şiirlerle hayat sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
şiirlerle hayat sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

6 Nisan 2020 Pazartesi

Şiirlerle Hayat #26 - Yaşamaya Dair


Bundan önceki Temmuz 2019 tarihli Şiirlerle Hayat yazımdan bu yana, görüşememiştik bu yazı dizimde. Aylar sonra da olsa yeniden merhaba demek güzel bu açıdan, bir Şiirlerle Hayat yazımdan daha... :) Diğer "Şiirlerle Hayat" yazılarımı da burada bulabilirsiniz...

Yıl 2020, aylardan Nisan ve bir virüsün (Corona) etkisinde tüm dünya olabildiğince evlerinde iken benim aklımda tek bir şiir var şu sıra. Günler boyu yine zihnimde ve git gide kendimce ezberleme telaşım sürmekte. Bu şiirin sahibi Nazım Hikmet Ran ve şiirin adı "Yaşamak"...

İlk defa dinlediğimde ortaokulda idim, yıllar geçtikçe daha büyük ciddiyetle içeriğinin anlamını benimseyeceğimi bilmeden önce çok ama çok sevdim. Yine bir şiir gecesi etkinliği için okunan şiirleri dinliyorduk edebiyat öğretmenimiz gözetiminde. Öğretmenimizin seçmeleri bizim de fikirlerimizle yaptığını hatırlıyorum, birçok şiiri o fikirleşme esnasında elediğimizi de hatırlıyorum. Netlikle bu şiiri o gecelerden birinde okuduk mu şimdi hatırlayamıyorum ama Öğretmenimizin nasıl ciddiyetle okunması gerektiğini bizlere örnekleyerek anlattığını çok net hatırlıyorum. Selamlar olsun buradan Şükriye öğretmenimize de... :)




"Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın..." diyerek başlıyor hani şiir... 

Her birimize düşen o ciddiyetle yaşamayı büyük ölçüde kavramaya başladığımızı düşündüğüm şu günlerde (ki birbirimiz için şu günleri ciddiye almamız da gerekli), hiç tanımadığı insanlar için görev aşkıyla çalışan tüm sağlık görevlilerine, kamu görevlileri ve kargo görevlilerine saygı ve sevgilerimle bu şiiri ithaf etmek istiyorum. 

Çok yorumum yok bu sefer, en can alıcı noktayı her okuduğumda tüylerim ürperir ve "ben sağlık görevlisi olamazdım, kaldırmazdı bunu benim bünyem" derdim hep. Şimdi ise okudukça daha ciddiye alıyorum bu şiiri ve dualarımda gönlünü mesleğine adayan, yaşamı ciddiye alan ve omuzlarındaki yüklerle yine de dik durabilen herkese daha çok yer veriyorum. Sakin durmak ve bugünlere sarılmak gerek, yaşamaya dair bunlar geçiyor aklımdan. Dahası da var ama bugün bu şiire ağırlık vermek istiyorum...


"MESELA, KOLLARIN BAĞLI ARKADAN, SIRTIN DUVARDA

YAHUT KOCAMAN GÖZLÜKLERİN,
BEYAZ GÖMLEĞİNLE BİR LABORATUARDA
İNSANLAR İÇİN ÖLEBİLECEKSİN,
HEM DE YÜZÜNÜ BİLE GÖRMEDİĞİN İNSANLAR İÇİN,
HEM DE HİÇ KİMSE SENİ BUNA ZORLAMAMIŞKEN,
HEM DE EN GÜZEL,
EN GERÇEK ŞEYİN YASAMAK OLDUĞUNU BİLDİĞİN HALDE."

...


"Yaşadım" diyebilmen için..."


(1)

Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.

Bir sincap gibi mesela, 
Yani, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden.
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani, O derecede, öylesine ki,
Mesela, Kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için.
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken.
Hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

Yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin.
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak, yani ağır bastığından.

1947

(2)


Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız.

Yani, beyaz masadan
Bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
Biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına.
Hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden.
Yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz,
En son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
Diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orada ilk hücumda, daha o gün
Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu.
Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
Belki Yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,

Yaşımız da elliye yakın,
Daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
Yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım

Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948

(3)

Bu dünya soğuyacak, 

Yıldızların arasında bir yıldız,
Hem de en ufacıklarından,
Mavi kadifede bir yıldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,

Hatta bir buz yığını
Yahut ölü bir bulut gibi de değil,
Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
Zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,

Duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...

ŞUBAT 1948




Nazım Hikmet'in 1947 ve 1948 senelerinde yazdığı bu şiir hepimize gelsin istedim. Tam da hayatın içinde, bu günlerde benim aklımda bu şiir dolanıyor. Ezberleyebilir isem ne ala... :) 

Nazım Hikmet Ran'ın anısına da saygıyla; toprağı bol olsun, ışıklar içinde uyusun...

Bir başka yazımda görüşmek üzere...


6 Temmuz 2019 Cumartesi

Şiirlerle Hayat #25 - Küçük İskender


Bu hafta değerli şairimiz Küçük İskender'i kaybettik maalesef. Kanser tedavisi görüyordu ve 3 Temmuz 2019'da bu hayata gözlerini yumdu. Allahım rahmet eylesin, toprağı bol olsun... O da bu dünyadan göçtü işte. Ama onun gibi değerli şair ve edebiyatımızın isimleri gibi, o da eserleri ile hep yaşayacak biliyorum...

Daha önce bahsettiğimi sanıyorum ki, benim bilgisayar dosyalarımda sevdiğim şiirleri yazıları ve de edebi birçok şeyi sakladığım bir dosyam var. Küçük İskender vefat ettiğinde, bu dosyamın içerisinde olduğunu bildiğim sözlerine gitti aklım. Açıkçası şiirinin olmayışına hayret ettim, şiirlerini de açıp okumuşluğum var ama bir sürü sözünü kaydetmişim buldukça.

Sadece bir şiirinden sözleri varmış bu arada, sonrasında farkettim... O şiiri "Beni sevmene asla izin vermeyeceğim" diyerek başlıyor ve şu dizelerle bitiyor;

Beni sevmene asla izin vermeyeceğim.
Diye yazmıştın kapımdaki not defterine.
Ben de eklemiştim altına ;
Aşkı dövmek lazım, kalbe terbiyesizlik ettiğinde!... Küçük İskender



Resim, Google Görsellerden Alıntımdır...

Küçük İskender gerçek adı ile Derman İskender Över, 1964'te İstanbul'da doğmuş... Türkiye'de Şair, Eleştirmen ve Oyunculuk yaparak hayatını yaşayan Küçük İskender, Beykoz'daki evinde 3 Temmuz 2019 günü hayata gözlerini yumdu...

Bugün üstte dizelerini eklediğim şiirini paylaşmak ve Küçük İskender'i anmak istiyorum kendimce... Başta bir sürü sözünü paylaşırım diye düşündü isem de, şiirinin severek okuduğum dizelerini tekrar okuyunca en güzel anmak bu şiiriyle olur diye düşündüm... Önce yine şiiri bizlerle:


"Beni sevmene asla izin vermeyeceğim"
diye yazmıştın kapımdaki not defterime.
Kendi kapımı çalmak zorunda kalmıştım,
içerde olmadığımı bile bile.
Sevgilim, sevdanın sevdaya ettiğini etmez et, kemiğe...

Gövde'nin tarihi'nde yan yana dururdu yalnızlıklarımız,
plastik ve acımasız, zehirli ve karmaşık.
Kısaca, birbirlerine sevgiyi öğretmeye çalışırken,
birbirlerine kan içirdiklerini anlayan iki serseri aşık..

Işıktan ışığa geçen o tenha yolda,
o karanlık nefes alışta ve o darmadağın boğulmada,
seni sevmeme asla izin vermediğin o kör noktada,
o hırçın, o fazla erkek, fazla kadın noktada,
tanımadığım,
tanımaya kalkışmadığım,
izahı zor, kavranması imkansız bir hastalık gibi,
ilerledim gövdenin gövdemi bulandırdığı,
şaha kaldırdığı boşluklarda..

Biz birbirimizin çatalı, bıçağı,
biz birbirimizin incecik hırsızı, gönül süsü,
ayrılık, bir yutulmaz lokma gibi kaldı boğazımızda..

