Sevgiler. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgiler. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2021 Çarşamba

Farmasi İşim Ve Ben :) - 14.04.2021

 

Nihayet "ayriyeten" bu yazıyı yazmaya geldim; bir süredir sizlere sadece yazılarımın içeriğinde bahsediyordum, Farmasi yaptığından. Artık işim diyebildiğim ve böyle devam edebilmeye karar verdiğim o işimden bahsetmek için geldim... :) 

Merhaba, ben hep o hayalini kurduğum işe sahibim artık; benim de devamlılığını sağlayabileceğim bir işim ve uğraşım var çok şükür... Kazancım ben çalıştıkça ve azmettikçe artabilecek cinsten ve de beni en çok mutlu eden de eğlenceli ve samimi bir ekibim var benim. İstediğim ortam, istediğim iş ve arkadaş ortamı... İyi ki dediğim noktada, hep beklediğim şeyi yaşıyorum; benim bir işim var, aynı zamanda da arkadaş ortamım ve beraber aynı uğraşlar içinde farklı hayaller için emek verdiğimiz bir ortam bu. Çok şükür ki... =)


Ben Farmasi ürünlerini kullanalı bir yıl, ekibimle bu iş alanının detaylarını öğreneli de birkaç ay oluyor... Ben Mart ayı itibariyle başladım gibi görüyorum esasında, ben ilk seviyemi geçen ay aldım zira. İlk kez bir seviye aldım, geçen ay güzel bir lider seviyesine imza attık... Destek verenlerime, bana inananlarıma minnet dolu hissettim kendimi... =)

Ben ne iş yapıyorum peki derseniz, Network Marketing yapıyorum... Bir satış ekibi kuruyoruz, sağlıklı ihtiyaç alanındaki ürünlerimizi satıyoruz. Sattığımız kadar, ekibimize öğretip sattırdığımız kadar büyüyoruz... :) Kişisel bakım ürünlerinden kozmetiğe, ev içi temizlik ürünlerinden takviye gıdaya kadar; katkı maddelerinin yok denecek kadar az kullanıldığı bir firmayız. Bitkisel ürünler üretiyoruz ve Network Marketing dediğimiz günümüz düzeninin pazarlama yöntemiyle işimizi kurup ona sahip çıkıyoruz... :)

Benim Farmasi ekibim Altınbaşak; Elmas müdürümüz Kadriye Altınbaşak'ın kurduğu ekibin müdürlerinden birinin ekibindeyim. Farmasi ekiplerinin içerisinde en yenilikçi olduğunu düşündüğüm ekibimiz, üst ekibinden alt ekibine kadar eğitimleri ve aktiviteleriyle bizleri kucaklayan bir ekip... Belli seviyeye gelmemizi beklemeden, bize eğitimlerle satış tekniklerini, ürün eğitimlerini ve ihtiyacımız olan nice durumların eğitimini veriyorlar... Ben ekibime geldikten sonra, satış denilen şeyden korktuğumu farkedip; utandığım noktaları ve çekindiğim her şeyi silip atabildim. Ben kendimi bu ekipte aştığımı düşünüyorum. 

Artık şu yorumları yapabiliyorum mesela; "Satış benim yapabileceğim bir iş değil" diye bir şey yokmuş meğer, ben öğrenmeye fırsat vermemişim kendime... Zamanında çok eskiden sadece birkaç aylık bir satış dönemi yaşamıştım ama ne eğitimini görmüş ne de nasıl yapacağımı bilir vaziyette idim... Altınbaşak ekibine girdiğimden bu yana; olabildiğince hiçbir eğitimi kaçırmadım, bana söylenen tavsiyeleri hayatıma uygulayıp mutlaka uydum ve sonunda da yenilikçi olmam gerektiğini-sıkı sıkıya bu işe tutunmak isteyip istemediğimi gözlemledim durdum. Meğer ben bu işe tutunabilirmişim, doğru yöntemlerle öğrendikten sonra... :)

Nisan ayının ilk eğitim toplantısı idi; ilk lider eğitimimizde Kadriye hanımın bize söyledikleri arasından not aldığım şu cümleler var, üst kolajda "İhtiyaçlara odaklan, hayallerini es geçme!". Ben bu aydan itibaren daha çok odaklandım, bu işi yaparken mutlu olduğumu gördüğüm için... İşim sadece ürün satmak da değil üstelik, ihtiyaçlara odaklanıp gerçek kişilerden olumlu geri dönüşler aldıkça ve insanlarla etkileşim kurabildiğim bu işe sahip oldukça "istediğimi yaşıyorum artık, 10 sene sonra oluyor olsa bile!" diyebiliyorum... =) 

Üstte gördüğünüz yeşil küçük defter, bu sene adına ilk iş defterim mesela; bir komşumuz benden aldığı ürünlerden sonra beni kutlamak için hediye etmişti birkaç ay öncesinde... Sırf bu etkileşimler için bile sabredip daha çok çalışmaya, daha iyisini yapmaya ve "olmadı dediğimiz noktada bile, olsun çabaladık!" denemeye değiyormuş meğer! :)


Biz bu aya da eğitimlerle başladık, bu iki resim de kendimce çalıştığım bir anda durakladığım sıradaki pozlarım misal... :) 8 Nisan 2021 günü diğer bloğumda yazdığım şu yazıma eklemiştim bu kolajı, o yüzden üzerindeki blog yazımın isminin oluşu...

Peki Farmasi'ye nasıl üye oldum, avantajları neler? Biraz da bunlardan bahsedelim... 

Öncelikle ben bugün ayın ilk yarısından lider oldum; bunu es geçmeden not etmeliyiz. Maşallahınızı esirgemeyin lütfen. Emek veren, olsun isteyen herkese nasip olsun inşallah böyle başarılar ve nicesi... Ben çok duygusal durumdayım aslında bu akşam! :) 

Farmasi'ye kayıt olmak ücretsiz öncelikle, bunda bir netleşelim. Ücretsiz kayıt olduğunuz bu sistem üzerinde, satış zorunluluğu bulunmamakta olup; sattığınız süreçte de kazanmanız mümkün... :) Ama dediğim gibi zorunlu bir durum yok. Ben kendi ihtiyaçlarımı alacağım ve bir o kadar ihtiyaçlarını alabilecek 5 kişiyi altıma ekleyeceğim; ürünleri beraber kullanacağız ve sonra beğenirsek bu sistemde var olmayı düşünebiliriz derseniz eğer, bunu da yapabilirsiniz elbette. İstediğiniz her koşulda satış sistemimizi eğitimlerimizle öğrenebilir ve bu kararı kendiniz verebilirsiniz...

Farmasi sistemimiz, bize ilk 3 ay 200 TL'lik alışverişlerimize hoşgeldin hediyeleri veriyor. Hem sistemimizi ve ürünlerimizi tanıtıyor öncelikle, hem de bir nevi kabul ediyor kendisine... :) İlk 3 ay sonrasında da hediyeleri bitmiyor! 300 TL Puana ve 600 TL Puana ulaştığında da hediyeler veriyor, çoğu zamanlar 200 450 ve 900 TL Puana da ulaştığında hediyelerini sunmaya devam ediyor... 



