Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2024 Cuma

Filmi Olan Kitaplar #13 - Not: Seni Seviyorum

 

Filmi Olan Kitaplar Serimin 13. yazısı "Not: Seni Seviyorum" adlı kitap ve film... İyi okumalar dilerim. :)

Ben bu yazı dizimde Filmi olan kitapları okuyup ondan sonra filmlerini izliyor ve yorumlarımı yazıyorum. Birçok kişi kitaplar daha iyi, filmler hiç iyi olmuyor dese de; kitabı yorucu olup filmi daha eğlenceli olan da çok kitap okudum bu seride. Tam tersi durumları da gördüm ve eleştirdim tabii. Ne yazık ki bu seride de dengeli bir durum yoktu, denge çok çok sarsılmıştı. Detayları yazımın devamında bulabilirsiniz... (:

Bu serimin önceki yazılarını da okumak için buraya tıklayabilirsiniz... 




Not: Seni Seviyorum adlı kitabın yazarı Cecelia Ahern... 2003 senesinde çıkmış bu roman, gerçek hayattan uyarlama mı değil mi onu bilmiyorum ama benim için konusu ve anlatımı gereği çok başarılı bir hikaye idi. Kitaba puanımı soracak olursanız, hem anlatımına hem de hikayenin gidişatına kesinlikle 10 puan veririm. :) Tek puan dahi kırmadan...

Kitabın çıktığı sene değil ama filminin çıktığı sene öğrenmiştim ben bu kitabın varlığını, sene 2007 idi. Film çıktığı zaman çok konuşuluyor ve çok övülüyordu.  Filmde de yayınlandığı çok akşam oldu, o akşamlardan birinde tamamen izleme fırsatını buldum ben de. Övüldüğü kadar o zaman da beğenmemiştim ama sinir olduğum çok karakter vardı filmde. Gerek oyuncular gerekse de hikaye gidişatı, romantik bir aşk hikayesini anlatmaktan çok uzaktı. 

Bunun sebebini meğersem çok zaman sonra, bu sene öğrenecekmişim; kitabını okuduktan ve uyarlandıdığı hikayenin aslıyla yüzleşince. Önce hikayenin aslını anlatmam lazım o zaman. 


Kitaba göre;


Holly Ve Gerry, çocukluktan beri tanışan iki arkadaş ve uzun zamandır da aşk yaşayan iki sevgili. Öyle tutkuyla bağlılar ki birbirlerine, kavga ettiklerinden sonra bile ayrı kalmaya dayanamıyorlar. Çok kavga edip anlaşamadıkları zamanları da olsa, onlar ayrılmak nedir bilmemişler; 9 yıl boyunca. Bu 9 yıl, evli kaldıkları süre. Holly 30 yaşına girmeden 1 sene kadar önce Gerry'nin beyninde tümör olduğunu ve maalesef tedavi için geç kalındığını öğreniyorlar.

1 senelik yaşam mücadelesinin üstüne, Gerry ölüyor. Aslında biz kitabı zaten Gerry ölmüş iken okumaya başlıyoruz. Evet, filmde de böyle... Ama kitapta daha hikayeye odaklanmak mümkün, filmde ölen kişinin değerini herkes adına geçtim; Holly için bile tam olarak anlatamıyor... O duygu maalesef verilememiş.


Kitaba göre diyordum; kitapta Gerry öldükten sonra, anılarla ve aşkla dolu geçmişlerini unutmak istemeyen ve sevdiği adamsız yeni geleceğine isyan edip anlam veremeyen Holly'nin hikayesini okuyoruz. Holly 5 kardeş, Gerry ile erken yaşta evlenmiş. Çok iyi bir kariyer kuramamış, çok kez iş bırakmış ve son işini de Gerry'nin hastalık sürecinde eşine bakım vermesi gerektiğini için bırakmış.

Holly'nin iki, Gerry'nin de bir yakın arkadaşı var ve Gerry'nin arkadaşı Holly'nin arkadaşlarından biriyle evli. Gerry'nin Holly'ye ettiği bir söz varmış, "senden önce ölürsem, ben yokken yapman gerekenlerin listesini çıkarıp atmalıyım sana" diye. Bir tartışma esnasında, Holly'nin sakarlık ve de umursamazlığına karşı edilmiş bir sözmüş bu. Bundan arkadaş grubunda da bahşedilmiş...

İşte Gerry, ölüm döşeğinde iken bu listeyi hazırlamış ve 30. Yaşından önce ulaştırmak üzere Holly'nin annesinin evine tüm mektuplarını göndermiş. Holly, 2 aylık bir yas sürecinin sonunda annesinin geldiğini unuttuğu postasını haber vermesiyle gidip alıyor mektuplarını ve pakette 1 yıl dolana kadar her aya bir mektup var. Tek kural var, mektupta yazanlara uyulacak ve her ay başında bir tane açılacak.

Bu mektuplar sayesinde; Holly'e baş ucu lambası almasını, kareoke korkusunu yenmesi, yeni yaşını kutlaması, arkadaşlarıyla tatile çıkması, yeni bir iş bulup sevdiği işi yapmasını ve en sonunda da artık yeni birine aşık olmaktan da korkmamasını öğütlüyor. Holly bu şekilde, kah bocalıyor kah toparlanıyor ama bu süreci onun sayesinde atlatmaya uğraşıyor...

İşte bu mektupların hepsi, "Not: Seni Seviyorum" ile bitiyor. Gerry ölümünü beklerken her fırsatta eşine yardım olabileceği kadar yazmaya çalışmış ve bunları eşinin anne babasının evine ölünce gönderilmesi üzerine birine ulaştırmış. 

Böyle güzel işlenmiş bir konuya, yeni arkadaş Daniel da ekleniyor; kendisi yeni açılan barın sahibi. Kah gülüyorlar, Kah birbirlerinden acaba hoşlanıyorlar mı hissiyle okuyorsunuz. Ama Holly hep sadık, eşine de onun ardında kalan acısını çekmeye de...

Kitapta en katı disipline ve eleştirel bakış açısına sahip ağabeyi de vardı, en cana yakın görünen ağabeyi de. Bir küçük kız kardeşi, bir de onun da küçüğü yönetmen erkek kardeşi var. Bu yönetmen kardeşi, karaoke gecesinden önceki doğum günü gecesini videoluyor ve kızlar gecesi adında bir belgesel film ortaya çıkarıyor. Kitapta bunu da beraber izlediklerini görüyoruz. 

Son olarak Kitapta anne ve babasının desteğini hep görüyoruz, çocuklarına toparla kendini deseler de dinleme anlama ve maddi manevi destek olma var. Ancak Gerry'nin anne babası, babasının ameliyatı sebebiyle cenazesine bile katılamamış ama iyileşince dahi bir uğramamış görüyoruz ki...

Kitapta disiplinli katı abinin yumuşayıp değişmesi ve gelişmesini, kardeşlerine yakınlaşmasını, ailesi ve öncesinde işinden ayrılma sürecinin kendisine nasıl faydalı olduğunu sonradan farkettiğini ve de Holly'nin kardeşlerine ve kardeşlerinin de Holly'e desteğini de görüyoruz.

Sharon ve Denise adlı iki arkadaşının, Holly yas halinde iken hayatlarının birinin evlenecek adamı bulması birinin de 7 ay sonra çocuğu olacağı haberini vermesi ve Holly'nin hayatı altüst olurken herkesin hayatının yoluna girmesinden yana hissettiği depresif hallerini, bu hallerden kurtulma süreçlerini de okuyoruz...

YANİ KİTAP DERYA DENİZ, FİLM ANLATIMI İSE TIRT!



O zaman biraz da filme geçeyim;


Film bir apartman dairesinde geçiyor, eşini kaybeden Holly'nin eşi yaşarken bu apartman dairesinin küçüklüğü ve eve sığamamaktan şikayet ettiği bir kavgayla başlıyor. (Kitapta ise hiçbir şekilde ev küçüklüğü mevzubahis değil, evleri müstakil bir ev üstelik.)

Filmde de kitapta olduğu gibi, Holly'nin sakarlığıyla ışığı kapatıp yatağa geçeceği esnada ayağını yatağa vurması dile getiriliyor. Gerry, bu eve bir gece lambası almak şart diyor. Gerry çok sağlıklı ve de hayatta iken, bir sonraki kocama söylerim alır o zaman diyor Holly de. Gerry de dalgaya vurup, o zaman ben sana benden sonra yapılacaklar listesi hazırlayıp bırakayım madem diyor. 

İşte Gerry öldükten iki ay sonra bu dalga konusundan yola çıkarak hazırladığı mektuplar posta yoluyla Holly'e ulaşıyor. Her ay bir tane geleceğini de ilk mektupla öğreniyor ve ne zaman biteceğini de bilmiyor. Garip... (Kitapta tüm mektuplar elinde olduğu için, ne zaman biteceğini de biliyordu üstelik)


AMA İNANIN EN BÜYÜK SORUN BURAYA KADAR OLAN KONULAR DEĞİL, FİLMİN DEVAMI DA KİTAPTAN ÇOK AMA ÇOK AYRI!

Kitap boyunca, eşini kaybetmiş Holly'e karşı ailesinin başta belki az ve anlayıştan biraz uzak ama sonrasında olması gerektiği kadar ilgili olduğunu gördük. Hem anne ve babası, hem de bütün kardeşlerinin. 

Ancak filmde, Holly'nin annesi Gerry'i hiç sevmemiş ve ölmüşse ölmüş unut artık modunda takılıyor. Holly'nin babası da, annesini terketmiş! Kitaptan çok ama çok ayrı. Zaten dediğim gibi, kitapta 5 kardeşler ve filmde iki kardeşler! (İnsan şunu diyor izlerken, keşke filmi yapıp da böyle hakaret etmeseydiniz bu emeğe...)


Kitapta Gerry'nin cenazesine öz anne babası gelinlerini sevmedikleri ve de babası ameliyat olduğu ayakta duramadığı için gelmediği, sonra bu gelemeyişi de telafi etmeyip 1 sene sonra dışarıda bir erkekle gördüğü için edepsizce davrandıkları anlatılıyorlar.


Ama Filmde, ameliyat sebepleriyle gelmedikleri kayınvalidesi ve kayınbabasının yanına Gerry mektup bıraktım oraya dedi diye gidiyor ve anne baba oldukça ilgili davranıyor ve de gelemedikleri için üzgünlüğünü dile getiriyor. Bu konu da beni çok rahatsız etti ya! :/

Kitapta olmayan ve filmde yeralan bir karakter var ki; keşke Daniel olmasaydı da filmde, o karakteri daha çok seyretseydik! Karakter adı William, Gerry'nin çocukluk arkadaşı ve İrlanda'da tatile gidince tanışıyorlar aslında. Hem oyunculuğu hem makul ve ilgili tavırları, Gerry kadar sarıp sarmalaması ve anlaması Holly'i; beni çok ama çok mutlu etmişti... :/ 

(William karakterini oynayan oyuncu, Jeffrey Dean Morgan! Adamım çok çok iyiydin, filmdeki en iyi sendin!) Üstteki kolajda, William ve de Daniel var, bakın da siz karar verin karizma hangisidir diye... :)



**

Bunlar da ekstra bilgiler olsun madem;


Kitapta Gerry yaz tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar deniz ortasında deniz yatağında mahsur kalıyorlar. Sahil Güvenlik kurtarıyor... 