Dağlar, dersini verir acının kuşkusuz,
aslolan, savruk ruhlara yakışan sahici ölümler bulmakta.
Yoksa kimin kimin tabutunu çakacağı mühim değil.
Gecenin koynuna ihanet, bir bıçak gibi sokulmakta.
İz sürmedin,
ad sormadın,
dönüp bakmadın ardına..

Hatırla sevgilim, mutlaka sen de hatırla.
O kadar çok kovaladık ki hayat içerisinde
kendi kendimizi,
mecali kalmadı hayatların başka hayatları yakalamaya.

"Beni sevmene asla izin vermeyeceğim"
diye yazmıştın kapımdaki not defterine,

ben de eklemiştim altına:
"aşkı dövmek lazım
kalbe terbiyesizlik ettiğinde"

Küçük İskender...



Bir ayrılığın ardından yazıldığı düşünülebilecek bu şiir, esasında başlamadan biten bir aşkın da dizeleri gibi geliyor bana... Küçük İskender'in sözleri ve şiirlerine baktığımda, kendini ve aşkını yaşamın içerisindeki zorluklarla bağdaştırarak anlatan bir aşığın şiirlerinde şekil bulduğunu düşünüyorum..

Nehirlere karışan zehirli atıklar gibi  
ağır ağır akarak kanıma karışmakta yokluğun!
(Alpha adlı şiirinden)
Bir organ nakli gibi sevmiştim seni;

Çürük gözlerine bağışlanan ellerim,
Yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim..
Darmadağın kadınların, darmadağın ettiği erkekler gibi

Sevmiştim seni...
(Küçük İskender)


Benzetmeleri hayattan doğadan, en ciddi konular çoğunlukla... Hisleri somut olaylarla bağdaştırma meselesini çok kullanıyor ve evet edebiyatta buna ne deniyor bilemiyorum şu an, ama onun şiirlerinde okuduğumda beğendiğimi düşünüyorum her defasında... :) Küçük İskender de Can Yücel gibi çoğu kendisine ait olmayan dizelerin altına işlenen şairlerimizdenmiş, bu yazıyı yazmak için önceden kaydettiğim sözlerinin bulunduğu Word dosyasına bakarken bir kez daha farkettim; kendisine ait olmayan sözleri onun diye eklemişim ben de mesela... 

En üstteki şiiri bana önce ne hissettirdi biliyor musunuz; "Biz birbirimizin çatalı, bıçağı" dediğindeki incelik kalbime girdi mesela, nasıl çatal bıçaksız çoğu zaman işini görebilse de, bıçak çatalsız hep eksik. Bu örnekte de hem birbirimizi tamamlıyor, hem de beraber eksik kalıyoruz'u hissettirmiş Küçük İskender... :)

Naif bir biçimde ama en ciddi hallerde anlatımı hakim. Sevgi böyle olmalı dedirten cinsten ve aslında hatayı direk sevdiğine yıkmayan cinste de hala hassas, sevgi dolu;

"Kısaca, birbirlerine sevgiyi öğretmeye çalışırken,birbirlerine kan içirdiklerini anlayan iki serseri aşık.."

Diyor ya; "aslolan, savruk ruhlara yakışan sahici ölümler bulmakta." Sevginin vurduğu yerde insan artık daha fazla ölemezmiş gibi hissediyor ya hayatı deli debel yaşadığı aşık zamanlarında, sahici ölümler bulmaktan kastettiği bu bana kalırsa... Öyle bir öldürüyorsun ki beni, savruk ruhlarımıza yakışan sahici ölümler bulmamız lazım diyor bana kalırsa.

Yok, hiçbir şekilde bir eleştirmen ve de iyi edebiyat yapabilirim güdüm yok aslında; bu yazı dizim altında, oldukça basit olarak hissettiklerimi yazmak benimkisi... 

Son dizeleri olan "Beni sevmene asla izin vermeyeceğim" diye yazmıştın kapımdaki not defterine" dizelerini, ilk okuduğumda lisede idim mesela ve hissettiğim tamamıyla birinin benim onu sevdiğimi kabul etmesi gerekliliği değildiyse de, bıraksın seveyim dozunda Küçük İskender'in benim içinde bulunduğum durumumu anladığını ve anlattığını hissetmemdi. Herkes kendince çok sever hani, karşılıksız olsun ya da olmasın, gerçek seven onun sevgisini bilse de yok görmesin ister ya sadece... Öyle hissetmiştim ben de işte... Küçük İskender'in dizelerinde, hayatın içindeki durumlarla soyutluğumuzu anlamlandırabilmekti anladığım...

Hayatın içinde, Şiirlerin bende hissettirdiği ve bende kalanları anlatıyorum ya; bu şiir için de aşık olanın kendi içinde aşık olduğunu ve ötesinin aslında karşısındakinin çok fazla umursamayışlarının önemi olmadığını hissetmiştim ben... O günler geçti ve şu an kalbimde aynı derecede sızılar ve hisler yoksa da; hala hatırlıyorum ne hissettiğimi ama. Küçük İskender benim öğretmenlerimden dizelerini duyduğum değerli şairlerden biri idi hep. Daha fazla ezberimde şiiri olsun isterdim, sözlerinden çok mesela... :) Neyse ki, değerli şairlerimiz ve yazarlarımızın da eserleri ile hala yaşatma fırsatı doğuyor biz sevenlerine; onları yaşatmak, unutmamak ve unutturmamak nasip olsun inşallah...


Küçük İskender'in toprağı bol, mekanı cennet olsun dilerim. Ruhu şad olsun, şiirleri de hep okunsun okutulsun... İster istemez düşünüyorum misal; öte tarafta göç eden şairlerimiz şiirleşiyorlar ve "ne sevdik ama o dünyada" diye konuşuyorlar mıdır acaba? Sevmeden, yanmadan ve sarsılmadan, bunca yakan düşündüren sözlere ulaşmak o kadar kolay değil bana kalırsa... :)


Daha önceki Şiirlerle Hayat yazı dizime buradan ulaşabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürlerim ve sevgilerimle... (:

12 Ocak 2019 Cumartesi

Şiirlerle Hayat #24 - Cemal Süreya - Sevgilim Ben Şimdi


2019'un ilk Şiirlerle Hayat yazısı ile karşınızdayım bugün de. :) Tamam şu senenin ilkleri mevzuusunu bu yazımla bitiriyorum bu son ekleme ile! =) 24. Şiirlerle Hayat yazımla karşınızdayım bu sefer de. Diğer Şiirlerle Hayat yazılarıma da buradan ulaşabilirsiniz...

Bu hafta Cemal Süreya haftası olarak anabildiğimiz bir hafta idi, hafta bitmeden önce bir şiirini paylaşmak istedim ben de. 9 Ocak 1990 günü vefat eden Cemal Süreya'nın, bu yazı ile bir kez daha toprağı bol olsun diyorum.

Sanırım bu şiiri Sevda Sözleri adlı kitabında okumuştum ilk, sonra internette karşıma çıktı yeniden. Ve birkaç süredir, taslaklarda paylaşmam üzerine bekliyor. Önce şiiri sizlere de okutmak istiyorum; yazar, şair, sanatçı ve sanata gönül veren tüm dostlar, bizler gibi hatırlandıkça ölmezler. Cemal Süreya da, bu ve yüzlerce güzel şiiri gibi unutulmayacak ve ölmeyecek şairlerimizden bence. Öyle seviyorum, liseden beri işte... :)





Sevgilim Ben Şimdi

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim

Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara

Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden

Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz

“Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz”.

Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere

O gülün yüzü gülmüyor sensiz

O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı

Hepten hüzünlü bu günlerde

Gür ve coşkun bir günışığı dadanmış pencereye

Masada tabaklar neşesiz

Koridor ıssız

Banyoda havlular yalnız

Mutfak dersen – derbeder ve pis

Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş

Vantilatör soluksuz

Halılar tozlu

Giysilerim gardropda ve şurda burda

Memo’nun oyuncak sepeti uykularda

Mavi gece lambası hevessiz

Kapı diyor ki açın beni kapayın beni

Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi

Radyo desen sessiz

Tabure sandalyalardan çekiniyor

Küçük oda karanlık ve ıssız

Her şey seni bekliyor her şey gelmeni

İçeri girmeni

Senin elinin değmesini

Gözünün dokunmasını

Ve her şey tekrarlıyor

Seni nice sevdiğimi

Cemal Süreya




Bu şiiri okuduğumda, amatörce aklıma gelen şu oluyor; sevgilinin ve sevdiğin kişinin yokluğunda duyulan yokluğun, en güzel dile getirilişi... Bir seven düşünün ki, bunu kelimelere dökebiliyor. Şairler kavuştular mı, yoksa kavuşmadıkları için mi şair oldular bilmem; hangi derin şiir yazabilen şaire baksam, bir kavuşamamışlık, bir yarım kalmışlık görüyor üzülüyorum. Acaba "biz, biz yarım kalacak mıyız bu hayatta?" diye düşünüyorum...


Cemal Süreya'nın bu şiirinde en sevdiğim bölümü şurası;

Mavi gece lambası hevessiz
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi

Öyle bir an geliyor ki, sevdiğinizden ayrı ve yalnız hissettiğinizde, yaşam damarlarınız sökülüyor sanki birbirinden hani... Bir şiir o zamanları o kadar iyi anlatabilir işte! Bana çok net sevdiğim kişilere alıştığım zamanların sonrasında yaşadığım sıkıntılara dair hatırladıklarımı yaşatıyor sanki. Çok sevdim, çok yenildim, yanıldım diyebilirim. Talihsiz bir kızım aşk konusunda! :) Şıpsevdi değildim, ama gönlüm de sevmeye aşıktı. En derin sevdiğim 3 kişi oldu hayatımda, e sevdikçe de alışıyor insan hayatında bir sevdiğinin oluşuna!

Sonrasında da aynı böyle oluyor işte, sevdiğinle arandaki bağ yıkılınca; o yıkılan bağ sizin eşyalarla da bağınızı koparıyor zira. Yediğiniz yemek, içtiğiniz sudan sonra; mekana yıkılıyor sanki bütün suç. Yaşadığınız ortak alanı beğenmez, orayı eskisinden apayrı algılar gibi oluyorsunuz. Bu hissi özlemiyorum aslında hiçbir zaman, ama bazen o hissin varlığı da nimetmiş anlıyor insan! :) Sevmek sevilmek güzel şey, ayrılık, uzaklık ve kavuşamamak da olsa içinde...

Sevgilim Ben Şimdi Büyük Bir Şehirde Seni Düşünmekteyim" diye başlayan böyle güzel bir şiir, size de yarım kalmış bir aşkı anlatmıyor mu? Hiçbir aşk yarım kalmasın, her gerçek seven sevdiğine kavuşsun diyesim geliyor...

Cemal Süreya'nın ruhu şad olsun, benim hüzünlenesim varmış yine. Böyle şairler kırk yılda bir gelir belki de, nazikçe incitmeden sevmeye çalışan. Toprağı bol olsun. Bu şiiri, ölüm yıldönümü haftasında tüm gerçek seven ve yarım kalanların gönlüne biraz olsun su serpsin inşallah.

Sevgilerimle...

10 Kasım 2018 Cumartesi

Şiirlerle Hayat #23 - Atatürk Şiiri


İlkokulda öğrendiğim bu şiire; Atatürk Şiiri de demişler, Saat 9'u 5 geçe şiiri de... Ne denilirse denilsin, ilk öğrendiğimde benim için etkisi izlediğim Sarı Zeybek belgeseli ile artmıştı...

O şiir hala ezberimde. Atamızın 80. Yıldönümünde, bu sene tüm kıtalarının ezberimde olduğumu Kağanımla Atatürk'ten bahsederken hatırladım ve ona okuduğum gibi yazmak istedim... (:

Bugün Kağanım aklı en başında olarak, ilk Atatürk'ü Anma Gününü geçirdi. Benim küçüklüğümdeki gibi anma törenine gitmişler, Atatürk heykelinin bulunduğu heykele çelenk bırakmışlar ve artık daha net anlamış; Atatürk'ümüzün ülkemiz için değerini anlamak ve öğrenmek için kendi özverisi ile sorular soruyor bana... :) Benim için bunu görmek bilmek gurur kaynağı. Umarım bir ömür, tarihinin ve değerlerinin kıymetini bilir kuzularımız. Amin...

Atatürk Şiirine Gelince;



Saat 9'u 5 geçe,
Atam Dolmabahçe'de
Gözlerini kapamış,
Bütün dünya ağlamış.

Doktor doktor kalksana,
Lambaları yaksana!
Atam elden gidiyor,
Çaresine baksana!

Uzun uzun kavaklar,
Dökülüyor yapraklar.
Ben Ata'ma doymadım.
Doysun kara topraklar!



Hayat şiirlerle dolu... Küçükken belki de ezberlediğim ilk şiirdir bu, belki de değil. Ama benim en eskiden hatrımda kalan şiir bu... Atasına sahip çıkan, değerlerine sahip çıkar bireyler olmak ve öyle bireyler yetiştirebilmek nasip olsun cümlemize inşallah.

Bugün ben yeğenimin Atatürk'ü soruyor olmasına ve onun bu büyük değerimize değer veriyor olmasına, saygı duyuyor olmasına çok sevindim. Gurur ve mutluluk duydum. Sebebi, bir bireyin kendisini ve tarihini bilmesine verdiğim değerdi. Dilerim bir ömür kendisine ve çevresine, tarihine ve değerlerine saygılı bir birey olmasıdır. Cümle çocukların, cümle evlatlarımızın... :))


Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, 80 sene de geçmiş olsa unutulmadın ve daha çok biliniyorsun. Seneler de asırlar da geçse, daha çok kıymetin biliniyor olacak. Görüyor ve biliyorum ki, özleniyorsun. Işığınla binlerce nesli aydınlattın ve aydınlatmaya devam ediyorsun. Sen, silah arkadaşların ve nice ülkemiz için kan döken can veren büyüklerimize teşekkür ederiz. Ruhun şad olsun, mekanlarınız cennet olsun...

Kalbimizde, değerlerimizdesiniz... 

11 Ekim 2018 Perşembe

Şiirlerle Hayat #22 - Çocuklarınız... #HalilCibran


Bugün 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günüymüş. Bu her şeye bir gün bulmaya nasıl karar veriyorlar bilmiyorum ama bazen de bazıları uygun düşüyor... :)

Madem konu kız çocukları, yanına erkek çocuklarını da katıp evlat gözüyle de bakabilirsek eğer; her çocuğun kendi kararlarını alma, hayatlarını yönetme ve yollarına bakma gibi bir yaşam özgürlükleri olduğunu ortak bir öğreti kabul edebiliriz. Bunu ortak bir düşünce olarak kabul etmeliyiz! Bence öyle, ya sizce? Bu konularda da benim aklıma bir tek şiir geliyor, en sevdiğim... 

"Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız Değil." Halil Cibran. Şiirlerle Hayat adlı yazı dizimin, 22. şiiri. İyi okumalar olsun... :) Diğer "Şiirlerle Hayat" yazılarıma da, buradan ulaşabilirsiniz...


Çocuklarınız... 

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin.
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever

Halil Cibran (Khalil Gibran)


Halil Cibran, 6 Ocak 1883 doğumlu, Lübnan asıllı ABD'li ressam, şair ve filozof. 
Kendisini Türk yazarlarımızdan sanıyordum ama değil imiş. Vikipedi'ye göre; 3 adet filmi bulunmakta, eserleri 30'dan fazla dile çevrilmiş ve oldukça başarılı da bir ressam imiş...
10 Nisan 1931'de ABD'nde hayata gözlerini yummuş..


Bu benim en sevdiğim Halil Cibran şiiri, daha ne kitabını okudum ne de başka şiirini. Ama bu öğretiyi benimsemiş kişilerin çocukları olsun isterim hep, okuduğumdan beri...