Ürünlerimizi tanıtmak da zamanla kısmet olur eminim ki, ama şimdilik size Farmasi İşim Ve Ben dediğim bu yazımda öğrendiğim bir noktadan daha bahsetmeliyim ki; 

Network Marketing sisteminde doğru ekipte olmak çok önemli!

Altınbaşak ekibi, benim istediğim şekilde işi her seviyeden girişimcilerine emek ve zaman verip öğrettiğinden sebep, en doğru ekiplerden biri benim gözümde... 

Peki bu eğitimleri nasıl veriyorlar derseniz; alt ekibine de sistemi ve satış tekniklerini öğretebilmek için, müdürlerimiz ve üstlerimiz kazançlarından eğitmenlerimize paralar ödüyorlar. Her ay haftalık eğitimlerimiz bulunuyor bizlerin, eğitimi alıyoruz ve paşa paşa da yapabileceğimize ikna oluyoruz... Çok şükür ki bu işi yapmak için çabalayan ve uğraşan binlercemiz yapıyoruz artık... 

Gruplarımız aktif, kadınlarımız birbirine destek ve her birimiz yapamadığımızda da yılmamak için direniyoruz... :)


Diyeceğim o ki; eğer siz de böyle bir iş ortamında ve fırsatlarla dolu sistemimizle, ister evinizde isterseniz de gittiğiniz her yerde çalışmak üzere ekibimize katılabilir - işimizi öğrenebilirsiniz siz de... :)


Ekibime davetlisiniz. Bu iş katalog üzerinden, görseller üzerinden veya doğruca ürünleri tanıtarak yapabileceğiniz bir iş. Siz nasıl ister, öğrenir ve onu kendinize göre geliştirirsiniz... Biz Altınbaşak ekibi olarak Farmasi'nin ilk ruhsatlı aracını alan ekibiz; Mart ayında Elmas Müdürümüz Kadriye Altınbaşak aldı bu ilk aracı. Ve biliyoruz ki bizim ekibimizden şimdiden o ruhsatlı araçların devamını alma koşullarını tamamlamaya başlamış müstakbel sahipleri olan üyelerimiz de var. Onlardan birinin de sizlerden olması içinse hiçbir engel yok; denemek ve yapabileceğinize inanmak yeterli... =)


Denemezseniz bilemezsiniz, işiniz kazanç kapınız burası mı değil mi! Ekibime davetlisiniz ve iyi ki oradasınız... Sevgilerimle... :))

Not; bugün paylaştığım "Bu Benim Farmasi Hikayem" adlı IGTV'me buradan, İnstagram paylaşımlarıma da buradan ulaşabilirsiniz... 
Bir dahaki yazımda görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.. =)

28 Mart 2021 Pazar

Pazar Yazısı #76 - Gülümseyerek Başla

 

Bugün motivasyonum yüksek başladım Pazar gününe, gün bitmeden son dakikalarında bu pazar yazısını yazıyor olmamın sebebi de "verimli ve planlarla dolu bir gün geçirmiş olmam işte." :)

Gülerek başlamak istedim, epeydir kendimde özçekim çekebilecek gücü bile göremiyordum ki; bugün birden yeniden kamerama gülüp fotoğrafı yayınlayabildim... Hani kendi kendine strese girersin de, kendine bile gülerken görünmek garip gelir. İşte aynen o haldeydim bir ara, ama şimdi kendimdeyim; emin olabilirsiniz! =)


Daha düne kadar, kafam çok dolu yattım yatağıma. Gözümün önünde bulunması için bir söz var bu ara ekran görüntülerimde. Orada şöyle yazıyor; "Sakin olan zihne, tüm evren teslim olur." (Lao Tzu) Bu söz gözünün önünde olunca, sürekli yüzüme çarpılan bir tokat da oluyordu bir haftadır aslında. Toparlandım, düşüne düşüne, kendi kendime kaşına kaşına derler ya... :) Sonucunda, "bugüne gülümseyerek başlarsam, beynime de bunu net olarak bildirirsem, olacak!" diyebildim...


Öğlen İnstagram'a girdim sonra, nicedir beklediğim Covid Aşılama sırasında zaman bize gelmiş sonunda. İnstagram'dan takip ettiğim Sma hastası birinin hesabında gördüm; covid aşımı oldum diyordu. Çok sevindim ve nihayet bize de sıra geldiği gibi ilerliyor şükür ki, diyebildim ve diğer sevdiklerimle tüm ülkem için de ilerleyebildiğine sevindim. Girip Edevletten kontrol ettim, orada sıramın geldiğinin bildirildiğini gördüm ve randevu için 182'yi aradım... Sonuç olarak, Allahın izniyle yarın akşam annem ve babamla beraber Covid aşılamamızı yaptırmaya gideceğiz hastaneye. Diliyorum hayırlısıyla güzel etkilerle geçiririz ve faydalı antikorlar da üretebiliriz... =) Bunun için uyku düzenimizi toparlamamız gerekiyormuş, hafta içi bir sağlık programında izlemiştim! Benim için ilk iki günler biraz zor ama bence faydalı olacak bana...

Benim gibi engel durumu bulunan ve kronik rahatsızlığı olanlar var ise, onlar da sıralarını alsın; duymadım demeyin, duymadı iseniz de şimdi harekete geçin canlarım. Aşı her birimize çok iyi gelsin inşallah, yeni düzende şifalanıp çıkalım yeniden sosyal ortamlarımıza sağlıcakla inşallah... :)

Aşı ile ilgili hiç korkum yok, acısından yana da elbet olacaktır hazırlıklıyım. Ama ben onu zihnimde çoktan kabullendim, şifa versin; her türlü durumdan beni ailemi ve hepimizi korusun diye, bana düşen ne ise elimden geleni yapacağım. Uykumu da düzenleyeceğim, beslenmemi daha da düzenleyeceğim... (: Hepimize şifa olsun, bekleyen herkesin sırası gelsin tez zamanda inşallah...


Sakin kalmaya çalışıp, planlarımla ilerlemeye çalışıyorum ya; bugün iş defterimi tutmaya başladım yeniden. :) 

Ajandam bitmişti geçen aylarda ve eğitim notlarımı müsvette kağıtlara tutuyordum. İşte kafamın dolu dolu olduğu günlerde, bir türlü bu kağıtları temize geçirememiştim ki; iki üç gündür sakinleşebilmiş halimden faydalanarak, bugün elime defterimi aldım ve önce eğitim notlarımı geçirdim de biraz çalışma fırsatı buldum daha netlikle yine... =) Ben bu işi başarmak için çok uğraşıyorum, Farmasi benim işim olsun istiyorum ve Network MArketing için ekibim ve kendim için emek veriyorum; Allahım utandırmasın, sonucu ne olursa olsun "çabaladım çok şükür, ben elimden geleni fazlasıyla yaptım!" diyebileceğim. Ama sonucu çoook güzel olacak, hissediyorum. Olumlama yapmak için de söylemiyorum sadece, hissiyatım bu yönde ilerliyor günden güne artarak... :)

Sakin olan zihne tüm evren teslim olurmuş ya, sakin ve hayırlı olan her şeyden yana hazır olmaya çalışıyorum işte bu ara... Bugün planlarımı yaptım, Mart sonu için yolunda gidiyor işimle ilgili durumlar; Nisan ayı için de işleme koyacağım planlarım yolunda gidecekler inşallah... Sonuç olarak, sakin olan zihne teslim olduğu kadar; meşgul olan zihne de beden teslim oluyor aslında. İki gündür rahatsızlıklarımı duymuyor ve de hissetmiyorum; bu da bence meşguliyetten. Yoksa ne kasılmalarımın var olmasını engelleyen iyileşmelerim iki günde mevcut, ne de güçsüz olan kas kabiliyetlerim daha güçlendi... Sadece ben duraklamayı kabullendim yine. Bu sefer ne kadar sürecek demeyeceğim, bundan sonra kafama takmamı gerektirecek bir "gelecekte işim olacak" endişem yok! Benim işim bu olacak... 


