7 Nisan 2017 Cuma

Arkadaşlık Ve Dostluk Üzerine #4 - Kayıplarımız&Kazançlarımız


Mart 2017'de yazamadığım yazılardan biri ile devam etmek istedim Arkadaşlık Ve Dostluk Üzerine yazı dizimde; kaybettiğimiz dostlar ve kazandığımız dostlar konusu...

Kaybettik diyordum, Mart 2010'da bu hayattan edebi hayata göç eden Duygumuzun ardından bir süre boyunca... O zamanlar "ölüm" konusundan bahsetmemek için kullanıyordum bu terimi, şimdi kaybettik derken bile ne kadar yanıldığımı anlıyorum. Birini unutmayı istemiyorsanız; anıları her gün daima sizinle yaşamaya devam ediyorsa ve bundan sonraki hayatınızın böyle devam edeceğini hissettiriyor ve yaşatıyorsa, belki de kaybetmemiş kazanmışsınızdır. Varlığı sadece burada değil artık belki, ama buradaydı diyebiliyorsanız ve demekten de vazgeçemiyorsanız; belki de kaybedilen somut varlığın soyut ama kalpte en deriniyle somut kalması ve somutluğunu sürdürmesi bu dünya adına en büyük kazancımızdır... Belki de değil, bence öyle!



Hiç şüphesiz, zorlu geçen 7. Mart'tan sonra daha da emin olarak diyebiliyorum ki artık; biz kaybetmedik, kazandık. Sadece yazmak değil, konuşmak bile zor geliyor ara ara. 2010'dan beri süregeldiği üzere, Mart ayları eskisi gibi güzel geçmiyor. İçimdeki hislere engel olamadığımı görüyorum her defasında; hüzün, efkar ama en çok da özlem...

Her insanın hayatında kendine göre önemli dönemleri vardır, bir veya birden çok. Küçüklüğümden beri, bir arkadaş çevrem olsun diye çok çabaladım ama başlarda hep hüsranla karşılaştım. Beni seven doğru dürüst arkadaşım olmadı başta. Hepsinin bir şartı oldu, hepsinin bana karşı bir duvarları vardı ve bana karşı bitmek bilmeyen kuralları... Sınıftan ve okuldan öteye birkaçı haricinde hiç çıkamadım. Benim onlarla gidebileceğim kafeler, sahiller ve şehir otobüslerini kullanıp gidebileceğim tekli yolculuklarım olamazdı çünkü. Bunu hep bildim, bir zaman bunların eksikliğine çok ağladım. Ama bir zaman geldi, bunun bilincine vardım ve bu durumları da umursamaz hale gelebildim...

Gelgelelim kolay olmadı ama günün birinde oluverdi. İlk arkadaş çevrem, son evimiz olan şu anda da oturduğumuz siteye taşındıktan sonra oldu. Düşünün 12 yaşındayım ve yakın diyebildiğim tek bir kız arkadaşım var; okulda görüştüğümüz, nadir de olsa evlerimizde de görüşmeye çalıştığımız tek yakın arkadaşım... İlk çocukluk arkadaşımın ardına, 4 kız ekledim ben bu sitede işte. O kızların arasında Duygum da vardı. Daha önce de isimlerini çok geçirdiğim arkadaşlarımla, o zamanlar çok ama çok kavgalar, küslükler ve barışmalardan sonra "kardeşim" dediğimiz boyuta gelebildi arkadaşlığımız; o yazı burada...

O boyuttan sonra kavga etmedik mi? "Hem de delicesine kavga ettik!". Kimimiz birimize, onun küstüğüyle konuştuğu için dolapları tekmeleyecek kadar kızmıştı ve küsmüştü; kimimiz sadece kendisi oyunlara çağrılmadığı için küsmüştü; kimimiz oyun sırasında küsmüş gitmişti; kimimiz aşk acısı çekmiş ama destek bulamamıştı; kimimiz hep karşılıksız sevmişti ve bazıları tarafından çok gereksiz bulunmuştu ağlayışları... Ve daha neler neler olmuştu... Günü gelmiş her şeyi aşmış; geçmişteki kavgalarımıza gülümseyerek bakabilmeye başlamış, alışmıştık ve anlamıştık birbirimizi...