Sanırım ilk okuduğumda bu şiiri lisede idim ve birçok arkadaşım vardı çevremde; ailesi tarafından, nasıl düşünsün ve ne okusun diye kendisi adına karar verilmiş. Üzülürdü her biri, üzülürdüm ben de. Benim ailem öyle birileri olmadı, bizi şekillendirdi ve de doğruyu öğretmeye çalıştılar ve elbette fikirlerini de sundular; ama tamamiyle bunu yapmalısın demediler hiçbir zaman. "Okumalısın!" dediler ablama da bana da, onların tek koşulu ikiniz de okuyacaksınız oldu bize...

Sonra büyüdük, ben bu şiirin üniversitede de değerini gördüm; mesleğini de, yaşayacağı hayat tarzını da seçmiş arkadaşlarım oldu yine. Ok'u da yay'ı da kendi bilen ailelerde yetişmişler ve hayatı yaşayamıyordu arkadaşlarımın çoğu... Boşverdi hepsi birer birer, yapmak istediklerini de unutup zaman doldurdu ve hayata atılmayı geciktirdi! Kimisi de, kendisine biçileni gerçekleştirmeye uğraştı. Ama zorlandı, ama kolay yaptı ve sonucunda bir kısmı sadece kendi istediği yola dönüp yeniden yol alabildi...

Yok muydu, kendine biçilen yolun esas doğru olduğunu görenler de oldu; ama kendileri değil, ailelerinin yönlendirmesiyle buldu. Kendileri gibi yapmaya çalışan ailelerin yetiştirdiği bir kısım arkadaşlarımı da, lise ve üniversite bittikten sonra bulamadım mesela. Belki çok yoğunlardır, kendilerine biçilenlerden yana dedim; belki de kendilerine biçilene razı gelmek zorunda kalmışlardır... Ama hep bildiğim, Halil Cibran'a hak verdiğim oldu... Hiçbirimiz başkasının çocuğu değiliz hayata yönlendirilmek manasında, yolu bizim bulmamız gerekiyor; gösterilmesinin ötesinde bizim karar vermemiz gerekiyor...


Malum, bugün Dünya Kız Çocukları günüymüş, tüm kız çocuklarımızın günü kutlu olsun; Kuzenim İncimin ve de tüm kız çocuğu olmuş nice yakınlarımın... :) Bu yazıyla bağdaştıracak noktaya gelene dek bir şeyler daha söylemek istiyorum...

Yıl 2018 ama hala eğitimden arda koyulan ve evlendirmeye erken değilmiş gözüyle bakılıp, 18'inden önceki yaşlarında yetişkin ilan edilmeye kalkılan kızlarımız mevcut. Ne yazık ki, böyle görülen erkeklerimiz de mevcut... Anadolunun dört bir yanında hem de, doğu-batı ayırmaksızın... "Bir gün batarsa bu ülke ekonomiden değil, ahlaksızlıktan batacak bu gidişle!" diyen bir kesim var bu sıra, abartıyorlar diyemiyoruz!

Kız çocukları okumalı, kendini savunabilmeli, kendini her türlü hayat üzerinde idare edebilmeli; diye bilmeli, bildirmeliyiz bu sebeple. Kız çocukları, evlendiğinde erkek eline bakmadan yaşamalı ve anlaşamadıklarında ayrılmaya kalktıklarında da bana ve evladıma kim bakacak dememeli!

Erkek çocukları da okumalı, ama okurken de çalışırken de kendi işini görebilmeli. Evlense de evlenmese de, kadınlardan medet ummamalı her işte. Ne yemek, ne çamaşır ne de hayatının kararlarını, bir başkasına devretmemeli de...

Velhasıl bir gün hayatın çocuklarından birini yetiştirecek olursam (bir anne olarak da!), hem benim hem de benim olmayan bir çocuğu; bu annelik babalık öğretisi olan şiiri, hiç unutmamak istiyorum. Kendi fikirleri, kendi kararları ve iyi yönde olmasına uğraşacağım kendine ve hayata dair idealleri olan bir çocuk ve çocuklar yetiştirip, onu hayatta tutmak istiyorum. Yanlışlardan korurken, benim yapmak istediklerim veya benim olmasını uygun gördüklerimden ibaret bir hayatı olmasın.

Çocuklarınız, sizin çocuklarınız değil. Onlar kendi yolunu çizen hayatın oğulları ve kızları... En sevdiğim ve en anlamlı bulduğum, hayatın içinden şiir dizeleri; benim size bugün Şiirlerle Hayat köşemden hediyem olsun istedim. Halil Cibran'ın kalemine sağlık, ruhu şad olsun...


26 Eylül 2018 Çarşamba

Şiirlerle Hayat #21 - Bittiğine Yanarım #AliKızıltuğ


Bittiğine Yanarım - Ali Kızıltuğ

Niye bayram edem yılbaşlarında
Ben ömrümün bittiğine yanarım
Çocuklar sevinsin onlar böyür
Ben ömrümün bittiğine yanarım

Çok değiştim kim demiş aynıyım
Yavaş yavaş eşitmeyim duymayım
Maçım bitti uzatmaları oynuyom felek
Ben ömrümün bittiğine yanarım

Yıkılsın başına saraylar hanlar
Bir gün ömür almıyı kullar vay dünya vay
Neye yaradaki artık paralar pullar
Ben ömrümün bittiğine yanarım

Kızıltuğ niye sustu dillerin
Kokusu kalmadı sanki eski günlerin
Çok kahrını çektim gurbet illerin
Ben ömrümün bittiğine yanarım

Ali Kızıltuğ


Dedemin hastalığının haberini, 2017'nin Aralık ayında almıştık. Tedavi sürecine sonrasında karar verildi ve Şubat ayında Antalya'ya geldik annemle. İlk hastalık haberini aldığımız sıralarda paylaşmıştı dedem bu şiiri, facebook hesabından... O zaman çok içime oturmuştu ve dönüp dönüp okuyamamıştım bile, hep aklında bu şiir var bildim ve benim aklımda da hep bu şiiri oldu son zamanlarında. Bana şimdi dedemi hatırlatacak bir şiir olarak kalacak, Ali Kızıltuğ'un "Ben Ömrümün Bittiğine Yanarım" şiiri. Biliyorum...

Ali Kızıltuğ; dedemlerin köyünden bir ozanımız, Sivas'ın Mursal köyünden bizim köylümüz oluyor. Ailecek tanışır ve de görüşürdük küçüklüğümden beri, gelmeseler de bilir ve arar sorardık. Ben büyüyene dek türkülerini çok sık duysam da, açıp açıp dinlemiş değil idim. Ama annemle babamlar ve Dedem de severdi Ali Kızıltuğ'u, dinler ve bilirlerdi de türkülerini. Ali Kızıltuğ'a da dedeme de Allahım rahmet eylesin. Umarım öteki dünyada buluşmuştur, diyorum şimdi ikisi için de...

Dedem vefat edeli bugün beş gün oldu; defnedildiği gün, yani pazar günü, dedemin evine geldim yine. O gün dayımlardan küçük kuzenimle beraber dedemin evine getirildiğimden beri garip hissediyorum kendimi. Bu ev onsuz çok garip şimdi. Her an her yerden çıkacak, her an gelip bir şey söyleyip televizyonun başına dönecek gibi; gözüm odaların kapılarında... Her an yüksek sesle izlediği televizyonunu açacak gibi geliyor mesela; geldim geleli televizyonu açmaya bile cesaret edemedim mesela, büyük kalabalıklarımızı dün göndermiş olmamıza rağmen üstelik. Şimdi annemin dayısı, iki yengemiz, iki de teyzesi ile kaldık dedemin evinde annem ve ortanca dayımla beraber... Bir de benim dayılarım var, dedemin oğulları işte... "Bu ev anneannemden sonra kapanmadı, gelip gittik de; şimdisi zor, öyle böyle kapanacak diye üzüntülüyüz." Bir ocak kapandı, bir devir bitti diye hissediyoruz. Ben kendimi bildim bileli dedemler bu evde oturuyor, daha nasıl garip hissetmeyeyim ki kendimi diye düşünüyorum...