=) Koşullarım ve durumlarım değişmişken; hele hele duygu durumlarımın eşlik ettiği zihin faaliyetlerim bile değişmişken; geçmiş koşullarla kurduğum hayalleri, bugünün şartlarına enjekte edip her yere sığdırma uğraşlarımı bir kenara bırakabilmem! Meğer ne büyük özgürlükmüş... Ben bunu farkettim şükür ki... Bunu bile gülümseyerek başlamakla yaptım. Ben bu sabah en çok bu farkındalığma güldüm. Bu pazar bana iyi geldi. Tavsiyemdir; içinden çıkamadığınız durumlarda, gülümseyerek başlamayı deneyin. :) 

Mutlu haftalar olsun cümlemize... Sevgilerimle...

27 Mart 2021 Cumartesi

Yarım Kalanlara Rağmen - 25.03.2021

 

Zeynep Sağdaş'ın Yarım Kalanlara Rağmen adlı bir parçası var, hatırlar mısınız? Bu haftanın konuları itibariyle, "Yarım Kalanlar" düşüncemi kabullendiğim ve yarım kaldıklarını hazmettiğim için; "Yarım Kalanlara Rağmen devam edebileceğimi kabulleniyorum artık!" dedim. Bu yazımın adı bu sebeplerle Yarım Kalanlara Rağmen oldu, çünkü bu konular bana o şarkıyı anımsattı. 

"Her giden bir parça çalıyor benden, Yarım Kalanlara Rağmen!" :) İyi okumalar...



Yarım Kalanlar diye bahsettiğim, aslında sadece umutlarımı çaldı. Umutlarım geride kaldı gibi hissediyorum ama yerini de yenileri aldı... Geride bırakmayı bence daha yeni yeni hazmedebildim. İyi ki de, nihayetinde bunu kabullenebildim... Son 2 haftadır farkettiğimi söylüyorum, benim için doğru yolun "ilerleyen zaman diliminde, umut ettiğim gibi bir iş hayatına atılmayı beklemek olmadığını" nihayetinde kabullendim. Yoluma devam ediyorum, Network Marketing'de kendi ekibimi kuruyorum ve evde iş sektöründe istediğim gibi istediğim bir zaman diliminde çalışabiliyorum... 

Bunları hissetmem, yaşamam ve kabullenmem gerekirmiş meğer; çünkü geçen zaman diliminde, satışı yapabileceğimi düşünmüyor ve buna kendimi asla hazır hissetmiyordum. Şimdi kendimi hazır, bu konuda denemeye ve çabalamaya istekli, bir de bu kadar iyi hissediyorum ki; aylar öncesinde bile bu düşüncelerime çok yabancı idim oysa... :)

Bu hafta yarım kalan örgülerimi tamamlama planlarıma başladım. Son 5 yarım örgü işim kalmıştı. Geçen haftasonu, ilk olarak üstteki yarım siyah bere boyunluğumun ipini aldırdım annemlere ve bu haftabaşında başladım ona. Hafta boyunca ilk onu, sonrasında diğer üç tanesini de bitirdiğim üzere; kaldı şu saat itibariyle iki yarım örgü işte... (: 

Bu arada iş çalışmalarım iyi de gidiyor, evde çalışmak ve bir uğraş içinde olmaya, örgülerim haricinde bir de bir iş kurmayla uğraşıyor olmak; üstelik gayet de kendimden beklemediğim huzurla başarılı devam ediyor olmak, beni çok mutlu ediyor bu ara... Çok şükür, çook... 

Diyeceğim o ki bu konuda; bazı şeyler olmuyor ise, zorlamadan olanı kabul etmek gerek. En azından benim için öyle olmalı, kabullendim. 10 senedir, hayallerim normal bir iş hayatım olsun diye idi. Ama bildim ki, olmuyor. Olmaması için bir sürü sebep var, oldurmak içinse çok uğraştım ve çok oldurmaya uğraştım. Ama öyleymiş ki, bazen de bizlerden aykırı gerçekleşmiyormuş hayallerimiz... 

Acı da olsa olduramadıklarımdan yana, artık hayallerimi hayal kırıklıkları yapmak istemiyorum. 10 senedir olmuyorsa, her şeyi değiştirdiysem; illa ki olmasını istediğim şekilde olmak zorunda değil. Oldurabildiğim kadarıyla da mutlu olabilirim, tercihlerimi değilse de gidişatımı değiştirmeyi bilmeliyim! =) Bildim...



Salı günü annem ve yeğenlerim bizim evdelerdi. Güzel bir gün geçti yine, yeğenlerimle yaşlarından ötürü geçiş dönemleri sebepli tartışmalar yaşamaya başladıysak da bu ara... :) Ne çabuk büyüyorlar demeyeceğim, doğan büyüyor neticede... Defnoşum da pandemi ile büyüyenlerden ve şu oturuşuna bayılıyorum! Maşallahları alalım buraya, biz bu sıralar tay tay da duruyoruz ve yürüyeceğiz inşallah bundan sonra da. Darısı tüm yürümesini beklediğiniz evlatlarınıza olsun, Defnoşumla beraber... 

Bu ara Defnoşumun ve Kağanımın çocuksu düşüncelerine kavuşabildim, ayların telaşesi ve ne yapacağımı bilemez hallerimden sıyrılabildim. Bu hafta benim için hislerimin ve yapmak istediklerimin netleştiği bir haftaydı. Yapabilirim dediğim yolda ilerleyebiliyorum işte. Amaçlarım için yollarımı değiştirebildiğim sürece daha iyi hissettim kendimi de. İşte bu durum çocuksu düşüncelere kavuştum diyebildiğim bir durum.. Çünkü her şeyi kafaya takmıyor çocuklar, biraz ağlıyorsa önüne çıkan bir başka mutlulukla toparlayabiliyor kendini yeniden. Çok da takılmıyor yani olmuyorlara ya da illa ki "ömrüm boyunca bunu olduracağım" diye dolanmıyor her durumda... Böyle olmalıyız, böyle bakmalıyız biraz olaylara. Olmuyorsa vardır bir hayır, oldurabildiklerimize bakalım. :)


