"filmi olan kitaplar" sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
"filmi olan kitaplar" sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

27 Aralık 2024 Cuma

İzlemek İstediğim Filmler #4 - Eski Ve Yabancı Filmler


7 yıl olmuş, yeni bir film izleme listesi eklemeyeli burada! İnanır mısınız çok şaşırdım. Bu kadar umursamadan, yok saydığımı farkedemedim. Sanırım farkettirmeden izledim. Oysa burada yazmayı çok severdim! 

Önceki İzlemek İstediğim Filmler listemi buradaki yazımda bulabilirsiniz. O listenin üzerine ben çok liste bitirdim, gururla söylüyorum. :) Ama o listenin üzerine yenisini ekleme vaktidir yine. :) "İzlemek İstediğim Filmler #3 bitti, 4. listeyi yayınlıyorum uzun zamandan sonra da olsa işte...

Adettendir; önceki listeden en beğendiğim ve hiç beğenmediğim filmlere değineyim istiyorum öncesinde. Sonra yeni listemdeki filmlerin neden bu kadar süredir listede kaldığına da değineceğim.

3. Listeyi 2017-2018 gibi bitirmiş de olsam, filmleri hatırlıyorum. Eyvah Yaş 40 mesela, hiç sevememiştim. Çünkü konuya giriş bir türlü gerçekleşmedi filmde. "E hadi, e hadi" diye diye izledim. Sonuç olarak,  listenin en sevmediğim filmi oldu. Listenin en sevdiğim filmi ise Aşk Tarifi idi; değindiği konu "aile ve aşk, mükemmellik düşünürken hayatınızın dengesi ya değişirse?" sorularıyla dolu dolu bir filmdi. Güzeldi. Tavsiye ederim...

Ama 2017'den sonra çok daha fazla izledim, Aşk Tarifinin dram yönü evet biraz fazla idi. Ama ben biraz daha romantik komedi tadı almak istiyorum derseniz, 2018 yapımı Little İtaly filmini öneririm. O filmin "aile, ask ve mahalle aidiyeti" kavramlarının çevresinde geçişi bana çok Türk filmvari geldi. İzleyin dediğimi anlayacaksınız bence. :)



Hazır başlamışken bu yazıyı sevdiğim birkaç filmle daha donatayım, sonra da 2024'ün ilk aylarında bitirmek istediğim filmler listemin 4.sünü yayınlayacağım.

Yılbaşı olmadan çok seveceğim bir animasyon izlemek istiyorum diyenlere; bu sene en çok sevdiğim animasyon filmi 2019 yapımı "Kırmızı Pabuçlar ve Yedi Cüceler" oldu. Bu animasyon filmini ailecek izleyebilirsiniz, Teması "dış görünüş her şey değildir" üzerine. Çok çok seveceksiniz bence siz de!

Ben Aralık ayına da yakışır romantik komedi izlemek istiyorum derseniz; 2018 yapımı "Crazy Rich Asians" filmini öneririm. Romantik Komedide aradığım dolu dolu bir senaryosu vardı, çok eğlenmiştim. Siz de eğlenin isterim... :)

Senenin çok konuşulan ve aslında saçma idi denilse de, güzel olduğunu düşündüğüm bir filmi de önereceğim; The İdea Of You (2024), bence işleyişi de oyunculukları da çok güzeldi bu filmin. Anne Hathaway çok sevdiğim bir oyuncu ve filmde oyunculuğu çok eğlenceli idi bence. Beğenmeyenler, konu itibariyle eleştirmişler. Kadın büyük, erkek küçük diye ama herkes yaşına göre büyümüyor ki?  Hem afedersiniz de, ikisi de gönülden seviyor konu itibariyle ve birbirlerine uyan kalplerini çok güzel yansıtmışlar. Erkek büyük olunca normal, kadın büyük olunca anormal oluyor ilişkide; ne kadar absürt. Yani filmi izleyip bir karar verin derim, iki gönül sevdikten sonra yaş, boy, eğitim ve yaşam tarzı hiç de önemli değil bence. Bazılarınız hak verdiği kadar bazıları da hak vermeyecek elbet ama işte buna rağmen izlemeniz gerektiğini düşündüğüm bir film...

Bu sene beni en rahatsız eden iki gerilim filmi de önermek istiyorum; biri Fall (2022), diğeri de Nowhere (2023). Fall, yükseklik korkusu olanlar izlemekte çok zorlanacaktır bence; izlemeden önce bunu bilerek izleyin derim. Rahatsız oldum ama izleyebildim. Ama hiç o şekilde kalmak istemem açıkçası. Diğeri de Nowhere, yani hiçbir yerde. Film hamile karısıyla beraber kaçan kaçak bir mültecinin, konteynerlar içinde ayrı düşmesini konu ediyor. Ama öyle bir ayrı kalma ki, hani denizdeki gemilerde gördüğümüz konteynerlara "kim bilir ne var içlerinde" diyoruz ya; işte konteynerlar dağılıyor denizin ortasında ve kadın bir konteyner içinde hapis kalıyor. Bu filmi de lütfen kapalı alan fobisi olanlar izlemesin, ben bunda daha çok zorlandım ama yine de izledim. :/ Bir daha izlemek istemiyorum ama! =)


Peki bu yazımın altındaki yorumlar kısmına sizin bu sene izleyip, etkisinde kaldığınız filmlerden eklemek ister misiniz? Yorumlarda beni yalnız bırakmayın dilerim... :)

Sıra geldi, İzlemek İstediğim Filmer Listemin 4.süne o zaman. Bu listedeki filmleri nicedir izleyemedim, yanındaki her filmi izledim neredeyse. Ama elim bu listede kalan diğerlerine gitmedi ve ben de buraya yazarsam izlemeye yeltenirim yeniden dedim...


Tristan ve Isolde (2016) = Kitabını okudum ama filmini izleyememiştim bir türlü. (İzledikten sonra düşüncem şu ki, filmle arasında dağlar kadar fark var. Okuduğum kitapla alakalı olabilir. İkisi de fiyasko idi benim için, maalesef.)

Nope (2022) = İnstagramda görüp listeye almıştım ama gerilim diye erteliyorum. (İzledim ve bitiremedim, yarım bıraktım.)

Noelle (2019)= Noel filmleri benim için çok başka mutluluk demek. Bu bir tavsiye idi, umarım severim. (Not; izledim ve çok sevdim! =))

Talihsiz Serüvenler Dizisi (2014) = Öneri üzerine listeme ekledim, en kısa zamanda izlerim umarım.

Love Hostel (2022) - (Hint Filmi) = Fragmanını görüp listeye ekledim ama romantik gerilim olduğu için geciktiriyorum! :)

Otel Transilvanya (2012) = Merak ettiğim bir animasyon filmi.

Lucky (2005) (Hint Filmi) = Salman Khan filmi, off bunu ilk sırada izlemeliyim. Resmen unutmuşum onun filmi olduğunu! =)

Ahtapottan Öğrendiklerim (2020) = Listemin tek belgesel filmi, bunu da merak ediyorum.

Aydaki Adam (1999) = Jim Carrey'nin çok sevilen bir filmi imiş, listeye bir kitapta rastgelip ekledim.

Kapı (2019) = Kadir İnanır'ın son filmi, o sebepten izlemek istemiştim.

Platform (2019) = Bu çok eski zamandan beri izlemek istediğim film ama korku odaklı olduğu için erteleyip duruyorum...

İngiliz Hasta (1996) = Bu film de çok eskiden beri filmi ve kitabı itibariyle söylenilen bir eser, meraktan listeme girdi ama bir türlü silinemedi. =)

Bir Ömür Yetmez (2007) = Bu da çok eskiden beri izleme listemde kalan filmlerden biri. 

Aslında bu listedeki filmlerin de içinde olduğu izlemek istediğim filmlerin tam listesini burada bulabilirsiniz. Sinefil.com senelerdir film kütüphanem olarak kullandığım bir site. Tavsiye eder, takibe beklerim... (:


2017'den beri çok film izledim, yazılarına da buralarda yer verdim. Bu başlık altında birçoğunu bulabilirsiniz... 

Bir diğer izlediğim filmleri bulabileceğiniz yazı dizisi de Filmi Olan Kitaplar buradadır.. :)

Bu listede 12 adet film var, bir sonraki yazımı bu 12 filmi bitirdikten sonra yayınlayacağım. Listemdeki filmlerden izlemek istediğiniz veya bu filmi daha önce izle dediğiniz film var mı? Ona göre öncelik verebilmem için bana yazmayı unutmayın. :) 

Sevgilerimle... 

* Böylece, sene bitmeden yazılacak blog yazılarımdan biri daha yapılacaklardan silindi... <3 Darısı diğerlerine olsun...

29 Kasım 2024 Cuma

Filmi Olan Kitaplar #13 - Not: Seni Seviyorum

 

Filmi Olan Kitaplar Serimin 13. yazısı "Not: Seni Seviyorum" adlı kitap ve film... İyi okumalar dilerim. :)

Ben bu yazı dizimde Filmi olan kitapları okuyup ondan sonra filmlerini izliyor ve yorumlarımı yazıyorum. Birçok kişi kitaplar daha iyi, filmler hiç iyi olmuyor dese de; kitabı yorucu olup filmi daha eğlenceli olan da çok kitap okudum bu seride. Tam tersi durumları da gördüm ve eleştirdim tabii. Ne yazık ki bu seride de dengeli bir durum yoktu, denge çok çok sarsılmıştı. Detayları yazımın devamında bulabilirsiniz... (:

Bu serimin önceki yazılarını da okumak için buraya tıklayabilirsiniz... 




Not: Seni Seviyorum adlı kitabın yazarı Cecelia Ahern... 2003 senesinde çıkmış bu roman, gerçek hayattan uyarlama mı değil mi onu bilmiyorum ama benim için konusu ve anlatımı gereği çok başarılı bir hikaye idi. Kitaba puanımı soracak olursanız, hem anlatımına hem de hikayenin gidişatına kesinlikle 10 puan veririm. :) Tek puan dahi kırmadan...

Kitabın çıktığı sene değil ama filminin çıktığı sene öğrenmiştim ben bu kitabın varlığını, sene 2007 idi. Film çıktığı zaman çok konuşuluyor ve çok övülüyordu.  Filmde de yayınlandığı çok akşam oldu, o akşamlardan birinde tamamen izleme fırsatını buldum ben de. Övüldüğü kadar o zaman da beğenmemiştim ama sinir olduğum çok karakter vardı filmde. Gerek oyuncular gerekse de hikaye gidişatı, romantik bir aşk hikayesini anlatmaktan çok uzaktı. 

Bunun sebebini meğersem çok zaman sonra, bu sene öğrenecekmişim; kitabını okuduktan ve uyarlandıdığı hikayenin aslıyla yüzleşince. Önce hikayenin aslını anlatmam lazım o zaman. 


Kitaba göre;


Holly Ve Gerry, çocukluktan beri tanışan iki arkadaş ve uzun zamandır da aşk yaşayan iki sevgili. Öyle tutkuyla bağlılar ki birbirlerine, kavga ettiklerinden sonra bile ayrı kalmaya dayanamıyorlar. Çok kavga edip anlaşamadıkları zamanları da olsa, onlar ayrılmak nedir bilmemişler; 9 yıl boyunca. Bu 9 yıl, evli kaldıkları süre. Holly 30 yaşına girmeden 1 sene kadar önce Gerry'nin beyninde tümör olduğunu ve maalesef tedavi için geç kalındığını öğreniyorlar.

