Filmi Olan Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmi Olan Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2024 Cuma

Filmi Olan Kitaplar #13 - Not: Seni Seviyorum

 

Filmi Olan Kitaplar Serimin 13. yazısı "Not: Seni Seviyorum" adlı kitap ve film... İyi okumalar dilerim. :)

Ben bu yazı dizimde Filmi olan kitapları okuyup ondan sonra filmlerini izliyor ve yorumlarımı yazıyorum. Birçok kişi kitaplar daha iyi, filmler hiç iyi olmuyor dese de; kitabı yorucu olup filmi daha eğlenceli olan da çok kitap okudum bu seride. Tam tersi durumları da gördüm ve eleştirdim tabii. Ne yazık ki bu seride de dengeli bir durum yoktu, denge çok çok sarsılmıştı. Detayları yazımın devamında bulabilirsiniz... (:

Bu serimin önceki yazılarını da okumak için buraya tıklayabilirsiniz... 




Not: Seni Seviyorum adlı kitabın yazarı Cecelia Ahern... 2003 senesinde çıkmış bu roman, gerçek hayattan uyarlama mı değil mi onu bilmiyorum ama benim için konusu ve anlatımı gereği çok başarılı bir hikaye idi. Kitaba puanımı soracak olursanız, hem anlatımına hem de hikayenin gidişatına kesinlikle 10 puan veririm. :) Tek puan dahi kırmadan...

Kitabın çıktığı sene değil ama filminin çıktığı sene öğrenmiştim ben bu kitabın varlığını, sene 2007 idi. Film çıktığı zaman çok konuşuluyor ve çok övülüyordu.  Filmde de yayınlandığı çok akşam oldu, o akşamlardan birinde tamamen izleme fırsatını buldum ben de. Övüldüğü kadar o zaman da beğenmemiştim ama sinir olduğum çok karakter vardı filmde. Gerek oyuncular gerekse de hikaye gidişatı, romantik bir aşk hikayesini anlatmaktan çok uzaktı. 

Bunun sebebini meğersem çok zaman sonra, bu sene öğrenecekmişim; kitabını okuduktan ve uyarlandıdığı hikayenin aslıyla yüzleşince. Önce hikayenin aslını anlatmam lazım o zaman. 


Kitaba göre;


Holly Ve Gerry, çocukluktan beri tanışan iki arkadaş ve uzun zamandır da aşk yaşayan iki sevgili. Öyle tutkuyla bağlılar ki birbirlerine, kavga ettiklerinden sonra bile ayrı kalmaya dayanamıyorlar. Çok kavga edip anlaşamadıkları zamanları da olsa, onlar ayrılmak nedir bilmemişler; 9 yıl boyunca. Bu 9 yıl, evli kaldıkları süre. Holly 30 yaşına girmeden 1 sene kadar önce Gerry'nin beyninde tümör olduğunu ve maalesef tedavi için geç kalındığını öğreniyorlar.

1 senelik yaşam mücadelesinin üstüne, Gerry ölüyor. Aslında biz kitabı zaten Gerry ölmüş iken okumaya başlıyoruz. Evet, filmde de böyle... Ama kitapta daha hikayeye odaklanmak mümkün, filmde ölen kişinin değerini herkes adına geçtim; Holly için bile tam olarak anlatamıyor... O duygu maalesef verilememiş.


Kitaba göre diyordum; kitapta Gerry öldükten sonra, anılarla ve aşkla dolu geçmişlerini unutmak istemeyen ve sevdiği adamsız yeni geleceğine isyan edip anlam veremeyen Holly'nin hikayesini okuyoruz. Holly 5 kardeş, Gerry ile erken yaşta evlenmiş. Çok iyi bir kariyer kuramamış, çok kez iş bırakmış ve son işini de Gerry'nin hastalık sürecinde eşine bakım vermesi gerektiğini için bırakmış.

Holly'nin iki, Gerry'nin de bir yakın arkadaşı var ve Gerry'nin arkadaşı Holly'nin arkadaşlarından biriyle evli. Gerry'nin Holly'ye ettiği bir söz varmış, "senden önce ölürsem, ben yokken yapman gerekenlerin listesini çıkarıp atmalıyım sana" diye. Bir tartışma esnasında, Holly'nin sakarlık ve de umursamazlığına karşı edilmiş bir sözmüş bu. Bundan arkadaş grubunda da bahşedilmiş...

İşte Gerry, ölüm döşeğinde iken bu listeyi hazırlamış ve 30. Yaşından önce ulaştırmak üzere Holly'nin annesinin evine tüm mektuplarını göndermiş. Holly, 2 aylık bir yas sürecinin sonunda annesinin geldiğini unuttuğu postasını haber vermesiyle gidip alıyor mektuplarını ve pakette 1 yıl dolana kadar her aya bir mektup var. Tek kural var, mektupta yazanlara uyulacak ve her ay başında bir tane açılacak.

Bu mektuplar sayesinde; Holly'e baş ucu lambası almasını, kareoke korkusunu yenmesi, yeni yaşını kutlaması, arkadaşlarıyla tatile çıkması, yeni bir iş bulup sevdiği işi yapmasını ve en sonunda da artık yeni birine aşık olmaktan da korkmamasını öğütlüyor. Holly bu şekilde, kah bocalıyor kah toparlanıyor ama bu süreci onun sayesinde atlatmaya uğraşıyor...

İşte bu mektupların hepsi, "Not: Seni Seviyorum" ile bitiyor. Gerry ölümünü beklerken her fırsatta eşine yardım olabileceği kadar yazmaya çalışmış ve bunları eşinin anne babasının evine ölünce gönderilmesi üzerine birine ulaştırmış. 