Çarşamba günü Mart ayından bir siparişim daha geldi sonrasında... Farmasi'de seviye alabileceğim bir ayım daha bitiyor. Yavaş yavaş ama emin adımlarla ilerliyorum işimde... Farmasi'yi hem işim gibi görüyorum hem de çabaladığım kadar kazanabileceğim, yapamadığımda da beni zorunlu tutan hiçbir durum olmadığının da farkındayım! Bu çok önemi bir durum iş dünyası ve iş kapısı noktasında... (=

Benim işim geleceğin işi ve o gelecek geldi! =) Hem ihtiyaçlarımı indirimli ve bana uygun fiyatlarla alıyorum, benim gibi bu işi yapabileceğine inanmayanlara da kendime yetecek kadar kazancıyla satabilme şansına sahip oluyorum... Ekibimde işimi öğretiyorum, manevi destek motivasyon ve yapabileceğimiz yönleri beraber bularak işimizi kurmaya uğraşıyoruz beraber. İşime ekibime katılmak isterseniz, alt paragrafta mavi renkli bulunan yazıya tıklayabileceğiniz linkimi bırakıyorum. Sizlere teklifimdir, ekibime katılın; işimizi anlatayım, zorunlu olmadığınız bir sistemde çabaladığınız kadar kazanabileceğinizi öğreteyim. :) Biz ekibimin üyeleriyle birbirimize destek çıkıyoruz her birimiz, yapamayacağınız veya yapmak istemediğiniz hiçbir şeye zorlama yok benim ekibimde... =) İyi ki dediğim ekibime, sizleri de bekliyorum açtım kollarımı! :))

Bu da benim sistemime kayıt olabileceğiz formun bulunduğu linkim; her hafta eğitimlerimizle, aktivitelerimizle ve çalıştıkça kazanabileceğimizin desteği ve özgüveniyle birlikte çalışabiliriz. Deneyin, başarırsak karımız olur veya başaramazsak bile "denedik de olmadı" deriz. Bu öyle mühim ki şu devirde! :)


Perşembe gecesine girdiğimiz gün, bir haftadır elimde olan "Aşka Düşünce" adlı kitabımı bitirdim... :) İlk Bkmkitap Alışverişimi okumuş muydunuz? O alışverişimden okuduğum ilk kitabım oldu bu kitabım... 

Güzeldi, eğlenceliydi ve uzun zamandır okumadığım sakin hikayelerden biriydi. Romantik, gündelik, rahat okunan kitapları okumayı özlemişim meğer... En sevdiğim roman tarzıdır yine, çerezlik ve edebi... Bir de fantastik severim ya, o alanda okumama da bir kitap sonra devam edeceğim yine; uzun zaman oldu fantastik okumayalı da...

Aşka Düşünce, Martı Yayınları ve Marie Force adlı yazarlı romantik bir kitaptı... Aklımda soru işareti kalmayacak şekilde çok güzel bitti diyecektim ki, son anda bir hikaye aklıma takıldı. Kitapta Luke adlı yan karakter var idi. Onun aşkında son nokta ne oldu acaba? Sevdiği kız üzgündü, o dehşet verici bir hikaye ile kocası ve çocuklarını kaybetmişti; ama orada bitmedi izlenimi yarattı bana! Öyleymiş ki, aşkları yarım bırakılmasa kızın ailesi tarafından onlar çok sevmişler birbirlerini ve öylesine mutlu olacaklarmış hani... Ama yollar değişmiş, aşkları yarım kalmış. Yarım kalanlara rağmen, onlar hayata devam etmeye çalışmış. O hayat bir kez daha yaralarını beraber sarabilme fırsatı vermiş, sanki onların görebilmesini de yazarımız yazmayı tercih etmemiş veyahut fırsat bulamamış gibi... =)

Okuyun derim, eğlenceli ve de "aşk kaybettiğinde değil ondan vazgeçtiğinde biter." sözünü tamamiyle içeren ve benimseten çerezlik bir hikaye... Ben çok eğlendim okurken... :)


Bu yazımda diyeceklerim bunlar; "Yarım Kalanlara Rağmen" devam edebilmeyi bileceğime dair kabulleniş ve teslimiyet içine girdim! Koşullarımın değiştiği kadar, kendimin de değiştiğini kabullenmediğim için gereksiz yere kendimle kavga etmeye devam etmişim. Oysa artık eskiden istediklerimi gerçekleştirmeye dair gücüm de yokmuş hevesim de kalmamış. Meğer istediğim çok basitinden elimden geleni yapabilmem imiş. Herkese "elimden geleni yapıyorum" derken, kendimi o yola sokmayı bir türlü başaramamışım... Gördüklerim için, rabbim bana bu günleri gösterdiği için mutluyum işte. Mart 2021 bana bunları hissettirip rahatlattı şükür ki. Daha fazlası için de çabalamaya devam ediyor olacağım...

Yarım kalanlara rağmen diyebildiğiniz şeyler olsun hayatınızda, o sevinciniz ve mutluluğunuza sımsıkı tutunun. Hayatta kendi yenilgilerinize rağmen ayakta durmayı unutmayın...

Sevgilerimle... (:


Farmasi ekip linkime buradan da ulaşabilirsiniz. :) Siz formu doldurun, ben sizi arayayım... Kendinize şans verin, belki sizin de yolunuz buradadır...

19 Şubat 2021 Cuma

Kendime Neden Bu Kadar Kızdım? - #yillargecerkendidem

 

Biliyorsunuz, son bir senedir deneyip de bana faydasını gördüğümü söylediğim bir yöntem adı olarak size Neuroformat'tan ve Barış Muslu'dan çok bahsettim. Bir kez daha bu yazımda paylaşayım, o yazıma buradan ulaşabilin yine... :) 


Ben pandemi dönemi başladıktan 1 ay sonrasından beri Neuroformat hesabını ve Barış Muslu'nun bildiklerini, deneyimlerini takip ediyorum yayınları ve paylaşımları aracılığıyla... Evet, ilk başlarda hemen hemen her akşamki yayınına katılıyordum ama şimdi her yayınına katılmasam da, anlatılan iyileşmelerin ve önemli yayınların Barış Muslu'nun kendi hesabındaki paylaşımlarından takip ediyorum. Bir de aralıklarla yaptığı önemli yayınları ve demolarını takip etmeye devam ediyorum hala... 

Bu demolardan biri, 14 Şubat 2021 akşamı vardı mesela en son. O gece anlattıkları aşkın kimyası ve bizdeki dengesi üzerine idi. Adı da NeuroAşk idi... :) Barış Muslu'nun bu isimle bir kitabı da var üstelik. O akşam yayında bahsettikleri hem bu kitapta anlattıklarından hem de bizdeki dengeden ibaretti ama yayın daha çoğunlukla bekar olanlara idi... "Hayatınıza birini almak istiyorsanız yeniden ve sağlıklı bir ilişki içerisinde olarak, önce hatırladığınız tüm ilişkilerle ilgili öfkelerinizi ve sorunlarınızı çözün." diyordu. Bundan herkes bahsediyor son zamanlarda, bir ben değil hepimiz farkındayız öyle değil mi?