Dedem bu şiiri paylaştığında, eminim ki benim ve sizin okuduğunuzda hissettiğinizden çok başka bir şey hissetti; şiirin de sonunda dediği gibi, "neye yarar ki artık paralar pullar, ben ömrümün bittiğine yanarım!". Ömrünün sonu için korkardı, hastalığı ve kullandığı ilaçlar çoktu. Kimse zahmet etmesin, gerekirse birini tutarım gibisinden düşünür ve kefen parası yapardı herkes gibi kendine. Ne yazık ki, onun bile kendini kurtaramayacağını biliyordu belki de... 

Ömrünün bittiğine üzüldüğünü ve daha fazla yaşamayacağını bilmeye duyduğu üzüntüyü tahmin edebiliyorum; sadece bu şiirle bile, hayat dolu bir adam olduğunu anlatabilirim size dedemin... Kalabalığı, yedirmeyi içirmeyi ve hoş sohbeti seven adamdı dedem. Anneannemden sonra, evlatları her ne kadar her fırsatta çevresinde oldu ise de; eskisi gibi kalabalıkları olamadı dedemin. Ama yine de severdi arkadaş edinmeyi ve dernekler aracılığıyla çok arkadaş edindi... Ama ömür en nihayetinde yine yetmedi ve o uzatmaları oynuyorum hissini tattı ya, buna üzülüyorum beş gündür! Dedemin hastalığının ciddiyetine rağmen, bu kadar acı çekeceğini tahmin etmezdik. Evlatları son anına dek hep başında idi de, ecelin önüne geçemediler yine de...

Bu şiiri okuduğumda en çok canımı yakan mısra var; "Çok kahrını çektim gurbet ellerin!" Ömrü boyunca Almanya'da Ankara'da yaşadı da, devam edemediler ömürlerine uzun seneler boyu köylerinde. Tam köye ev kurdular anneannemle, birkaç sene yaşadılar ki; anneannem vefat etti.. İçine bir özlem olduğuna ve de o özlemi ne kadar gitse de dindiremediğine, anneannemden sonra köyden daha çok koptuğunu bildiğim için de üzgünüm maalesef ki...



Hayat şiirlerle dolu, şiirler hayatın her yanında diyorum ya size; bu da benim dedemin, biz evlatlarına torunlarına ve tüm sevenlerine, hayatının şiiri ve türküsü... Ali Kızıltuğ'un türküsü var bu şiiri üstüne, "Ben ömrümün bittiğine yanarım" diye... Bugünü ömür bilip, bittiğine yanmayanlardan olalım diliyorum son olarak. Bir ders niteliğinde şiir, sona gelmeden bu hayatı yaşamayı ihmal etmeyelim; ömür dediğin bir gündür, o bir gün de bugündür... 

Dedeme, Ali Kızıltuğ'a ve tüm ölmüşlerimize rahmet ve kabir rahatlığı diliyorum. Sevgilerimle...

24 Haziran 2017 Cumartesi

Şiirlerle Hayat #20 - Seni Saklayacağım #ÖzdemirAsaf


Geldik Şiirlerle Hayat yazı dizimde 20. yazıma, maşallah... :) Diğer Şiirlerle Hayat yazılarımı da burada bulabilirsiniz...

Bu ay en çok şiirlerinden dizeleri aklıma gelen ve de bu sebeple bol bol okuduğum şair Özdemir Asaf... Daha önce de bahsetmişimdir, bahsetmediysem de anlatayım; uzun zamandır tuttuğum bir şiir dosyam var bilgisayarımda ve de ilk şiir okuma tutkum ortaya çıktığında sevdiğim şiirleri daha sonra yine okumak için yazdığım birkaç defterim de var...

"Edebiyat Dünyam" isimli bilgisayar dosyamın içerisinde "Şairlerle Şiirler" klasörünün içinde en sevdiğim şiirlere sahip olan bir diğer şair olan Özdemir Asaf'ın da dosyası var... Ama bu yazı dizisini yazmaya başlayalı, hiç baştan sonu bir şiirini paylaşmamışım; sadece dizelerinden notlar eklemişim. Büyük eksiklik olarak görüyordum, ki bu eksikliği kapatma vakti bu ay en çok Özdemir Asaf dinlemem ile gerçekleşecekmiş meğer... :)


Özdemir Asaf, Cumhuriyet Dönemi Türk Şairlerindendir (1923-1981). Birçok şairimiz gibi şahsına münhasır bir şair olarak görüyorum Özdemir Asaf'ı ben. Çok kısa cümleleriyle, ne demek istediğini karşıya geçirebilen yegane şair kişiliklerinden biri... Anlatımında büyük bir gizem var bir yandan da bana göre. Nazım Hikmet ve Cemal Süreya haricinde, aşk hayatını bilmediğim şairlerinden biri. Ama öyle ki, Özdemir Asaf'ın şiirlerini okurken sevgisini bilmeden de tahmin edebiliyorum sanki. Acılı değil, sevmeyi sevmiş biri. Sevmenin değerini bilmiş, cümlelerini seçerken o kadar kibar ve dikkatli kullanmış ki; "sanki sevmiş, sevilmemiş ama isyan etmemiş" diyor insan. Gerçek sevgiyi biliyormuş, bilmiş tatmış ve bunun tadını çıkarmış diyorum istemsiz. Acı değil, gerçek sevgi görüyorum onun şiirlerinde. Yorumlamak veya tanımlamak haddim değil, benim onun şiirlerini okurken hissettiklerim bunlar...

Şiirlerini kime yazdı bilmiyorum, açıkçası öğrenirsem büyü bozulacakmış gibi araştırmadım da. Hep şöyle düşündürüyor bana; "Özdemir Asaf ilk olarak birini sevmiş ama hiç karşılık göremediği biriymiş. Bu karşılık göremediği kadın, kendisini sevdiğini bildiği için ve umut vermemeyi ona karşı hoş davranmayarak gerçekleştirebileceğini sanmış biriymiş gibi geliyor. Özdemir Asaf kızmaz, kırılmazmış yine de ona. Sadece sevildiğini de bilse yanında kalmasını ve hor görülmemeyi dilermiş ama o da olmamış. Özdemir Asaf tekrar aşık olmuş ama şiirlerini hep o'na yazmış, bir karşılık istemediğini şiirleriyle anlatmış sanki. Hep anlaşılmayı dilemiş ama anlaşılmasa da olurmuş. Öyle bir yazmış ki, her okuduğumda bana ve benim gibilere ilk aşklarının hoş davranmayışlarını hatırlatmak olmuş onun şair kişiliğinin bir özelliği bence...

Özdemir Asaf'ın şiirlerinden kendimce çıkardığım hikaye bu. Ben onun şiirlerini, ilk aşkıma duyduğum kırgınlık adına okudum başlangıçta belki de... :) Bu yazıda, "Seni Saklayacağım" adlı şiiri, kendim adına hissettiğim kırgınlığımı her defasında doğrulayan bir şiir benim için.

En azından ben her okuduğumda şöyle hissediyorum; ilk defa seviyorum ama hoş karşılanmıyorum ve ilk defa sevdiğim kişi tarafından sevgime kötü tavırlarla karşılık alıyorum. Sanki bu şiiri okuduğum her defasında o eski anlara dönüp, o kişiye karşı dizeleri dile getiriyorum ve onun tarafından anlaşılıyorum. (İlk okuduğum andan beri böyle hissediyorum, hayat işte.) (:


Özdemir Asaf'a saygılarımla, kalemine sağlık. Toprağı bol olsun, ruhu huzurlu olsun...


Seni Saklayacağım – Özdemir Asaf

Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.


Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.


Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.


Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.


Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.


Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.


Bir gün, tam anlatmaya..
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım..
Anlayacaksın.



Son olarak demek istediğim bir şey var ki şairimizin bu şiiri üzerine; en güzel sevmek budur bence, aşkı kazanç sağlamak olarak görerek acı çektirerek değil, kabullenerek her şeyiyle sevmekten ibaret olduğunu bilerek... 

Yine Özdemir Asaf şöyle demiş ki mesela; 

"Herkes fazlasıyla sevmiş, 
ben eksiklikleriyle de sevdim oysa..."