Şimdi düşünüyorum da, birbirimize arkadaş ve kardeş diyebiliyorduk. Kardeş, ne güzel bir kelime değil mi? Duygumuz gittiğinde de, evden aynı böyle kardeş çıkmıştı bizim, çünkü biz hiç birbirimizin evlerinden çıkmazdık ki... Bu yüzden epey uzun süre kendimize de gelememiştik... Özel oluyor işte, ilk tanıdıklarınız da, son tanıdıklarınız da!

Belki anlattım belki de anlatmadım; bizim tanışmamız Duygumla sitede bir kavga olduğu sırada olmuştu. Damlamla tanışmıştık önce, çok sonra bir gün dışarıya çıktığımızda Duygumuzla tanıştırmıştı Damla... Sitemizin eski erkeklerinden birinden aynı gün benim rahatsızlığım sebebiyle bir kırıcı söz işitmiştim, üzerine de kavgaya girmiştik. Gel gör ki sırtına şaplağı yiyen ben, canı hem fiziki hem de ruhen acıyan yine bendim ama üste çıkan ise karşı taraftı... Damla ve Duygu ilerleyen saatlerde benim yanımda, o kavga ettiğimiz çocuğun annesinin karşısında beni savunmada idi. Beni dinlemiştiler, şahit oldukları o ilk olaydan ve sonraki diğer tüm olanlardan da hep korumuştular. Ondan sonra da, birbirimizi ne kadar kırarsak kıralım benim canımı hiçbir zaman oradan yakmamıştılar... (Şükür ki yakın hiçbir arkadaşım o açıdan canımı yakmadı, yakanlar da hiç yakınım olmadı..)


Geçtiğimiz Mart ayının 5-6-7'sini kolay geçiremedim. Ay başladığı anda üzerime yıkılıyor anılarımız acıtıcı şekilde. Hiç geçmiyor da zaten ama Mart'ı eskisi kadar sevemiyorum, en acı gelen o oluyor bana... Sadece yaşananlar yetiyor kendimi kötü hissetmeme. Kaybetmek mi dedim bu sene, kazanmadık mı? Kazandığımızı yine daha iyi gördüm. Sadece tanıştığımız anlar değil, kavgalarımız, yaz tatillerinde ayrılmalarımız-kavuşmalarımız da değil. Zamanla birbirimizi büyütmemiz, kavgalarla olgunlaşmamız, anlamamamız-anlayabilmemiz ve birbirimize karşı değişiklik gösteren karakterlerimiz ama bir bütün olarak "kardeşim" diyebilecek seviyeye yıllar içinde getirmişti ve bağımızı kurmuştu... Bunlar bizim kazançlarımız değil de neydi?

İtiraf hepimizindir; Duygunun yeri hepimiz için ayrıydı. Benim yerim veya Damlanın yeri nasıl ayrı ise, Duygu için ise apayrıydı işte. Küçüktük, ergenken insan acımasızdır ve aşırı duygusaldır çoğunlukla. İçimizde yeri geldiğinde hem en duygusal, hem de en çocuksu olabilendi Duygu. İçimizde 15-16-17 yaşındaki halleriyle, her birimizi anlayan ve dinleyen taraftı. Küçükken insan karşısındakini daha çok yargılıyor; sevdiğin çocuktan tut, yaptığın harekete kadar her şekilde her şeyi kendi düşüncesiyle yorumluyor ve seni her konuda olmasını istemesen de çoğu konuda anlamak istemiyor ve empati kurmayı istemiyor. Duygum beni bile anlayabiliyordu. Kime tutulsam, kime takılsam da anlayabiliyordu. Anlamak istiyordu... Sevmenin nasıl engel olunamaz bir duygu olduğunu da biliyordu ve de kendisi sevdiğinde ne hissettiğini bildiği için sen üzüldüğünde devreye mantığını sokarak seni yargılamaya kalkışmıyordu. Bir dost, bir kardeş olarak; acı gördüğün olaylara küçümser gözle de bakmazdı; kavga ettiğin kişiyle kendisine mantıksız da gelse senin açından bakabilmeye de çalışırdı. Başkaydı... Demek istediğim o yaşlarda bunları yapabilen aramızdaki nadir insanlardandı... Biz bu sebeplerden ötürü de "meleğimiz" dedik bu dünyadan gidince, herkes sadece yaşı gereği erken gittiğine yorsa da benim "sarı meleğim" olmasının diğer sebepleriydi; anlayışla ve gerçek kardeş olarak her ihtiyacımda yanımda olması...