Geçmişte yaşadığımız nasıl kötü bir deneyim varsa, onun üzerine zaten kötü enerji ve kötü farkındalıklarla dolu oluyoruz. Üzerine iyi bir şeyin eklenmesi, nadiren bu kötülüğü çözebiliyor. Çünkü kötü deneyimleriniz sayesinde içgüdüleriniz sizi yerli-yersiz hep korumaya geçiyor. Sonucunda çok nadir olarak mutlu olabiliyorsunuz... 

O günkü dinlediğim yayın bana bu yazımın başlığındaki soruyu sordurdu. Barış Muslu dedi ki, "Küçükken bile olsun karşı cins tarafından reddedilmiş olduğunuz gerçeği, "küçüktüm, geçti" deseniz de hala içinizde olabilir." İşte bu cümle bana bir sürü reddediliş ve kötü tavırlarla dolu geçmişimi hatırlattı. Üstelik sadece karşı cinse dair değil, yanımda olduğunu hissedemediğim hem cinslerime karşı bile bu açıdan öfke doluymuşum meğer...


Kendime döndüm o gün düşünürken, en büyük kızgınlığım da kendimeymiş meğer! Ben kendime çok kızmışım ve çok suçlamışım meğer... 

Üstteki kar topları gibi soğumuş da olsa, o suçluluk ve kızgınlık hisleri, kalbimdeymişler hala. Kar topunu mesela, elimde tutması çok can yakıcı ama bırakmak için de çaba göstermek gerek! O çaba da farkındalıktan geçiyor. Kartopu için elinden bırakman gerektiğini farketmen, kızgınlıkların ve suçlu hissettiğin yerler için de esas durumların farkına varmasını. Bilmek gerek... Gelin bu yazıda bunları konuşalım işte... :)



-- 5-6 yaşlarındaki Didem, bir çocuktan hoşlanmış. Daha anasınıfında ama kimse kimseye, "sen daha çok küçüksün, hissetme böyle şeyler!" diyebilir mi? Diyemez işte. Annem babam çok anlayışla yaklaştı, benim o delidolu hallerimin daha fazla artmasına ama geri kalan herkes bu durumu çok aşağılamıştı. Hatırlıyor ve hala unutamıyorum işte... Belki de geçmişten gelen bir eksiklik veya güvensizlik olarak bu işlemiştir içime. Bir değersizlik unsurudur bu konu benim için. Sen de herkes gibi çocuksun ve birilerinden hoşlayıp bunu farkettirebilirsin. Ama herkes gibi algılanmaz ve öyle karşılık alamazsan, orada duygu durumunda ve iç dünyanda değişimler olabilir.. Şöyle diyeyim; aynı çocuğa karşı "Didem ona aşık!" diye anılmam, yaklaşık 5 sene sürdü! 5 sene sonra başka birinden hoşlanıp, bunu arkadaşlarıma söylediğimde; işte o zaman bitti bu mevzu. Artık "Didem o çocuğa aşık" denmedi. Sürekli anılmadı, çocuk okuldan gitmiş olsa bile bu durumdan utanması gereken bir Didem olarak görünmemem 5 sene sonrasına tekabül etti. (Anasınıfından sonra 3 sene daha beraber aynı sınıfta okumuştuk tüm arkadaşlarımla ama sonrasında aramızdan ayrılanlar olmuştu işte.)

Basit bir değersizleştirme değil bu benim için; bir zamanlar bu konu gerekçesiyle çok fazla üstüme gelindiği, karşı cinsin de benim gibi hissetmese ve ben üstüne gitmesem bile karşı durduğunu belirten tepkiler vermesiyle "ilkokul hayatım zehir oldu" diyebileceğim bir mevzu. Zaten hastalığım gerekçesiyle ilkokulda çok dikkat çeken ve herkes tarafından da sevilmeyen bir tiptim. O zaman şunu işlediler bana "Farklıysan sevilmezsin. Herkes kadar yeterli bir insan olarak görülmezsin ve eksiklerin senin hayatını kötü şekilde etkileyecektir!"


Bunu okuyan her bir bireye söylüyorum, küçük büyük farketmez; Sana nasıl hissettirirlerse hissetsinler, sen aksini bilmeye devam ederek ve umut ederek yaşamaya devam et. Bir yanın "bunun varlığı gerekçesiyle" bilse de, diğer yanınla mutlaka kendini sevmeye devam et. Öyle sev ki, öyle bir şeyin varlığını unut! İçinde ben gibi, neler hissettiğine dair bilincin kalsın; onunla da barışmak için zamanı gelince gerekeni yap. Ben yazarak haykırmasını biliyorum mesela, sen çık bir tepeye haykır gerekirse... ;)  


-- Ortaokulda, laf sokmaların ciddiyete döküldüğü zaman diliminde; arkadaşlarımın dillerinin sivriliğinden çok canımın yandığını hatırlıyorum. Normal bir ortamda, her hemcinsimin aldığı gibi tepkilerle karşılaşmadım ben. Hani her sınıfın bir güçsüz görüleni ve o güçsüz görüldüğü gerekçesiyle hem laflarla hem de diğer açılardan darbe yiyeni vardır; işte bizim okuldaki arkadaş gruplarımızın içerisindeki o güçsüz eleman bendim... =) 

Şimdi gülerek anlatmaya çalışıyorum ve bunda başarılı da oluyorum. Ama bu konuları çok anlattığımdan ve üzerine çok ağladığımdan sebep... NeuroAşk yayını yapılmadan çok öncesinde, bu tarz olumsuz anılarıma dair çalışmalar yapmıştım ve hala da yapıp bu kötü anılarımın kıskacından kurtulup özgürleştirmeye çalışıyorum hala kendimi... 

Ortaokulda hatırladığım "topal, sakat, özürlü" laflarını çok anlattım zamanında. Ama birini çok derinlikle anlattığım halde, hepsinin üzerine çıktığı için bir daha detaylıca anlatmak istiyorum...

Okul korosundayız, iyi anlaştığımız bir üst sınıftan arkadaşlarla beraber sınıf arkadaşlarımla müzik odasındayız. Muhabbetler ediliyor, üst sınıf alt sınıf çekişmesi de var elbet. Tatlı tatlı atışılıyor. Siz küçüksünüz, biz büyüğüz lafları ediliyor. Gülünüyor ve eğleniyor... O esnada yapılan her türlü dişe dokunmayan atışmanın sonucunda, üste çıkmaya çalışan üst sınıfımızda karşı cinslerimizden biri öyle büyük bir taş atıyor ki; o taş sadece bana dokunuyor ve benim hala en büyük sızlayan yaram olarak yerini alıyor...

Olay şu ki, tam susulmuş ve herkes müzik sınıfını terkedip kendi dersinee hazırlık için sınıfı boşaltırken; koromuzda söylenen eski parçalardan biri olan "yeşil ördek" şarkısı, "topal ördek" olarak değiştirilip yüzüme karşı gülerek söyleniyor. Ben o zamanlar ayaktayım ama herkes kadar aktif yürüyemiyorum, yer yer kaslarımın yorgun olduğu zaman teklediğim yaşlarımdayım... 