Filmde Gerry İrlanda'ya kış tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar gölde balık tutmaya çıkıp, sandallarının küreklerini düşürüp gölde mahsur kalıyorlar. İrlanda'da Gerry ile arkadaşlık etmiş yakışıklı müzisyen gelip kurtarıyor! (William efendi! :))

Kitapta Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve cesaretle hayata atılmasına uğraş veriyor. Holly çok itiraz ediyor, orası kitabın en önemli noktası belki de, önceden düştüğü gibi düşmekten korkuyor sahnede ve rezil bir sahne performansı öncesinde tuvalette saklanıyor. Sonra çok zor olsa da Sharon onu sahneye çıkmaya ikna ediyor. Sahneye çıkıyor, yuhalanıyor. Çok kötüydü diyorlar, herkes hem fikir oluyor. Ama başardığı için yine de tebrik ediyorlar ve ailesi her konuda destekliyor!

Filmde Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve sahneye çıkması gerektiğini söylüyor. Hayır diye itiraz etse de, gergin görünse de; Holly çok zorlanmadan sahneye çıkıyor ve şarkıyı söylediğinde sesini çok duru görüyoruz. Şarkısını güzel götürüyor ve bitirirken de oldukça iyi alkış alıyor ama herkes çok kötü olduğu konusunda onaylayıp duruyor. Ne saçma ne saçma!?

***


Bu arada oyuncu seçimlerine de değinmem gerekir; Gerry seçimi ne kadar doğruysa, Holly seçimi o kadar felaketti film için. :/ Hilary Swank, maalesef bu filme yakışan bir kadın oyuncu olamamış. Arkadaşlar arasında oynayan Lisa Kudrow olabilirdi onun yerine veya Emma Stone olabillirdi. Emilia Clarke da olabilirdi. Jennifer Lawrence olabilirdi. Ama Hilary Swank, çok havada kalan bir oyunculuk sergilemiş...

Bir de kitapta olduğu gibi filmde de olan Daniel isimli bar sahibi arkadaş vardı; maalesef onun da oyuncu seçimi felaketti. Adam çok sarhoş gibi veya saf bakıyor. Kitapta çekici ve yakışıklı diye bahsedilen, hoş sohbet Daniel; filmde asla öyle değildi! Sanki sapıklık için Holly'e yaklaşan, saf kötü bir birey gibiydi. (O karakteri oynayan oyuncu da Harry Connick idi..) Yukarıdaki kolajda onun da resmi yer alıyor, bakın karar verin! :(


***
Diyeceğim o ki;

Filmi olan kitaplar arasında bu kitabın filmi, benim için hayal kırıklığı olan bir eser oldu! 

Biz ki Alacakaranlık ve Harry Potter kitap serilerinin filmlerini izledik. O kitaplarda da eleştiriler yapıldı elbet ama ana karakterlerin etrafında dönen hikayeyi bu kadar derinden değiştiren hiçbir filmi olmadı. Bu film ise filmi ayrı kitabı ayrı bir hikaye halini almış yazık ki, çok üzücü bir durumda şimdi!

Ben hep söylüyorum, istenince bu filmler de çok güzel yapılabiliyor; Alacakaranlık, Göçebe, Senden Önce Ben, Kocan Kadar Konuş, Zaman Yolcusunun Karısı gibi... Bu bahsettiğim eserler, kitaplarını okuduğum ve filmlerini izleyip yazılarını yazdığım "Filmi Olan Kitaplar" yazı dizimin parçaları üstelik... :) O yazılarımı bu linke tıklayarak aşağılara inerek bulabilirsiniz... =)

Kısacası; filme puanım 2,5 iken, kitaba puanım 10. Kitapta istediğim duyguları alabildim. Çünkü konu bütünlüğü, zaman sınırlaması olmadığından, gayet net sağlanmıştı kitapta. Ama film için konuları azaltmak gerekse bile, hikayeyi değiştirmeden yapılabilirdi. Ana hatlar verildikten sonra, çok da güzel bir film çıkardı bu hikayeden...


Sınıfta kalan bir Filmi Olan Kitaplar yazısı oldu, ama neyse ki sadece filminden ötürü. Kitabını da beğenemesem dehşete düşerdim sanırım. :)

Ama şu konuda çok net emin olalım, sadece filmi izleyen güzel izleyiciler; BU FİLM ROMANTİK KOMEDİ DEĞİL! BU FİLM ROMANTİK DE DEĞİL!  Bunda hem fikir olmalısınız, romantik olan Gerry imiş; ona lafım yok. Bir de William'a; ah William, üzümlü kekim... =)


Saygılar, Sevgiler ve de buraya kadar okuduğunuz için çok çok teşekkürler diyorum... :)
Diğer yazılarımda görüşmek üzere...


10 Mart 2021 Çarşamba

İlk BkmKitap Alışverişim Geldi - 09.03.2021


Aylar sonra bir kitap alışverişi yazımdan daha merhabalar... :) 

Okudum yazılarım kadar; yeni kitaplarımdan bahsettiğim bu yazıları yazmak da, bu tarz yazıları okumak da çok hoşuma gidiyor. Aylar sonra böyle bir yazımda beraberiz şükür...

Ben bu tarz yazıları şu yüzden seviyorum; farkettim kim ne okumuş, hangi kitabı neden almış ve onun dikkatini çeken yazar veya kitabın detayları nelermiş okumak çok güzel... Çünkü çoğu zaman sonrasında bir bakıyorum bir fikrim oluşmuş, bazen en okumam dediğim kitabı bile almışım ve önyargım kırılmış! :)

Ve bu yazımda da; onca kötü yoruma karşı "yok ya, ben Bkmkitap'tan kitap almam!" deyip, Şubat 2021 sonunda Bkmkitap'tan yaptığım alışverişimi ve biraz kitaplarımı neden seçtiğimi okuyacaksınız. Çok şükür ki pişman değilim! Az biraz bekledim ama neyse ki elimde okuduğum birkaç kitabım da var diye geç gelmesini sorun etmedim... (=


Benim için bir kitap alışverişinin sonucunda büyük hayal kırıklığı yaşamam için, kitaplarımın çok geç gelmesi ve de eksik veya hasarlı gelmesi yeterlidir... Diyebilirim ki yani; kitapların geç gelmesi bir sorundur kabul, ama o kitapların hasarlı gelmesi daha da büyük bir sorundur... Benim bu üstte gördüğünüz kitapları ve okuma gözlüğünü sipariş ettiğim tarih 27 Şubat 2021 idi, ama daha dün geldi. Ama dediğim gibi hepsi hasarsız ve eksiksiz idi. Dilerim benim gibi Bkmkitap.com sitesinden alışveriş yapanlar da, sağlıcakla kitaplarına eksiksiz ve hasarsız kavuşabilirler...

Bilmeyenler için not edeyim; Bkmkitap ile ilgili Twitter gönderilerine bakacak olursanız, birkaç tanesinden hariç hepsinin "alışverişlerinin hala kargolanmadığı" yönünde şikayet bildiren mesajlar olduğunu görebilirsiniz... Bkmkitap'a bıraktığım siparişten sonra, ta ki dün elime geçene kadar gördüğüm üzere bir sistem hatası mevcut. Siparişimin hazırlanması için başlayan 7 günlük hazırlık sürecinde, ilk iş gününden başlayıp dün sabaha kadar sadece bir tane kitabımın "tedarik sürecinin başladığı" yazıyordu. Gerisi için hiçbir bilgi bulunmamakta idi. Ta ki dün sabah kargo firmasından "kargonuz var" mesajı verildikten sonra, siteye girip baktım ki hepsinin karşısında "kargoya verildi" ibaresi yer alabilmişti! 

Hak verirsiniz ki, ben de kitaplarım gelene kadar endişe duydum; ya bir ay benim de kitaplarım gelmezse, bir ay sonra birçoğunda olduğu gibi benim kitaplarım da "eksik veya hasarlı kitaplar gelirse?" diye endişe duydum... Yapacak bir şey yoktu ama iade süreci sıkıntılı olacak da olsa bunu göze almıştım bir kez, deneyecektim ve gerekirse bir daha tercih etmeyecektim! Şikayetlerle bir şekilde hakkımı arardım gerekirse... 


Böyle düşünüp verdiğim siparişleri heyecanla bekledim. Kitaplarım elime geçince, birçoğu okumak istediğim kitaplar listemde bulunan kitaplarımı indirimde görüp aldığımdan yana da bir kez daha mutlu oldum... (=

İki kitap harici -"Goblin" ve "Satranç"- diğer kitaplar okuma listemde bulunan kitaplar idi. Gerek instagram üzerinde kitap arkası yazıları ve yorumlarını okuduğumdan ötürü dikkatimi çekmişti, gerekse de kendim beğenmiştim (misal Gülhisarlı Terziler, Hüsnü Arkan'ın yazar kişiliğiyle de tanışmak istediğim için okuma listemde idi).

Bu sıralar Kore dizilerini çok izler oldum. Özellikle "The King: Eternal Monarch (2020)" dizisinden sonra, kore dizilerine daha çok ilgi duyar oldum! The King adlı dizi için düşündüklerimi ve hissettiklerimi, geçen ay diğer bloğumda yazmıştım. O yazımı burada bulabilirsiniz... :) 

Goblin'i tahmin edersiniz işte ne sebeple aldığımı... The King'den sonra, "şimdi hangi kore dizisini izlesem ki?" diye listeleme yaptım. Goblin de o listeye girmişti. Fakat kitap alışverişimi yaptığım sırada, Goblin adlı dizinin kitabının çıktığını görünce; "ben hiç kore bir yazar okumadım, niye olmasın ki!" dedim... Önce kitabını okuyacağım için, Goblin dizisini izleme sürecimi epey sonraya attım işte. =)


Sabır (Lisa Valdez), Aşka Düşünce (Marie Force), Yarım Kalan Kalpler (Marilyn Pappano) ve Yolunu Kaybeden Anıların Bekçisi (Ruth Hogan); instagramda çok kez karşıma çıkıp, konuları da ilgimi çektiğinden sebep okuma listemdeydi zaten. Bu kitaplar da Bkmkitap'ta ekstra indirimde idi...


"Gülhisarlı Terziler", Hüsnü Arkan ile tanışma kitabım olsun çok istemiştim; onu da listemde olduğu için aldım, "Aşka İnanınca" adlı kitabı da çok sevdiğim Nicholas Sparks filmleri gereğiyle kitaplarıyla tanışabilmek için aldım. İki okumak istediğim yazarın kitapları da indirimde değildi ama nispeten fiyatları iyiydi... 