1 senelik yaşam mücadelesinin üstüne, Gerry ölüyor. Aslında biz kitabı zaten Gerry ölmüş iken okumaya başlıyoruz. Evet, filmde de böyle... Ama kitapta daha hikayeye odaklanmak mümkün, filmde ölen kişinin değerini herkes adına geçtim; Holly için bile tam olarak anlatamıyor... O duygu maalesef verilememiş.


Kitaba göre diyordum; kitapta Gerry öldükten sonra, anılarla ve aşkla dolu geçmişlerini unutmak istemeyen ve sevdiği adamsız yeni geleceğine isyan edip anlam veremeyen Holly'nin hikayesini okuyoruz. Holly 5 kardeş, Gerry ile erken yaşta evlenmiş. Çok iyi bir kariyer kuramamış, çok kez iş bırakmış ve son işini de Gerry'nin hastalık sürecinde eşine bakım vermesi gerektiğini için bırakmış.

Holly'nin iki, Gerry'nin de bir yakın arkadaşı var ve Gerry'nin arkadaşı Holly'nin arkadaşlarından biriyle evli. Gerry'nin Holly'ye ettiği bir söz varmış, "senden önce ölürsem, ben yokken yapman gerekenlerin listesini çıkarıp atmalıyım sana" diye. Bir tartışma esnasında, Holly'nin sakarlık ve de umursamazlığına karşı edilmiş bir sözmüş bu. Bundan arkadaş grubunda da bahşedilmiş...

İşte Gerry, ölüm döşeğinde iken bu listeyi hazırlamış ve 30. Yaşından önce ulaştırmak üzere Holly'nin annesinin evine tüm mektuplarını göndermiş. Holly, 2 aylık bir yas sürecinin sonunda annesinin geldiğini unuttuğu postasını haber vermesiyle gidip alıyor mektuplarını ve pakette 1 yıl dolana kadar her aya bir mektup var. Tek kural var, mektupta yazanlara uyulacak ve her ay başında bir tane açılacak.

Bu mektuplar sayesinde; Holly'e baş ucu lambası almasını, kareoke korkusunu yenmesi, yeni yaşını kutlaması, arkadaşlarıyla tatile çıkması, yeni bir iş bulup sevdiği işi yapmasını ve en sonunda da artık yeni birine aşık olmaktan da korkmamasını öğütlüyor. Holly bu şekilde, kah bocalıyor kah toparlanıyor ama bu süreci onun sayesinde atlatmaya uğraşıyor...

İşte bu mektupların hepsi, "Not: Seni Seviyorum" ile bitiyor. Gerry ölümünü beklerken her fırsatta eşine yardım olabileceği kadar yazmaya çalışmış ve bunları eşinin anne babasının evine ölünce gönderilmesi üzerine birine ulaştırmış. 

Böyle güzel işlenmiş bir konuya, yeni arkadaş Daniel da ekleniyor; kendisi yeni açılan barın sahibi. Kah gülüyorlar, Kah birbirlerinden acaba hoşlanıyorlar mı hissiyle okuyorsunuz. Ama Holly hep sadık, eşine de onun ardında kalan acısını çekmeye de...

Kitapta en katı disipline ve eleştirel bakış açısına sahip ağabeyi de vardı, en cana yakın görünen ağabeyi de. Bir küçük kız kardeşi, bir de onun da küçüğü yönetmen erkek kardeşi var. Bu yönetmen kardeşi, karaoke gecesinden önceki doğum günü gecesini videoluyor ve kızlar gecesi adında bir belgesel film ortaya çıkarıyor. Kitapta bunu da beraber izlediklerini görüyoruz. 

Son olarak Kitapta anne ve babasının desteğini hep görüyoruz, çocuklarına toparla kendini deseler de dinleme anlama ve maddi manevi destek olma var. Ancak Gerry'nin anne babası, babasının ameliyatı sebebiyle cenazesine bile katılamamış ama iyileşince dahi bir uğramamış görüyoruz ki...

Kitapta disiplinli katı abinin yumuşayıp değişmesi ve gelişmesini, kardeşlerine yakınlaşmasını, ailesi ve öncesinde işinden ayrılma sürecinin kendisine nasıl faydalı olduğunu sonradan farkettiğini ve de Holly'nin kardeşlerine ve kardeşlerinin de Holly'e desteğini de görüyoruz.

Sharon ve Denise adlı iki arkadaşının, Holly yas halinde iken hayatlarının birinin evlenecek adamı bulması birinin de 7 ay sonra çocuğu olacağı haberini vermesi ve Holly'nin hayatı altüst olurken herkesin hayatının yoluna girmesinden yana hissettiği depresif hallerini, bu hallerden kurtulma süreçlerini de okuyoruz...

YANİ KİTAP DERYA DENİZ, FİLM ANLATIMI İSE TIRT!



O zaman biraz da filme geçeyim;


Film bir apartman dairesinde geçiyor, eşini kaybeden Holly'nin eşi yaşarken bu apartman dairesinin küçüklüğü ve eve sığamamaktan şikayet ettiği bir kavgayla başlıyor. (Kitapta ise hiçbir şekilde ev küçüklüğü mevzubahis değil, evleri müstakil bir ev üstelik.)

Filmde de kitapta olduğu gibi, Holly'nin sakarlığıyla ışığı kapatıp yatağa geçeceği esnada ayağını yatağa vurması dile getiriliyor. Gerry, bu eve bir gece lambası almak şart diyor. Gerry çok sağlıklı ve de hayatta iken, bir sonraki kocama söylerim alır o zaman diyor Holly de. Gerry de dalgaya vurup, o zaman ben sana benden sonra yapılacaklar listesi hazırlayıp bırakayım madem diyor. 

İşte Gerry öldükten iki ay sonra bu dalga konusundan yola çıkarak hazırladığı mektuplar posta yoluyla Holly'e ulaşıyor. Her ay bir tane geleceğini de ilk mektupla öğreniyor ve ne zaman biteceğini de bilmiyor. Garip... (Kitapta tüm mektuplar elinde olduğu için, ne zaman biteceğini de biliyordu üstelik)


AMA İNANIN EN BÜYÜK SORUN BURAYA KADAR OLAN KONULAR DEĞİL, FİLMİN DEVAMI DA KİTAPTAN ÇOK AMA ÇOK AYRI!

Kitap boyunca, eşini kaybetmiş Holly'e karşı ailesinin başta belki az ve anlayıştan biraz uzak ama sonrasında olması gerektiği kadar ilgili olduğunu gördük. Hem anne ve babası, hem de bütün kardeşlerinin. 

Ancak filmde, Holly'nin annesi Gerry'i hiç sevmemiş ve ölmüşse ölmüş unut artık modunda takılıyor. Holly'nin babası da, annesini terketmiş! Kitaptan çok ama çok ayrı. Zaten dediğim gibi, kitapta 5 kardeşler ve filmde iki kardeşler! (İnsan şunu diyor izlerken, keşke filmi yapıp da böyle hakaret etmeseydiniz bu emeğe...)


Kitapta Gerry'nin cenazesine öz anne babası gelinlerini sevmedikleri ve de babası ameliyat olduğu ayakta duramadığı için gelmediği, sonra bu gelemeyişi de telafi etmeyip 1 sene sonra dışarıda bir erkekle gördüğü için edepsizce davrandıkları anlatılıyorlar.


Ama Filmde, ameliyat sebepleriyle gelmedikleri kayınvalidesi ve kayınbabasının yanına Gerry mektup bıraktım oraya dedi diye gidiyor ve anne baba oldukça ilgili davranıyor ve de gelemedikleri için üzgünlüğünü dile getiriyor. Bu konu da beni çok rahatsız etti ya! :/

Kitapta olmayan ve filmde yeralan bir karakter var ki; keşke Daniel olmasaydı da filmde, o karakteri daha çok seyretseydik! Karakter adı William, Gerry'nin çocukluk arkadaşı ve İrlanda'da tatile gidince tanışıyorlar aslında. Hem oyunculuğu hem makul ve ilgili tavırları, Gerry kadar sarıp sarmalaması ve anlaması Holly'i; beni çok ama çok mutlu etmişti... :/ 

(William karakterini oynayan oyuncu, Jeffrey Dean Morgan! Adamım çok çok iyiydin, filmdeki en iyi sendin!) Üstteki kolajda, William ve de Daniel var, bakın da siz karar verin karizma hangisidir diye... :)



**

Bunlar da ekstra bilgiler olsun madem;


Kitapta Gerry yaz tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar deniz ortasında deniz yatağında mahsur kalıyorlar. Sahil Güvenlik kurtarıyor... 

Filmde Gerry İrlanda'ya kış tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar gölde balık tutmaya çıkıp, sandallarının küreklerini düşürüp gölde mahsur kalıyorlar. İrlanda'da Gerry ile arkadaşlık etmiş yakışıklı müzisyen gelip kurtarıyor! (William efendi! :))

Kitapta Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve cesaretle hayata atılmasına uğraş veriyor. Holly çok itiraz ediyor, orası kitabın en önemli noktası belki de, önceden düştüğü gibi düşmekten korkuyor sahnede ve rezil bir sahne performansı öncesinde tuvalette saklanıyor. Sonra çok zor olsa da Sharon onu sahneye çıkmaya ikna ediyor. Sahneye çıkıyor, yuhalanıyor. Çok kötüydü diyorlar, herkes hem fikir oluyor. Ama başardığı için yine de tebrik ediyorlar ve ailesi her konuda destekliyor!

Filmde Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve sahneye çıkması gerektiğini söylüyor. Hayır diye itiraz etse de, gergin görünse de; Holly çok zorlanmadan sahneye çıkıyor ve şarkıyı söylediğinde sesini çok duru görüyoruz. Şarkısını güzel götürüyor ve bitirirken de oldukça iyi alkış alıyor ama herkes çok kötü olduğu konusunda onaylayıp duruyor. Ne saçma ne saçma!?

***


Bu arada oyuncu seçimlerine de değinmem gerekir; Gerry seçimi ne kadar doğruysa, Holly seçimi o kadar felaketti film için. :/ Hilary Swank, maalesef bu filme yakışan bir kadın oyuncu olamamış. Arkadaşlar arasında oynayan Lisa Kudrow olabilirdi onun yerine veya Emma Stone olabillirdi. Emilia Clarke da olabilirdi. Jennifer Lawrence olabilirdi. Ama Hilary Swank, çok havada kalan bir oyunculuk sergilemiş...

Bir de kitapta olduğu gibi filmde de olan Daniel isimli bar sahibi arkadaş vardı; maalesef onun da oyuncu seçimi felaketti. Adam çok sarhoş gibi veya saf bakıyor. Kitapta çekici ve yakışıklı diye bahsedilen, hoş sohbet Daniel; filmde asla öyle değildi! Sanki sapıklık için Holly'e yaklaşan, saf kötü bir birey gibiydi. (O karakteri oynayan oyuncu da Harry Connick idi..) Yukarıdaki kolajda onun da resmi yer alıyor, bakın karar verin! :(


***
Diyeceğim o ki;

Filmi olan kitaplar arasında bu kitabın filmi, benim için hayal kırıklığı olan bir eser oldu! 

Biz ki Alacakaranlık ve Harry Potter kitap serilerinin filmlerini izledik. O kitaplarda da eleştiriler yapıldı elbet ama ana karakterlerin etrafında dönen hikayeyi bu kadar derinden değiştiren hiçbir filmi olmadı. Bu film ise filmi ayrı kitabı ayrı bir hikaye halini almış yazık ki, çok üzücü bir durumda şimdi!