Şimdi de dönüp o sınıftaki yıkılmışlıkla sarsılan Didem'e sesleniyorum; o gün de bugün de o olayın seninle bir ilgisi yoktu! Artık insanların yaptıkları kötülüklerin sadece ve sadece kendileriyle ilgili olduğunu biliyorsun... Bilmelisin ki, o unutamadığın gülümseme ve yaptığının yanlışlığını anlatman ona hiçbir şey katmadı. Ama sana zamanla herkese güvenemeyeceğin ve herkesin damarına basıldığında en gerçek yanını senin üzerinde gösterebileceği gerçeğini sana çok iyi öğretti bu hayat! Yanına kar kaldı çok şükür ki... Ona karşı kızgınlığını büyütmen ve durumun yanlışlığını kavratma çaban hiçbir şeyi değiştirmeyecek canım kendim. O zaman bilmiyordun, ama artık biliyorsun. Geçmiş geçmişte kaldı ve sen kendin adına üzülmen gerekenden fazla üzüldün. Ondan çok, kendine kızmayı da artık bir an önce bırak!



Sonra toplu olarak gerçek anlamda sevip hiçbir şey beklemediğim tüm karşı cinslerimden aldığım saçma sapan savunma hallerine karşı, kendi duygu durumumu belirttiğime dair bir kızgınlığıma değineyim kendimce. Bu da büyüdükçe gelişen bir şey oldu bende! En sonuncusunda, çok ama çok büyük bir hayal kırıklığına uğradım; irademi görmezden geldi karşımdaki kişi, sadece ondan hoşlanabilirliğimi gördüğü için yaptı bunu da. Nereden bildiğimi anlatamam, sadece çok netlikle "bildiğini bildiğimi biliyorum!" Öyle diyeyim ben size... 

Bu konu da apayrı garip bir durum; düşünüyorum, belki de karakter ile alakalı diyorum... Yani şöyle anlatmaya çalışayım; benden hoşlanan biri olduğunu hissettim ve de öğrendim, bu kişi engelli olduğu için ya da ben bu kişiden hoşlanmadığım için, neden ona karşı kötü tavırlarda ve aşağılayıcı davranışlarda bulunma gereği duyayım? Bu insanlık dışı değildir de nedir, Allah aşkına! Hoşlandığım ve bunu bildiği halde tek bir kötü davranışa bile maal vermeyen, aynı zamanda çok iyi bir dostluğu senelerce sürdürdüğümüz bir arkadaşımı "istisna" olarak eklemek isterim. Demek ki, bunun tamamiyle karakterle alakası varmış diyebilirim...

Burada da değinmek istediğim tek nokta şu; kız ya da erkek olun, sizden hoşlanan kişiyi sevmek zorunda değilsiniz; onun istediği gibi veya onun sizi sevdiği gibi. Ama karşınızdaki kişi engelli olmadığında ona nasıl yakın davranmayacaksanız ve dürüst davranacaksanız, aynı şekilde engelli bireye de dürüst ve nazik davranmalısınız... Gerçek hayatta karşı cinsimdeki çoğunluğun, beni filmlerdeki gibi belalı aşık olarak görmesinden ömrüm boyu nefret ettim. Büyüyünce öğrendim ki, sevmediğin ot burnunda bitiyormuş! :) 

Diyeceğim o ki; sizin sevmediğiniz ama sizi seven kişi, ona karşılık vermediğiniz halde iyi davranınca sülük gibi size yapışmaz. Yeter ki siz ondan uzak durup ümit vermemeyi çalışmayı, ondan nefret edercesine davranışlarla karıştırmayın! =) (Belki size saçma gelebilir ama benimle iyi anlaşan erkek arkadaş sayım öylesine azdı ki, sanırsınız ben engelli değildim de aşık olup deli gibi herkesin yakasından düşmeyen bir kızdım bir ara!)


Yani değindiğim noktalar itibariyle en büyük hatayı yapıp en çok kendime kızmışım. Hem de öyle çok ama çok kızmışım ki, sonucunda farkettiğim nokta şu oldu "hep başkalarından sebepmiş çoğu kızgınlığım!" 

- Neden ona o kadar güvendin ki Didem?

- Neden duygularını başka birinin yanında açık ediyorsun ki Didem?

- Neden ona gittin anlattın Didem, bak gitmiş yememiş içmemiş yetiştirmiş işte!

- Senin yüzünden Didem!

- Saçma duygusalsın Didem, kişilerin sana mızmız demeleri yanlış değil ki!

- Duygularını sakla Didem.

- Patla Didem, Çatla Didem! Didem, Didem, Didem... 



Öfkelerin en büyüğü ve en zararlısı, kendine olan öfke olsa gerek! Bence öyle... Birine güvendiği için neden kendine kızar insan? İlişkiler az bile olsa güven üzerine kurulmaz mı ki?! Bu yazım ders olsun bizlere. Engel durumum sebebiyle karşıma çıkan her türlü davranış sonrasında, ben dönüp hep kendime kızdım. Görünüşüme kızdım, davranışıma kızdım, birilerini kendime kızdırdığıma kızdım, kendi kendimi utandırdığıma kızdım. Derken o öfkeler seneler içinde büyümüş olmalı. NeuroAşk yayını yapıp Barış Muslu'nun anlattıklarını dinlerken kendime kızgınlıklarımı tekrar yaşadım ve şu bir senelik farkındalık dolu hissiyatımla, "bir dakika ya, evet yanlış yapıyorum ben! Birilerine olan öfkem var da, kendime neden kızıyorum ki ya!" dedim kendi kendime... İyi ki de demişim; yazıp da bu açıdan da rahatlamama sebep oldum aslında...

Hafta başında düşündüğüm bu yazıyı bugün yazana kadar hep düşündüm; başta yazmak bile saçma geldi ama bu derdim saçma değil ki! Kendi kendimize başkalarından sebep kızmamız sebepli, öyle büyük savaşlar veriyoruz ki kendi içimizde... Nedeni de biz değiliz başkası! Başkalarından sebep kendimizi içten içte nasıl da yıpratıyoruz, hiç de acımadan... Yapmayalım bir daha inşallah!


Ben kendime bu kadar kızdım da, o kızdığım olayların sorumlularından sebep kendime olan kızgınlığım daha fazlaydı. Bunu garipsedim ve nihayetinde kabullenemedim! Öfkemi de, kızgınlığımı da serbest bıraktım. 

Geçmiş gitmiş, onlar adına ben derslerimi çıkarmışım; üstüne böyle bir yazı yazıp kendimi anlatabildim de şimdi üstelik! Daha fazla kendimi yıpratmamın anlamı ne?! 

İşte böyle düşünebilmem, bunları fark edebilmem için bir şeyler sebep olmalıydı, öğrendiklerimi farketmeli ve bunlar için de o yayına girip kendimi sakinleştirip anlayabilmeyi başarmam lazımmış... Ben yaptım, darısı ihtiyacı olan herkese olsun! :))

Yazımı okuduğunuz için teşekkür eder, beni anlayacağınızı ve hayatınızda gereksiz olduğunu kabul edebileceğiniz kızgınlıklarınıza karşı özgürleşebilmenizi dilerim... (:

Sevgilerimle... =)


22 Eylül 2020 Salı

Sosyal Medya Ve Ben - Eylül 2020


Son zamanlarda sosyal medya beni garip halde etkilemeye başladı. Kendimi kontrol ettiğimde, hala kullanılması en güzel uygulamalar benim kullandıklarım; ama gel gelelim bazen kontrol edemiyorum sanki kendimi. Yalnızlaştıkça bazen daha fazla buna yöneliyorum sosyal medyaya, yalanım yok...