Satranç adlı kitaba gelirsek; ben kitaplarımı seçerken, satranç oyununa ilgisi olan Kağancım gördü kitabı. Her ne kadar ona karşı "ben o kitabı okudum ve yaşına uygun değil Kağancım!" desem de, kıyamadım ona ve sepete atmakta buldum çareyi... Kendim daha önceden okudum ama şimdi okuyamasa illa ki daha sonrasında okur, alayım en iyisi dedim işte.. :)

Okuma gözlüğümüze gelince; 50 TL ve üzeri alışverişlerde, 9.90'a geliyor diye almıştım, onu da Kağanıma aldım. :) Malum benim gözlüğüm var, yeğenimi okumaya daha da heveslendirmek ve cesaretlendirmek içindi bu girişimim. Bence başarılı oldum, resimde gördüğünüz üzere hem o beğendi hem de biz çok beğendik... Kenarlarında küçük düğmeleri var, iki kenarda da ışıkları var... Karanlık olarak gündüz banyoda denedi yeğenim ama geceleyin de yeteri kadar aydınlatıyor elinizdeki kitabı. Alacak olanlara duyurulur, küçük ama işlevsel bir tercih kesinlikle... =)


Velhasıl; elimde Efsane (İskender Pala) adlı kitabım var şu an. O bitince ilk önce Aşka Düşünce adlı kitaptan başlayarak bu alışverişimde aldığım kitaplarımı da okumaya başlayacağım... 

Heyecanlıyım, mutluyum ve şansımın bu sefer yaver gittiğine gururluyum... Bir daha sipariş verir miyim Bkmkitap'tan dersek, aynı şartlar altında sipariş verebilirim; elimde okuma kitabım olduğu süreçte ve acele bir kitap sipariş etmeyeceğim zaman diliminde yani. Şayet hediye kitap alacaksam tercih edeceğim kitap sitesi "Kidega" olurdu mesela; oranın hem sisteme her kitapla ilgili bilgi işleyişi hem de özeni takdir-e şayan, birçok kez bahsettiğim gibi! :) 

Bu yazımın sonunda tavsiye eder miyim derseniz bkmkitap'ı, benim koşullarımda olduğu gibi sipariş verecek olursanız tabii ki de öneririm. Ama acele kitap istiyorsanız, Kidega sitesini tavsiye ederim... =)

Yazımı okuduğunuz için teşekkürlerimle ve okudum yazılarımda görüşmek üzere! 
Sevgilerimle... (:


5 Eylül 2020 Cumartesi

Fotoğraflarla Ağustos #2020 - Not Aldım Veya Not Ettim #43


Ağustos ile ilgili son notlarımı bir gönderide paylaşmayı uygun gördüm, her ne kadar yazmasam da her notumu burada "çok not aldım kendime Ağustos 2020'de"...

Not Aldım Veya Not Ettim yazılarını yazmayı unutmuş gibiydim. Burada yazmasam da aslında notlar almaya bu sene de devam ettim ve çoğunu diğer yazılarımın içinde, gündelik hayatıma kattım çoğunlukla... Ağustos dolu dolu geçince, not ettiklerimi açıp açıp okumak için Ağustos'tan notlarımı burada bulundurmak istedim.

2020'nin Eylül'ü de geldi tabi, Ağustos kadar bol notlu ve farkındalıkla dolu olsun inşallah... Eylül bizi sarsmasın, sarsın sarmalasın (mevsim geçişinden sebep, korkmadan atlatalım yine şu ayı.) Sevgilerimle... :)

Ağustos Şöyle Başladı;



Ağustos ayı, geride bıraktığımız 2020 yazının ilk ve tek pikniğiyle başladı. 1 Ağustos 2020'de Uludağ'da piknikte idik ailecek, annemin bir teyzesi ve bir de dayısının eşleriyle beraber. Yenge, dayı, enişte, teyze, ablam, eniştem, annem, babam, yeğenlerim derken güzel geçti tüm günümüz... Çok şükür, pandemi başladığından beri en kalabalık günümüzü geçirdik böylece... 

Gün boyunca açık havada olabilmek, uzun zamandır kavuşmayı beklediğim ferahlık gibiydi. Öyle bir sarılmışım ki, güneşin geldiği açıyı hesaba katmayı düşünemedim; alerjim olmasına rağmen, ne olsa hava esiyor dedim ve geçiştirdim. Sonucunda o gün dikkat etmeyerek güneşin önünde oturmam, bana cilt yanıklığı olarak geri döndü ve o günün gecesinden itibaren cildimin acısıyla geçirdim tüm haftayı... 

Bahsetmiştim bir yazımda, Farmasi'den cilt kuruluğuna ve bu tarz yaralı ciltler meselesine iyi gelen aynı sefa krem balsamını kullandım; bir de gün boyu yüzümü hazırladığımız beyaz sirkeli su ile temizledim durdum... Ağustos bir arada olmakla, özlenilen açık havada bulunmakla başladı ama ciddi acıyla devam etti sonraki bir hafta... Bu durumdan ilk notumu aldım ben de işte;

Çok özleyebilirsin, çok kendini vermek isteyebilirsin bir güzelliğe; ama unutma alman gereken tedbirlerin var ve dikkat etmen gereken sağlığın. O gün tadına geldiği için yediğin fazladan yemek bile seni "bir günden ne olur ki"ye yöneltti. Bir tek güzel gün, rahatsız geçirilebilecek 7 güne sebep olmamalıdır... 


Ne düşünüyorum, ne istiyorum?


Ağustos Farmasi'nin iş eğitimleriyle de geçti aynı zamanda benim için... Ekibine katıldığım liderin, Ağustos ayında bizler için tutmuş olduğu "eğitmen" bizler için sunumlar hazırlamıştı ve aslında çok teknik öğrendim bu sayede. Buradan da teşekkür etmiş bulunayım. Umarım değerlendirebilirim her birini diyorum şimdi misal ama pandemi değişik hallerde devam ediyor bizim için hala. Olabildiğince uzak duruyoruz "kalabalıklardan ve sosyal mesafeyi sağlayamayacak her türlü girişimden"....

Ağustos bana şunları düşündürdü; ne düşünüyorum, ne istiyorum ve neden hala bu kadar çok şeyden ürküyorum? Bu üç soru önümüzdeki zaman diliminde var olmak istediğim iş alanına ulaştıracak beni. Misal, bir yandan yazıyor halde devam edebilirken çok mutluyum ve okul döneminde "yazamıyor olmak" beni çok mutsuz ediyordu; hatırlıyorum. Beni yazmaktan alıkoyacak bir iş hayatım olsun istemiyorum, aynı zamanda örgü örmekten de geri koymasın. Çünkü ben kendi sakinliğime sığındığım anlarım oldukça sakin, mutlu ve sağlık problemlerimi büyük ölçüde yaşamıyor durumdayım. Yani sosyal halde iş hayatına atıldığımda da, hala yazıyor ve örgü örebiliyor olmak istiyorum. 

Farkettim ki, örgü örerken kendimi geliştirebilmek bana kendimi çok ferah hissettiriyor. Okul varken de sevmediğim tek durum, istediğim zamanlarda kitap okuyamıyor ve istediğim zamanlarda uzun uzun yazamıyor durumda olmaktı. Bunu hissettirdi bana. Kendime şunu dedim hal böyle olunca;

Sen okulun varken yazı yazabilme özgürlüğüne açıköğretim okurken kavuştun. Seni kısıtlayacak bir işe ihtiyaç duyuyor musun? Farmasi de bir iş, ama seni yazmaktan veya okumaktan geri koymuyor. Sosyal hayatın içinde bir işe ihtiyacın var; sağlığın için ama seni başta zorlayacak ve nasıl yapacağını sorgulatacak olması bir yana, sen ona karşı yapmak istediğin şeyleri yine bir kenara atmak zorunda kalır mıyım diye düşünüyorsun bir de. O halde, yapmak istediklerimi planlamaktan uzaklaştırmaman gerektiğini tekrar kabullenmem gerekiyor...

Farmasi ürünlerini bilinçli kullanmak, size özel indirimlerle ürünler alabilirken, ister kullanabilir isterseniz de satabilirsiniz. Bunu gerçek bir iş haline de getirebilir, grubumuzun bize sağladığı eğitimlerle kendinizi geliştirebilirsiniz. Grubuma katılmak isterseniz, bana bu yorum altına yazarak veya mail atarak ulaşabilirsiniz... (:

Birlikte Çalışmak...



Temmuz ayında Youtube'da "Benimle Birlikte Çalış" videoları olduğunu keşfettim; eğitim içerikli faydalı gördüğüm hesapları takip ederken. "Neden birlikte çalışmak olgusu işe yaramasın ki?" dedim sonrasında da. Sonuçta okulda bile beraber okumak ve beraber test çözmek konusunda, dikkati toparlamak hep daha kolaydı... 

İlk olarak "Hikmet Anıl Öztekin"in youtube hesabında gördüm bu video içeriğini, "gerçekten iyi bir fikir" dedim kendimce. Odaklanma problemim, okul döneminden kalma olmak üzere hala var hayatımda. Odağımı bir işi bitirene kadar birçok kez kaybedebiliyorum. Bu ders çalışmak, zorlandığım ama yazmam gerektiğini hissettiğim bir yazıyı yazmak gibi mevzularda oluyor çoğunlukla ama bazen de bir film izlerken bile gerçekleşebiliyor...

14 Ağustos 2020 gününe kadar, birkaç günde bir denediğim birlikte çalışmaya çalıştığım video içerik sahiplerinden hiçbiriyle çalışamadım; yazmak istediğim şeyleri yazabilmek adına odaklanabilmek istiyordum. Oysa her defasında odağım dağıldı... 14 Ağustos 2020 gününe gelince, Youtube önerilenlerimde bir kanal çıktı. Hadi bunu deneyeyim bir de, dedim. Videoyu başta deneyimlemek isterken sadece yapacaklarımı not alıyordum, iki dakika geçtikten sonra önüme kağıtlarımı alıp yazmaya başladım; inanır mısın tamı tamına 56 dakika boyunca birlikte çalışmaya odaklandım! Bu konuda kendime aldığım not şu oldu; 

"Birlikte çalışmak güzelmiş; ama onun için bile kendime uygun olanı, enerji alabildiğimi seçmem gerekirmiş." 

Benim birlikte çalışabildiğim youtube kanalının ismi "Estudiar Derecho". Tam olarak bilemiyorum, bu hesabın videoları açıkken çalışabiliyor olmamın sebebi ne... Belki müzik seçimleri, belki çektiği ortamın enerjik hissettirmesi, belki de kendisi çalışırken benim ona inanabilmemdeki enerji. Neyse işte, ben bu youtuber ile çalışmayı seviyorum. Yabancı bir hesap, öneri üzerine karşıma çıktı ama vardır bir sebebi; ben bilemiyorumdur! :)


Büyük bir kitapçı fikri, neden çekici gelir insana? 


Henüz açılış tarihi bile belli olmayan bir kitapçı açılıyormuş Bursa'da, Metro AVM'nin yanında. Ağustos ayı içerisinde gittiğimiz bir Cumartesi gördüm bu afişi, "10 Milyon Kitap Yakında Burada"; bu afiş heyecanlandırdı beni. Her sene olan ve her sene gitmek için çabaladığım Kitap Fuarı kadar heyecanlandım. Bunu da önce kendime not aldım, sonra da bildireyim dedim; Bursa'da büyük bir kitap mağazası açılıyormuş, beraber heyecanlanalım! :)) 

Mağaza açıldıktan sonra duyumunu alırız muhakkak, o zaman ziyaret etmeyi planlayacağım ama umarım virüs ortamı da buna izin verir! Büyük bir kitapçı fikri neden çekici gelir insana? dersek, sevdiğinden olsa gerek derim. :) Güzel, zararsız heyecanlar bunlar; bence... 