Hayat şiirlerle güzel, hepimize bol şiirli günler ve şiir tadında bir bayram dileyerek bitiriyorum bu yazımı da. Bugün arife, yarın Şeker Bayramı. Mübarek olsun hepimize bayramımız. Sevgilerimle... :)

22 Mart 2017 Çarşamba

Şiirlerle Hayat #19 - Çaresizmişim...


Şiirlerle Hayat yazı dizimde, bana bile sürpriz halde benim şiirlerimden birini yazmak istedim bugün. İki hafta önce -8 Mart 2017 Çarşamba günü- Damla bize geldiğinde, beni geçmişe götürecek bir defterimi getirdi. Benim tuttuğum ilk günlüğüm ve ilk defterim olan mavi defterimden sonra, en eski sayabileceğim aşağıdaki defterimi... Elimdeki en eski defterimi; 2005-2006 senesinde tutmaya başladığım ve seneler önce bitirip rafa kaldırdığım defterim sanırken meğer benim bile unuttuğum bir defterim varmış; Damlamın dolabında saklanır dururmuş... :) 

(Damla benim çocukluktan beri arkadaşım, bir yazımda da birçok yazımda da bahsetmişimdir. En çocuk, en pervasız zamanlarımızı biliriz birbirimizin. Meğer o deftere de az ama öz o anları anlatan ne anıları sığdırmışız...)

Seneler önce, içerisinde taş çatlasın 15 sayfalık benim yazdığım ve birçok yerden aldığım alıntı söz ve cümleleri okumak ve birilerine alıntılar yapmak için benden almıştı. Bahsetmeliyim ki, teknolojinin daha bizi bu kadar ele geçiremediği zamanlardı. İnternete girerdik de, henüz yeni yeni ve çoğumuzun evinde sınırlı internetin olduğu zamanlarda bugünkü kadar teslim etmemiştik kendimizi... Geçen hafta Damlanın getirdiği defterimden sonra şöyle dedim kendime; "Meğer ne cesaretle şiirler de yazmaya çalışmışım zamanında!" 

Mavi defterim ise ilk günlüğümdü, tüm öfke dolu anlarımı ve nefret ettiklerimi olabildiğince açık yazdığım defter olduğu için birkaç sene sonrasında parçalayıp atmıştım. Nefret büyütmek istememiştim kimseye, geçmişin beni ağlatan anıları bugünlere taşınsın istememiştim; ki hala "iyi ki yırtıp atmışım" diyebiliyorum şimdi...



Gel gelelim bu defter elime geçtiğinden beri, o zamanlardaki cesaretime ve kendime güvenime de hayret doluyum. Defterin bir yerinde şöyle demişim bir platonik aşkıma; "Kendimden eminim ki, bu karşılıksız sevgime bir gün senden karşılık bulacağım. Ve bu seni tanımaktan daha kolay olacak..." İnanır mısınız, kime dediğimi ve neden bu kadar net konuştuğumu da hatırladım bu cümlelerden sonra... 

Madem burada açıkladım, onu da söyleyeyim; ortaokuldaydım ve sevdiğim kişi içine kapanık bir karaktere sahipti. Ve ben onu sevdiğimi belli etmemeye çalışsam bile, onun beni anladığını biliyordum. Ne umut verirdi benim istediğim-istemediğim bağlılıktan yana ne de arkadaşlığını esirgerdi benden. Ve yakın olsak da birbirimize, ben bile bazen onu çok çok iyi tanımadığıma inanırdım. Şimdi geride kaldı herşey, bugün de yazsam arkadaşlığımız sürer ama öyle bir şeyden yana umudum yok. Ama iyi ki yaşatmış bana o hisleri ve yazmışım, dedirtti bu defter bana. Zira o yaşatmasaydı bu hisleri gerçek arkadaşlığı ve ben yazmasam da sevmenin bu karmaşık ama tadılası dünyasını yaşadığımı unutacaktım...

Şiirler böyleymiş meğer, yazıldığı döneme dair bilgileri kendinde taşır ve hatırlatırmış. Bu öğrendiğime göre 2004teki ben ile bugünkü bildiklerimi karşılaştırdım... Dosdoğru ve tüm içtenliğimle. Hayat işte... :) İyi okumalar...


Gelelim en acemi bulduğum ama bir o kadar da yorum yapma isteğimi dürtüleyen kendimi nitelendirdiğim ve şiirimin adına tam uygun "ÇARESİZ" adlı şiirime;

Günler geçmiyor sensiz
Dertler tükenmiyor sevgisiz
Sen olmayınca sevgilim
Hep kalıyorum çaresiz

Akşam oldu burada
Kaldım yine sensiz
Yakamozu izliyorum
Şu anda çaresiz...

Didem Köse...




Şuraya kendi resmimi de koyayım madem dedim, bu resmi 2004'te çekindiğimize emin olarak paylaşıyorum bu arada... Geçmişi bugüne taşıyan defterimi de 2004'te tutmuşum, eklemeden geçmeyeyim bu arada...


Gördüğünüz gibi kafiyeye önem, yeni yeni görmeye başladığım Türk Edebiyatı derslerine uygun. Kafiyeye önem ve mübalağa sanatı da hakim, zira ben ekvator'da yaşayan birine sevgi beslememiştim "Akşam oldu burada!" nedir? (!) :) Sanki Amerika'daki birine aşık oldum da sadece burada akşam oldu. Tövbe tövbe diyorum hemen ciddiyete geliyorum. :)

Beni en çok güldüren bu akşam olgusu olmadı tabii, beni güldüren "birinin varlığının olmamasıyla çaresizliğe bürünmemin bu kadar ciddi boyutta olmasıydı. Kısacık bir şiir olabilir ama içinde o zaman ki hislerimin ciddiyetini iyi hatırlıyor ve anlıyorum. Hayatı olduğundan daha ciddiye almam hem güzel hem de bir o kadar da birçok şeyi öğrenmemiş olmanın gerçeği zamanla öğreneceğimden habersizliğimin resmiyeti...

Şimdiye bakıyorum da, yazmaktan korkar haldeyim. Yazının beni bu kadar etkilediğini ve o anları kaleme aldığım gibi hissetmediğim gerçeği var şu anımda. Dertler hala tükenmiyor elbet, o yaşımdaki Didem'e öncelikle bunu söylemek isterdim; "2004'ten bu yana bir şey değişmedi Didem. Ama sen yaşamı sevmeye devam ederek yaşıyorsun hala." Diye...

Zamanla birilerinin yokluğundan çok, varken yok gibi hissetmenin daha çok dokunduğunu anladım mesela. O yüzden "Birinin gerçek yokluğunun acısı daha hafifmiş inan ki. Birileri varken yok hissettirince insan anlıyormuş, "yokluk" denen olgu "varlığın yokluğundan" daha hafif kalıyormuş..."


Ve son olarak da şunu söylemek isterdim; "Sadece sevgisizlikten değilmiş meğer dertlerin tükenmemesi; karşıdaki seni sevmese de, saygı ve anlayış ile de yaklaşsa yetermiş... Ve sevgi de, saygı ve anlayış olmadan işe yaramıyormuş meğer..." 

Birini severmişsin ama, o seni sevmese de onun sana nasıl davrandığı önemli imiş asıl! Bu şiiri yazdığım kişiden sonra, kimleri kimleri sevecekmişim meğer. Önemli olan sevmekmiş öncelikle hala, ama "gerisinde mutlaka saygı da gelmeliymiş karşıdan" diyecekmişim. Tahmin eder miydi, 12-13 yaşındaki ben? Oysa gurursuzlukla dolu bir sevgi idi o zamanlar bilinen, sevecektin gururunu hiçe sayacaktın. Bize öyle öğretilmişti belki de. Sevmese de şansını zorlamaya ve içten içe yanmaya devam edecektin sevmeye ve ona belli etmeden de olsa yaşayacaktın işte...

Üstteki olgular hala değişmedi esasında, dediğim gibi değişen tek şey "Aslında varlığı hakim olan kişilerin yok gibi hissettirmesinin daha acı olduğunu öğrenmem" oldu. Ve şimdi ile o zamanı kıyasladığımda, o zamanlar şiir yazmaya ve sevdiğim beni sevene dek kendimi göstermeye karşı daha cesur olduğumu anlayabiliyorum. Esas çaresizliği bilmiyor oluşum da cabası.