Eskiden olsa 40 yılda bir dediğimiz tabirle arkadaşlarımız gelirdi, şimdi gerçekten 40 yılda biri doldurabilecek haldeyiz. Okuyorum haberleri, söylentileri; bu virüs 2022'de bitecek diyen de var, 2025'e kadar sürecek diyen de. Demem o ki, bir şekilde bu yalnızlığa alışacağız ve alışmak da zorundayız...

Benim kendi yalnızlığımla esas olarak ciddi bir sorunum bulunmamakta, ama hep bir şeyler yapmayı planlarsınız da; tam yapabilecekken önünüze çok büyük bir duvar örülür ya? İşte bu pandemi benim için ciddi anlamda böyle... Tabii yine de sızlanmak tek çare değil, içimde kalmasın hislerim ve kendimi anlatırken anlayayım istedim...



* 22 Eylül 2019, eski evimizin balkonundan çektiğim bir manzara fotoğrafı... :)

Biliyorsunuz ben Kas Erimesi Hastasıyım ve yıllardır desteksiz yürüyemez haldeyim. Manzarası iyi bir evimiz vardı ama girişten bir kat merdiven çıkınca asansöre kavuşuluyordu. Bu bizi çok fazla konuda engelliyordu. Ama bu Ocak 2020'de halloldu çok şükür... =)

Geçen sene ev problemimiz olduğu zamanlarda, "bu evden çıkamadığımız için bir ömür dışarıda bir şey yapamayacağım herhalde ben!" demiştim. Böyle dememe sebep, girişten bir kat merdiven ile asansöre ulaşıyor olmamız idi ve bu durumun benim yürüyemediğimden ötürü beni ve ailemi çok zorluyor olması idi. Sonuç olarak Ocak başında aldığımız yeni evimizle, engellerin en büyüğünden kurtulduk. Bu durum esasında hala böyle ama pandemi bizi başka bir şekilde evlere tıkıverdi. Şimdi herkes neler hissettiğimi anlıyor sanki. Ki asla istemedim kimsenin bu şekilde anlamasını beni...


Gelelim Sosyal Medya'nın bu dönemdeki etkin rolüne... "Evden çıkamayanlar var, çıkabilmeye cesaret edenler var" oldu Haziran'dan sonra durumlar. İş sebepli çıkanlardan öte, iş dışında da dışarı çıkanlar; ama ihtiyaç sebepli tedbirle çıksalar bile, kronik hastalara "Sen niye evde oturmuyorsun?" diyebilenler... Haziran 2020'den beri, bir kez annemle saçlarımızı kestirmeye çıktık, iki kez ailecek bir akrabamızın bahçeli evine gittik, bir kez de pikniğe çıktık. Aaa unutmadan, bir kez de çocukluk arkadaşımın düğününe gittik, "oyunsuz" idi zaten ve bir saat kalıp geri geldik... 

Diyeceğim o ki, o kadar tedbire ve aralıklarla nefes almalarımıza rağmen; her birinin sonrasında da ne olur ne olmaz deyip yine evlerimize kapandık. Böyle bir dönemde, sosyal medyada yerinde durmayanları da tabii ki kınamadıysak da anlayamadık. İstemsiz bir olgu... Ben son bir ayda da herkesi anlamayı bıraktım, döndüm sadece ve sadece kendimi anlamaya uğraşmak adına... 


Sosyal Medya'da olabildiğince az vakit geçirmeye çalışıyorum da şu sıra; misal İnstagram'da günlük1 Saat 45 dakika geçirme hakkı sundum kendime, ama bu kuralıma bile zor uyuyorum ara sıra. Bazen o süre dolunca uygulama uyarsa da devam ediyorken buluyorum kendimi. Bir bağımlılık gibi olmasını istemediğim için de, olabildiğince irademi geliştirmeye uğraşıyorum yine şimdi... Kaydedilenlerim tıka basa dolu, o an izleyemiyorsam bir dahaki girdiğimde izleyeyim diye, bunu beğendim bir klasöre ekleyeyim de aileme de izleteyim diye; baktım ki dağlar kadar olmuş, gerçekten ama gerçekten sevdiklerimin ötesindekileri silmeye başladım 2 haftadır işte. Azaldı mı derseniz, nispeten işte! :) Nasıl bir kaydedilenler biliyor musunuz? Ekran görüntüsüyle videoya almıştım bir ay önce, üç buçuk dakika sürdü ilk kaydettiğime ulaşabilmem! :/

Sosyal Medyada şu kaydetme alışkanlığımı bırakmaya uğraşmaya başladım bu yüzden öncelikle... Son bir ayda 2500'den 1000'e indirdiğime inanıyorum, fakat saymadım sayamadım! :)


Sonra şu son zamanlarda Sosyal Medya'da takınırken şartlanmış gibi kendimde unuttuğum şeyleri hatırladım; kendini beğenmemek öğrenilen bir şey, kendine yakıştırmamak da öyle!

Cumartesi günü banyo yaptıktan sonra saçlarım ıslak yüzüme baktığımda, birçok kez kendime söylemeye ihtiyaç duyduğum şu sözleri söyledim ve herkese farkındalık olması için de bloğumun instagramının hikayesinde de paylaştım bu sebeple; 

Gözümün üstündeki beni bırakmayan noktayla, yanağımda çıkan yeni sivilcemle ve tüm sivilcelerimle iyiyim güzelim... :)

Ne kadar çok unutuyoruz, herkese dediğimiz kadar kendimize "iyi ki varsın" cümlesini kullanmıyoruz. Esasında "iyi ki varım" diyebilmek, toplumsal bağlamda bir olabilmenin anahtarı. Önce kendini sevmeli, kendine değer vermeli ki insan o değer bütüne yayılabilsin... Diye; bence daha sık "iyi ki varım" diyebilmeliyiz dedim ve kendime "iyi ki varım" dedim... 

Ne çok şey unutuyoruz, bir diğer unuttuğumuz mevzuda da Pazar günü bulundum; sallantılı küpelerimi odamda masa altı kutularımı toparlarken buldum ve sakladığım yerden çıkardım kullanmak üzere... Kendime yakıştıramadığım küpeleri yakıştırınca, esasında bakış açımı değiştirebildiğimi farkettim. Zaman geçtikçe büyüyor, olgunlaşıyor ve farklılaşıyorum... Pazar günü de fotoğrafımın üzerine şöyle yazmıştım;

Kendime yakışmıyor, yakıştırmıyorum sanıyordum; sallanan küpe de yakışıyormuş, yakıştırıyormuşum. (Günlük güncelleme geldi sanırım bana) :D


Yeğenim benim - bizim geçtiğimiz yerlerden geçiyormuş meğer, bunu farkediyorum şu sıra. Kendisini beğenmemenin, toplumca kabul görüldüğü zaman diliminde yaşıyor o da; "küçüksün ve kendini sevmeyeceksin, doğru olan bu!" diyorlar sanki birbirlerine. Her bir küçüğün kendinde sevmediği yanlar var, çünkü sosyal medya bunu öğretiyor ve çocuklar da bunu birbirlerine öğretiyor. Ben sosyal medyaya yeğenimi sokmamak için elimden geleni yapıyorum, ama sanki bir yerde de bunu engelleyemeyecekmişim hissi var bu ara içimde... Her bir büyüğün kendinde sevmediği yanları var sonra, çünkü sosyal medya onlara da bunu öğütlüyor. Sevme ki kendini, daha fazlası için takıl benimle diyor! Düşünsenize ne acı bir şey? 