Böyle güzel işlenmiş bir konuya, yeni arkadaş Daniel da ekleniyor; kendisi yeni açılan barın sahibi. Kah gülüyorlar, Kah birbirlerinden acaba hoşlanıyorlar mı hissiyle okuyorsunuz. Ama Holly hep sadık, eşine de onun ardında kalan acısını çekmeye de...

Kitapta en katı disipline ve eleştirel bakış açısına sahip ağabeyi de vardı, en cana yakın görünen ağabeyi de. Bir küçük kız kardeşi, bir de onun da küçüğü yönetmen erkek kardeşi var. Bu yönetmen kardeşi, karaoke gecesinden önceki doğum günü gecesini videoluyor ve kızlar gecesi adında bir belgesel film ortaya çıkarıyor. Kitapta bunu da beraber izlediklerini görüyoruz. 

Son olarak Kitapta anne ve babasının desteğini hep görüyoruz, çocuklarına toparla kendini deseler de dinleme anlama ve maddi manevi destek olma var. Ancak Gerry'nin anne babası, babasının ameliyatı sebebiyle cenazesine bile katılamamış ama iyileşince dahi bir uğramamış görüyoruz ki...

Kitapta disiplinli katı abinin yumuşayıp değişmesi ve gelişmesini, kardeşlerine yakınlaşmasını, ailesi ve öncesinde işinden ayrılma sürecinin kendisine nasıl faydalı olduğunu sonradan farkettiğini ve de Holly'nin kardeşlerine ve kardeşlerinin de Holly'e desteğini de görüyoruz.

Sharon ve Denise adlı iki arkadaşının, Holly yas halinde iken hayatlarının birinin evlenecek adamı bulması birinin de 7 ay sonra çocuğu olacağı haberini vermesi ve Holly'nin hayatı altüst olurken herkesin hayatının yoluna girmesinden yana hissettiği depresif hallerini, bu hallerden kurtulma süreçlerini de okuyoruz...

YANİ KİTAP DERYA DENİZ, FİLM ANLATIMI İSE TIRT!



O zaman biraz da filme geçeyim;


Film bir apartman dairesinde geçiyor, eşini kaybeden Holly'nin eşi yaşarken bu apartman dairesinin küçüklüğü ve eve sığamamaktan şikayet ettiği bir kavgayla başlıyor. (Kitapta ise hiçbir şekilde ev küçüklüğü mevzubahis değil, evleri müstakil bir ev üstelik.)

Filmde de kitapta olduğu gibi, Holly'nin sakarlığıyla ışığı kapatıp yatağa geçeceği esnada ayağını yatağa vurması dile getiriliyor. Gerry, bu eve bir gece lambası almak şart diyor. Gerry çok sağlıklı ve de hayatta iken, bir sonraki kocama söylerim alır o zaman diyor Holly de. Gerry de dalgaya vurup, o zaman ben sana benden sonra yapılacaklar listesi hazırlayıp bırakayım madem diyor. 

İşte Gerry öldükten iki ay sonra bu dalga konusundan yola çıkarak hazırladığı mektuplar posta yoluyla Holly'e ulaşıyor. Her ay bir tane geleceğini de ilk mektupla öğreniyor ve ne zaman biteceğini de bilmiyor. Garip... (Kitapta tüm mektuplar elinde olduğu için, ne zaman biteceğini de biliyordu üstelik)


AMA İNANIN EN BÜYÜK SORUN BURAYA KADAR OLAN KONULAR DEĞİL, FİLMİN DEVAMI DA KİTAPTAN ÇOK AMA ÇOK AYRI!

Kitap boyunca, eşini kaybetmiş Holly'e karşı ailesinin başta belki az ve anlayıştan biraz uzak ama sonrasında olması gerektiği kadar ilgili olduğunu gördük. Hem anne ve babası, hem de bütün kardeşlerinin. 

Ancak filmde, Holly'nin annesi Gerry'i hiç sevmemiş ve ölmüşse ölmüş unut artık modunda takılıyor. Holly'nin babası da, annesini terketmiş! Kitaptan çok ama çok ayrı. Zaten dediğim gibi, kitapta 5 kardeşler ve filmde iki kardeşler! (İnsan şunu diyor izlerken, keşke filmi yapıp da böyle hakaret etmeseydiniz bu emeğe...)


Kitapta Gerry'nin cenazesine öz anne babası gelinlerini sevmedikleri ve de babası ameliyat olduğu ayakta duramadığı için gelmediği, sonra bu gelemeyişi de telafi etmeyip 1 sene sonra dışarıda bir erkekle gördüğü için edepsizce davrandıkları anlatılıyorlar.


Ama Filmde, ameliyat sebepleriyle gelmedikleri kayınvalidesi ve kayınbabasının yanına Gerry mektup bıraktım oraya dedi diye gidiyor ve anne baba oldukça ilgili davranıyor ve de gelemedikleri için üzgünlüğünü dile getiriyor. Bu konu da beni çok rahatsız etti ya! :/

Kitapta olmayan ve filmde yeralan bir karakter var ki; keşke Daniel olmasaydı da filmde, o karakteri daha çok seyretseydik! Karakter adı William, Gerry'nin çocukluk arkadaşı ve İrlanda'da tatile gidince tanışıyorlar aslında. Hem oyunculuğu hem makul ve ilgili tavırları, Gerry kadar sarıp sarmalaması ve anlaması Holly'i; beni çok ama çok mutlu etmişti... :/ 

(William karakterini oynayan oyuncu, Jeffrey Dean Morgan! Adamım çok çok iyiydin, filmdeki en iyi sendin!) Üstteki kolajda, William ve de Daniel var, bakın da siz karar verin karizma hangisidir diye... :)



**

Bunlar da ekstra bilgiler olsun madem;


Kitapta Gerry yaz tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar deniz ortasında deniz yatağında mahsur kalıyorlar. Sahil Güvenlik kurtarıyor... 