Okuyamıyorsan Okumamalısın;



Hazır kitap demişken, Ağustos ayında okumaktan vazgeçtiğim kitabı da buraya not edeyim dedim; Sonsuza Dek Şimdiki Zaman... 

"Unutulmaz Amnezik Henry Gustave Molaıson'un Çarpıcı Yaşamı" diyor kitabın üstünde, şimdi hissettiklerimi düşününce daha çok garip geliyor bu cümle. Çünkü okuyamadığım halde beni üzen nadir kitaplardan biri oldu işte... Hasta birini gördüğünüzde nasıl birçoğu gibi, hasta olduğuna üzülebilecekken; ben Henry adlı kitabımızın karakterine, hasta olduğundan çok "nasıl böyle şekilde anılabildiğine üzüldüm"... 

Kitapta güya Henry'nin hayatından, yaşadığı zorluklardan bahsediliyor ve düşündüğünüz üzere "bir yaşam hikayesi yer alması gerekiyor!" Ama kitapta bir yaşam hikayesi değil, bir hastalık yer alıyor ve bu hastalığı sanırsanız bir fareye enjekte etmişsiniz de bu hastalığı bir insan yaşamıyor. Kitap aynı bu şekilde idi. Daha derin olarak bu kitaptan duyduğum rahatsızlığımı, instagram hesabımdaki bu gönderimde paylaşmıştım. 

Kısacası şu ki; bir yaşam hikayesi okuyacağımı düşünürken, o hastalığı yaşayan bir insan değilmiş gibi "hastalık isimleri ve içerikleri ile dolu tıbbi terimler sözlüğü" okuyormuş gibi hissettiğim için 65. sayfadan sonra okumaya devam etmedim. Eğer bir hastalık ile ilgili içerik okuyacak olsam tıbbi ansiklopedi açıp okumayı tercih ederim. Ama bu hastalığı yaşayan kişinin gerçekten neler yaşadığını anlatamadığım, buna gereken değeri veremediğim bir kitabı yazmak da istemem okumak da... 

Bu bana saygısızlık gibi geldi ve beni çok rahatsız etti. Belki okusam 65 sayfanın sonrasında ne içerikler vardı ama ben; "Henry okul döneminde çok zorluk yaşıyordu, çünkü epilepsi atakları günde bir kez oluyordu.", "Henry'nin hastalığı tıp tarihinin en önemli deneyimi idi.", "Henry'nin hastalığı, hiçbir hastanın yaşadığı gibi değildi." gibi cümleleri 65 sayfa boyunca okudum. Bunların dahilinde hastalık içerikleri ve ameliyat içerikleri de vardı. Ama Henry'nin hayatıyla ilgili hiçbir yaşam deneyimi bulunmuyordu, varsa yoksa hastalığı anlatılıyordu... İşte o zaman şu notu aldım kendime;

"Ben öldükten sonra sadece "Didem Kas Erimesi Hastasıydı" diye anılmak istemiyorum; ben yaşıyorum bu hayatı, iyi kötü deneyimler kazanıyor ve bunların farkına varıyorum. Bir hastalığı insan vücudunda yaşıyor olmak, bir ömrü yaşamamış gibi anılmayı hakkediyor olmak demek değildir. Henry, ben seni anlatamayan her sayfada kendimce hikayelendirdim. Bence sen güzel bir hayat yaşadın, birçok yeni hatırayı 16-17 yaşından sonra hafızana kaydedemiyor olsan bile..."

Kısacası okuyamadığım ve okuduğum her sayfada anlatılamayan bir hayat beni sarstığı için, okumaktan vazgeçtim ve yarım bıraktım. Okuyamıyorsam okumamalıyım, diye de not aldım... :)


Yolculuk Etmek, Düşünceleri Ferahlatmak Demek... 


Mart 2020'de ülkemizde de pandemi ilan edildiğinden beri, uzun yol yolculuğu yapamamıştım. Ama yaklaşık 10 senedir, en azından çoğu yaz Antalya'da olabildiğimiz gerekçesiyle; bu sene yolculuk yapamamak beni çok germişti sanırım. Hep Antalya kadar olmasa da, biraz olsun uzun yola çıkabilmeyi düşler olmuştum "Haziran'dan bu yana"... 

Geçen haftasonu Balıkesir'e gidebilme fırsatı bulduk; Kivralarımız diye bahsettiğim, anneannemlerden beri aile dostu, akraba ve can ciğer olduğumuz Saniye teyzem ve Kamil Amcamın yanına gittik. Onlar daha dün Almanya'ya evlerine geri döndüler tekrar, birkaç aydır burada olmalarına rağmen gidememiştik; bari gitmeden görebilelim dedik. Gittik, oturduk sohbet ettik, evlerinin az ötesindeki deniz kenarına indik, yine döndük eve oturduk sohbet ettik; derken bir haftasonunu Cuma'dan Pazar'a layıkıyla bir arada geçirdik. Kamil amcam bu sene hastalıkları sebebiyle yine rahatsızlandı, üstelik bu pandemi döneminde daha zorlu zamanlar geçirdi. Ama çok şükür onu düşündüğümüzden iyi bulduk. Seneye daha da iyi bulabilmek ve iyi halde görüşebilmek dileğimizle de döndük...

Balıkesir'de onların yazdan yaza geldikleri evleri var iki senedir ve ben orada iken bu sefer yalnız başıma gezebilme şansı buldum o kasabada. Evler arasında gezdim ama o yalnızlık bile iyi geldi. Belirli bir alan içerisinde, yalnız başıma dolaşmak; "olabilir, istediklerimi böyle de yerine getirebilirim" dedirtti. Şimdi daha bir hevesle şu pandemi döneminin bitmesini ve sağlıklı günlere kavuşmayı diliyorum; akülü sandalyemle kendi sokağımızda ve ilçemde de var olabilmeyi düşlüyorum, sağlıcakla hayata atılmayı istiyorum... Kendime şunları not ettim bu konularda da;

"Yolculuk etmek, düşünceleri ferahlatmak demek. Kendine dışarıdan bakmak gibi bir şey... 

Ne gelen fırsatları ne de yapabileceklerimizi ertelemeli, sadece yapabileceklerimize cesaretle odaklanmalı. Bu akülü sandalyeyle sokaklarda olmak olsun, riskleri en aza indirdiğin anı kollayıp sevdiklerini görebilmek için yolculuk etmek, gerekse de hayatı geldiği gibi yaşamak... Uğraşmak gerek."


Ve Son Olarak, Gelmekte Olana Hazırlanmak...



Gelmekte olan kış için kışlık hazırlıkları her evde başladı ülkemde ve ben buna umudun güç verdiği gözüyle bakıyorum... :)

Her sene kışa hazırlanıyor olmayı, gelmekte olanı kabullenip ona hazırlık yapmayı ciddiye almayı; yaşamak gibi görüyorum. Evet, yaşıyoruz; iyi kötü nasıl geçirirsek, yaşıyoruz. Mevsimin getirdiği soğuklara yiyecek hazırlıyoruz, dolaba atıyoruz. Bu sene yanıbaşımızda yaşama bu sene katılan bir bebek de vardı, Defnemiz... Birkaç senedir Kağanımla başlamıştık kışlık hazırlamaya; barbunyaları bezelyeleri ayıklardı bizimle, Defnecim de büyüyünce katılacak işe. Tüm bunların varlığıyla her biri umut dolu, neşe dolu güzel hazırlıklar benim için işte...

Diyeceğim o ki son notlarımla dolu cümlelerim de şöyledir; 

"Her yaz sonunda, sonbaharın başlangıcına doğru ve başlangıcıyla beraber, tutunduğumuz bir umut var, bilmesek de "kış aylarında buralarda mıyız?"... Umut ediyoruz, yaşarken tedbirler alıyor ve devam ediyoruz. Bazen almamız gereken tedbirler değişiyor, yanımızdaki yakınımızdaki kişiler fazlalaşıyor veya azılıyor. Ama yaşadıkça umut etmeyi sürdürüyoruz. 

Kışlık yaparken başka türlü bir yaşam bilmemek daha kolay olduğu için, hazırlıklar yapıyor ve bu yaşama adapte oluyoruz sanki. Gizli bir anlaşma gibi, bir gün sonra var olmayacağımızı da bilerek tabii ki... Kimse "belki yarın yokum bu hayatta" demeden kışlık yapıyor; "çünkü belki de yaşayacağım bu kışa" unsuru da var. Yarın yaşayamazsam ben bir şey yapamam, ama yaşayacak olursak yiyeceğimizi bulmak kolay olsun diye... İşte umut, olur ya da olmaz, olumlu yöne de hazırlıklı olmayı sürdürmek demek. Umut olumlu bir kelime, olumsuz olan sadece sonuna eklenen ekle mümkün..."


Ağustos notlarım işte böyleydi. :) Ağustos da bizi Eylül'e doğru getirdi ve gitti...
Okuduğunuz için teşekkürlerim ve de yorumlarda görüşmek dileğimle, Eylül hepimiz için güzel geçsin inşallah.
Sevgiler... (:

9 Ağustos 2020 Pazar

Pazar Yazısı #72 - Kitap Sever Pazar


Bugün Dünya Kitap Severler Günüymüş; her olgunun ve durumun günü olduğu şu zamanlarda, kitap severlerin günü olmasa ayıp olurdu zaten... :))


Kitap Severler Günü'ne, şimdi okuduğum iki kitap (kolajda göründüğü üzere, alttakiler) ve son okuduğum iki kitapla (O ikisi de kolajın üst tarafında görünen kitaplar) katılayım dedim. Her günün kendi içerisindeki anlamları gereği "bir tek güne sığdırılamayacağını" düşünsek de, aslında bir anlamda değerleri daha net belirtmek için bazen de yerinde diyebilir miyiz? Bilmiyorum emin değilim yine de bu dediğim hakkında... :) 

Kitap Severler için de, bir gün değil hep yapılan bir iş "okumak" ve de "kitapları sevmek". Aldığım kitaplara, elime okumak için geçen kitaplara; değişik dünya görüşleri sığdırdıkları için büyük saygıyla ve sevgiyle bakabiliyor olmak, hayatım adına edindiğim en mutlu eden bakış açılarından biri misal benim için... Covid-19 gerekçesiyle, en son kitaplara dokunarak alışveriş yapabildiğim "Bursa 18. Kitap Fuarı"ndan beri hep internetten alışveriş yapmaya devam ediyoruz. İlla ki dokunarak almak değil elbette kitapları ama bilen biliyor işte, onlarla bağ kurarak ve elinde örnek bir sayfasını okuyarak bir yazarı keşfetmek çok başka bir his... (: 

Tabii ki üstte bahsettiğim her durumu çürütebilecek kadar teknoloji gelişti. Artık bir kitap almadan önce, onun ilk sayfalarını okuyabilme fırsatını size sunan siteler var. Ama demek istediğim o dokunsal his, o geleneksellik duygusu, belki de bazen yeniliklere çok çabuk geçiş yapmak istemeyen yanınızın küçük bir serzenişi. Bu dediklerim işte "kitap sevgisi". Bana sorsalar, teknoloji bitse bu da tükense üzülür müsün; sanıyorum kitaplar bitse tükense, bir şekilde onların devrini sonlandırmaya kalksalar "esasında o zaman üzülürüm! Hayat her şeye alışmayı öğretiyor bize ama ben nedense kitapların sayfalarını çevirerek okumanın hissiyatının yerine bir alışkanlık koyamadım işte... :))


Üstteki kitaplarım, "Sana Söyleyemediğim Her Şey" ve "Doğu Ekspresinde Cinayet" geçen ay okuduğum son iki kitap oldu. Bu ayın kitabını henüz bitiremedim, ördüklerimi ilerletmek ve de ders çalışmalarımı devam ettirmek için uğraşırken "Profesyonel"i bitiremedim. Ama önümüzdeki hafta inşallah bitecek. "Sonsuza Dek Şimdiki Zaman" adlı kitabımı da bugün elime aldım. Garip ama bu yaz daha sıklıkla bir kitap okurken, başka tarz bir kitaba da başlarken buluyorum kendimi. Önce başladığımı daha çabuk bitiriyorum ve diğerine daha çabuk odaklanıyorum gibi! Bu da böyle bir gariplik işte! 