Ben hep söylüyorum, istenince bu filmler de çok güzel yapılabiliyor; Alacakaranlık, Göçebe, Senden Önce Ben, Kocan Kadar Konuş, Zaman Yolcusunun Karısı gibi... Bu bahsettiğim eserler, kitaplarını okuduğum ve filmlerini izleyip yazılarını yazdığım "Filmi Olan Kitaplar" yazı dizimin parçaları üstelik... :) O yazılarımı bu linke tıklayarak aşağılara inerek bulabilirsiniz... =)

Kısacası; filme puanım 2,5 iken, kitaba puanım 10. Kitapta istediğim duyguları alabildim. Çünkü konu bütünlüğü, zaman sınırlaması olmadığından, gayet net sağlanmıştı kitapta. Ama film için konuları azaltmak gerekse bile, hikayeyi değiştirmeden yapılabilirdi. Ana hatlar verildikten sonra, çok da güzel bir film çıkardı bu hikayeden...


Sınıfta kalan bir Filmi Olan Kitaplar yazısı oldu, ama neyse ki sadece filminden ötürü. Kitabını da beğenemesem dehşete düşerdim sanırım. :)

Ama şu konuda çok net emin olalım, sadece filmi izleyen güzel izleyiciler; BU FİLM ROMANTİK KOMEDİ DEĞİL! BU FİLM ROMANTİK DE DEĞİL!  Bunda hem fikir olmalısınız, romantik olan Gerry imiş; ona lafım yok. Bir de William'a; ah William, üzümlü kekim... =)


Saygılar, Sevgiler ve de buraya kadar okuduğunuz için çok çok teşekkürler diyorum... :)
Diğer yazılarımda görüşmek üzere...


29 Aralık 2022 Perşembe

2023'e Girmeden Önce Yapacaklarım - Aralık 2022


Yeni yıla girerken hep yeni yıl için yapmayı ve olmasını istediklerimizi söyleriz ya, benim bir diğer yandan da bitecek olan yıl içinde bitirmek istediklerim olur daima...

2022 içinde iş hayatımı yoluna koyarken birçok kişi çoğu zaman erteledim aslında. Hayata atılırken de birçok yapmak istediğime odaklanamadım, o bir aradalık hissine erişemedim. Yani hayata atılayım derken, birçok şeyi de ihmal ettim. Özel, yapsam iyi olur ve de belki çok önemli değil ama önemlilerin arkasında da olması gerekenlerdi. 2023'e Girmeden Önce, bu önemli olanların bir kısmını tamamlayıp bir diğer kısmını da 2023'e teslim etmek üzere hazırlığımı yapacağım! Kararım kesin... =) 



İlk sırada fotoğraf ve not düzenimi toparlamak var! Bilgisayarda da telefonda da toplu olmak prensibim ve oldurmaya çalıştığım bir durum ama bazen birçok şeyi yaparken bu mümkün kılamadığım ve yığılmalara sebep olan bir durum halini alıyor. Bu sene buna sebep olan en bariz mevzu, not defterimi aktif kullanmamam oldu! Dijitale çok kaptırdım sanırım kendimi. Bu sebeple 2022 bitene kadar, bu yıldan kalan tüm telefon notlarımı ve fotoğraflarımı düzenleyip; gerek bilgisayarda gerekse de not defterlerimde aradığımda bulabilir hale getirmeye uğraşacağım. (Telefon fotoğrafları hemen hemen tamam aslında. Telefonumdaki notlarım kısmını ise son 3 aydır fazlasıyla karıştırmış durumdayım. Umuyorum son 3 günde toparlanacaklar tarafımdan...) 

-- O kadar çok ekran görüntüsü almışım ve bunları da bilgisayarıma düzenlemek üzerine not etmişim ki, elbet bir kısmını da kullanıyorum ama kullanmadığım onca gereksizi var; biriktirip nesine kıyamadım bilmem, birçoğunu sildim ama vazgeçmem gereken bir o kadarı da var! Biriktirdiğimiz her türlü gereksiz şeyin, enerjimizden ve alanımızdan çaldığına çok inanıyorum. Bu da öyle bir mevzu halini aldı bende. 2022 bitmeden bu görevi de başaracağıma inanıyorum... =) Sizce?

2022 Okuma Hedefimi Tutamadım Ama Elimdeki Senenin Son Kitabı Olsun Diye Uğraşıyorum... Ama sanıyorum bu maddeyi olduramayacağım, henüz kitabın yarısını daha birkaç gün önce geçtim ve o günden bugüne elime alabilmiş değilim. Son birkaç gündür yoğun geçti günlerim, bu durumdan çok memnunum :) Ama gel gelelim, elimdeki kitabı bitirmeye yüz tutturamadım. Deniyorum ama en azından yeni yıla son 100 veya 150 sayfası kala girebilmeyi umuyorum... Elimde okumak istediğim diğer kitaplarım da var, bir de elimdekileri bitiremediğim için "okumak istediğim kitaplar listemdekileri" alamadığım vakitler sürmeye devam ediyor... =) Kemik Saatler gerçekten benim için çok güzel kitap ama hem ciltli hem de kalın bir kitap olunca, yatakta okuması zorluyor... Bir süredir de kitap okuma konusunu yatmadan hemen önce gerçekleştirdiğim bir eylem halini aldırdığım için, kalın kitaplar sorun olur oldu bu açıdan... 2023'de mevzu olmamasını diliyorum elbette. (:


Listeler demişken, listelerimi not edip ya o listedekileri silmek üzerine harekete geçmeye veya yanına oldu tiki atabilecek hale getirmeyi alışkanlık etmeliyim; Bu sene boyunca iki tane film izlemişim, biri televizyonda yarım yamalak olmak üzere diğeri iki gün önce tekrar izlediğim "Gümüş Patenler" filmi idi... İkinci izleyişimde "izledim" içerikli yazısını yazabildim, burada bulabilirsiniz o yazımı.

Listelerimi bu kadar doldururken, dönüp de bir türlü o listelerden silmek üzerine vakit ayırma konusuna gelince başarılı olamadım. Bir tek dizi listemden iki adet dizi silebildim! Bana kalırsa o da başarı, tüm seneye bakınca... :) 

Diyeceğim o ki, bu kadar çok liste tutmaya ve bu listedekileri izlemeye okumaya veya gezip görmeye hevesli isem bunlar adına çaba da göstermeliyim yeniden... Sene bitene kadar bu konuları da kontrol altına alabileceğim küçük not kağıtları tomarları hazırladım kendimce. O küçük tomarlara listelerimi yazıp, burada yazılarımı yazdıkça da sizlerle paylaşmaya yine epey hevesliyim. Okuma listelerim de izleme listelerim de doldu! Çok şükür diğer yapacaklarım listelerimi bu kadar uzatmadım bu sene! =) 


Sene Bitmeden Düzenli Yazabilmeye Dönmek İstiyorum; Düşüncem o ki, ne zaman eskisi gibi yazamaz oldum işte o zaman çevremdeki olan biteni daha da çok kafama takar oldum. Uykusuz gecelerim çoktu bu sene, sanıyorum ki 2021 ile alakası yoktu bu uykusuz gecelerin. Gereksizdi ama çözümlemem çok zorlandı. Şu bir gerçek ki, ben kendimi yazarak anlayabiliyorum kimi zaman. Bu gibi meselelerde yazı kendimle konuşmamda yardımcı oluyor. Kendi halimde kendimle konuştuğum zaman, çok şey saklıyor da yazıyla dökülüyor gibiyim... Bildiğim halde yapmadığıma ve yapamadığıma ise daha çok ayar oluyorum, orası da çok ayrı! =) Kendimle çok tartışmadan bu konuda da bir son verebilirsem ısrarıma, 2023 daha güzel olacak bana; inanıyorum... 


Gelelim belki de en önemli maddeye; 2022 bitmeden, şu canımı sıkan ne varsa tüm o konuları bir daha hiç ulaşamayacağım kadar derin bir rafa kaldırabilmeyi istiyorum! Bu seneden çok şey öğrendiğimi düşünüyorum insanlar konusunda, çok insan tanıdım ve herkesin dürüst olmayıp beni üzebileceğini çok net öğrendim. Bunu bu sene kabullendiğimi düşünerek, geride bırakabilmeyi ve daha az şaşırıp duraklamadan devam edebilmeyi diliyorum kendi adıma. Bunun için bir yazı veya mektup yazmak istiyorum sene bitmeden, 5 sene sonra açabilmek üzerine. Gerekirse unutursam seneye bu zamanlar açmak üzerine bile olabilir bence. Ama kendime bu sene bunu yapmak istiyorum... 




2022 bitene kadar şunu aklıma yazmaya uğraşıyorum, ne olursa olsun sen varsan kendinde umursama olanı biteni ve seni sürpriz şekilde etkilemesin insanlar. Bil ki herkes her şeyi yapabilir ama seni senden ve neşenden etmelerine, çileden çıkarmalarına asla izin verme!

Yorumlarda 2023'e girmeden 2022'de bırakmak istediklerinizi, yapacaklarınızı ve de 2022'ye söylemek istediklerinizi yazmak ister misiniz? Şayet ben siz yazarsanız okumayı çok isterim... =)

28 Mayıs 2020 Perşembe

Filmi Olan Kitaplar #12 - Kafes & Bird Box


Merhabalar, bu sefer nicedir tamamlayamadığım bir "Filmi Olan Kitaplar" yazımı "Filmi" kısmını izledim de buradayım yine... :) İyi okumalar dilerim...

Koronavirüs sürecinde, akşamlarımızı ailecek daha çoğunlukla film izleyerek geçirdik. Gerilimi, romantiği, komedisi ve korkusu… Korku filmleri, senede bir veya iki defa izlediğim film kategorilerinden. Birileriyle yapıldığı ölçüde bile beni epey zorlayan bir mevzu benim için korku filmi izlemek, çok çabuk etkileniyorum çünkü. Orada kovalayan her kimse, beni geceler boyu korkutabiliyor bile üstelik. Neyse ki ablamlarda kaldığımız süre boyunca izlediğimiz korku ve gerilim filmlerinde, geceler boyu korkmadım öyle. Herhalde buna da yavaş yavaş alışıyorum… =)

Ablamlarda kaldığımız süre içerisinde, benim kitabını okuduğum ve ablam ile eniştemin filmlerini izlediği “Kafes” kitabının filmini de onlarla izleyebildim. Geçen sene okuyup bitirdiğim kitabın filmini, 7 Mayıs günü izledik ailecek. İyi ki de izledik. Şayet o gün izlemesem daha bir süre izlemezdim yoksa, kendimi biliyorum… (:

Bu yazım 2019’da okuduğum “Kafes” kitabı ve kitaptan uyarlanarak yapılan “Bird Box” filmini içerecek. İyi okumalar dilerim… =) 




2019 Bursa kitap fuarına gittiğimizde, o sene çok konuşulan kitaplar arasında olduğundan sebep İthaki Yayınlarından almıştım Kafes kitabını. Stand önünde de, “acaba Cesur Yeni Dünya’yı şimdi alsam da, sonra mı Kafes’i internetten sipariş etsem?” diye kararsızlık yaşamıştım başta. Sonuç olarak daha sonra diğer kitabı internetten sipariş ettim. Kafes kitabını ise fuardan aldığımız kitaplarımdan en son okuduklarımın arasına koydum. O fuar yazımı burada bulabilirsiniz yeniden...