Filmde Gerry İrlanda'ya kış tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar gölde balık tutmaya çıkıp, sandallarının küreklerini düşürüp gölde mahsur kalıyorlar. İrlanda'da Gerry ile arkadaşlık etmiş yakışıklı müzisyen gelip kurtarıyor! (William efendi! :))

Kitapta Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve cesaretle hayata atılmasına uğraş veriyor. Holly çok itiraz ediyor, orası kitabın en önemli noktası belki de, önceden düştüğü gibi düşmekten korkuyor sahnede ve rezil bir sahne performansı öncesinde tuvalette saklanıyor. Sonra çok zor olsa da Sharon onu sahneye çıkmaya ikna ediyor. Sahneye çıkıyor, yuhalanıyor. Çok kötüydü diyorlar, herkes hem fikir oluyor. Ama başardığı için yine de tebrik ediyorlar ve ailesi her konuda destekliyor!

Filmde Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve sahneye çıkması gerektiğini söylüyor. Hayır diye itiraz etse de, gergin görünse de; Holly çok zorlanmadan sahneye çıkıyor ve şarkıyı söylediğinde sesini çok duru görüyoruz. Şarkısını güzel götürüyor ve bitirirken de oldukça iyi alkış alıyor ama herkes çok kötü olduğu konusunda onaylayıp duruyor. Ne saçma ne saçma!?

***


Bu arada oyuncu seçimlerine de değinmem gerekir; Gerry seçimi ne kadar doğruysa, Holly seçimi o kadar felaketti film için. :/ Hilary Swank, maalesef bu filme yakışan bir kadın oyuncu olamamış. Arkadaşlar arasında oynayan Lisa Kudrow olabilirdi onun yerine veya Emma Stone olabillirdi. Emilia Clarke da olabilirdi. Jennifer Lawrence olabilirdi. Ama Hilary Swank, çok havada kalan bir oyunculuk sergilemiş...

Bir de kitapta olduğu gibi filmde de olan Daniel isimli bar sahibi arkadaş vardı; maalesef onun da oyuncu seçimi felaketti. Adam çok sarhoş gibi veya saf bakıyor. Kitapta çekici ve yakışıklı diye bahsedilen, hoş sohbet Daniel; filmde asla öyle değildi! Sanki sapıklık için Holly'e yaklaşan, saf kötü bir birey gibiydi. (O karakteri oynayan oyuncu da Harry Connick idi..) Yukarıdaki kolajda onun da resmi yer alıyor, bakın karar verin! :(


***
Diyeceğim o ki;

Filmi olan kitaplar arasında bu kitabın filmi, benim için hayal kırıklığı olan bir eser oldu! 

Biz ki Alacakaranlık ve Harry Potter kitap serilerinin filmlerini izledik. O kitaplarda da eleştiriler yapıldı elbet ama ana karakterlerin etrafında dönen hikayeyi bu kadar derinden değiştiren hiçbir filmi olmadı. Bu film ise filmi ayrı kitabı ayrı bir hikaye halini almış yazık ki, çok üzücü bir durumda şimdi!

Ben hep söylüyorum, istenince bu filmler de çok güzel yapılabiliyor; Alacakaranlık, Göçebe, Senden Önce Ben, Kocan Kadar Konuş, Zaman Yolcusunun Karısı gibi... Bu bahsettiğim eserler, kitaplarını okuduğum ve filmlerini izleyip yazılarını yazdığım "Filmi Olan Kitaplar" yazı dizimin parçaları üstelik... :) O yazılarımı bu linke tıklayarak aşağılara inerek bulabilirsiniz... =)

Kısacası; filme puanım 2,5 iken, kitaba puanım 10. Kitapta istediğim duyguları alabildim. Çünkü konu bütünlüğü, zaman sınırlaması olmadığından, gayet net sağlanmıştı kitapta. Ama film için konuları azaltmak gerekse bile, hikayeyi değiştirmeden yapılabilirdi. Ana hatlar verildikten sonra, çok da güzel bir film çıkardı bu hikayeden...


Sınıfta kalan bir Filmi Olan Kitaplar yazısı oldu, ama neyse ki sadece filminden ötürü. Kitabını da beğenemesem dehşete düşerdim sanırım. :)

Ama şu konuda çok net emin olalım, sadece filmi izleyen güzel izleyiciler; BU FİLM ROMANTİK KOMEDİ DEĞİL! BU FİLM ROMANTİK DE DEĞİL!  Bunda hem fikir olmalısınız, romantik olan Gerry imiş; ona lafım yok. Bir de William'a; ah William, üzümlü kekim... =)


Saygılar, Sevgiler ve de buraya kadar okuduğunuz için çok çok teşekkürler diyorum... :)
Diğer yazılarımda görüşmek üzere...


28 Mayıs 2020 Perşembe

Filmi Olan Kitaplar #12 - Kafes & Bird Box


Merhabalar, bu sefer nicedir tamamlayamadığım bir "Filmi Olan Kitaplar" yazımı "Filmi" kısmını izledim de buradayım yine... :) İyi okumalar dilerim...