Sana Söyleyemediğim Her Şey, okuduğum en garip dram içerikli kitaplardan biriydi. Kendine garip şekilde bağladı, yer yer "devam edemeyeceğim galiba" diye düşündürse bile. 

Agatha Christie'ye gelince, ben hep söylerim "cinayet romanları bana göre değil!" diye ama bir tavsiye üzerine elime geçen bu kitabı okumamak için uğraşmadım bile. Hadi aradan geçen yılların üzerine, "Ahmet Ümit okumuşken önceki haftalarında bir de; bunu mu okuyamayacağım ki şimdi?" dedim de okudum gitti. Yine de o cinayet romanlarını okurken, "ya katili bulamazlarsa!" diye has korkumla okudum. Ama şükür ki katili bulduk yine sonunda! Epey heyecanlı idi, ama karakterler konusunda hala tahmin edici ve ne olduğunu anlayabilir havada okuyamıyorum herhalde. Kitabın sonuna kadar "yok yahu, hiçbiri olamaz katil" dedim yine. Acaba okuya okuya katilleri bulmaya mı başlıyor severek okuyanlar? Ben cinayet romanlarında hala usta değilim sanırım, o çok sevenlerin okurken "acaba bu mu?" diye ipuçlarını kovalamalarına hayretle bakıyorum... =)

Bu Pazar da nice pazarlar da okumalarla geçsin inşallah. 1000Kitap'ta bugünün şerefine, elindeki kitaplardan seçtiklerini, isteyenlere "karşı kargo ödemeli" gönderme etkinliği başlatan gördüm. Daha önceki senelerde, böyle bir şeye girişmiştim ve tek bir kişi bile dönmemişti bana. Ben bana ismi ve adresi verilen kişiye bir etkinlik gerekçesiyle seçtiğim iki kitabı yollamıştım da, ondan bile "elime ulaştı" yazısı gelmemişti. E hal böyle olunca cesaret edemedim öyle bir etkinliğe ama "Kitap Severlerin Pazarı" olsun ve nice günler elimizde kitaplarla keyif anlarımız daim olsun diyorum bugün... 


Yorumlarda buluşalım, en sevdiğiniz kitabı (veya kitapları) yazın bana olmaz mı? Bugün veya başka bir gün ne zaman okursanız bu yazımı. Ben en sevdiğim kitabı yazarak başlıyorum mesela, "Ateşböceği Yolu - Kristin Hannah". Son senelerde okuduğum ve en sevdiğim kitaptan bahsedecek olursam da, "Kimyager - Stepheine Meyer". Bakın böyle deyince, geçen sene okuyup da en sevdiğim kitabı da yazasım geldi; "Şimdiki Zamanın Kusursuzluğu - Alison G. Bailey... (=)

(Aaa, bir dedik 3 kitap oldu iyi mi! Pişman değilim tabii ki, siz de istediğiniz kadar sevdiğiniz kitapları yazabilirsiniz. Kitap konuşmaktan bıkmıyorum. Sadece kimse bana neyi okuyup neyi okumamam gerektiğini söylemesin istiyorum. Milli, manevi ve de kişisel durumlara zarar verici kitaplara yönelik edilen katı yorumlar ve sapık-hastalıklı düşüncelere yer verilen hikayeler haricinde, tercihlere karışan "klasikler harici kitap okunmaz" gözüyle bakanlar gibi okuma tercihine karışanları saygısız buluyorum! Kimse kimsenin okuma tercihine de karışamaz, zarar veren hastalıklı düşünce ve yazıları olan kitapları bildirmek haricinde...)

Sevgilerimle... =))

13 Mart 2020 Cuma

Bursa 18. Kitap Fuarı - Mart 2020


Mart ayı geldi, bir hafta sürecek olan  kitap fuarımız açıldı yine. :) 2 sene öncesine kadar iki senede bir gidebildiğimiz fuarımızı, 2 senedir rutin olarak ziyaret edebilir haldeyiz şükür ki. Hal böyle olunca, kıyaslama yapıyorum tabii ki; bu sene fuar, geçen seneye nazaran daha iyi indirimlerle dolu idi. Hem de kitaplara gelen onca zamlara rağmen... =)

Bursa Kitap Fuarımız bu sene 7 Mart 2020 Cumartesi günü açıldı, 15 Mart 2020 Pazar günü de sona erecek yine. Genelde son günlerine yakın gidebilirdik biz, bu sefer ikinci gününde ziyaret edebildik ve geçen seneden de güzel kampanyalarla karşılaştık yeğenimle... :))



Bu sene Kağanım benden de hevesli idi neredeyse, geçen seneden beri okuma yazma biliyorsa da okuma bilincine bu sene daha yakın durumda bence... 14 Şubat 2020 - 1 Mart 2020 aralığındaki Antalya seferimizden döndüğümüzde, fuara gidebilmek için beni beklediğini söylemişti. Yetiştiğime seviniyordu kendince, gidebileceğimize seviniyordu. Beni ise en çok, beni kitaplarla ve beraber geleneksel haline getirebileceğimiz fuarla da benimsemesi çok mutlu etti! =) 

Velhasıl, her sene Kitap Fuarı gezime eşlik eden bir kişim daha var artık; geleneksel ziyaretlerimize eşlikçi aldım onu da, sevgili yeğenim Kağanım... :) İki numara yeğenim de yolda! Kağan, ilk defa bebek arabasında fuara katılmıştı 2013 yılında. İkinci yeğenim de dünyaya geldikten bir sene sonra bizimle olur bence. ;) O da doğsun ve aramıza katılsın da sağlıcakla ve hayırlısıyla... =)

8 Mart 2020 Pazar günü, yeğenim babam ve ben güzel gezdik ve eğlendik fuarda. Kağanımın bütçe kontrolü bende idi ve fuar gezerken onun da aldıkça alası tuttu. Ama ikimiz de 60'ar TL harcadık da çıktık o gün fuar alanından. Kağanım 10, ben 11 kitap aldım... Bizi epey bir süre idare eder, bu kitaplarım haricinde bekleyen kitaplarımın da var olduğunu düşünürsek; haydi haydi yeter valla birkaç ay boyunca... :))


Gelelim fuar alışverişlerimize; üstteki kitaplar benim aldıklarım, yeğenimin aldıklarını fotoğraflamadım. Ama en güzel kampanyaların baş sırasında çocuk kitapları vardı gördüğüm üzere. Can Yayınları standına yoğunluktan yaklaşamadık ama yine %30 indirim vardı Can Yayınlarının yine. Yapı Kredi Yayınları'na da çok bakamadım kalabalıktan ama internetteki kampanyalardan ayrı gelmediği için o stanttan kitap almayı tercih etmedim de... İş Bankası Yayınlarından daha çoğunlukla kitap aldı yeğenim. Ki özellikle İş Çocuk Klasikleri birkaç aydır en çok okuduğumuz ve en severek okuduğumuz yayın dizisi şu an! :) 


Üstte kolaj fotoğrafında ortada yayınevlerine göre ayırdığım üzere de, ben sadece 3 yayınevinden kitap alışverişi yaptım; Destek Yayınları grubu, Pegasus Yayınları ve Martı Yayınları... :)


Destek Yayın Grubunun bu sene de standının %50'lik bölümünde, 5 TL'lik kitapları vardı. Üstte sıra sıra dizilmiş en kalabalık kitap topluluğu 5 adet ile Destek Yayınları'ndan yaptığım alışverişti;

1.) Penceremde Kuzey Rüzgarı - Daniel Glattauer (Devam kitabı "Dalgaların Yedincisi" ile beraber 5 TL tutarına tabi idi) =)
2.) Yarım Kalan Bir Türküdür Sevgi - Sevim Kahraman
3.) İris - Meltem Yılmaz
4.) Başkalarının Hayatı - Amy Grace Loyd

Ben yeni yazarları da, arka yazısını beğendiğim kitapları okumayı da tercih ediyorum. Geçen sene daha çok önceden okuduğum yazarlar da vardı da, bu sefer daha çok yeni kitaplara ve yeni hikaye tarzlarına şans verdim diyelim...


Pegasus Yayınları'ndan 2 kitap aldım ama stand önünde birkaç dakika daha fazla dursam, çok şans verilesi kitaplar vardı; Fantastik kitaplar alanında da, edebiyat romanlarında da 14.90 TL kampanyası vardı... Ki Pegasus Yayınları en sevdiğim yayınlarındandır, elimden bıraktığım çoğu kitabı ilerleyen aylarda okumak isterim doğrusu. Aldıklarıma gelince;

1.) Kleopatra'nın Kızı - Michelle Moran ; Tarihi bir roman olduğu gerekçesi ve konusu gereği aldım. Bu kitap öncelikle anneme aldığım bir kitap ama, sonrasında ben okuyacağım. Kitabın konusunun gerçekten Kleopatra'nın varisleri, yani evlatlarından bahsedildiği yazıyordu. Okuyup göreceğiz ama bu kitaptan umutluyum da ne yalan söyleyeyim...
 
2.) Kumdan Hayaller - Dorothea Benton Frank ; Bu kitabı da kendime aldım, bir genç kızın ailesinin geçmişiyle bir şekilde yüzleşmesini anlatıyormuş. Böyle anlatınca birçok kitapta okuduğumuz hikayelerin ortak konusu gibi görünse de, bu kitabı da kendime aldım. Uzun zamandır bu tarz kitaplar okumadım, varsa yoksa tarihi kitaplar elime geçti; çoğu da Kleopatra'nın Kızı gibi tarih değil, savaş tarihi üstelik. Fantastik kitapları da özledim bu arada ama elimdeki kitaplar bitmeden merak ettiklerime de yönelemiyorum tabii... :)


Ve Martı Yayınları... Çok uzun zaman olmuştu Martı Yayınları'na yanaşmayalı. Bir zaman çok değilse de takip edip okumak istediğim kitaplarını sıralamıştım. Fakat çok az kitap okudum Martı Yayınları'ndan. Bu yayınevinin standında da 3 Kitap 20 TL kampanyası vardı, hem eski hem yeni baskılar olmak üzere...