Esas çaresizlik; sen onu severken seni görsün diye çabalamak değil de, sevdiğini söyledikten sonra her şeyin yalan olduğunu gösteren belirtilerle geride bırakılmakmış. İnsan böyle anlarda, biri seni sevdiğini söylemeden önceki anlardaki arkadaşlığından bile şüphe duyar, yalan olduğunu hisseder olurmuş...

Velhasıl, çok çaresizmişim (!). Varlığımı hissettirebilmeyi geçmişim. Şimdilerde "sevgilim" demeye cesaret edemezken kimseye, en güzeliyle yaşamışım aşkı kendimce. Ama en çok onsuz kalışıma nasıl da dertlenmişim. Oysa önemli olanın bu olmadığını bilememişim... :)

Sevgilerimle...

8 Mart 2017 Çarşamba

Şiirlerle Hayat #18 - Kadınlarımızı En İyi Anlatan Şairlerimiz...


Bir kadını bence yüce gönülle seven erkekler en güzel şiir ve söz ile anlatır, göz ve davranışlarla anlatılır bir de. Tüm bu saydıklarım değer verildiğinin bir göstergesidir... Kadınlar ise yaşadıklarının verdiği deneyimlerle anlatır; bu topraklarda varlıktan çok yokluğu, değerden çok değersizliği ve mutluluktan çok mutsuzluğu görmüş ama yine de dimdik durmayı başarabilmiş "şükür" edebilmeyi unutmayan kadınlarımız...

Benim en sevdiğim şairlerin anlatımlarında hep kadın el üstündedir; sevilmesi bilinir ve baş üstüne konulur. Zamanımızdaki gibi; ne giydiği, nasıl dışarı çıktığı, ne ettiği, ne konuştuğu ve ne güldüğü dert edilmez şiirlerde çokça. Kadın sevilmelidir; bir doğuran denilmeden, yetiştirdiği, emek verdiği ve duygusal sıkıntılarını bir kenara bırakıp ayakta durmaya çalıştığı savaşları unutulmamalıdır bence de...

Unutmayan, değer veren, bir gün değil her gün kadını baş üstü eden erkeklerimize, kadınlarımıza ve şairlerimize teşekkürlerimi yüce gönlümden sunarak belirtmek isterim; Kadın varsa dünya güzeldir, onun annelik merhameti ve yüreği herkese yetebilir. Tanrı kadını yaratır, kadın doğurur ve nice nesilleri yetiştirir...



Söyleyecek sözüm yok bu sefer fazlaca. Ama bir gün seveceksem birini, girecekse bir erkek hayatıma; kadına ve insana verdiği sevgisi yüce gönlüyle bir olan birini seveyim isterim. Ömrümüzü paylaşmaya gelsin, sorumluluk-sevgi-saygı-sabır-sadakat karşılıklı olsun. Allahım biz kadınları; saygı ve sevgi dolu, merhametli ve anlayışlı, sevgisi ben değil "sen" dedirtebilen adamlarla karşılaştırsın... !


Kadınlarımızı Anlatan Şairlerimize gelince; Benim en sevdiğim 3 şairin  1'er şiirini ve son olarak da Nazım Hikmet'ten savaş döneminde yazdığı bir şiirini paylaşmak istiyorum bugün sizlerle... Ve sizin de aklınızda şairlerimizden kadınlarımıza yazılmış sevdiğiniz bir şiir var ise, bu yazıyı ne zaman okursanız okuyun yoruma ekleyin isterim. "Bir gün değil, bir ömür yaşamak, hatırlanmak, sevgi ve değer görmek dileğimle." :)



Hoş Geldin Kadınım - Nazım Hikmet



Hoş geldin kadınım benim hoş geldin!
Yorulmuşsundur;
nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını.
Ne gül suyum ne gümüş legenim var.
Susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim.
Acıkmışsındır;
Beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam,
memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin!
Ayağını bastın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi.
Güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
Ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler.
Gönlüm gibi zengin,
hürriyet gibi aydınlık oldu odam...
Hoş geldin kadınım benim hoş geldin



Özdemir Asaf;



Bir kadının dudaklarında değildir aşk.
Bedeninde hiç değildir.
Aşk, kadının göz kapaklarındadır.
Kadın, göz kapaklarında saklar o adamı.
Ne kadar yanarsa yansın canı, ağlayamaz bazen.
Sımsıkı yumar gözlerini.
Adam hep orda kalır.
Kadın, asla bırakmaz adamı.
Kadın, asla vazgeçmez ondan.



Cemal Süreya;



Yaşadım, tanrım,
yarım ve uluorta.
Bir dahaki hayatta,
varsa öyle bir hayat,
şiir yazar mıydım,
bilmiyorum.
Ama kadınlar, tanrım,
öyle sevdim ki onları,
gelecek sefer
dünyaya
kadın olarak gelirsem,
eşcinsel olurum.

Cemal Süreya...


Ve Kadınlarımız... (Nazım Hikmet Ran)

Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez. 
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
                          hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
ve onlar
              ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
                                               ufacık, kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altında akan 
                      toprak
                         toprak
                                     ve
                                          topraktı.

Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında 
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
ve kadınlar 
birbirlerinden gizleyerek 
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
                ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
                        anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen 
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
                                    kadınlar
                                                 bizim kadınlarımız  

şimdi ayın altında 
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı, 
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
                ince boyunlu çocuklar oynuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
       yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru
             
                                                    Nazım Hikmet



Benden Bu Yazıya Son Not; Tüm hemcinslerimle beraber Dünya emekçi kadınlar günümüzü kutlar, emeklerimizin karşılığını alabildiğimiz bir ömür dilerim hepimize. Ve erkeklerimize, bir kadın çok bir şey istemez demek isterim; eğer sever, sevdiğini hissettirirseniz. Doğru kadını bulmalı, kimseyi kandırmamalısınız. Ben demeden, Sen diyebilmelisiniz karşılıklı. Bizlerin hisleri ve hayatını önemseyerek sevin isterim bizleri. Biz kadınlar çabuk kanarız da, siz de bizimle kandırmayın kendinizi bir yalanı yaşatmayın bizlere. Bir ömür tüketmeyip, bir ömür beraber sevgi büyütmek için bir kadının elinden tutun ve dürüst olun. (Aynı şeyler, biz kadınlar için de geçerli.)

Ve bir kadını; anneniz, kardeşiniz, teyzeniz, halanız, anneanne&babaanneniz ve kızınızın da bir kadın olduğunu bilerek ve ömrünüzü güzel geçirmek için sevin... Bakın görün, dünya kadın-erkek birbirimizi bilinçle sevdikçe daha güzel bir yer olacak... Sevgilerimle... :)


12 Şubat 2017 Pazar

Şiirlerle Hayat #17 - Kar Kesti Yolu...


Ne zamandır Şiirlerle Hayat yazı dizime yazmamamın eksikliğini hissediyor ama bir süredir içinde bulunduğum durumlarımı anlayabilecek bir şiire rastlayamıyordum. Dün şiir arşivimi gezinirken, bir şiire denk gelip durakladım. "Meğer ne zamandır Nazım Hikmet Ran şiirlerimin dosyasını açmıyormuşum..." dedim. Bir yokluğu şiirle, azıcık sözle anlatabilen bir şair Nazım Hikmet Ran. Sayılı eski zaman şairlerimizden sevdiklerim arasında, Nazım Hikmet Ran...


O zaman bir kez daha Nazım Hikmet paylaşmalıyım dedim dün rastladığım gibi. Dünden bugüne, gönüllerde saygınlığını dillerde şiirleri unutulmamış bir şair o. İnsan zaten en son ne zaman anılırsa, o zaman ölürmüş... Hala ölmeyenlerden Nazım Hikmet Ran; Cemal Süreya, Barış Manço, Cem Karaca, ve şimdi aklıma gelmeyen birçok sanat büyüğümüz gibi... Şiirlerle Hayat'ta bu yazıda; Nazım Hikmet'in Kar Kesti Yolu şiiri var...