Koronavirüs sürecinde, akşamlarımızı ailecek daha çoğunlukla film izleyerek geçirdik. Gerilimi, romantiği, komedisi ve korkusu… Korku filmleri, senede bir veya iki defa izlediğim film kategorilerinden. Birileriyle yapıldığı ölçüde bile beni epey zorlayan bir mevzu benim için korku filmi izlemek, çok çabuk etkileniyorum çünkü. Orada kovalayan her kimse, beni geceler boyu korkutabiliyor bile üstelik. Neyse ki ablamlarda kaldığımız süre boyunca izlediğimiz korku ve gerilim filmlerinde, geceler boyu korkmadım öyle. Herhalde buna da yavaş yavaş alışıyorum… =)

Ablamlarda kaldığımız süre içerisinde, benim kitabını okuduğum ve ablam ile eniştemin filmlerini izlediği “Kafes” kitabının filmini de onlarla izleyebildim. Geçen sene okuyup bitirdiğim kitabın filmini, 7 Mayıs günü izledik ailecek. İyi ki de izledik. Şayet o gün izlemesem daha bir süre izlemezdim yoksa, kendimi biliyorum… (:

Bu yazım 2019’da okuduğum “Kafes” kitabı ve kitaptan uyarlanarak yapılan “Bird Box” filmini içerecek. İyi okumalar dilerim… =) 




2019 Bursa kitap fuarına gittiğimizde, o sene çok konuşulan kitaplar arasında olduğundan sebep İthaki Yayınlarından almıştım Kafes kitabını. Stand önünde de, “acaba Cesur Yeni Dünya’yı şimdi alsam da, sonra mı Kafes’i internetten sipariş etsem?” diye kararsızlık yaşamıştım başta. Sonuç olarak daha sonra diğer kitabı internetten sipariş ettim. Kafes kitabını ise fuardan aldığımız kitaplarımdan en son okuduklarımın arasına koydum. O fuar yazımı burada bulabilirsiniz yeniden...


Gerilim içerikli bir kitap olması Kafes'i en son okumama sebep olmuştu tabii ki. Ama okurken gerilmekten çok sıkılmayı yaşadım ben kitapta. Hikayede, "gözle görüldüğü zaman" en korktuğunuz şeylerin etkisi altına girmenizi gerektiren bir dış gücün tüm dünyayı dolaşıyor olması konu alınıyor. Kitap bu durumun getirdiği intiharların bölge bölge dünyaya yayılıyor olduğunun radyo ve televizyon haberlerinde verilmesiyle başlıyor. Arkadaşıyla aynı evde yaşayan ve bunun dışında evlilik dışı hamile kalmış kızımız Malorie’nin hayatta kalma savaşı anlatılıyor. İlk önce bir evde arkadaşının bir gün çıkıp bir daha dönememesiyle, sonra birçok tanıdığına ulaşamamasıyla devam ediyor. Öyle bir güç ki bu, gözlerinizi bantlamak ve teknolojinin imkan verdiği doğrultuda dışarıda var olmak durumundasınız. Görmek, yasak…


*Bundan sonrası kitabı okumak isteyenler için hikayeyi detaylarıyla anlatabilecek şekilde olabilir… 


Ben kitabı Nisan 2019’da okuyup bitirmişim, ama hala hatırlıyorum; bitirdiğimde hikayeye dair hissettiğim şey, çokça mantık hatası bulunduğunu düşündüğümdü. 


Esas kızımız Maloire’un bebeğinin babasından bahsedilmiyor fazla, onu sevip sevmediğinden bile emin değiliz. Bu içinde bulunduğu durum neticesinde, karnındaki bebeği sevip ona tutunma hevesi de görülmüyor. Maloire’nin duygusuzlaşması böyle başlıyor işte, dünyayı saran bir virüs gibi herkesi öldürmesiyle. Kitap boyu buna anlam veremedim, çok fazla ölen birilerini bile görmedi çünkü; sığındığı evdeki kişilerin ölmelerine şahit olması haricinde. Baştan beri hayatta kalma sebepleri yok denecek kadar az görünen bir kızın, gelecek için hayatta kalma çabası çok gereksiz gelmişti bu yüzden bana. 

Duygusuz muyum sizce? Yani dünya üzerinde geleceği paylaşmak isteyeceğim kimsem kalmıyor, karnımdaki çocuğu bile sevip sevmemekten yana net değilim, ama hayatta kalmaya da hevesim bol. Bilmiyorum, bu bana biraz tutarsızlık gibi geldi…


Öte yandan, bu ne olduğunu bilmediğimiz ama görmememiz gerektiğini bildiğimiz güçten yalnız kalmamak ve yaşamak üzere sığınacak bir ev aramak için yollara düşüyor en başında kızımız. Bir ev bulup zar zor kendini kabul ettiriyor o eve. Hamile olması sorun oluyor, stoklarımız yok diyerekten. O evde kaldığı sürece, gözleri kapalı şekilde marketleri yağmalamak durumunda kalıyorlar ve alt mahzene stok yapıyorlar… Maloire’dan sonra bir hamile daha sığınıyor eve ve süreç böyle başlıyor devam ediyor işte… 

Evin içinde bir adam da var ki, Maloire’a en güzel o destek oluyor. Adı Tom… Sanırım kitapta da filmde de en sevdiğim kişi o oldu. Maloire’un gayreti çok takdire şayan, fakat baştaki tutarsızlığı onu sevmeme engel oldu belki de. Filmi izleyince ise, bu fikrim tamamiyle değişti işte… 

Kitabın “Bird Box” isimli uyarlanma filmine gelirsek; hikayedeki tüm tutarsızlığa ve de eksik kalmış yanlara rağmen, film daha açıklayıcı olmuş durumda idi bana kalırsa… 


Öncelikle kitabın içinde çok detaylı olarak bahsedilmemiş bir mevzunu, filmin ismine konu olmasını  garipsedim aslında. Kitapta da filmde de kuşların kabiliyetlerini keşfediyorlar bir arada yaşarken. Kuşlar, görmeseler de varlıklarını hissedebiliyor o güçlerin. O yüzden kuş besliyorlar ve o kuşları gölün aşağısındaki sığınılan yere, Maloire çocuklarla beraber, insanların yanına gidene kadar hayatta tutuyorlar. Bu bile bana o gücün insanları gördükleri anda etkileyebiliyorken, dış ortamda duyulabiliyorken ama kimse onu görmezken hiçbir şey yapamıyor olduğuna inandıramadı… 