Evet bu yazı kaybettiğimiz arkadaş ve dostlarımıza idi; esasında kayıp değil kazanç olduğunu kavramayı her aklıma gelen birçok anıyla, yüzüme oturan gülümsemem ile kavradığım üzere. Benim ilk arkadaş çevrem, daha önce de bahsettiğim bu dörtlü idi. Her biri nadide idi, her biri küçükken "beni aralarına kabul ettikleri için" benim değerlilerim oldular. Beraber büyüdük zira, ergenliğimi onlarla geçirdim, onlar da benimle. Onların benden çok çok arkadaşları oldu, benim en yakın gördüğüm arkadaşlar onlardı... Anılarımız hala çok taze, bir daha yaşanmayacak ama anılarda yaşatmaya devam edeceğiz her birimiz böyle işte..

Sonra süreçler değişti, kayıp sandığımız kardeşimizin somut yokluğunun ardındaki acı anlarında hayatıma birileri daha girmeye başladı; üniversite hayatımın da başlaması ile...

Liseden üniversiteye taşıyabildiğim dost olmamıştı, arkadaşlarım oldu bana çok yardımı dokunan elbet ve bu arada yine yazsam görüşmeye başlayacağımızı bildiğim arkadaşlarım oldu. Ama hiçbir zaman "kardeşim" dediğim arkadaşlar kadar, evimde, içimde, her anımda, her köşemde olamadılar. Bende olamadım, dediğim şekilde dışarı çıkamamamdan yanımda biri olmadan bir yerlere gidemememe bağladım ben bunu. Sınırlı ilişkiler kurduk ama okul sınırı da yetiyordu o zamanlar...

Gelgelelim, daha Duygum bizimle iken biriyle tanıştım; adı Müge idi. O zamanlar bir sebepten, kardeşlerim tarafından kendimi fazla garip bir konuma soktuğum duruma sebep olan tercihlerimden biri kabul edilmemişti. "Neden seviyordum ki o çocuğu?" "Neden arkadaşlığımıza tekrar bir şans veriyordum?" Beni anlayan bir tek Duygumdu işte, sonra Damlamı da inandırmıştı bu duruma. O sıralarda tanışmıştık Müge ile ve beni tarafsız dinleyebilen nadir ikinci kişi idi... Duygu gittikten sonra onunla daha çok konuşur olduk. Şöyle adlandırmıştım o zamanlar, sanki Duygu onu bırakmıştı beni dinlesin diye ve de destek olabilsin diye.

Sonra 6-7 ay sonra üniversiteye başladım. İlk senemde internet ve telefon bağlantısıyla Müge ile görüşmeye devam ettik. Ki zaten internette tanışmıştık ve bunu hayatımıza da aktarmıştık. Sonra üniversitede ikinci arkadaş çevremi kurdum. Biri sıra arkadaşım olan, 4 yakın arkadaş edindim kendime. İçinde beni anlayan ve onları anladığım en iyi iki arkadaş döndük oradan sonra şehirlerimize, iki senemizi doldurunca... Dilek (sıra arkadaşım-ortağım) ve Pelin (genelde arkalı önlü oturduğumuz ve hala bugün olmuş kaldığımız yerden muhabbete devam edebildiğimiz nadir insanlardan- arkadaşım)...