Kar Kesti Yolu

Kar kesti yolu
Maxicep.com - Nazım Hikmet - Kar Kesti Yolu Sen yoktun
Oturdum karşına dizüstü
Seyrettim yüzünü
Gözlerim kapalı...
...
Gemiler geçmiyor
Uçaklar uçmuyor
Sen yoktun
Karşında duvara dayanmıştım
Konuştum, konuştum, konuştum

Ağzımı açmadım
Sen yoktun
Ellerimle dokundum sana
Ellerim yüzümdeydi...


Nazım Hikmet RAN


Bir insanın sevince, nasıl sevdiği kişi olduğunu ve esasında sevdiği kişinin varlığına ihtiyaç da duymayacağını anlatan bir şiir bu bence. Ben her okuduğumda bunu anlıyorum, bunu hissediyorum başlangıçta. Özdemir Asaf'ın da bir şiirinde belirttiği gibi, insan sevdiği oluyor aslında;


Kim o deme boşuna, benim ben.Öyle bir ben ki kapına gelen,Baştan başa sen... 


Kar Kesti Yolu şiirini zamanında anlamamışım meğer, sadece almış saklamışım belki de diyorum bir de şimdi. Çünkü bir zamanlar beklediğim kişinin geleceğine olan umudumu da hatırlatıyor şimdi. Kiminin varlığı çok az sebebe bağlı da olsa, yokluğunu kaldırmıyor galiba bazen insan. Yokluğunda da hem var, hem yok hissediyor kişiyi. Varoluyor yine, hayallerde de olsa... Aynı Nazım Hikmet'in şiirindeki gibi hissediyor ama anlamlandıramıyormuşum bu olguyu meğer. Yoksun olgusunu nasıl anlatabilirdim ki bu şiir kadar iyi diyorum ama şimdi...

İçimde bir sevgilinin değilse de, şu sıralar yine herhangi bir yokluğun hissini yaşadığımdan yana da anlayabildiğim bir şiir bu. Olmayan birinin ve şimdi yaşamadığım bir hissin varlığını içimde hissediyorum, bu yokluğu da anlatabiliyor şiir. Ağzımı açmıyorum, dokunmuyorum, ama hayallerime dokunabilseniz eğer biri var konuştuğum ve anlaştığım... Bazen eskilerden biri bu, bazen geleceğim dediğim kişi. Ama birileri var, bir hisler var; varlıkları bir hayal bir gerçek olup anımsatıp duruyor kendini bazen... Nazım Hikmet'in dediği gibi, "Konuştum, konuştum, konuştum. Ağzımı açmadım, Sen yoktun..."

Yokluk mu? Yok mu gerçekte biri? Kime göre ve niye göre? Kişiler demiştim, hatırlanana dek yaşarlar aslında. Anılar ve hayaller de hatırlandıkça ve gerçeğe dönüşmesini bekledikçe yaşar aslında... Şiirlerde esasında yansıttığından fazlasını da anlayabilirmişim, bunu zamanla öğrenmiştim ben. Bu şiir de bu durumumu bana çok iyi anımsatıyor işte...

Size ne anımsatıyor bilmem, bana bunları anımsatıyor "Kar Kesti Yolu" şiiri. Hayatın içinden bir şiiri daha sizlere sundum. Nazım Hikmet Ran yine tercüme oluyor içimdeki garip hallerin anlatımına işte. Geçmişten bugüne uzanabilen nadir üstadlardan biri... Size ne anımsatıyor bu şiir merak ediyorum, yorumlarınızı bekliyorum. Bir de büyük laf edeyim de, orada olduğunuzu belirtirsiniz belki; iddia ediyorum, yine yorum gelmeyecek bu yazıya da! :))


İşte böyle, bir Şiirlerle Hayat yazısının daha sonuna geldik. Bir zamanlar bu şiiri okuduğumda aklıma şu dizeler de geliyordu, hala da aklıma geliyor diye eklemek istiyorum;

Yıkıldı Yolunu bekleyen şehir,
Artık gelsen de bir gelmesen de bir...  (Özdemir Asaf)

Sevgilerimle... :)

Not; Nazım Hikmet Ran bana Özdemir Asaf'ı anımsattı durdu bu yazımda yine. İkisinin yeri çok ayrı elbet, bir tutamam-tutulamaz. Ama uzun zamandır Şiirlerle Hayat yazısı yazmıyormuşum, paslanmış hissederken birden ard arda düştü dizeler aklımdan klavyeye. Sizin de geldi ise benimle paylaşın lütfen. Umudum var yine, yorum gelecek bu sefer. Sessiz takipçilerime de sevgilerimi sunuyorum... :)

10 Kasım 2016 Perşembe

Şiirlerle Hayat #16 - Saat 9'u 5 Geçe


Ortaokuldaki 10 Kasım'larımı hatırlıyorum her 10 Kasım'da; kasımpatı çiçekleri ellerimizde, Atatürk'ün büstüne anma töreninde bıraktığımız 10 Kasımlar... Sonra 10 Kasımlarının öğlenden sonralarında okulumuzun büyük salonunda, mutlaka izlediğimiz Sarı Zeybek belgeselini hatırlıyorum. Bir de her 10 Kasım günü okuldan dönüşte, ağlaya ağlaya çıktığım evimizin merdivenlerini...

Hep duygulanmışımdır 10 Kasımlarda, vatansal duygularla daha da başka. Sarı Zeybek belgeseli en sevdiğim belgesel, kasımpatıları da en duygusal çiçekler olarak kaldı hayatımda...

Derken hayat boyu ne şiirler ezberledik böyle, hayatımıza ülke ve millet sevgisini içimize katan şiirler; bunlardan biri Saat 9'u 5 Geçe şiiri oldu, ezberimde kalan Atamla ilgili şiirlerden biri... "Bazı borçlar vardır ödeyemezsin." diyorlar, "Olmasaydın, Olmazdık." ve "O büyük bir liderdi.". Evet bunlar benim için de hep geçerli oldu. Atamız ve onunla beraber nice bu vatan uğruna kanını dökmüş yiğitler... Sayelerinde varız, iyi ki bu vatanı ve bu satılamaz değerleri bizlere armağan etmişler. İyi ki varmışlar...

Bu yazı Atama, atamla ve atam gibi vatanını seven ve koruyanlara sevgi, saygı ve özlemle...


Bu alttaki şiir, benim ezbere yazdığım bir şiir. Bugün 10 Kasım, Mavi Gözlü Dev'in bu dünyaya gözlerini yumduğu yer. Ama insan unutulunca ölürmüş esas anlamda, Atamı unutmayacak nice insanlardan biriyim bende. Ruhu şad, toprağı bol olur inşallah. Değerlerine sadece hatırlayarak ve hatırlatarak da olsa sahip çıkacağıma inanıyorum... Bugün matem günü değil, Atamızı anma günü. Bize böyle öğretildi, ben ve biz de bunu yeğenime ve nesillerimize öğreteceğiz inşallah. Şiirlerle Hayat'ta da bugün 10 Kasım'a özel işte,, Saat 9'u 5 Geçe şiiri var... Not; Sarı Zeybek'i izlemeyenlere de öneririm izlemenizi, etkilenilmeyecek ve izlenilmeyecek gibi değil bence... Sevgilerimle... :)

Saat 9'u 5 Geçe

Saat 9'u 5 Geçe 
Atam Dolmabahçe'de
Gözlerini kapamış, 
bütün dünya ağlamış.

Doktor doktor kalksana, 
Lambaları yaksana
Atam elden gidiyor,
Çaresine baksana.

Uzun uzun kavaklar
Dökülüyor yapraklar
Ben Atama doymadım
Doysun kara topraklar.

Müze müzeye bakar
Müzede Atam yatar.
Atamın çocukları
Atama selam çakar.

...

Not; Bu şiirin anonim olduğunu öğrendim, Atatürk'ün ölümü üzerine Kırşehir yöresine ait bir maniden uyarlanan bir şiiirmiş. 10 Kasım'ı küçüklüğümüze dair öyle anlatıyordu, resmen ortaokul yıllarıma geri döndürüyor hala. Peki ya sizin 10 Kasım'larınız nasıl geçerdi? Atamızın izinde, ülkemizin yeniden güzel günlere doğru gittiği günlere olsun inşallah. Sevgiler...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...