Kitapta bahsedilen Tom’u, tamamiyle bulmak isteyeceğim görünüşte biri oynuyor; Trevante Rhodes adlı bir oyuncu. Bu zamana dek hiçbir filmini izlememişim meğer, ama Tom karakterini ondan başkası oynayamazmış resmen. Maloire rolüne de gelince, çok sevdiğimiz bir oyuncu Sandra Bullock oynuyor ki; karakter olarak çok güzel oturmuş bir yüze sahip kendisi. Başrolleri tutturabilmek mühim iş bence, özellikle de bu gibi kitabı olan filmlerin oyuncu seçiminde… 


Kitapta hikayeyi anlatırken bahsettiğim güç vardı ya, hiçbir şekilde bir insanın o dış gücü görünce nasıl olup da kişileri delirttiğine dair bir bilgi yoktu o güce dair işte. Okurken, kitabın sonuna dek bu gücün açıklandığı ve belki de insanlığı o güçten kurtarabildiklerine şahit olmayı bekledim. Ama sonucu bırakın, ilk beklentim bile gerçekleşmedi, biri görür iken o güce arkanı dönerek görene bakmak gibi dahil… Filmde ise, bu gücün ciddiyetine varan bir Maloire var; nasıl hissedildiğini çok net görüyor, öyle ki ablasının gözlerinin önünde yanan arabalarına binmesine şahit oluyor. Kitaptaki sorulara yanıt vermeyen yana filmde bakış açısı olarak sunulduğu için, bu kadarını göstermesi bile daha inandırıcı olmuş dedirtiyor… 


Filmde Maloire daha neşeli ve hayata dair daha istekli. İki ayrı karakter olarak görünmesi, beni biraz üzdü kitapla karşılaştırınca yani. Başlangıçta ablası ile gidiyor ilk ve son doktor randevusuna, dönüşte filmin konusunun daha inandırıcı noktasına şahit oluyoruz biz de böylece. O gün sabahtan intihar haberlerini duyuyor ve yeterince ciddiye almıyorlar ama dönüş yolunda esaslı bir saldırıya da şehrin karmaşasıyla maruz kalıyorlar. Gökyüzünde bulunan o siyah güç, gözlerinin önünde herkesi etkisi altına alıyor zira. Maloire ve ablası herkes gibi kaza yapıp en başta kurtulsa da, ablasının da gözünün gördüğü bu güç karşısında nasıl kendisini kahredip de intihar etmek üzere yanan arabalarına bindiğine şahit oluyor. O gücün ciddiyetine böyle inanıyor, ablasıyla başlayan üzüntülü suratları görmeye başladığı için o gücü asla görmek istemiyor... Bu kesinlikle daha inandırıcı bir mantık içeriyor bana kalırsa...


Filmde, bu işin ciddiyetine varmış en yakındaki eve sığınıyorlar. Ama bu evin sahibinin hanımı o esnada o gücün etkisi altına giriyor sonra… Derken sokakta tek bir canlı kalmadıktan sonra, olayların şokunu atlatıp o eve sığınanlar ilk önce camları ve televizyonu karartıyor, kapılarını dış dünyaya olabildiğince kapatıyorlar… Maloire zamanla çocuğunu da doğuruyor, kendi gibi hamile olan arkadaşıyla beraber aynı günde hem de. Ama içeriye sızan aklını gördüğü güçle oynatmış ve herkesin kendini öldürmesini mantıklı bulan bir kişi yüzünden, o gün ölüyor herkes; bebekler, Tom ve Maloire haricinde. Çocukları ve Maloire'u Tom kurtarıyor tabii ki de... Sonrasında Tom ölene dek, başka bir evde çocuklarla hayat mücadelesi başlıyor. Hayatta kalmış birilerine ulaşma süreci başlıyor; Tom hayatta iken telsizler sayesinde, gölün 5 km altında bir sığınakta hayatta kalmış insanların birleştiği ve oraya varış yolunu anlatan biriyle konuşuyorlar. Tom öldükten sonra, çocuklar 5 yaşında iken, gölde yolculuk başlıyor işte. Sonucunda oraya varmak da mümkün oluyor işte… 



Kitaptaki ruhsuzluğa rağmen, film daha netti birçok konuda; ben filmin tarafını tutuyorum kendimce, kitabı tekrar okuyacağıma filmi bir daha izlerim daha sonra… Ama gerilim severlere özgü durum mutlak farklı olacaktır. Kitabın anlatımı yine de kötü değildi tamamıyla, işleyişi ve hissettirdikleri heyecan verici değildi sadece bana göre. Kitapta da filmde de anlatım farklılıkları vardı sonrasında; 

Başta da dediğim gibi, Maloire ablasıyla yaşıyor diye gösteriyor filmde ama aslında kitapla en yakın arkadaşıyla yaşıyor. Sonra kitapta asla o korku anlarının gözler önüne serilmiş halini anlatmak gibi bir durum söz konusu değildi, filmde gözler önüne serilen bir “o an” görüyoruz. Bence hikaye açısından en önemlisi inandırıcılıktı ama bir tek film böyle bir hikayeye inanabilirim dedirtti… 

Kitapta da okuduğumda aynıydı, Maloire bu bilinmezlikte öyle bir ruh halindeymiş ki çocuklara bağlanmamak için cinsiyetlerini isim olarak kullanmış; kız ve erkek. Bu fazlasıyla inandırıcı idi ama filmde hissettirilişi daha sağlamdı. Kitapta bu durumdan etkilenmemiştim çünkü, garip gelmişti sadece. Ama kitapta okuduğumuz noktayı, filmde de göremiyoruz aslında. Nihayetinde hikayede söylenen, çocukların iyi geliştirilmiş bireyler olması sebebiyle (Maloire ve Tom'un ortak becerisi ile) duyularını iyi kullanabiliyor olmaları; hayatta kalabilmek ve hayatta tutabilmek için. Onların görmek dışındaki 4 duyusuna değer veriyor Maloire, hiçbir şekilde sorun olmaması adına da, sevgisini en az seviyede gösteriyor. Benim filmde etkilendiğim nokta da burası idi işte...