Gerilim içerikli bir kitap olması Kafes'i en son okumama sebep olmuştu tabii ki. Ama okurken gerilmekten çok sıkılmayı yaşadım ben kitapta. Hikayede, "gözle görüldüğü zaman" en korktuğunuz şeylerin etkisi altına girmenizi gerektiren bir dış gücün tüm dünyayı dolaşıyor olması konu alınıyor. Kitap bu durumun getirdiği intiharların bölge bölge dünyaya yayılıyor olduğunun radyo ve televizyon haberlerinde verilmesiyle başlıyor. Arkadaşıyla aynı evde yaşayan ve bunun dışında evlilik dışı hamile kalmış kızımız Malorie’nin hayatta kalma savaşı anlatılıyor. İlk önce bir evde arkadaşının bir gün çıkıp bir daha dönememesiyle, sonra birçok tanıdığına ulaşamamasıyla devam ediyor. Öyle bir güç ki bu, gözlerinizi bantlamak ve teknolojinin imkan verdiği doğrultuda dışarıda var olmak durumundasınız. Görmek, yasak…


*Bundan sonrası kitabı okumak isteyenler için hikayeyi detaylarıyla anlatabilecek şekilde olabilir… 


Ben kitabı Nisan 2019’da okuyup bitirmişim, ama hala hatırlıyorum; bitirdiğimde hikayeye dair hissettiğim şey, çokça mantık hatası bulunduğunu düşündüğümdü. 


Esas kızımız Maloire’un bebeğinin babasından bahsedilmiyor fazla, onu sevip sevmediğinden bile emin değiliz. Bu içinde bulunduğu durum neticesinde, karnındaki bebeği sevip ona tutunma hevesi de görülmüyor. Maloire’nin duygusuzlaşması böyle başlıyor işte, dünyayı saran bir virüs gibi herkesi öldürmesiyle. Kitap boyu buna anlam veremedim, çok fazla ölen birilerini bile görmedi çünkü; sığındığı evdeki kişilerin ölmelerine şahit olması haricinde. Baştan beri hayatta kalma sebepleri yok denecek kadar az görünen bir kızın, gelecek için hayatta kalma çabası çok gereksiz gelmişti bu yüzden bana. 

Duygusuz muyum sizce? Yani dünya üzerinde geleceği paylaşmak isteyeceğim kimsem kalmıyor, karnımdaki çocuğu bile sevip sevmemekten yana net değilim, ama hayatta kalmaya da hevesim bol. Bilmiyorum, bu bana biraz tutarsızlık gibi geldi…


Öte yandan, bu ne olduğunu bilmediğimiz ama görmememiz gerektiğini bildiğimiz güçten yalnız kalmamak ve yaşamak üzere sığınacak bir ev aramak için yollara düşüyor en başında kızımız. Bir ev bulup zar zor kendini kabul ettiriyor o eve. Hamile olması sorun oluyor, stoklarımız yok diyerekten. O evde kaldığı sürece, gözleri kapalı şekilde marketleri yağmalamak durumunda kalıyorlar ve alt mahzene stok yapıyorlar… Maloire’dan sonra bir hamile daha sığınıyor eve ve süreç böyle başlıyor devam ediyor işte… 

Evin içinde bir adam da var ki, Maloire’a en güzel o destek oluyor. Adı Tom… Sanırım kitapta da filmde de en sevdiğim kişi o oldu. Maloire’un gayreti çok takdire şayan, fakat baştaki tutarsızlığı onu sevmeme engel oldu belki de. Filmi izleyince ise, bu fikrim tamamiyle değişti işte… 

Kitabın “Bird Box” isimli uyarlanma filmine gelirsek; hikayedeki tüm tutarsızlığa ve de eksik kalmış yanlara rağmen, film daha açıklayıcı olmuş durumda idi bana kalırsa… 


Öncelikle kitabın içinde çok detaylı olarak bahsedilmemiş bir mevzunu, filmin ismine konu olmasını  garipsedim aslında. Kitapta da filmde de kuşların kabiliyetlerini keşfediyorlar bir arada yaşarken. Kuşlar, görmeseler de varlıklarını hissedebiliyor o güçlerin. O yüzden kuş besliyorlar ve o kuşları gölün aşağısındaki sığınılan yere, Maloire çocuklarla beraber, insanların yanına gidene kadar hayatta tutuyorlar. Bu bile bana o gücün insanları gördükleri anda etkileyebiliyorken, dış ortamda duyulabiliyorken ama kimse onu görmezken hiçbir şey yapamıyor olduğuna inandıramadı… 

Kitapta bahsedilen Tom’u, tamamiyle bulmak isteyeceğim görünüşte biri oynuyor; Trevante Rhodes adlı bir oyuncu. Bu zamana dek hiçbir filmini izlememişim meğer, ama Tom karakterini ondan başkası oynayamazmış resmen. Maloire rolüne de gelince, çok sevdiğimiz bir oyuncu Sandra Bullock oynuyor ki; karakter olarak çok güzel oturmuş bir yüze sahip kendisi. Başrolleri tutturabilmek mühim iş bence, özellikle de bu gibi kitabı olan filmlerin oyuncu seçiminde… 


Kitapta hikayeyi anlatırken bahsettiğim güç vardı ya, hiçbir şekilde bir insanın o dış gücü görünce nasıl olup da kişileri delirttiğine dair bir bilgi yoktu o güce dair işte. Okurken, kitabın sonuna dek bu gücün açıklandığı ve belki de insanlığı o güçten kurtarabildiklerine şahit olmayı bekledim. Ama sonucu bırakın, ilk beklentim bile gerçekleşmedi, biri görür iken o güce arkanı dönerek görene bakmak gibi dahil… Filmde ise, bu gücün ciddiyetine varan bir Maloire var; nasıl hissedildiğini çok net görüyor, öyle ki ablasının gözlerinin önünde yanan arabalarına binmesine şahit oluyor. Kitaptaki sorulara yanıt vermeyen yana filmde bakış açısı olarak sunulduğu için, bu kadarını göstermesi bile daha inandırıcı olmuş dedirtiyor… 


Filmde Maloire daha neşeli ve hayata dair daha istekli. İki ayrı karakter olarak görünmesi, beni biraz üzdü kitapla karşılaştırınca yani. Başlangıçta ablası ile gidiyor ilk ve son doktor randevusuna, dönüşte filmin konusunun daha inandırıcı noktasına şahit oluyoruz biz de böylece. O gün sabahtan intihar haberlerini duyuyor ve yeterince ciddiye almıyorlar ama dönüş yolunda esaslı bir saldırıya da şehrin karmaşasıyla maruz kalıyorlar. Gökyüzünde bulunan o siyah güç, gözlerinin önünde herkesi etkisi altına alıyor zira. Maloire ve ablası herkes gibi kaza yapıp en başta kurtulsa da, ablasının da gözünün gördüğü bu güç karşısında nasıl kendisini kahredip de intihar etmek üzere yanan arabalarına bindiğine şahit oluyor. O gücün ciddiyetine böyle inanıyor, ablasıyla başlayan üzüntülü suratları görmeye başladığı için o gücü asla görmek istemiyor... Bu kesinlikle daha inandırıcı bir mantık içeriyor bana kalırsa...


Filmde, bu işin ciddiyetine varmış en yakındaki eve sığınıyorlar. Ama bu evin sahibinin hanımı o esnada o gücün etkisi altına giriyor sonra… Derken sokakta tek bir canlı kalmadıktan sonra, olayların şokunu atlatıp o eve sığınanlar ilk önce camları ve televizyonu karartıyor, kapılarını dış dünyaya olabildiğince kapatıyorlar… Maloire zamanla çocuğunu da doğuruyor, kendi gibi hamile olan arkadaşıyla beraber aynı günde hem de. Ama içeriye sızan aklını gördüğü güçle oynatmış ve herkesin kendini öldürmesini mantıklı bulan bir kişi yüzünden, o gün ölüyor herkes; bebekler, Tom ve Maloire haricinde. Çocukları ve Maloire'u Tom kurtarıyor tabii ki de... Sonrasında Tom ölene dek, başka bir evde çocuklarla hayat mücadelesi başlıyor. Hayatta kalmış birilerine ulaşma süreci başlıyor; Tom hayatta iken telsizler sayesinde, gölün 5 km altında bir sığınakta hayatta kalmış insanların birleştiği ve oraya varış yolunu anlatan biriyle konuşuyorlar. Tom öldükten sonra, çocuklar 5 yaşında iken, gölde yolculuk başlıyor işte. Sonucunda oraya varmak da mümkün oluyor işte… 



Kitaptaki ruhsuzluğa rağmen, film daha netti birçok konuda; ben filmin tarafını tutuyorum kendimce, kitabı tekrar okuyacağıma filmi bir daha izlerim daha sonra… Ama gerilim severlere özgü durum mutlak farklı olacaktır. Kitabın anlatımı yine de kötü değildi tamamıyla, işleyişi ve hissettirdikleri heyecan verici değildi sadece bana göre. Kitapta da filmde de anlatım farklılıkları vardı sonrasında; 

Başta da dediğim gibi, Maloire ablasıyla yaşıyor diye gösteriyor filmde ama aslında kitapla en yakın arkadaşıyla yaşıyor. Sonra kitapta asla o korku anlarının gözler önüne serilmiş halini anlatmak gibi bir durum söz konusu değildi, filmde gözler önüne serilen bir “o an” görüyoruz. Bence hikaye açısından en önemlisi inandırıcılıktı ama bir tek film böyle bir hikayeye inanabilirim dedirtti… 

Kitapta da okuduğumda aynıydı, Maloire bu bilinmezlikte öyle bir ruh halindeymiş ki çocuklara bağlanmamak için cinsiyetlerini isim olarak kullanmış; kız ve erkek. Bu fazlasıyla inandırıcı idi ama filmde hissettirilişi daha sağlamdı. Kitapta bu durumdan etkilenmemiştim çünkü, garip gelmişti sadece. Ama kitapta okuduğumuz noktayı, filmde de göremiyoruz aslında. Nihayetinde hikayede söylenen, çocukların iyi geliştirilmiş bireyler olması sebebiyle (Maloire ve Tom'un ortak becerisi ile) duyularını iyi kullanabiliyor olmaları; hayatta kalabilmek ve hayatta tutabilmek için. Onların görmek dışındaki 4 duyusuna değer veriyor Maloire, hiçbir şekilde sorun olmaması adına da, sevgisini en az seviyede gösteriyor. Benim filmde etkilendiğim nokta da burası idi işte...

Hikayenin can alıcı noktalarından biri idi benim için; Göl kenarında iken bir ara, sandalda kalın dediği çocuklardan kız olanı "beklemek yerine anneme yardıma gidelim" dediği esnada, iki çocuk da kayboluyor. Kızı kolay buluyor da, oğlanı bulması zor oluyor. Bu durumun sonrasında gelişen korkunun yerini rahatlamaya bırakması halinde, hikayenin o noktasında, çocuklara sarıldığı an’a çok inandım ben… Kız dediği çocuğuna öyle bir sarılıyor ki, o kızın beklentileri yanıt buluyor. Güzel sahnelendirilmiş bir nokta idi..


Son olarak bu kadar eleştirmiş ve yazmış iken puan verecek olursam eğer, 10 üzerinden Kitaba 6 puan, Filme ise 8 puan veriyorum. Ne çok iyi ne de çok kötü diyebiliriz, yine de keşkelerle dolu deneyim idi benim için her ikisi de… 


Bu yazıyı bitirmeden önce, bu fantastik hikayenin bende hala çok düşündürücü kalan yanını da eklemek istiyorum… Diyelim ki, böyle bir güç var; öyle ki çeşit çeşit dünyaya yayılmış insanlığı en korkunç yerlerinden vurdu da, korkularımızla yüzleştiğimizde hepimiz kendimizi öldürecek duruma geldik. Aramızda hiç mi gördüğü şeylere rağmen, psikolojisini sağlam tutabilecek ona istediğini vermemeyi akıl edecek insanlar yoktur? Bu güç sadece, akli melekeleri yerinde olmayan insanları, suçluları öldüremiyor; onları da tam tersine daha fazla cani ve insanların ölmesine inandıracak bir psikolojiye sokuyor öyle mi? Sadece bu mu yani? Bana burası hiç mantıklı gelmedi. 