Ve yıl 2012 olduktan sonra oturdu tekrar dengeler; 3 sene içinde 3 arkadaş daha hayatıma sığdırabilmişliğimin üstüne, birini daha hayatıma dostluk ve kardeşlik adına ekleyebileceğimi bilmeden, dayım yengemle ve ailesiyle hepimizi tanıştırmaya götürdüğünde tanıştım Meryem ile (yengeciğimin yeğeni, kuzenimin de kuzeni artık)... İnsan hep istediği şeylere, hiç beklemediği anda kavuşuyor bence (hiç şüphesiz). Ben dostlarıma her defasında, hiç ummadığım anlarda kavuştum hem de her birine. Damlama, Duyguma, Ortağıma, Pelin'ime, Meryemime... Şimdi en yakınımda iki kişi var, her anlamda da en yakınımda iki dostum var; Damlam ve Meryemim... 

Duygum şüphesiz ki Damla ile bizi daha da birleştiren unsurlardan biri oldu... Ve Meryem ile de arkadaşlığımıza etki edebilen yine Duygumdu. Çünkü ilkler öğretir, hatalarınızı ve doğrularınızı size. Tüm arkadaşlarımla dostlarımla birbirimiz üzerinde deneyimlediğimiz tavır-davranış-tepki, o ilkler sayesinde öğrendiğim hayat derslerimdi. Benim en büyük hatalarımdan biri, her kişiye birden çok güvenmek olmasına rağmen beni ve tercihlerimi yargılamaması Duygumdan öğrendiğim en büyük dersti.



Biliyorum ki şimdi; İyi-kötü her dostluk ve arkadaşlık, kayıp değil kazançtır. Benim sol yanımda büyütmeye devam ettiğim kardeşim Duygum, yerinde huzurla yatarken; beni emanet ettiği Damlam, Meryemim ve diğerleri şükür ki benimleler... Hayatıma sığdırdığım ilk en büyük gidişlerden birinin hatırasıyla başa çıkmaya çalıştığım her anda, beni susturmayı ve sakinleştirmeyi her biri başardı ve başarır hala. Duygu'nun ağzıyla beni uyandırırlar hala bazen hüzün uykularımdan, "anı yaşa", "kendine güven", "sen değerlisin", "sen çok güçlüsün", "sen kendin güzelsin", ve şimdi aklıma gelmeyen birçoğu... Bir insan 17 yıllık hayatına ne sığdırır ki? Duygum 17 yıllık hayatının 6 senesine beni de ekledi ve ben o 6 senede öğrendiklerimi hala uyguluyorum hayatıma... Bana dostluğu öğretti, dostlar kazanmama vesile oldu... Dostlarım iyi ki varsınız...

31 Mart Duygumun doğum günüydü ve o papatyaları çok severdi. Şimdi Nisan geldi ya yine hani, papatyalar da canlı; Papatyalar çıksın hepimizin karşısına, güzellikler getirsin o papatyalar ruhumuza ve hayatımıza. Derim ya anıları taze tutun, insan unutulmadıkça ölmez diye. Unutmadım, yaşatıyorum; içimde, kalbimde, zihnimde... Toprağı bol mekanı cennet olsun Duygumun ve onun gibi kayıp gitti sandığımız kazandığımız dostlarımızın...

Arkadaşlıklarınız ve Dostlarınız, onlarla anılarınız bol olsun. Her biri, birbirinden değerli ve önemli. İyi ki varlar ve hayatımızdalar... Bir kez daha bu yazı dizisine yazacağımda, dostlarımı değil dostluğumuzu anlatırım inşallah yine. Merom ve Damlam, iyi ki varlar hayatımın her noktasında. Size en güzel dualarımdan biri, sizin de olsun hayatınızda; Duygum, Damlam ve Merom gibi dostlarınız. Dostlarımıza ve kendimize çok iyi bakalım...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...