Hikayenin can alıcı noktalarından biri idi benim için; Göl kenarında iken bir ara, sandalda kalın dediği çocuklardan kız olanı "beklemek yerine anneme yardıma gidelim" dediği esnada, iki çocuk da kayboluyor. Kızı kolay buluyor da, oğlanı bulması zor oluyor. Bu durumun sonrasında gelişen korkunun yerini rahatlamaya bırakması halinde, hikayenin o noktasında, çocuklara sarıldığı an’a çok inandım ben… Kız dediği çocuğuna öyle bir sarılıyor ki, o kızın beklentileri yanıt buluyor. Güzel sahnelendirilmiş bir nokta idi..


Son olarak bu kadar eleştirmiş ve yazmış iken puan verecek olursam eğer, 10 üzerinden Kitaba 6 puan, Filme ise 8 puan veriyorum. Ne çok iyi ne de çok kötü diyebiliriz, yine de keşkelerle dolu deneyim idi benim için her ikisi de… 


Bu yazıyı bitirmeden önce, bu fantastik hikayenin bende hala çok düşündürücü kalan yanını da eklemek istiyorum… Diyelim ki, böyle bir güç var; öyle ki çeşit çeşit dünyaya yayılmış insanlığı en korkunç yerlerinden vurdu da, korkularımızla yüzleştiğimizde hepimiz kendimizi öldürecek duruma geldik. Aramızda hiç mi gördüğü şeylere rağmen, psikolojisini sağlam tutabilecek ona istediğini vermemeyi akıl edecek insanlar yoktur? Bu güç sadece, akli melekeleri yerinde olmayan insanları, suçluları öldüremiyor; onları da tam tersine daha fazla cani ve insanların ölmesine inandıracak bir psikolojiye sokuyor öyle mi? Sadece bu mu yani? Bana burası hiç mantıklı gelmedi. 

Kurtulmak için tek bir yol var, o da görmemek ve o güç sadece camlar ve kapılar açıksa girebiliyor… İnsanoğlu güçlü diyoruz, o güç ilahi bir güç olabilmeli ki ancak o zaman çok çaresiz kalabilelim de etkilesin bizleri. Bence! İnsanoğlu düşünen en akıllı varlıkken, bu kadar hata içerikli hikaye bana mantıklı gelmedi işte… =) 

Baya uzun yazdım bu sefer de, okuduğunuz için teşekkürlerimle. Bir dahaki “Filmi Olan Kitaplar” yazımda görüşene dek, kendinize iyi bakın ve sağlıcakla kalın… Sevgilerimle. (:


21 Eylül 2018 Cuma

Filmi Olan Kitaplar #11 - Senden Önce Ben


30 Nisan 2018 günü, elimde dahi olmayan kitabını okumadan filmini izlemeye bir gece karar verip izlemiş ve hiç beklemediğim kadar etkilenmiştim ki; bana hüngür hüngür ağlayarak bir yazı yazdırdı bu film ve sonraki günlerime de umut oldu. Yazmak istediğimi daha çok hissettirip anlattı. Hikaye beni çok yaraladı...

Bu bahsettiğim yazımı okumak veya tekrar okumak isterseniz burada bulabilirsiniz... :)

Kitabı bugün bitirdim ve bu benim için bir ilk oldu. İlk defa bir filmi olan kitabı okumadan, filmini izledim ve birkaç ay sonrasına da kitabını okudum. Bu pek tercih ettiğim bir şey değil. Eğer bir filmi izlediysem, kitabını okumayı da tercih etmem. Eğer merak ettiğim bir kitap-film var ise, önce kitabını okurum sonra da filmini izlemeyi tercih ederim... Yani demek istediğim, kitabı olan bir filmi izledikten sonra kitabını merak edip alıp okuduğum olmamıştı...


Neyse, çok konuştum; bu hikayenin kitabı da beni filmi kadar yaraladı ve ben de sırası gelmişken Filmi Olan Kitaplar yazısını yazmaya geldim... (: Bu defa filmi olan bir kitabın, filmini kitabından ayrı tutamadım. Yani filmi yapılsa da olurmuş, dedirtmedi. Bir de hikayenin çıkış noktası kitaptan da olsa, filmi daha güzel geldi doğrusu... 

Filminde ağladığım o geceyi hatırlıyorum da; o geceden sonra okumayı ertelediğim o kitabı, bir an önce alıp okumayı istemiştim. Doğum günü hediyem olarak, Saniye kivrama iki kitabını da aldırdıktan sonra; diğer doğum günü hediyem olan kitaplarımı bitirip, 12 Eylül günü "Senden Önce Ben"i elime aldım ve bugün de okumayı bitirdim. Kitapta, filmdeki olaylardan daha fazlasını bekliyordum doğrusu. Hani genelde kitaplardan olayları keserler de filme hepsini sığdıramazlar ya, kitabı okuduğumda daha fazlasını da okuyacağımı, kalan beklentimi doyuracağımı düşünmüştüm. Ama tam tersiymiş meğer, filmde kitaptan "ya şu sahnede olsaymış!" dediğim bir sahneye rastgelmedim. Filmdeki sahnelerin her birinden memnun oldum bir kez daha okudukça...