Kurtulmak için tek bir yol var, o da görmemek ve o güç sadece camlar ve kapılar açıksa girebiliyor… İnsanoğlu güçlü diyoruz, o güç ilahi bir güç olabilmeli ki ancak o zaman çok çaresiz kalabilelim de etkilesin bizleri. Bence! İnsanoğlu düşünen en akıllı varlıkken, bu kadar hata içerikli hikaye bana mantıklı gelmedi işte… =) 

Baya uzun yazdım bu sefer de, okuduğunuz için teşekkürlerimle. Bir dahaki “Filmi Olan Kitaplar” yazımda görüşene dek, kendinize iyi bakın ve sağlıcakla kalın… Sevgilerimle. (:


15 Aralık 2019 Pazar

İnternet Günlüğüm 2019 #3 - Aralık Günlükleri, Kitaplar Ve Filmler


İnternet Günlüğüm yazı dizimde, 2019 adına çok az yazma gereği duymuşum; senenin belli dönemlerini değerlendirmişim resmen... Madem öyle gelelim son yazısı olacağını umduğum bu yazıma, Eylül'den Aralık'a bahsedelim biraz da...

En son Eylül Günlükleri demişim, bu yazının adı ondan ötürü Aralık Günlükleri oldu aslında... Ne Eylül'deki ne de Ekim'deki gibi yazabildim ama şu sıra; Kasım etkilemesin derken, Aralık yakaladı beni bu sefer de. Bazen ne kadar sakınırsan, o kadar gözüne çöp batarmış ya (deyimleri parçalamak en güzeli tabi burada!)... Tam 2019 adına kendi hedeflerimde "yazmak konusunda da" fena gitmiyorum derken, dumur ettim kendi kendimi. Hayırlısı olsun artık... :)


Kasım ayında Antalya'da geçirdiğimiz bir haftanın ardından, döndüğüm gibi olabildiğince çok kitap okumaya çalışmıştım; o kitaplardan birazdan bahsedeceğim ama bugün üstteki şal günümün uğraşı oldu çoğunlukla... Bu hafta hayli sıkkındı canım, ben biliyorum geçip gidecek bir haldi sadece ama sizinle yaşayan insanlar sizi nasıl öyle görmekten hoşlanmıyorlar ise; onlar için epey büyük hadise idi. 

Üstteki örgüme iki hafta önce başladım, iki gün sonra üstteki halinden üç parmak az kala ipi bitmeye yüz tuttu. Onu kenara kaldırıp kalınlığı ve renk tonu biraz farklı benzer başka ip ile başka bir şal örmeye başladım ve de onu dün bitirdim. Dün de annemden, üstteki ipin kalan son küçük topuyla takviye ip almasını istedim. Sağolsun aldı da ama ipçi hayli başka bir ipe benzetmiş olmalı, uyuşmadı; ne kalınlıkları ne de renkleri. Ben de kalan ipini bitirmek için uğraş vermeye devam ettim; sanırım yeniden kenara kaldıracağım sonrasında da, esas devamı olabilecek kendisini ipçiden temin edebilene kadar... 

Şimdi bu üstteki ikidir kenara kaldırmak durumunda kaldığım, devam ipini henüz bulamadığım yarım örgü şalımdan yola çıkarak size şu sıralarda içinde bulunduğum hislerimi anlatacağım;

Bazen her zamanki gündemimize ve de rutinimize aynı tepkiyi veremeyiz hani, bize bu durumu anlamak kolaysa da, çevremizdekilere ve bizi dinleyenlere hep eksik ve saçma gelir durum.. Kendimi öyle bir hal içerisinde görüyorum ki, üstteki şal gibi rutine devam edebilecek kadar hazır halde hissetmiyorum. O şal gibi ya ipim kayıp, ya da o ipi kabul edebilmeye gücüm yok. Bir süre beni işleyen şeylerden uzak durmak, sakince beklemek istiyor gibiyim. Ama aynı zamanda bu hal içinde de bir o kadar sabırsızım. Olmaması gereken ne varsa bir arada da diyebiliriz biz buna. 

Gelelim mi bunun sebebine? Bence biraz soğuklar biraz da bazen hal değişikliğine duyulan ihtiyaçtan sebep oluştu bendeki bu durum... Dün en zor geçen günüydü bu halimin, üstelik sadece 3-4 gündür böyle idim! İnsanın bu durumda birilerinin ona kızmasına ve sarsmasına ihtiyacı olmuyor, şayet uzun süreçte bunalıma sürüklenmiyorsa tabi; sadece biraz anlayış ve o hali de yaşamasına duyulacak sabıra ihtiyaç duyuyor insan. Sanırım bunları çevrenizde ben gibi ara sıra yaşayanlar olduğunu bildiğim ve gördüğümden söylüyorum. Bilin; "rutinden sıyrılıp kafasının takılı kaldığı noktalara, değiştiremediklerine ama şükretmesini de unutmadıklarına karşı" insan bazen rutine alamayacak kadar takılıverir! Mutluluk kadar, iyi hal kadar kötü halin de kıymeti var çünkü. Deriz ya hani; kul sıkışmadan hızır yetişmez, o misal. Dibe batmadan yükseğin kıymeti de her daim bilinemez. Benim anladığım ve yaşadığım tam da buydu...

Bugüne gelince; daha iyi, daha sakin ve yeniden bir şeyler üretmenin hazzı içindeyim, çok şükür ki... Bir yazılık cümleler dizesini dahi bir araya getiremediğim arsız günlerimin ardından, bu sabaha sakin uyanmak cidden güzeldi. Sabah sonradan aklıma geldi, senede bir veya birkaç kez oluyor bana bu; bir hafta boyunca o kadar derin ve sıkıcı rüyalar görüyorum ki, etkileniyor günüm gecem. Tüm hafta boyunca o kadar abzürt rüyalar gördüm ki yine, belki onun etkisiydi belki de değildi diyorum şimdi de; ama umuyorum geçti ve gidiyor da, alacağım dersi, bir dahakine daha temkinli olacağım durumları ekledim heybeme de... Ne benzerini ne de aynısını, kendi çapında yaşarken birileri, anlayışsız cümlelerle sarsmayın kimseleri dilerim ki. Hep en iyi en sakin veya en ele avuca sığmaz kişi diye umduğunuz bildiğiniz kişiler dahi, azıcık duraklar bazen; bunu da es geçmeyin lütfen... 

Madem Öyle Biraz Da Kitaplardan Bahsedelim Şimdi... :)


Üstteki kitaplar, şu an için son okuyup bitirdiğim kitaptan (İncir Kuşları - Sinan Akyüz) önceki okuduğum 6 kitap... 3 senedir sembolik olarak kendime koyduğum 25 adet kitap okuma hedefine 2018 senesinde ulaşınca, 2019 için kendimce bu hedefimi arttırmış -50 kitap olmak üzere- daha çok kitap da okuyabilirim madem demiştim. Bu hedefe ulaşmak öncelikli amacım değildi yine söylemek isterim ki, çok kitap okumak için okumayı bırakmamaya yönelikti. Zira ne kadar kitap okursam o kadar iyi hissediyorum kendimi ve o kadar iyi yazdığımı da görüyorum kendi çapımda. İyi yazmaktan kastım, kendimi ifade etmek anlamında tabii ki de. Çok okumak yeni kelimeler ve anlatım biçimlerini öğrenip deneyimlemek demek, her günüme bir hikaye sığdırmak hayatıma iyilik olarak yansıyan yeni pencereler demek...

Bu anlamlar çerçevesinde, kendime daha önce hiç okumadığım ve merak ettiğim ölçüde notlar aldığım yazarları da okumayı hedeflemiştim 2019 adına. Hem edebiyatımızda yerlerinin sağlam olduğu söylenen yazarlarımızın hem de adlarını birçok kez duysam da önyargılarımla "klasik" diye okumayı reddettiğim yabancı yazarların isimleri vardı bu listede. Üstteki kitaplarla, o bahsettiğim listemden 6 kitap sildim; üstteki kitaplar 6 yazarla tanışma kitaplarım oldu yani...


Bahsetmiştim galiba, ilköğretimde kitap okuma kurallarımız olduğu gerekçesiyle (kitapları asla yarım bırakmamak gibi), okumayı sevememiştim. Birçok klasiğe önyargılı bakmamdaki sebep de bu kuraldı o zamanlar. Çok çocuk kitabı okumuşluğum yoktu yani, şu 3-4 sene öncesine kadar. Önce Arkadaş Çocuk Yayınları ve Can Yayınları ile başlamıştım çocuk kitaplarını okumaya; İş Çocuk Klasiklerinin ise daha çocuğa yönelik anlatımı olduğunu, son iki aydır yeğenime aldığımız kitapları okurken anladım.

Kidega Kitap Alışverişimiz'le aldığımız kitaplardan, yeğenim için aldığımız kitapları oncan önce bitirmeye uğraşıyorum şimdi. Son 4 kitap kaldı o listede okumadığım misal. Şimdiye kadar her birini ayrı sevdim; Gulliver'in Gezileri kitabında hikayenin sonrasındaki yazar ve kitap özeti kısmının bir çocuk için ağır nitelikte olması haricinde ama! O konuyla ilgili 1000kitap.com'da yorumumu şöyle yapmıştım; 

Beni hikayeden sonraki kısım çok düşündürdü; çocuk klasiği olduğu için, anlatılan siyaset hayatı ve de birçok edebi kelimeleri anlamak benim için bile güç oldu. Nedenini kavrayamadığım tek konu budur ki, çocuklar için anlatımı hikaye kadar sade olması neden mümkün olmadı? Hikaye hakkında anlatım da anlaşılır olmamalı mıydı? Aslında kitaba puanım tek bu yüzden 9, ama hikâye güzelliği açısından 10 puan verdim. :)
1000Kitap.com hesabıma buradan ulaşabilirsiniz; beğendiğim beğenmediğim ve kendimce yorumlamayı istediğim gibi kitap yorumlarımı not ediyorum...


Üstteki 6 kitaptan en sevdiğim tanışma kitabım Tolstoy ve Charles Dickens ile tanışmamızdı. Tolstoy'u okumaya devam edeceğim, fakat Charles Dickens ile bir daha ne zaman yolumuz karşılaşır bilmiyorum. Ama onun Oliver Twist adlı hikayesinde beni etkileyen bir durum var, hikaye bütünlüğü Türk filminden alıntı gibi; veyahut bizim Türkler o kitaptan etkilenmiş, bilemiyorum... Okumadan önce birisi Oliver Twist için; "o hikaye Ayşecik ile Ömer filmindeki Ayşecik'in hayat hikayesinin erkek versiyonu ve daha dramatik!" deseydi, cidden inanmazdım. :) Okurken "Ben bunun sonunu biliyorum," diye okudum kendi kendime... Bir benim Ayşecik filmine benzettiğimi de düşünemiyorum; hani şu küçük yaşta kaçırılıp dilendirilen Ayşecik'in filminden bahsediyorum.. Oliver Twist hikayesindeki en büyük fark, bu sefer konunun erkek çocuk üzerinden anlatılması ve dilendirilmeden önce çocuk esirgeme yurdunda büyütülmesi. O kadar yani... :)

Buket Uzuner ile tanışmamız ise oldukça sancılı oldu. Çünkü hikayenin içinde çok fazla yeni terim vardı ve kitaba odaklanmak isterken her bir kelimenin anlamını öğrenip hikâyeye daha sonrasında tekrar yoğunlaşmak durumunda kaldım. Dipnot şeklinde birçok terimin açıklaması verilmediği için, birçok kez bölündü okumam. Ama ona rağmen hikaye güzel yerle bağdaştırıldı diye düşünüyorum tabi... Bir de en kötüsü Jane Austen ile tanışma kitabımdı... "Gurur ve Önyargı" kitabını okumamakta ısrar ettiğim yazarın, sanıyorum okuması kolay ama bana göre olmayan kitabını seçtim. Kitapta mektuplarla bir kadının kendini ve kızını everme uğraşında hayatını kurtarma çabasını anlatıyor. Bana göre çok iyi bir kitap değildi, fakat dönemine göre çok beğenilen bir kitap olmuş "Leydi Susan"... Bana göre 5/10'luk bir kitap idi... :)

Kolaja sığmayan Sinan Akyüz ile tanışma kitabıma gelince, İncir Kuşları'nı diğer bloğumda önümüzdeki günlerde "1 Kitap, 1 Film ve 1 Video" adı altında yorumlamak istiyorum. O kitabın hikayesi bana anladığımı düşündüğüm bir konuyu netlikle kavrattı... Çok sarsıcı ama güzeldi. 