1.) Profesyonel - Danielle Steel ; Ne zamandır okumak istediğim ve merak ettiğim bir yazardı, fırsattan istifade tanışma kitabımız olacağını umarak en merakımı uyandıran hikayesini aldım kendime...

2.) Sana Söylemediğim Her Şey - Celeste NG ; Amazon'da en iyi kitap seçilmiş, buna dayanarak aldım öncelikle elime. Sonrasında da stand görevlisi gerçekten güzel bir kitap olduğunu söyledi. Hal böyle olunca şans verdim ben de. 

(Fuarları gezmeyi stand görevlileri ile kitaplar üzerinde konuşma fırsatından ötürü de çok seviyorum, biliyorsunuz değil mi? O stand görevlileri bazısı orayı sevdiğinden, bazısı da gerçekten satmak uğruna duruyorlar orada. Ama görüyorsunuz hangisi kitapları seviyor, hangisi zorunluluktan duruyor. Yanaşacağınız kişiyi düşünmenize gerek bile kalmıyor...)

3.) Sonsuza Dek, Şimdiki Zaman - Suzanne Corkin ; Birçok hastalığın atıfta bulunulan ve nöroloji biliminin sarmalında en fazla sonuç doğuran vakalarından birini anlatıyormuş kitap, Henry'nin vakası... Suzanne Corkin bir nörologmuş. Bir hastalığın tedavi süreci ve o hastalıkla başa çıkan gerçek bir nöroloji doktoru hastasını anlatıyormuş kitapta... Kurgu değil, baştan sona gerçek bir vakadan yola çıkılarak; insan beyninin fonksiyonlarına dair diğer vakalara da ilham olan bir vakadan bahsediliyormuş. Merak ediyorum doğrusu ama bu kitabı da okumaya daha çok var şimdilik...


Gelelim benim şu an okuduğum kitaba; İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra'da Büyük Baskın diye adlandırılan bir dönemin anlatıldığı, "Kırmızı Şemsiyeli Kız" kitabını okuyorum. Ne kadar kaçarsam o kadar tutuluyorum şu sıra savaş tarihi içerikli kitaplara... Arkadya Yayınları'nın bu tarzda okuduğum, sanıyorum ki üç veya dördüncü kitabı bu... Bu da diğerlerinden bir farklı gerçi ama bakalım okuyup memnun kalacak mıyım? :)

Artık "okudum" yazılarında ve bilimum bana dair diğer yazılarda yeniden görüşmek üzere diyerek, bu yazımı burada sonlandırıyorum. Anlatacak bir sürü anım var yine ama halim yoktu belki de, diliyorum önümüzdeki günlerde onlara da yavaş yavaş değineceğim.
O zamana dek sevgimle kalın... Görüşürüz. (: 


22 Kasım 2019 Cuma

Kidega Kitap Alışverimiz - Kasım 2019

D&R haricinde ilk defa bir kitap alışveriş sitesinden alışveriş yaptım bu ay, Kidega... :)

Kidega ile "En para" sayesinde tanıştım, sanırım Ekim ayıydı. Diyordu ki En Para çalışanı, "En Para ile Kidega üzerinden her ay alışveriş yaptığınız 50 TL ve üzeri ilk alışverişinize, yıl sonuna dek geçerli kampanyamız ile bir adet kitap hediye ediyoruz." İşte bu sebepten alışveriş sepetimi diğer sitelerde kıyaslama yapıp en uygun -hem fiyat hem de stoklar sebepli olarak- Kidega'dan yaptım. Tavsiye ediyorum da tabii ki... :)


Yeğenim Kağan'ın sınıf öğretmenlerinin okumalarını istediği kitap listesini tamamlamak gerekince, bir ay erkene çektim ben de alışverişimi; fırsat bu fırsat diyerekten... 10 kitap onun, 8 kitap benimdi. 11'inde sipariş ettik, hemen ertesi gün kargom hazırlandı ve kargoya verildi... 

Bu noktada belirtmem gerek; Kidega'nın en sevdiğim noktalarından biri, almak istediğim ürünün tedarik sürecini sepetimde görebiliyor olmam idi. Zira 15'i sabahı Antalya'ya yola çıkacağımızı bildiğimden sebep, birkaç kitabımı sepetten çıkartmak durumunda kaldım. Zira o çıkarttığım kitapların tedarik süreleri 2 gün veya 3 gün gibi sürelerdi. Sipariş ne kadar çabuk hazırlanır ise o kadar iyi diye, bir günde tedarik edilebilir idi sepetimdeki tüm kitaplar... :) 


İlk olarak Kağanımın kitapları ile başlayalım, ki birçoğu okumak istediğim ve Robin Hood harici diğerleri de okumadığım kitaplar benim. Kağanımla beraber okuyup yeğenimi sınayacak olan benim ve tabi bu durumdan da faydalanabilecek... 

Ne yazık ki ilkokulda ben kitap okumayı sevemedim, sevemediğim kitapları okumayı bırakabilmemin mümkün olmadığına bağlıyorum bunu da. "Küçük Lord" korkulu rüyamdı misal; o hikayeyi bir türlü sevememiş ama hep 9.sayfada kaldığım halde baştan okumamın öğretmen ve velilerim tarafımdan öğütlenmesi sebep, her defasında daha çok gıcık olmuştum o hikayeye... :))

Ortaokulun ortasından beri kitap okuyorum işte ama esasen lisede alışkanlığımı hayatıma kazandırdım; ortaokulda İpek Ongun, lisede ise Alacakaranlık serisi ve Canan Tan kitapları şimdiki kitap okuma alışkanlığımın başlangıcıdır. (:

Türkiye İş Bankası Çocuk Kitapları;

1.) İnsan Neyle Yaşar - Tolstoy
2.) Bambi - Felix Salten
3.) Polyanna - Eleanor H. Porter
4.) Oliwer Twist - Charles Dickens
5.) Moby Dick - Herman Melville
6.) Çocuklar İçin Nasrettin Hoca Fıkraları -Derleyen: Mehmet Fuat
7.) Robin Hood - Howard Pyle
8.) Kayıp Dünya - Arthur Conan Dyle
9.) Küçük Deniz Kızı - Hans Christian Andersen
10.) Gulliver'in Gezileri - Jonathan Swift
Gelelim benim kitaplarıma, dedim ya sekiz adet diye; o sekiz adete karar kılana kadar, kaç kitap daha sepetten çıktı. Hepsi de maalesef tedarik süreleri uzun olan kitaplardı... 

Kitap alışverişimde bu seferki amacım, daha önce okumadığım ve okumak istediğim yazarların kitaplarını almaktı tamamiyle. Ama içine iki adet okuduğum yazar girdi maalesef, atmaya ise bir türlü gönlüm razı gelmedi! :)

Kitap seçmek zor bazen ama daima en güzel alışveriş benim için. Bilen bilir, eğlenceli de olsa sıkıntılı süreçler de geçirilebilir. Öyle oldu işte! Bir gün uğraştım ama değdi. Aşağıya ilk önce okuduğum yazarların kitaplarıyla başlayıp listeliyorum bu alışverişimde kendime aldığım kitaplarımı;

1.) Geçmişe Yolculuk - Stefan Zweig (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Modern Klasikler Dizisi - 112); Antalya'ya geldiğimizin ertesi akşamı başladım (16.11.2019), ertesi gün öğlen bitirdim. Fırsat bulduğum anlarda okuduğum ve yine su gibi akan hikayelerinden biri idi benim için. :)

2.) Kalbimin Can Mayası - İclal Aydın (Artemis Yayınları); Bu sene içinde ilk kitabını okuduğum ve ertelemek istesem de yeni çıkan ikinci kitabını da okumak istediğim o Ayvalık hikayesinin yer aldığı Üç Kız Kardeş'in devam kitabı. Dönünce okuyacağım inşallah.

3.) Ben Kirke - Madeline Miller (İthaki Yayınları); Hep derim, çok söylenen ve önerilen kitaplardan korkuyorum diye. Ama bu sefer başka; hem mitolojik bir hikaye, hem de İthaki Yayınları kitabı. Az biraz çekincem olsa da yine, güveniyorum bu kitabın hikâyesine de.. :) 

4.) İki Yeşil Su Samuru - Buket Uzuner (Everest Yayınları)
5.) İncir Kuşları - Sinan Akyüz (Everest Yayınları)
6.) Patasana - Ahmet Ümit (Everest Yayınları);

Bu üç Everest Yayınları kitapları, Midi boy kitaplar kategorisiyle indirimde idiler. Kitapların gerçek boyutlarından küçültülmüş halleri ve gerçek boyutları gerçekten daha pahalı. Ben bu boyutlarının her birine 8 TL verdim, bence daha uygun bir fiyat.. :) Aynı zamanda üçü de daha önce okumadığım ve çok okumak istediğim yazarlar kategorisinde idiler. Kitapları da aynı şekilde denk geldi, şükür ki! 

7.) Yeraltından Notlar - Fyodor Dostoyevski (Can Yayınları); Liseden beri okumak isteyip de, klasikler dizisinde olduğu sebeple bir uzak durduğum kitap idi. Yazarı da aynı şekilde, fazla klasik olduğu ve benim hep bir klasiklerle karşılaşmalarımın kötü olması sebepli ertelenen bir tanışma. (Ne yazdım be! Ama kısa cümlelerimle daha uzun olurdu burası...) Bir mutlu tanışma mı olacak göreceğiz, yazarla ikinci kitabı sayesinde tanışacağız işte. 

8.) Leydi Susan - Jane Austen (Kanon Kitap); Ve Kidega ve En para ortaklığıyla hediye kitabım, daha önce hiç okumadığım bir yazar ve de tanışmadığım yayınevi. Jane Austen en klasiklerden esasında ama Gurur ve Önyargı kitabından kaçtığım gibi kaçamadım bu kitaptan, hediye kitabımı seçme sırası gelince... :) 

İşte bu kitaplarımın yanı sıra, bir de okumadığım bir kitap daha var evde. Bu alışverişimle gelen kitaplardan okuduğum bir kitabı çıkarır ve listeye onu ekler isek, Kağanımın kitapları ile 18 okuyacağım kitabım var. Hadi kolay gelsin bana! Antalya'dan dönünce ama! :)

Antalya'dayız işte şimdi, 15 Kasım'dan itibaren, ilk dönem içi bir haftalık tatilden istifade görevlerimizi yapmaya geldik; dedemin mezarını yaptırmaya ve de bir arada bulunup anneanneme dedeme, yengemin babası Hüseyin amcaya ve tüm ölmüşlerimize dualar hediye etmeye... Allah kabul etsin inşallah.

Fırsatları da kolluyor, Meromla ve kuzenim İncimle bol bol vakit geçiriyoruz burada. Bir hafta bitince de döneceğiz kısmetse. Bu yazımı da aradan çıkarttım böylece, benim çok severek yazdığım bir yazı oldu yine ve umarım siz de severek okursunuz dileklerimle. :)

Okudum yazılarında, kitap sohbetleriyle yorumlarda buluşmak üzere; bol okumalı, bol hikâyeli günler diliyorum hepimize. 

