. Biz Ankara'dan onlardan geleli ne kadar oldu ki diye baktığımda, onlara gittiğimiz ve Gemlik'e geri döndüğümüz tarihlere baktım ve karşıma şu durum çıktı; Ankara'ya 19 Nisan'da gitmiştik ve 19 Mayıs'ta da kivramlar buraya geldiler. Bu durum kimi tesadüf der, kimi kader; öylesine güzel ve tatlı bir şeydi ki benim için... Geldikleri akşam, annemlerle ve Saniye teyzemlerle de paylaştım bunu ve hepimizin çok mutlu olduğu küçük bir detay olduğunu farkettik ve gülümsedik... 

Saniye teyzemler gelmeden önce, ders çalışmalarıma onlar burada iken sadece okuma olarak devam edeceğimi düşündüğümden, onlar gelene dek 1,5 adet ders bırakana dek çalıştım ve dün itibariyle de 1 ders kaldı çalışmam gereken. Finallere olabildiğince hazır olacağım yani... 

Saniye teyzem birçok kez de bahsettiğim gibi, benim örgü hobimi geliştirmeme yardımcı olan hocam. O yüzden ikimiz bir araya geldikçe, örgüden bahsetmekten ve örgü yapmaktan çok hoşlanıyoruz. E hal böyle olunca, senenin 6 ayı boyunca Almanya'dan gelip Türkiye'de kaldıkları süre zarfında buluştukça örüyor ve öğrenmeye devam ediyoruz... :) Bu 3 gün de bizim için örgü doluydu. Üç güne bir örgü bitirmeyi sığdırdım mesela, yazısını yazmayı düşünüyorum dikişi bitince... 

Üstteki görüntüm de, yarım kalan pembe şal işimi örmeye devam ederken ablama çektirdiğim bir resim. Pinterest hesabıma eklemeye başlayacağım el emeklerim klasörüme, dolu resim çıktı; sadece bugünden diyebilirim yani... :)


Saniye Kivram, her gelişinde veya her gidişimde örgü ipi ve benzeri birçok hediyeyle gelmeyi sever; elbet bende ondan hediye almayı çok seviyorum. Her defasında şunu soruyor; "Ankara'dan bir isteğin var mı?" Her defasında "yok." derdim ama bu sefer vardı; "Geçen sene gelirken Ankara'dan aldığı beyaz ipin aynısı." Ben o iple bir boyunluk örmüştüm ve de kalan ipi de artık iplerimle başlamak istediğim hırkaya başladım. Ama maalesef yetmedi beyaz tabii ki. İstediğim beyaz ipin kağıdı yok, Saniye teyzeme verdiğim küçük bir örneği de yok (Ankara'ya kadar götürdüm ama vermeyi unutup geri döndüm çünkü), sadece beyaz olduğu ihraç fazlası olduğu ve de bizim Gemlik'ten bulamadığımıza dair fikri var epeydir. "Bulursam getireceğim." dedi sağolsun Saniye teyzem. 

Cuma akşamı geldiklerinde, birkaç saat içinde çıkardığı iple "Aynısı mı bilmiyorum ama bu vardı, en güzeli bu idi beyazlar arasında. İnşallah tutar, tutmazsa da başka bir şey yaparsın artık." demişti bana. İpin tipi tamamen aynı ve sadece geçen sene getirdiği kırık beyazın temiz beyazı, düşünün nasıl mutlu olduğumu! :) Çünkü çok hevesle başlayıp, hırkama devam edemeyeceğimin üzüntüsüyle bekletiyordum hırkamı. (Üst resimde gördüğünüz üzere, hırkamın arka kısmı ile ablam ve Saniye teyzem ve de üzerinde "Bernat" yazan beyaz ipim.) 

Bugün ve dün örgü dolu idi ve öyle olmaya da devam ediyor. Yazısı gelecek olan Hırkamın fotoğraflarını da ilerledikçe çekmeye devam edeceğim. Saniye teyzemler burada iken hırkamın kol kısımlarını yapmayı öğreneceğim ve de büyük ölçüde bitireceğimizi umuyorum. Bugün bir boyunluk bitirdim, pembe şalımı olabildiğince devam ettirdim ve de kendimce bol-rahat-renkli olacak hırkamı örmeye de kaldığım yerden devam ettim... :) 

Saniye teyzem, Kamil Amcam, Ailemizin diğer fertleri ile akşama dek balkonumuzda oturup Saniye teyzemle örgü örmeye "henüz" doyamadığımız bir gün geçirdik. Sonra babam ile ben hariç, sünnet düğününe gitti diğerleri; ben dersime babam da yönetici toplantısına odaklandık ve derken gün bitti... 

Dolu dolu bir Pazardı ve bitmek üzere şimdi. Uzun zamandır bu kadar uzun Pazar yazısı yazmamıştım, değil mi? Ben bile şaşkınım. Sevgilerimle... :))

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...