Gelelim Biraz da Filmlere...

Bu sıra dediğim gibi çok yazamadım ama bol bol okudum ve de film izledim. 2019 adına da, öncesindeki iki senedir başladığım gibi; her ay en az 8 film izleme uğraşımı sürdürmeye devam edecektim. Her ay mutlaka 8 film izliyor değilim ama her aya 8 film düşecek olsa, bir senede 96 film izlemem gerekiyor ya; bu sene o hedefe ulaşacağım gibi görünüyor, en azından geçen seneki gibi hedefe yaklaşmış ama ulaşamamış olmayacağım bence! :)

Dün gece "About Time" adlı filmi izledim yatmadan önce. Daha önce çok sevip de okuduğum ve filmini de hemen hemen aynı ölçüde hoş bulduğum "Zaman Yolcusunun Karısı" filmindeki gibi, başrol kadın oyuncumuz "Rachel McAdams" idi yine. Sanırım zaman yolculuğu içerikli filmlere onu yakıştırıyorlar ki, ben de bir kez daha yakıştırdım... Film çok eğlenceli ve komikti ama böyle bir filmden beklenmeyecek kadar da hayata dair mesajlar ile doluydu. "Zamanı kaçırma", "Kararlarına ve adımlarına dikkat et", "Anı anda yaşamanın kıymetini kavra" gibi. Ama bir o kadar da kendi içinde çelişkileri vardı sanki... 

Aslında bu sefer anlatmaya değil, önermeye geldim; ama bir o kadar da sorgulamalar yapmak istiyorum öncesinde. İzlemeyenler için bundan sonrası spoiler olabilir! ;

Bu tarz bir filmde, babadan oğula geçen bir zaman yolculuğunun nedeni neydi acaba? diye sorgulattı film bana öncelikle. Sonra da bir babayla oğul arasında ne kadar derin bağ kurulabilir? Dedirtti. Son nokta ise beni çok duygulandırdı ama bir o kadar da karmaşık düşündürdü; 

"zaman yolculuğunda tek bir şeyi dahi değiştirdiğimizde, geri kalan her şey değişebiliyor ise, zamanda yolculuk yapıp son kez babasının yanına giden baş karakterimiz; babasının tenis oyununda yenmesi gibi bir durumu oluşturup, nasıl hiçbir şeyi değiştiremedi?!" Burası benim aklımı çok sorguladı ve yazmak istedim, belki filmi izleyip bana filmin bu açık ucunu anlatabilen çıkar. 

Bir şeylere takılasım vardı bu ara, bu filmin bu noktasına takıldım ben de... :) Filmi Olan Kitaplar yazı serimin "Zaman Yolcusunun Karısı" başlıklı yazısını okumanızı da tavsiye ederim, sözü edilmişken tabi...

Bir başka film daha önerip gideceğim; nicedir izlemeyi ertelediğim ama denk geldiği üzere izlediğim "Deha" filmi. Filmde çok zeki dayı ve yeğeni var. Zeki kız çocuğumuz, hayatını matematik aşkı uğruna kaybetmiş bir matematik dehası annenin kızı. Bizim ülkemizde dahi yapılan en büyük hata, bir çocuğun çocukluğunu yaşamasını gözardı etmek boyutuna gelebilecek kararlar almak; deha kızımıza da uygulanmak isteniyor tabii ki.  Anneanne böyle olmasını tercih ediyor ama dayısı korumaya çalışıyor minik dehamızı. Etkileyici, duygusal ve "ben olsam ne yapardım?" diye sorgulayan bir film...

Filmi izlerken ben hem kızdım hem de içerledim mevzuya, bir de çok hayran kaldım kıza. Güzel kurgulanmış, bilgisi ve mesajı bol ama bir o kadar da eğlenceli bir filmdi... Aralık bitene dek, daha nice böyle film izleyebilirim inşallah... :)

Velhasıl, benden bu aralar hislerim ve önerilerilerimle "İnternet Günlüğüm"den bu kadar... Bir dahaki İnternet Günlüğüm yazım kimbilir ne zaman gelir. :) 

Bir dahaki yazımda görüşene dek, kendinize iyi bakın; sevgilerimle...




23 Ekim 2019 Çarşamba

En Sevdiğim 10 Film - Yıllar Geçerken


2 senedir her ay 8 film, böylece sene boyunca da toplamda 96 film izlemeye çalışıyorum. Yani birkaç ay da fazladan izlesem, 100'e tamamlarım diyordum ama genelde benimkiler bu sene 8'den eksik oluyor hep ya! Neyse, daha tam olduramadım ne yazık ki yani bu planımı... :) Ama yazıyorum, not ediyorum ya; geçen sene toplamda 75 film izlemişim, bu sene de Allah kerim diyelim. 75'e çıkabilirsem bile yine iyidir ama o derece şu aylarda...

İzlediğim okuduğum, gördüğüm, beğendiğim beğenmediğim konularda yazmak beni motive ediyor ve iyi hissettiriyor biliyorsunuz... Dedim ki, şu sıra çok film izleyemiyor iken yine; sevdiğim filmleri not edeyim kendi adıma, ki sevdiğim filmler arşivi yapma hayalim vardı ve bunu yapmak istediklerime yazmıştım hatırlarsanız. Ama oradaki istediğim gibi durumu, sürekli izleyebileceğim biri de olacak ki gerçekleştireyim diye düşündüm. Yoksa izlemedikçe DVD arşivi yapmanın da bir mantığı yok bence...

Yani giriş olarak kısaltmak gerekiyorsa, DVD'leri alıp saklamaktansa, önce bir sevdiğim filmler üzerine konuşalım. Bir film arşivi oluştursa idim, ilk 10'a hangi filmler girerdi bir listeleyim dedim... İyi demişim ama değil mi? =) Ortak filmlerimiz varsa da, benim listemden izleyip hiç beğenmediğiniz olduysa da sebepleriyle yorumlara bekliyorum! İyi okumalar...




City Of Angels - Melekler Şehri (1998)


İlk "başucu filmim olur" dediğim filmle başlayalım isterim. Bu filmden önce de çok film izledim ama 18 yaşımın deminde, en romantik hissettiğim anlarımda izleyip de en sevdiğim film oldu "City Of Angels". Senelerden 2010'du (Zaten bu 2010 senesinin bende yeri çok ayrı, hem en iyi hem en kötü senemdir kendisi. Neyse, bunu ara ara konuşmaya devam ederiz sonra!);

City Of Angels çoğu listede konuşulmaya devam ediyor, bunun yanı sıra ismi Türkçe'ye "Kasım'da Aşk Başkadır" diye çevirilen "Sweet November" da konuşulanlar arasında var; ki ismini büyütmeleri ve de bu kadar övmeleri benim o filmden soğumama sebep olmuştu, hala izlemedim! Neyse bir haftasonuna giriş günü akşamı (Cuma); ertesi gün okul yok, tam moda girmelik dedim ve filmi odama geçip karanlıkta bilgisayar başında izliyorum. Hikayeyi öyle sevdim ki, nasıl bir his biliyor musunuz; sanki o filmin içindeyim ve bundan başka yerde o an mutlu olamaz gibiyim. İlk defa bir filmi izlerken böyle hissettiğim gerekçesiyle yeri bende ayrıdır bu filmin işte... :) Meg Ryan'ı ilk kez izlediğim film ve o gün bugündür bir ayrı severim kendisini de...

Konusu gereğince birkaç konuştuğum kişi çok eleştirmişti, dini duygularımıza ters falan diye. Ama zaten film Türk filmi değil ki! İçeriğinde ölüm meleklerinden birinin, dünyalı birine aşık olmasıyla yaşadığı hayatı anlatıyor. Evet, tamamiyle de bir yerde hayal ürünü bir konu... Bir doktora aşık olmak da, ikilinin zıtlıklarını ortaya döküyor zaten. Biri hastalarının hayatlarını kurtarmaya çalışıyor, diğeri de onun kurtaramadıklarına öteki dünyaya giderken eşlik ediyor işte... İnanın bana o yaşımda doktor olasım ve ölüm meleğimi bekleyesim geliyordu benim, bu aşkı öyle çok sevmiştim ve sanırım hep de seveceğim! :) Bu filmi kaç kere izledim hatırlayamıyorum ama 5-6'yı geçti. Uzun zaman da oldu izlemedim, 3-4 sene kadar...

Hayat Güzeldir - La Vita E Bella - (1997)


Madem eskilerden bir film ile başladım, 2000 öncesi sevdiğim diğer filmle devam edeyim dedim. 

Bunu izlediğim tarih aralığını da hatırlayabiliyorum, sene 2003 ya da 2004... Şimdilerde hala oturduğumuz bu evimize taşındığımızın ilk seneleri daha. Kuzenimiz Beyhan abla da ablam da daha lisedeler. Beyhan ablamlar bize oturmaya geliyorlar bir akşam ve televizyonda bu film var. Büyükler balkonda oturmuş çay içerken, o akşam Kanal D veya Star'da bu film oynuyordu. Televizyonda çok ama çok güzel filmlerin yer bulduğu yıllardı o zaman. Şimdilerde güzel filmler yer bulacak da, izlemeye doyamayacağız; çok sık başımıza gelen bir şey değil! Trt-1'de Sinema kuşağı olduğu zamanlardan bahsediyorum... (Neyse, daha üstelemeyeyim. Üsteledikçe yaşlanıyorum! :))

Filmi üçümüz oturduk izledik, filmdeki anne ve babanın fedakarlıkları bizi aldı götürdü. Filmin sonunda üçümüz de hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk ki, o filmin içeriğine dair "çok iyi ve çok duygusal" olduğunu gazeteden okuduğumuzda "Yok canım!" demiştik ablamla... Hala bu filmin hatırası, o akşamda kaldı benim için. Bir daha baştan oturup izlemedim misal ama hala hatırlarım.

Filmde 2. Dünya Savaşı zamanında Yahudi kamplara götürülen ailelerin çektiği zulümler anlatılırken, Yahudi bir babanın oğlu ve İtalyan karısı için o ortamı yumuşatma çabası anlatılıyor. Bir çocuğa o ortamda, bizi ayrıştırıyorlar ve zulmediyorlar denilemeyeceği gibi; onu asla anlamayacak askerlerden çocuğunun canını bağışlamasını da isteyemeyen bir babadan bahsediyor film... Aslında nice baba var orada, biz birinden yola çıkıp o zamanı izliyoruz işte. Çok duygusaldı, yalnız izlemeye cesaretim yok sanırım. Belki izleyecek birini bulursam daha sonra yanıma, sevgili Merom gibi; yeniden izleyebilirim bu filmi de... =))

When İn Rome - Aşk Çeşmesi (2010)

2012 civarı bir tarihte ilk defa izlediğimi hatırlıyorum bu filmi de, örgün öğretim üniversite okuduğum Sındırgı'dan döndükten hemen sonrası idi. Evden tam anlamıyla çıkabileceğim ortam yoktu, benim ardımdan üniversitelerine giden arkadaşlarımla beraber buralar sessiz sakin olmuştu. Derken İtalyanca merakımın başladığı senelerin ardından, izleyecek filmler aradığım bir gün bu film çıktı karşıma.