Antalya'dan sevgilerimle, Didem Köse. (; 

3 Eylül 2019 Salı

Issız Kar Taneleri - Okudum


Ağustos ayında toplamda 3 kitap okuyabilmişim, bunu da sayarsam üç yani... :) Eylül ayında bir başka yeni Kimberley Freeman kitap ile devam ettiriyorum, elimdeki son Kimberley Freeman kitabı "Esir Şarkılar Vadisi" adlı kitap ile... Ama onu da bitirmeden önce dayanamayıp bu yazıyı yazmak istedim. 

Ağustos ayında başlayıp, Eylül başında bitirdiğim kitabım Issız Kar Taneleri Temmuz'da dostumun bana okumam için getirdiği kitaplardan biri idi. Bu ay teslim edeceğim ve umarım benim "Esir Şarkılar Vadisi" kitabımı bitirmem de denk gelebilir o teslim etme dönemine! Hadi inşallah... İyi okumalar olsun hepimize, Eylül bol kitap okumalı geçsin inşallah. :)


Öncelikle 1000kitap'daki hesabımdan yaptığım kitap yorumumu paylaşacak olursam, ki kendisi bence "spoiler olmadan" yaptığım bir yorum;

Kitap; "Herkes affedilmeyi hak eder." düşüncesinden yola çıkarak başlıyorsa da, sürekli "peki, ben affeder miydim?" diye de sorgulatıyor... Ama biliyorum ki, kendin için olsa da affetmek bir yerde gerekli oluyor...

Sofi, Natalya ve Lena üç kuzenler. Natalya ve Lena abla-kardeş, Sofi ise beraber büyüdükleri kuzenleri... Bir sürü hatalar yapıp, hepsinden sağlam dönmeye uğraşan ve bazen de dönüş yapmakta çok zorlanan üç kuzeni okuyoruz kitapta. Sanırım kitabı çok az okumaya başlar başlamaz, kime kızılacağını ve kime kızılamayacağını idrak eder benim gibi herkes. Kızdığıma çok kızdım, sevdiğim karakteri de "ufak bir yanlışa doğru yönelirken bile" çok sevdim... :)

Lena en küçükleri, Sofi en bilgiçleri ve Natalya saf olmasa da en saf takılan en güzelleri. Ayrı bir üçgeni anlatıyor kitap bu üç kuzenle; kıskançlıklar da var, hayaller de var, hatalar da.. Böyle bir üç günde aşkı da bulmak zor, doğru yolu bulmak da... Bu tarz kitapları hikayenin kolay kolay bitmemesi ve de klasik bir tek hayat ve birkaç öğretiden fazlasını okumak açısından hikaye kolayca bitmiyor diye çok seviyorum galiba. Ateşböceği Yolu gibi, Bülbül gibi, Alacakaranlık serisi gibi hikayesi bol bir kitaptı. Ben sevdim. Kimberley Freeman'ın kalemine sağlık. :)

Kimberley Freeman'ın okuduğum bu üçüncü kitabı, fazlasıyla konu fazlalığı olması açısından sevdiğim bir kitaptı. Çabuk bitmeyen ama bezdirmeyen bir dizinin senaryosunu okuyormuşum gibi hissettirdi. Sanırım Freeman'ın en sevdiğim kitabı şimdilik bu; Kor Adası, Zümrüt Şelaleleri ve Issız Kar Taneleri arasından en sevdiğin kitap hangisi oldu denilirse... :)

-Spoiler- (Buradan sonrası, kitaba dair bilgiler içerir. Okumayan ve okumayı düşünen kişiler, okumak istemeyebilir!)

Sofi’yi çok sevdim, Natalya’ya çok gıcık oldum, Lena’ya hem kızdım hem de üzüldüm ama sevmekten de geri duramadım. Natalya hata üstüne hata yaptı, kuzeni ve kardeşini birçok kez hayal kırıklığına uğrattı. Kitap boyu acaba ben affedebilir miydim onu? Diye düşündüm. Sofi, hata yapsa bile onun hatasından dönebilecek bir karakterde kız olduğunu bildiğimden ona inandım. Lena’ya çok çok üzüldüm, yaşadıkları ona göre çok ağırdı ama ne bunu tam olarak anlayacak bir eşi vardı ne de onu sarıp sarmalayacak ablası. Zamanla her biri toparlandı onun hayatında da, ablası tam bir abla eşi tam bir eş olduysa da; en çok o çekti gibi bir durum var. Biraz da “elindeki altın tozlarını görmezden geldiği için” oldu bazı hataları… 


Öte yandan, size hikayeyi anlatmak da istiyorum. Kendim için de, hikayesini sevdiğim bir kitap olduğu için durmalı burada hikayesi diyorum;

Sofi, Natalya ve Lena adlı abla kardeş kuzenlerinin küçüklüğünden bu yana evlerine amcası tarafından bırakıldıklarından beri beraber büyüyen ve hayallerini beraber gerçekleştirme kararını alabilecek kadar birbirlerini öğrenen üç genç kız... En büyük hataları, bir evlilik bürosundan zengin birini avlayıp onun paralarını hayalleri için almaya başlamaları oluyor. Sonra bu yaşlı ve kaba adam, bir gün "güzelliği ile önüne fotoğraflarını önüne sürdükleri Natalya'yı" Amerika'ya davet ediyor. Giderim kolayca da dönerim dese de Natalya, adam daha fazla paranoyak ve tedbirli çıkıyor. İlk günden Natalya'yı eve kilitleyip gitmesiyle, Natalya'nın evden kaçmayı planlaması bir oluyor; lüks arabasını da kaçırarak... Arabayı satıyor, Amerika'dan Rusya'ya dönmeyi de başarıyor. Ama artık orada yaşayabilmeleri mümkün değil, adamın onları bulma ihtimali çok büyük görünüyor... Sofi, Lena ve Natalya Londra'ya taşınıyor...

Derken hayallerin gerçekleşmesi çok zorlu olsa da, her biri istemeden de olsa hayallerine kavuşuyor ama çok büyük eksikliklerle. Natalya ünlü oluyor, ama istediği dozda değil; Lena aşkı buluyor, ama sevgilisi istediği kararlılıkta değil, evlilik hayatlarının ve ikiz çocuklarının yükünü daha çoğunlukla kendisi çekmek zorunda epey bir süre... Sofi geç de olsa kendi tasarımlarını yapıp satabiliyor, aşkı da buluyor Fransa'ya taşınıyor ama hep bir eksiklikle, sevgilisi hep seyahat ediyor, işleri tam istediği gibi yola koyması çok zaman alıyor ve çocuğu hasta oluyor... 

Derken tüm bunları, evlilikle ve iş hayatı ile yolları ayrıldıktan sonra her sene yaptıkları Kış Buluşmalarında hep tek bir nedene bağlıyorlar; "yaptığımız hata yüzünden, kötü şansa sahibiz." Ama geri dönüşü de yok... En büyük hatayı daha sonra iş dünyasından bir süre yine silinen Natalya, kardeşi Lena'nın yanına döndükten sonra Sam ile birlikte olmaya kalkışarak yapıyor. Kalkıp ülkeyi terk etse bile, Sam'ın itirafı ile Lena affedemeyeceğini düşündüğü bir çıkmaza ve bir türlü kurtulamadığı içki batağına iyice düşüyor... 

Lena hep ezilen, babasının hep döneceğine inanıp, ilk döndüğünde tekrar terk edilen ve hayallerini hiç elde edemeyen; Natalya hep güzelliğiyle bir yere gelmeye çalışıp, doğru yerlerde bulunmayı doğru kişilerin sözlerini dinlemeyi başaramadığı için başaramayan ve Sofi aklını kullanmasını fazlasıyla iyi bilen ve iyilik adına sevdiğinin uzaklığını bile bekleyen; hata yapsa da hatasından döneceğine inandığımız en büyük kuzen... Bu üçlüyü okumak güzeldi, Natalya'ya kızmak çok kolay, Sofi'ye inanmak çok doğru ve Lena'yı küçük diye daha fazla kayırmak mümkündü. Diyeceğim o ki; sonunda her biri kötü adamdan da kurtuldu, ama o olay olana kadar Lena'yı o adam az kaldı katil de edecekti! Sofi ve Natalya'yı seç dediğinde, O yine de Natalya'yı seçti ölmemesi için. Sofi'yi öldürmeye razı geldi, çocukları ve ablası için...


Şimdi bu kadar anlattıktan sonra, ben bunu yapardım demek yine de kolay değil, affetmek çok derin bir olgu! Dedim ya; kendi iyiliğin için bile olsa, affetmek yine de en iyisi. Ne Sofi'yi ne de Natalya'yı öldürürdüm ama ben. Saflıktan bir şans daha verirdim Sam ve Natalya'ya belki ben de; bir yapan bir daha yapar deseler bile, ölmelerine de katlanamazdım açıkçası... 

Çok düşündürdü bu kitap beni. Affettim deyip, içten içe kırgınlığımı iki sene öncesine kadar sürdürdüklerimi düşündüm; varsın gitsinler be yollarına dedim. Kitap okumayı bu sebeplerden seviyorum, beyni meşgul ediyor; kalbimi, vicdanımı, merhametimi ve adaletimi savunduruyor bana. Daha küçükken olsa, kesinlikle "kısasa kısas" derdim; şimdi diyemiyorum. Sanırım ben de büyüyor olgunlaşıyorum. 

Ben yine de büyük konuşmayayım istiyorum, görüyorsunuz! Allah kimsenin başına da vermesin bana da; ama ya siz, siz ne yapardınız? :) Yorumlarda görüşelim mi... Sevgilerimle.

1 Ağustos 2019 Perşembe

Cesur Yeni Dünya - Okudum


Temmuz'da okuyup bitirdiğim son kitap ile Ağustos'a merhaba demek kısmetmiş. :) Okudum, fikirlerimi yine size yazıyorum... Temmuz çok yoğun ve sevdiklerimle dolu dolu geçti şükür. Bu sebeple az kitap okudum ama Ağustos'da yeniden daha çok kitap okumayı umuyorum. Hoşgeldin Ağustos, sakin sakin geç e mi? Daha sıcaklara doyamadım ben... :/ :)


Cesur Yeni Dünya, Mayıs ayında yaptığım son kitap alışverişimde aldığım kitaplar arasında idi. Tabii nicedir de okumak istediğim kitaplar arasında idi ve maalesef beni beklentilerimden uzağa götüren bir kitap oldu... Beklenti büyük olunca, genelde böyle oluyor işte...