İnstagram'a bugün kitabı bitirdikten sonra, sondan bir önceki sayfanın fotoğrafını çekip üzerine; "Bitti. Filmi gibi yaraladı da, bitti... #SendenÖnceBen" diye yazdım ve paylaştım. Ben kitapta daha fazla ayrıntı da bulabilirim diye umarak okumuştum, umduğumu bulamadım ama buna rağmen kitabı da filmi kadar sevdim. Ve öyle yaraladı ki, o son mektupta yine ağladım. Sesli okumak istemiştim, önce sesim titredi sonra da ağladım. Bu hikaye beni cidden yaraladı...


Anlatım edebiyat içerikli diyemem, sade bir anlatımı vardı. Yanımda devam kitabını da getirmiştim,  Antalya'ya gelirken; "Senden Sonra Ben". Bugün de onu okumaya başladım. Anlatım dilinin sadeliği güzel bir şey aslında, anlattığı içerik açısından gerekli görülen tüm bilgiler de içeriğinde mevcut zaten...

Size şunu söyleyebilirim ki; ben bu kitabı da filmini de çok büyüttüklerini düşünüyordum, şimdi böyle olmadığını bir kez daha gördüm. Kitabın anlatımına dair her ne kadar daha beklenti dolu idiysem de... Bazı hikayeler, aktarılmak isteneni aktarıyor. Filmin ana karakterlerindeki çaresizlik ve her birine kızsanız bile haklılık paylarının olması, sizi hikayeye bağlıyor. Bir de hikayenin bizi götürdüğü esas nokta; beklenmeyen anlarda, beklenmedik hikayeler karşımıza çıkar ve bizim tek yapmamız gereken içeriğinden kendimize ödevler ve dersler edinmemiz gerektiğidir...

Kısaca konudan bahsedecek de olursam; Will, oldukça sportif ve dolu dolu yaşamını geçirmeyi seven bir iş adamıdır. Hayat dolu ve ideallere sahip, adrenalin tutkunu... Bir gün yaya halde işine giderken, ona çarpan bir motosikletli Will'in ömür boyu omurilik zedelenmesi ile yaşamasına; kolunun bir kısmı ve boynunun üstünün harici, vücudunun kontrolünü kaybetmesine sebep olur. Tek başına hiçbir şeyi yapamamak Will'e yaşamak istemediği hayat halini alır. Bu sebeple, ötenazi yapan bir merkezde hayatını sonlandırmak istediğini anne babasına söyler. Onlar Will'i ikna edebilmek için sadece 6 ay isterler, 6 ay sonra yine ayn düşünür ise istediği gibi olacaktır... O 6 ayda da, Lou ile tanışır. Ve bu, belki geç belki de erken bir tanışmadır...

Engellilik üzerine, üzerine yeteri kadar düşünmeyi bilmeyenlerin ve başına gelmeden anlamayanların; okuyunca bu dünyanın kendilerinden ibaret olmayan, engellilerin yaşam zorluklarını anlamanıza hikaye içeriğinde sizi davet eden güzel bir kitap bence...


Filmden alıntıladığım, beni en sarsan sahne; Will'in kendi haklılığına inandırmaya uğraştığı sahnelerdi öncelikle. Lou'ya "yaşa" derken, kendini baskılamaya ve geçiştirme diyordu. Hem o kadar hak veriyor hem de o kadar hak verilmesini istiyordu kendisine. Siz de ona kızarken hak veriyordunuz bir süre sonra... Filmde bu içeriğe yeterince doydum mesela, o duygu bana filmden daha iyi geçti yani...

Ama kitaptan alıntılarıma da gelince; Lou'nun hayat yolculuğunu da bulmak üzerine idi sanki, her ne kadar filmdeki ile olay sıralaması aynı idi ise de: kitap ayrı film ayrı hissettirdi diyebilirim. Sanki filmde Will'in gözünden baktım ama kitap Lou'nun dilinden olduğu için, bir açıdan Lou'nun yoluna da daha çok tanıdık oldum...

Kitaptan en sevdiğim cümlelerden birkaçını değil, bu sefer iki ana karakterimizin dilinden de birer tane alıntı yapacağım;


Lou'nun dilinden;
Tekerlekli sandalyeye bağlı birine eşlik etmeden fark edemeyeceğiniz şeyler vardır. Bir kere kaldırımların çoğunun ne kadar döküntü olduğunu anlarsınız. Kötü kapatıldığı için delik deşik olmuş ya da düpedüz taşları sökülmüştür.

Will'in dilinden;
“Ve biliyor musun? Kimse bunları duymak istemez. Kimse korkularından, acından veya aptal bir enfeksiyondan ölmekten korktuğunu duymak istemez. Kimse bir daha sevişemeyeceğini bilmenin nasıl bir şey olduğunu bilmek istemez. Kendi ellerinle yaptığın yemeği yiyemeyecek olmanın, kendi çocuğunu tutamayacak olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmek istemez.”


Yani Kitabını okuduğunuzda, filminizi izlediğinizde size hiçbir şey kaybettirmeyeceğini; aksine çok güzel bir bakış açısı kazandıracağını, bir pencere açacağını düşündüğüm bir filmi olan kitaptı... Senden Önce Ben'i okuyun, okutun; olmadı izletin. Çünkü bir kişi dahi gündelik hayatında yaptığı engelleyici hareketlerden sırf bir engelli için değil; yaşlı, çocuk, genç, kadın, erkek demeden insanlık için vazgeçer ise, o zaman dünya daha yaşanılası bir yer olmaya devam eder...

Bir Filmi olan kitaplar yazımın daha sonuna geldim. :) Bu sayede, bir kez daha engellemeyin ve ortak alan kullanımlarına; "biz de varız, yaşıyoruz!" diyerek dikkat çektim ya, gidebilirim. :) Sevgilerimle...