O ilk izleyişimden sonra, biri kuzenim biri komşumuz olmak üzere iki kişiyle tekrar seyrettim. Bir ara da canım sıkıldıkça bu filmi açar izler oldum sonra... Aslında hala sıkıldığımda açıp izleyebilirim ama izleme listeleri tutmaya başladım başlayalı, fırsat buldukça o listeleri bitirmeye çabalamak işime geliyor daha çoğunlukla. Ama buraya not olsun, yine izleyeyim ben bu filmi. 7. izleyişimde bir film benim olmuş demektir zaten, City Of Angels gibi. :) Ama ikisi arasında fark var tabi, bu film daha çok romantik komedi; City Of Angels, bildiğimiz romantiktir...

Serendipity - Tesadüf (2001)

Serendipity benim City Of Angels'dan sonraki sırada tuttuğum en sevdiğim aşk filmi aslında. İçeriğinde çok eğlenceli bir hikayeyi anlatıyor ama hiç klasik holywood filmleri gibi değil! Bu film hakkında bir "İzledim" yazısı yazmıştım, ki kendisini okumak isterseniz de buraya tıklayabilirsiniz... Direkt onu da okuyabilirsiniz ama bir küçük not geçeceğim yine de;

Aşkı bir anda bulduğunuzu düşündüğünüzde, işini kadere bırakacak kadar düşüncelere dalmış esas kızımızla bulduğunuzu düşünün. Aslında bu bahsettiğimiz kızımız, yeni tanıştığı biri için "doğru kişi olup olmadığına emin olmak istiyor!"

"En sevdiğim kelime "Serendipity." Beklenmeyen Tesadüf demek. Ama aslında ben tesadüflere inanmam. Bence her şey kaderin arkasında." diyor. Bunu da şöyle destekliyor; "Kader bize seçenekler sunuyor, biz mutlu onları okuyup mutlu olup olmadığımıza bakıyoruz." Sonra işaretlere kalıyor hayatları. "Benim için doğru insan isen, bir şekilde zaten buluşur kavuşuruz" diyorlar. Bir gün tamamen tesadüfe bırakıyor aralarındaki ilişkiyi. İzlemek istemezseniz dediğim gibi yazıma alabilirim sizi, ama bana bu filmdeki aşk hala çok saf geliyor! :)

En son geçen sene dostum Meroma izletirken izlemiştim, dün gece tekrar izlemeyi düşünene dek. Dün izlediğimde aynı hisleri daha yoğun yaşadığımı gördüm; her seferinde daha da yoğunlaştığı gibi. Aslında şu sıralar cidden o moda girmemek ve kendimi üzmemek için izleyemiyordum; ama dün gece izledim... Demek ihtiyacım vardı ama beni çok da zorladı yoğunlaşan ama bugüne uyarlanan duygularımla. Neden biliyor musunuz; çok severek izlediğiniz ve bunu bilerek izlediğiniz bir film, sizin için gitgide daha zorlu olabiliyor bazen. Hele ki yalnız izliyorsanız! Bu ara ben çok duygusalım, kusuruma bakmayın... (:


Krrish 3 - (2013)

İzleyip de konusu itibariyle "böyle bir şey olsa ya dünyada" dediğim bir hikayeye sahip "Krrish", hint sinemasının süper kahramanı... Bana göre Spider Man ve Batman'den daha gerçek inanılası bir hikayeye sahip, üstelik her birinden daha fantastik başlangıç hikayesi olmasına rağmen! :) Bir uzaylı tarafından babasına verilen dünyaötesi gücün "Krrish"e gen yoluyla geçmiş olması, sanırım bana daha inandırıcı bir kahramanlık gibi geliyor...

Neyse, üçüncü filmi beğenmemin sebebine gelirsek; Krrish dünyaya kötü kardeşi tarafından yayılan bir hastalık virüsünü yok etmeye uğraşıyor ve bu hikaye gerçekten güzel anlatılıyor. O filmdeki gibi durumlar yaşansın isterdim demiyorum ama Krrish'in birçok açıdan iyi gelen güçleri gibi bir şeyler yaşamak isterdim diye hissettirdi film. Kucaklayıcı bir film, izlemek isterseniz veya devam filmi olarak izlememişler varsa diye anlatamıyorum. Ama fikirlerimi okumak isteyen var ise, izlemiş ya da izlememiş olarak, buradaki yazıma da uğrayabilirler tabi...

Bundan iki sene önce keşfettiğim Hritik Roshan benim için Hint sineması oyuncularında efsanelerdendir yani... :)

Moana - (2016)

Gelelim animasyon ve fantastik yapımlara, bu filmden önce sayılması gereken birçok animasyon filmi elbet var önceki izlediğimiz zamanlardan ama bu film de şimdi bir başka benim için! Yeğenim Kağan'ımla izlediğimiz ilk animasyon filmlerinden biri. Bundan önce çok çizgi film izledik ama Kağan uzun film izleyemeyenlerdendir genelde, bizim en uzun oturup izlediğimiz ve beğendiğimiz ilk animasyon filmi bu oldu... Ardından birçok film daha izledik ama ilk olması ve beğenilen olması, bende ayrı yerini bulmasına haktır bence! :)

Neyse Antalya'da idik, geçen sene izledik beraber Kağanımla. Oturup bir filmi baştan sona izlemek tabii yorucu idi onun için, hala yoruluyor. Bu sebeple iki günde izledik, yarısını bir akşam ve diğer yarısını da ertesi gün. Ama ikimiz de "Hei Hei"e bayıldık film boyunca. Herkes Moana'ya hayran kalmış olabilir, biz oradaki tavuğa öyle çok güldük ki; bazen hala açıp izliyoruz, o derece! :)

Şarkılarından tutun, görüntü içeriğine kadar kaliteli bulduğum Disney Channel'ın bir filmidir kendisi. Hala "hadi izleyelim" deseniz, oturur izlerim her defasında. Başarmak için, korkmamayı ve çabalamanın önemini kavramak gerektiğini çok güzel anlatıyor...



Güzel Ve Çirkin (2017)

En sevdiğim animasyon fantastik filmler arasına giren Güzel ve Çirkin, masalın en güzel haliyle anlatıldığı 2017 yapımı Disney Channel filmi olarak sunuldu... Esas hikayesi bambaşka diyorlar bu Güzel Ve Çirkin için aslında, duydunuz mu? Ben okudum ama büyüsünü bozmayayım en iyisi! :) Ama sözüm olsun, bir kez daha izlediğimden sonra bunun da "İzledim" yazısını yazayım ve size o hikayeleri de öğrendiğim kadarıyla yazayım bloğumdan...

Kendi güzelliği ve zenginliğinin şatafatına kapılmış bir prensin, bir gün bir balo sırasında lanetlenmesiyle başlıyor hikayemiz. Yakışıklı prens bir çirkin krala dönüşüyor ve onunla beraber kraliyet sarayı da, kendi alanına sığınmış yaşayan ölüler halini alıyor. Her şey yaşıyor oysa o krallıkta, çay fincanından duvar saatine kadar! Ama kendini inzivaya çeken kralla beraber, her biri sessiz sakin evin kuytularına çekiyorlar...

Yaşamayan o eve, bir gün Güzel geliyor; babasının o evin yolundan geçerken, geceyi konaklamak için yer aradığı sırada bahçesinden bir gül koparması sebebiyle... Çirkinimiz canı karşılığında kızını istiyor adamdan. Bakın ben bile unutmuşum böyle olduğunu, açıp biraz okudum da "sahi yaa" dedim. Neyse, bunun sonucunda o ev yaşamaya başlıyor işte. Güzel gelir ve ev yaşar! Laneti bozmak için zamanla beraber uğraşacaklardır ama önce aşılması gereken Çirkin'in kendini hapsettiği duvarları vardır... Birbirine bir şeyler öğreterek aşk yaşayan film karakterlerini hep sevmişimdir, muhtemelen bu hikayeyi de bu sebeple bu kadar çok sevdim! :)

Ayrıca bu film, o senenin en iyi film oscarını da almaya hak kazanmıştı. Gerçekten güzel bir filmdi... 2017 senesinde izledim diye hatırlıyorum ben de... Üstüne bir kez daha izledim ve ilk izlediğimin üzerine üçüncü senem için bir kez daha izlemeliyim bence!

The Host - Göçebe (2013)



Filmi Olan Kitaplar yazı dizimi okudunuz mu hiç? Muhtemelen okuyanlar var ise bilecektir, o serimde filmi olan kitaplarda filmini de kitabını da nadiren sevdiğim hikayelerden birine sahiptir Göçebe!

Başka ruhlara ruhlar aktararak, dünyayı insanların zulmünden kurtarmayı hedefleyen bir tür uzaylı ırkı dünyayı ele geçiriyor filmde. Öyle ki, insanları yerlerinde yakalıyor ve bir şekilde bedenlerini alıp sakin yaradılışlı ruhları içine aktarıyorlar. Direnen ruhlar hayatta kalıyor, direnemeyenler de ölüyor. Başta düşünemiyorsunuz, "E hani bunlar dünyayı güzelleştirecekti? İnsanları içten öldürüyorlar ya yine de!" diye. Hikayenin o noktası kitabın başında çok güzel anlatılıyor zira...

Sonra bu direnen beden sahibi ruhlardan biri, o aktarım yapılan hastanelerden birinden kaçıyor içine aktarılan göçebe ruhun yardımıyla. Sonrası başlıyor macera... Hastanede verilmemesi gereken ailesinin yerini, ancak kaçarak saklayabilirler zira. Göçebe'yle beraber gidiyorlar da, kabul ediliyorlar mı derseniz; elbette hayır, içinde esas ruhun olduğuna inanıp inanmayanlar bir güzel saklıyorlar ama saklandıkları yerin en alt katmanında. Hikaye sizi içine çok güzel çekiyor, bana göre öyle en azından... En az 3-4 kişiye izlettiğim bu filmle de gurur duyuyorum, şu ana dek beğenmeyene rastlamadım onlardan. :) Bu filmin ve kitabının hikayesinin "Filmi Olan Kitaplar" yazısı buradan da bulunsun madem!

Anadolu Kartalları - (2011)


Şimdi farkettim, ben sevdiğim filmlerin çoğunu mutlaka film izleyebildiğim kişilere izletmişim ya (Yazının sonuna doğru mu farkettin Didem, aferin sana!). Bu filmi aile üyelerim dahil birçok kişiye izlettim, çünkü çok güzel... :)

Oyuncu kadrosu ve konusunun işleniş biçimiyle, en güzel 2000 sonrası Türk Filmlerimizden biri olmaya aday bence. Uçaklara az biraz merakı olanlar çok sevmiş gördüm ki, bana da bu kadarı yetti doğrusu. O eğitim süreçleri ve içindeki hikayeleri işleyişleri bana hep güzel zaman geçirttirdi... Özge Özpirinçci, Çağatay Ulusoy, Engin Altan Düzyatan, Alper Saldıran, Ekin Türkmen gibi oyunculardan bahsediyorum bu arada! İyi dizi ve filmlerde oynamış ve oyunculuklarının hakkını hep vermiş olduklarını gözlemlediğim için bu oyuncuları belirttim tabi ki.