Şöyle ki, kitabın 1932'den bu yana yazılmış en kült bilim kurgu ve geleceği görme konusundaki ütopik kitaplardan olmasının yanı sıra, bana çok fazla karamsar geldi. "Yok ya bu kadar da olmaz," dedirtti. Aldous Huxley'in hiçbir baskısında değiştirmeyi düşünmediği içeriğine saygı duyuyorum öte yandan da ama yazım dili de fazla yüzeysel geldi... :) 

Bu ön girişleri de geçersek, açıkçası demek istediğim; belki de bu konuda çok taş yiyeceğim ama bazı yerlerde okunanların içeriği tam anlaşılmasın diye uğraşılmış gibi düşünmedim değil. Anlatım çok detaylı değildi bana göre ve de hikaye oldukça karamsar olunca, bende bu hisleri ortaya çıkardı ilk okuyuşta. Sonra zamanla biraz hikayeye kapılmaya başladım zamanla, sonuçta ne olacak diye düşünürken; böyle bir dünyada hiç yaşamak istemeyeceğimi düşündüm durdum, bitirene kadar... (:

O dönemde, bu dönemden de ötede yaşanacak bir zaman dilimi için yazılan bir kitap için gerçekten düşünülen ütopya çok sıradışı tabi bir de. Eleştirilerime bakmayın yine de siz ama edebi yönünü sevemedim ben, kitabı okurken çok zorlandım... Bir hikaye tarzı anlatımdan öteye (çeviriden ötürü olduğunu düşünmek istiyorum), bir o yandan bir bu yandan bakalım derken eksik kalmış gördüm kendimce. Tabi bir eleştirmen değilim ama kendimce fikirlerim bunlar... 


F.S. 632, kitaptaki ütopyada geçen zaman dilimi. Yani Ford'tan Sonra... İnsanların kulukça merkezlerinde üretildiği, şartlandırma ile yetiştirildiği bir zamandan bahsediyoruz; hipnodepya denilen uykuda eğitim ile sağlanıyor bu... Bir sınıflandırma hakim bu arada bu toplumda da (Alpha'dan başlayıp, Betha, Gamma, Delta ve Epsilon diye gidiyor.); en üstten en alta olmak üzere, işçiyi de yönetim tarafında çalışacakları da onlar belirliyor. Üst sınıflarda yaşayanlar daha akıllı, alt sınıflardakiler ise akılsız doğacak şekilde bile ayarlanmış. Şartlandırmaları da buna göre yapılmış, misal işçi sınıfına çiçekler ve kitapların kötü olduğu öğretilmiş, üst sınıflara da alışverişin ve çiçeklerin güzel olduğu öğretilmiş... 

Acıdan ve de bireysellikten öte, "Herkes, herkes içindir." fikri var. Anne babalık diye bir kavram yok, herkes herkesin akrabası ve anne babalık ayıp utanç kaynağı bile sayılıyor bu dönemde. Misal;

Cesur Yeni Dünya’daki bedenler tuhaf bir şekilde ruhsuzdur, ki bu da Huxley’nin değindiği noktalardan birinin altını çizer: Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur. (Sayfa 15)

Hani Türkiye'de birçok açıdan eleştiriler mevcut kadına çocuğa ve erkeğe dair, her özgürlüğe ve de her kolaylığa sahip değiliz ya işte; bu kitapta da kadınlar için her türlü özgürlük var, erkekler için de. Ama gel gelelim "sistem işleyişine yapılan yorum çok doğru olmuş!", bu sefer de o kadar çok özgür ki her şey; özgürlüğe kendi için kısıtlamalar getirmeyi, düşüncelerini ve hayatını bu yanda yönlendirmeyi düşünen insana kötü gözle bakılır olmaya başlamış insanlar. Dünya üzerindeki sistem işleyişlerinin eleştirisi çok doğru olmuş (tekrar söylüyorum); böyle bir durum olsa, insanoğlu bu illa böyle abartacak bir nokta buluyor vesselam... :)

Gelelim takıldığım bir diğer noktaya, insanlar aşırı mutlu ve kaygısız olsun diye uğraşılmış bir düzen anlatılıyor kitapta. Uyuşturucu ilaçları içmek tercih değil şart gibi bir durum halini almış, mutsuz olmak diye bir şey yok ve bu sefer insanlar bundan şikayetçi olmaya başlar duruma geliyor. Üzüntüye yer vermeyişlerini de şunun gibi sözlerle anlatıyorlar;
Bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme. (Sayfa 109)

Bunun yanı sıra herkesin çalıştığı bir yer var, işsiz kimseyi bırakmadıkları nokta çok doğru; keşke dünya üzerinde en azından bu sağlanabilse diye düşünmedim değil okurken. :) Eski kitapları okumak yasak ama o günün değerlerini öğrenmemek diye bir şey söz konusu değil. Tabii devlet her şeye yardımcı olduğu için de çalışmamak gibi bir durum söz konusu değil. Adamlar resmen demiş ki, "Biz size eski dünya üzerinde tabulaştırdığınız cinselliğe her türlü izin veriyoruz, gerisi için bize bağımlısın. Şartlandırılacaksın, mutlu olacaksın ve bunun için beraber çalışacağız." Bana boş bir dünya gibi geldi, tüm iyi gibi görünmesine rağmen... :)

Ama kitabın şurası bugünü de etkileyen bir konuyu içeriyor bence; "Mutluluk ve erdemin sırrıdır; yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek." (Sayfa 42)


“İnsan mutluluk konusunu düşünmek zorunda olmasa, yaşam ne kadar eğlenceli olurdu.” diyor kitap bir de (Sayfa 182). Ama insan sırf mutlu olsa da, bu dünyanın ne anlamı olurdu diye düşündürmeden edemiyor kitap devamında, hep ama hep... Bence deniz bir dalgalanacak ki, durgunluğunun tadını çıkarabilelim bir noktada! Benim gibi düşünmeyen var mıdır bilmiyorum ama mutsuzlukların mutluluklara tat verdiğini düşünüyorum. Misal absürt olacak belki ama acının üstüne ayran içmek gibi bir şey bu, insan her an gülemiyor işte. Dalgalanıp da durulmanın kıymeti diye bir şey var...

Tabii şu nokta var; suç oranları azaltılsa, insanları hukuk içinde yaşatsak, saygı sevgi baki olsa da, biz aradaki ayrık otları ile uğraşsak yine. Ama insanın mutlu anlarına dokunulmadığı gibi mutsuz olduğu anlara da dokunulmasa... Her şeyin bir sınırı olsa, sistem insanı insanlıktan çıkarmasa!


Kitabın bir diğer anlamadığım noktası burası idi, eksik buldum ciddi anlamda; bu insanlar mutluluk içinde yaşıyor, amenna da, her şey birilerinin istediği gibi olduktan sonra ne anlamı var böyle bir dünyanın da? Savaşlar olmasın tamam, birileri ölmesin öldürülmesin tamam, ama insanları ruhsuzlaştırmak da insanlıktan çıkarmanın bir diğer yolu. Sanırım bu kitabın en iyi noktası, paraya ve de mala mülke değer verilmemesi idi. Ama robotlaştırılmış beyinler ve bedenleri değildi güzel nokta. Haz ve de mutluluğun tamamen serbest kılınması ile de mutlu gibi görülen mutsuzluğa yol açıldığını düşünüyorum...


Kitap ise şöyle diyor bu konuda; =)

“Mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. Günahla mücadelenin veya ihtiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne altüst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur.” (Sayfa 220-221)

Tüm bu doğrultuda, benim çoğu okuyucunun yorumu gibi; "vay be nasıl bir öngörü" dediğim bir kitap olmadı. Ben daha çok, "Allahım nasıl karamsar bir dünya!" dedim... Kitapta din konusu da işlenmiş ama Allah kavramı yok tabii ki bu arada. İnsanları üretimhanelerde istedikleri kadar üretebiliyorlar ve Ford Aşkına diyorlar bir durum olduğunda da... :) Bu noktaya dini yönden bakacak olanlar eleştirebilir belki ama ben eleştiremedim bu noktadan. Öyle bir dünyada elbet öyle denirdi herhalde dedim ama eksiklikleri yok mu cidden de diye düşündüm kendimce de...

Hastalıklar birçok bölgede bitirilmiş, bazı insanlar buna karşı gelmiş anladığım kadarıyla; başka bir bölgede yaşayanlar var, ki buraya "Ayrık Bölge" diyorlar ve buraya da gidiliyor kitapta... Bu söylenen sistemle değil, eski sistemle yaşayan üreyen ve hayatına devam eden kimseleri incelemeye gidiyorlar kendilerince. Bu kişilerden birini, Vahşi dedikleri bir insanı da "yeni sisteme" getiriyorlar; uyum sağlayabilecek mi yoksa sağlayamayacak mı? diye. Anne baba ile büyüyen, normal bir ortamda doğan büyüyen biri elbette öbür türlü yere ayak uydurabilir mi? Uyum sağlayamıyor Vahşi de... Onun karşı çıkışlarına getirdikleri bölgelerdekilerin tümü "delirmiş" diyee bakıyorlar. Bu kadar karamsar bir kitabı okuyup sonucunda Vahşiye hak vermemek de elde değil tabi! :)

Vahşi'yi önsözünde anlatırlarken, sevmeyeceğim karakter olarak görmüştüm ama sonuna kadar hak verdim adama sonra... Tabii sonra sonunda o da abartılı bir şekilde, insanlıktan uzaklaşıp çadır hayatına girişti ama paçasını kurtaramadı şartlandırılmış insanlardan! :) Hep takip edildi, hep rahatsız edildi...


Son yorumlarım şunlar olsun o zaman; böyle bir kitap asla beklemiyordum, beni şaşırttı ama iyi anlamda değil ne yazık ki... Böyle bir ütopyada yaşamak istemem ama dediğim gibi 1930'larda böyle bir dünyanın olabileceğini düşünebilmek gerçekten iyi bir hayal dünyası ve de engin bir düşünce ister. Edebi yönünü beğenemedim, okurken zorlandım; misal en çok da, 5 sayfa boyunca aynı paragrafta üç dört kişinin kafa sesini ard arda okurken sıkıldım... Bunlar haricinde okuduğum en garip bilim kurgu kitabı idi, çünkü Aldous Huxley'in ütopyası çok karamsar idi; neredeyse iyi hiçbir nokta bulamadım... Üstüne acaba daha masalsı ve daha iyimser bir bilim kurgu romanı var mıdır diye de düşündüm, daha sonra araştıracağım da! Ama bu kitabın üstüne bir süre başka bu tarz hayal dünyası okumak istediğimden de emin değilim... :)

Bir özeleştiri de yapacak olursam gitmeden önce, bu tarz eski kitapları okumadan önce bol bol düşünmeye devam etmeyi sürdürmem gerek. Klasikleri, kültleri boşuna sevmiyor değilim yani, yaramıyor bana böyle karamsar kitaplar. Kitabı bitirdiğim gece dört bir yandan sarılıp, mutlu edilmeye uğraşılıyordum. Ama nasıl mutsuzdum! Sevdiklerimin ve gerçekten sevenlerimin olmadığı bir dünyada, sıkıcı bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyordum! Etkileniyorum çok çabuk da! =)

Okuduğunuz için teşekkürlerimle ve kitaptan en sevdiğim alıntıyla sonlandırıyorum bu yazımı. Sevgilerimle... (:

"Ama ben yan etkileri severim." 
"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz." 
"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum." 
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz." 
"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum." 
"Eklemek gerekirse, ihtyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz." 
Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda Vahşi, "Hepsini istiyorum," dedi. 
Mustafa Mond omuzlarını silkti. "Hepsi sizin olsun," dedi. (Sayfa 238)... 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...