23 Kasım 2016 Çarşamba

Filmi Olan Kitaplar #7 - Bir Gün


Kitabı bitireli bir hafta oluyor ama gel gör ki üzerimden etkisini atamadım. Üzerimden atamadığım etkisi, hayal kırıklığının etkisiydi. Yani bestseller'lara önyargıyla yaklaşıyordum, artık yaklaşmayı geçtim daha da önyargılıyım. Gelin sebeplerini de söyleyeyim size; öncelikle kitabı okumamış kişileri hayal kırıklığına uğratmamak için bu yazıyı okumamalarını önererek başlayacağım, zira siz belki de benim gibi düşünmeyecek ve beğeneceksiniz kitabı bilemem sonuçta... :)

Bu ve bunun gibi diğer Filmi Olan Kitaplar yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz...



O kadar gözlerde büyütülmüş bir kitap gibi geldi ki, aşk kitabı olduğu yönünde. Bence bu kitap aşk kitabı değil, hayat gerçeklikleri bakımından bir kitaptı. Aşk hikayesi açısından, ne bir konu bütünlüğü ne de bir anlatım şahaneliği bulamadım. Başarılar, başarısızlıklar, bağımlılıklar ve hayata tutunmalar ile tutunamamaları içeren bir kitaptı bence daha çok... Bu yönden yazarın emeğine sağlık, güzel bir anlatım var bu konularda. Öyle ki; bir ara kitapta Dexter'ın kendi çocuğuna karşı alkolle beraber savaş verdiğini okuduğum sahnelerde çok sinirlendim...

Bu benim görüşüm tabii, yine yineliyorum. Ama ben kitap bitene dek şunu sorguladım; bu iki kişinin mi aşkını anlatıyor? Yoksa kavuşamamayı mı? Çok aşırı bir eleştiri yapıyorum belki de ilk defa bloğumda bir kitaba ama bu bir aşk kitabı değil bir hayat kitabı olarak anlatılmalıydı bence. Ben kitabı elime aldığımda gerçekten okuduğum aşk kitapları gibi bir aşk kitabı beklemiştim. Beklentim çok büyüktü galiba, beklediğimi bulamadım...

Kitap "beklentimin de büyüklüğünden ötürü"uzun zamandan beri en zor okuduğum kitaplardan biri oldu. Çok uzun kitaplarda gerçekten bu hayal kırıklıklarını bazen yaşayabiliyorum, bazen de öyle oluyor ki elime aldığım kitap 700 sayfa bile olsa bitsin istemiyorum. Benim için Filmi Olan Kitaplar'dan okuduğum kitaplar içerisinde, filmi güzel olan kitaplardan biriydi...


Bir Gün kitabından uyarlama filmine gelince;


Filmde sevdiğim birkaç sahne vardı ama öncelikle oyunculara geleceğim. Başrol oyuncuların, kitabı okurken canlandırdığım kişilere uyan oyuncular olduğunu gördüğümde şaşırdım. Emma sanki gerçekten Anne Hathaway'miş, Dexter ise Jim Sturgess'miş gibiydi. Filmin sonuna dek tamamen gerçek karakterlerdi onlar benim için, bu hikayenin gerçek karakterleri...

Filmdeki aşk daha gerçekti. Ama filmde de kitaptaki umutlar, başarılar ve başarısızlıkları içeren hayat hikayesi daha iyi ele alınamamıştı mesela. Filmi Olan Kitaplar'dan en zorlandığım yazı bu resmen. Filmi ile kitabı bir olan ama bir o kadar da bir hissettirmeyen, anlatım açısından değil benim açımdan, bir hikaye idi Bir Gün benim için... 

Her senenin 15 Temmuz'unda görüşen Emma ve Dexter'ın kaybettiklerine çok üzüldüm. Hep erteleyişlerine, hep kaybedişlerine onlar kadar göz yumamadım. Yıllar Geçiyor demekten vazgeçmeyen ben, üzülmem normal biraz galiba. Zaman akıyor, kaçırmamak için aşkı görmezden gelmemeli aslında. Keşke biz insanoğlu yapabilsek bir de bunu tabii ki...


Üstteki resimde filmde beğendiğim sahneleri fotoğrafladığım kareler var; 

Birinci karede; filmin başlangıcında 15 Temmuz tarihi sabit dururken mavi ekranda, yılların tarihleri akıyor. Hayat cidden böyle, bunu görmek daha da üzdü beni biraz...

İkinci karede; bisikletiyle giden Emma var, kitapta anlatılmayan bir bölüm olduğu için alıntılamıştım. Emma'nın kazası... Neden bilmiyorum ama kitapta hiç hatırlamıyorum bunu anlattığı bir yer. Sadece 15 Temmuz üzerine odaklanıldığından bazı konular atlanmış kitapta. Filmde bunu yorumlamış mı yoksa öyle değil mi emin olamadım...

Üçüncü karede; Emma ve Dexter'ın bir kavuşmaları. Ya sanırım bu en sevdiğim sahneydi, kısa da olsa... :)

Dördüncü karede ise; Dexter ve kızı. Kitapta okurken kızdığım Dexter'a sempati duydum filmde resmen. Yani size ne kitabı okumayın ne de filmi izlemeyin diyemem. Eminim ki, birçoğunuz kitabı okunup beğenecektir de. Ama bana kitap okumama rağmen fazla hitap edebilmiş değil... 


Filmden Alıntıladığım sözler de var elbette

Güzel olan hiçbir şey kolay değildir.
Birini sevmek ama ondan hoşlanmamak… (Ki mümkün)
Yarın ne olursa olsun, bugün yaşanmış olacak…


Gibi... "Yarın ne olursa olsun, bugün yaşanmış olacak." En sevdiğim söz oldu. Yarın ne olursa olsun, bugün yaşandı ve bitti. Bu yazı da yazıldı ve bitti. :) 

Sevgilerimle, okuduğunuz için teşekkür ederim...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...