Pilot olma yolculuklarını izlediğimiz öğrencilerin, yaşadıkları zorlukları, hayattaki acıları ve mutluluklarını izletiyor film. Güzel zaman geçirtiyor bu arada da... Bu yazımda bir müzik eksikliği var gibi geldi, bu filmin müziklerinden en sevdiğim şarkıyı buradaki linkten dinleyin isterseniz olur mu? :)

Me Before You - Senden Önce Ben (2016)


Sonu en duygusal şekilde yapıyoruz ama planım dahilinde değildi! 2018 senesinde, bir gece vakti izleyip hüngür hüngür beni ağlatan filmdir "Senden Önce Ben". Hani hep diyorum, beklentiyi ne kadar yüksek tutarsan o kadar büyük hayal kırıklığı yaratıyor çoğu film ve kitap. Ama tersine hiç değinmemişim meğer. Benim beklentimi çok düşük tuttuğum halde bir filmin güzel olabilmesi de ihtimal dahilindeymiş meğer!

2018 Mayıs ayı, bir gece yatağımda açtım bu nicedir ertelediğim ama merak da etmeyi bırakamadığım filmi. Biliyorum ki, engellilil konusunun işlendiği filmler ya çok abartılıyor ya da tam anlamıyla içeriğine doğru açılardan değinilebilen içerikler olamıyor... Me Before You'ya kadar böyle düşünüyordum diyebilirim, çünkü çok değinilmesi gerektiğini düşündüğüm konulara senaryosunda yer vermiş. Ama ben hikayeyi de, bu konuda yaşadığım anları ve hissettiğim karmaşayı da tümüyle anlatmayacağım yeniden. Bu hikayenin filmini izledikten sonra da kitabını okuduktan sonra da tüm düşüncelerimi paylaşmaya çalıştığım yazılarım var, onları burada ve burada bulabilirsiniz... 


Korkularınızı, ama kendinize dahi hiç açık etmemek için uğraş verdiğiniz korkularınızı bir filmde izlediğiniz oldu mu hiç? Me Before You filmi bana onu hissettirdi işte... Gecenin bir yarısı önce boğazıma bir yumru oturdu, sonra gözlerimden yaşlar istemsiz boşaldı ve ağlayan ben değildim yüreğimden boşalıyordu sanki yaşlar. O gece öyle rahat uyudum ki, gördüğüm rüyalar beni kendimi anlamam yönünde yol gösterici olmaya başladı. Yeniden! Uyumadan önce sabaha kadar hislerimi telefonumun mail kısmını açarak yazdım önce, ki üstte de bağlantısını verdiğim "İzledim" yazısıyla yayınladım sonra...

Acı hissettim, dehşete düştüm, korkularımı gördüm, kendimi anladım. Kitabı olan filmlerden, ilk defa filmini izleyip de kitabını okuduğum bir film oldu kendisi. Tabii merakım sayesinde. Ama iyi ki izlemişim dedirtendi aynı zamanda... Bu film en sevdiklerim arasına girdiyse de, bir daha izlemeye de cesaret edemediklerimden mesela. Bir daha beni o kadar savunmasız yakalayabilir mi bilmiyorum ama yine de cesaret edemiyorum işte. :) Bu filmi izlediğim zamanlarda ve sonrasında çok şey keşfettim kalbime hapsettiğim, en sevdiğim filmler arasında son sıraya oturduğuna bakmayın; öyle denk geldi...



Böylece benim en sevdiğim 10 filmde sona gelmiş bulunuyoruz. Elbette yaşadıkça en sevdiğimiz filmlere ekleme bitmez. Aslında bu listeye eklenmemiş eksik kalmış daha epey film de var. Ama ben hayatımda epey yer edinmiş ve beni dürten filmleri sıralamak istedim. Bilim kurgular eksik mesela burada, 4 film daha eklemem lazım onlar için de aslında. Ama şimdilik kalıversin burası böyle, beni hayrete düşüren ve hayran eden bilim kurgu filmlerine de başka bir yazımda yer veririm belki sonra... 


Lütfen yorumlarınızı benden esirgemeyin, sizler de orada okuyor ve yazılarımı beğeniyorsanız eşlik edin ki yorumlarda da sohbet ortamı oluşturalım. Hem motivasyonum artar da, daha sık yazı yazarım belki yeniden. Eskiden haftada 4-5 yazıyordum, bu sıra haftada 2 yazı yazarsam "işte bu!" diyorum kendime. :) Yani, yorumlarınızı da bekliyorum. Sevgilerimi sunuyorum ve bir sonraki yazıma dek kendinize iyi bakın diyorum...

Sevgilerimle. (:

13 Nisan 2019 Cumartesi

Lanetli, Kendime Hayal - Haftanın Dedikodusu


Merhaba, yine ben geldim sevgili blogger dostları ve okuyucuları... O kadar az yazdım ki şu son iki haftada blog sayfalarıma, ben de bu haftanın dedikodusunu yapayım kendimce dedim. Yazmaktan uzak değilim esasında, buraya yazamasam da kendimce bir şeyler yazmaya devam ediyorum ama daha çok okudum ve örgü ördüm yine bu hafta. Buralardan uzak kalmama sebep olan durgunluğuma da alışmışım sonra. Görüyorum ki yazamamama eskisi kadar takılmıyorum ve bu durgunluğa da ihtiyacımız varmış diyor ve kendimi anlıyorum... :)


Haftaya Lanetli adlı kitabım ile başladım, Yalova'ya giderken yanımda götürdüğüm bu haftanın kitabı buydu. Yanında kitap taşımayı sevenlerdenim ben de ve bu sıra Yalova'ya giderken bu alışkanlığım yine baki tabi... :) 

Şimdiki Zamanın Kusursuzluğu (ki okudum yazısı burada) kadar hızlı okunan ve beni şaşırtan bir kitap idi; Lanetli. Pazartesi başladım ve bugün bitti... En sevdiğim alıntım şu sözler oldu; "Uyuşukluk halini neden hissizlik olarak tarif ettiklerini hiçbir zaman anlamamışımdır. Bana göre, uyuşuklukta katiyen bir his vardı ama tarif edilebilecek türden değildi. Denilebilecek tek şey bir yanlışlık var gibi hissedildiğiydi." (Sayfa 141)

Lanetli, içeriğini gerçekten tahmin edemediğim bir kitaptı ve geçen sene Kimyager'i okuduğumdan beri en sevdiğim bir diğer fantastik roman olmaya aday oldu kendisi. Seri bir kitapmış, ilerleyen zamanlarda serinin devamını okumayı düşleyebiliyorum şimdi. Kitabı esasında seriyi okuduktan sonra yorumlayayım istiyorum sırf bu yüzden. Kitabın içeriğinden bahsetmek bile, merak eden kişilerin merakını baltalayabilecek olduğu için konusundan bahsedemiyorum. Seriyi bitirirsem yazarım ve de filmi çıksa çok güzel bir konusu var diyebiliyorum diyelim... 

Bir boyunluk ördüm sonra bir de bu hafta, ama onun fotoğrafını çekemedim henüz tam anlamıyla bitiremediğim için ama hem bere hem boyunluk konusunda kavramalarımı gerçekleştirdim. Bu işi de kaptım yani diyelim, belki sonra ince detayları da bitince (ponponlarının dikilmesi gibi) buraya resimlerini çeker ve yazısını yazarım. :) 


Yeni bir şey yazmaya başladım sonra dün, üstteki gibi odamdaki çalışma masama oturduğum gibi ve kararını geceden verdiğim bir projem gibi hissettim kendisini... Kendime hayaller kurarım ben sıklıkla ama bu zamana dek hiç o hayallerden böylesi bir şeyi yazmayı gerçekleştirememiştim. Kendime Hayalimi dün yazmaya başladım ve düşlediğimi tamamen dökemesem de kağıda, henüz bana saklı kalacak olsa da, gerçekleştirebildiğim kadarı bile iyi hissettirdi bana. Aslında bu konudan şu sebepten bahsediyorum, sizlerin kendinize hayalleriniz var mı? Kendi tiyatronuzda gerçekleşmesini dilediğiniz biçimde yazıp oynadığınız hayaller? Benim çok var...

Bu zamana kadar o kadar hayaller kurdum ki kendi hayatım adına, gerçekleşsin gerçekleşmesin bana güç verdiğini hissettim her defasında. Kötü huylu hayallerim de oldu, iyi huylu da elbet. Ama her biri güç destek verdi bana, tiyotralaştırdığım ölçüde beni beslediğini gördüm fazlasıyla. Ve şimdi bu hayallerden bir tanesini daha yazıyorum ama Hayaller Denizi adlı hikayemden de öte, daha gerçek bir geleceğimi yazıyorum kendime. Sonu nasıl veya ne zaman gelir bilmiyorum ama kendimi bunun heyecanına kaptırdım son iki günde... :)

Sonra dün akşam instagram hesabımda, üstteki kendi fotoğraflarımı çekinirken çektiğim bir benzer fotoğrafımla da; kendimin şu gelgitli hallerime alıştığımı ve bu sıra daldan dala atlasam da düşlerimin durgunluğuna da alıştığımı, suların yön değiştirmesinde kimi zaman yeniden beslenme sürecinde olmaya ihtiyaç duyduğumun sebep olduğunu kavradığımı yazmıştım. Beslenme sürecim tam anlamıyla doruk noktasına ulaşıyor mu bilmem, önümüzdeki hafta buralara yeniden dönebileceğimi umuyorum diyorum yine sadece...

Kendime hayalime gelince, yakın dönemde gerçekleştirebilmeyi istediğim iş hayatına atılma hayalimin gerçekleştiğini yazıyorum kendime dünden beri. Hani diyorlar ya, hayallerinizin görsel prototiplerini yapın ve her gün ona bakın... Ben de her gün bakıp, gerçekleştirebileceğime daha fazla inanacağım o hayalimi yazıyorum. Hayat hikayemi yazmama da destek olacağını düşündüğüm ve belki de kendinden pay verip yön gösteren olacağını düşündüğüm için... 

Kendimi buraya şu sıra pek uğrayamasam da yine anlatmam gerektiğini düşündüm. Zira burası benim hayat günlüğüm....



Bu haftanın bir diğer olayına gelince, Kağanımdan sonra annemi de okumalarıma alet ettim. Kendi istekleri ile benimle kitap okumaları, sanırım bu sıra en bayıldığım. Hiç kitap okumayan insanlar değiller oysa annemler ama benim örgün öğretimim bittikten sonra daha az okur olmuştu annem;o da sahalara dönüyor sanırım bu sıralar, benimle beraber... :) 


Bu haftanın son resmi ile ve okuduğum Lanetli adlı kitabımdan son alıntımla bitireceğim bu yazımı. Diyor ki kitapta;

"Ama bazen, birisi senin her şeyin olduğunda, yaşamak için tek nedenin onun yüzünü tekrar görebilmek olduğunda, bu başka birinin acı çekeceği anlamına gelse bile o şansın beraberinde getirdiği her tür sonucu kabulleniyorsun." (295-296)

Her ne kadar eskiden daha fazla sonuna dek katıldığım bir olgu idiyse de, şu cümle bana okuduğumda çok kati ve de çok acımasız geldi. Düşününce de sonrasında, aslında senin için hala öyle Didem, dedirtti. Evet, bu yazımın son cümlesi bu alıntım üzerine. Umarım sizin de bu cümleye dair yorumlarınızı okurum. Lanetli, alanındaki birçok fantastik kitabın yanında beni çok şaşırtan bir kitap oldu. Dilerim nice böyle güzel kitaplar okurum önümüzde ilerleyen zamanlarda... :)

Sevgilerimle...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...