Telefon elimde olduğu sürece bana - bize bir ütopya sunuyor, kendimizle mutsuz ederek. Fakat o telefonu elimden illa ki bırakacağım, uyumam yemek yemem ve dinlenmem gerek. Bu anlarda da onu istememizi istiyor, bilinçaltımızdaki olumsuzluklar hep devrede kalıyor. O alemde esas mutluluk var sayarsak; uyurken de mutsuzuz, yemek yerken de mutsuzuz, dinlenirken de... Bizi böyle ele geçiriyorlar ve farkında olmamıza rağmen yeni dünya düzeninden uzaklaşamıyoruz! Bu da bu sıra çok ama çok acı geliyor ama bu farkındalığa tutunarak bataklığa çekilmemeye uğraşıyorum... :)


Velhasıl bu bilgilerin doğrultusunda, yaptığım yanlışları görüp sınırlarımı korumaya devam edeceğim. Yanımda bir sürü defterim var misal, ben o defterlere ağırlık veremez oldum; çünkü hikayelerime ve gönderilerime eklediklerimle kendimi tatmin etme uğraşındayım. Esas olarak yanlış yaptığımı kavradığım noktalara dikkat ederek, beni motive eden noktalarla iş olarak gördüğüm şekilde kullanmaya devam ederken; kendimi tamamıyla sosyal medyaya teslim etmeme kararı aldım. Farkındalık yaratabilsin diye de paylaşmaya devam ediyor olacağım... 


Ama şunları da unutmayacağım; 

Gördüğüm ilişkiler ve mutlulukların hepsi gerçek değil, ikili ilişkilere imrenirken kendimi unutmamalı ve es geçmemeliyim. 

Kıskandığım erkek ve kız davranışları ile dolu video ve içeriklerin, o eksik hissettiğim aşk duygusunun yerini sızlatmasına gerek yok; gerçek aşk sosyal medyaya sığabilecek kadar küçük değildir aslında...

Herkesin işi nasıl rast gidiyor diye düşünmek, yine beni kendimden uzaklaştırıyor. Bu ben değilim, beni ilgilendiren başkalarının hayatı değil! Onlara seviniyorum ama az biraz bile olsa imrendikçe benim hayallerimi gerçekleştirmekten de uzaklaşıyorum, çünkü düşünceye geçiyor ve eylemi unutuyorum. Bunu da es geçmeyeceğim...

Her beğendiğimi kaydetmeme gerek yok, kaybetmekten yana korkumu tetikliyor gibiyim. Oysa düşünceler çok güçlü, ben düşündükçe var oluyor çoğu şey...!

Allahın gücünü, inancının gösterdiği yolları ve yönelmen gereken yolların huzura çıkardığı vakitleri es geçmemelisin Didem. Senden sana söyleyeceklerin bugünlük de bu kadar.

Bu cümlem de diğerleri gibi hepimize; Sosyal Medya hiçbir şey aslında, doğru kullanabilirsen de her şey olacak sana. Sevgilerimle... =)

29 Haziran 2020 Pazartesi

Kitaplarımı Satıyorum - Zor Bir Karardı


Yaklaşık 15 senedir sıkı bir okuyucu olmak adına uğraş veriyorum. Öncesinde daha çoğunlukla kütüphanelerden edinip "15 günlük süre zarfında" okuyup geri teslim etmeye uğraştığım dönemin yerini, zamanla okumak istediğim kitapları satın alarak devam ettirmeye başladım. 10 senedir kah kitaplarımı yakın arkadaşımla değiş tokuş yaparak okuyorum, kah fuarlar ve kitap satış sitelerinden satın alarak okuyorum. Bazen biriktiriyorken buluyorum kendimi, bazen de bir kısmını bağışlarken...



Son 6 senedir iki raflı bir kitaplığım vardı, orası doldukça gerçekten bir daha okumayı düşünmediğim kitapların bir kısmını hediye ederek bir diğer kısmını da bağışlayarak elden çıkartmayı uygun gördüm. Kimi zaman "Letgo"ya da koydum bir kısmını ama hiçbir şekilde oradan kitaplarımı satamadım... Bahsettiğim kitapları satma fikrine de bağışlama fikrine de, çoğu gibi başta garip baktım! Okuyup bir bağ kuruyorsunuz kitaplarla sonuçta. Hem de hiç beğenmediğiniz kitaplarla bile bir bağ oluşuyor bir süre sonra... Ama bu bağ sizi mutlu etmemeye başlarsa da, elinizdeki kitapların bir kısmı fazlalık olmaya başlıyor sonra...

Zamanla farkettiğim üzere, baktım bu iş çığırından çıkıyor. Sorunum şuydu; ne saklayabileceğim yer var, ne de buna zamanla artan bir isteğim. Daha çok kitap okumak istiyorum, her an okuduğum kitaplarıma bir yenisi ekleniyor ama yerim olmadığı gerekçesiyle de bazen alamıyorum. İşte o zaman "bağışlayabilirim bir kısmını!" dedim. Kitaplarımı önce böyle bağışladım. Ayırt ederken, yıllar yılı okumadığım ama bir gün mutlaka okuyacağım dediğim kitapları elden çıkarmamaya özen gösterdim hep. Her koşulda elimden kitap çıkarmam gerekecek olsa bile, benim hep elimde bulundurmaya devam edeceğim en az 20 kitabım bulunmakta misal! Bunların benzeri kitapları elimden hiç çıkarmadım. Misal "Kristin Hannah kitaplarım", "Adam Fawer kitaplarım", "Sabahattin Ali romanlarım", "Serdar Özkan Kitaplarım", "Bazı Tuna Kiremitçi"çok sevdiğim yakın arkadaşlarımdan gelen ve tüm sevdiklerimden gelen hediye kitaplarım" bunlar yaklaşık 50 sayıya ulaşıyor işte! :)



Bu zamana kadar bağış yapıp hediye ettiğim kitap sayısı, elimden çıkarmak istemediklerimi de geçiyor tabii ki. Zor bir karardı ama bir kısmını da satma kararını verdiğimde, ben kadar letgo'da değer verilmediğini gördüm; ikinci el kitap denilen "letgo satışlarına". 

Eskimiş, çoğu sayfası kayıp kitaplar bile çok değer ediyor ve satılabiliyor iken, benim kitaplarım daha yeni alınıyor gibi temizler oysa... Letgo'dan vaz geçmem de zaman aldı ama. Birçok kez bakılıp geçildiğini görmek, pazarlık bile edilmiyor oluşunu görmek sinirimi bozdu bir süre sonra... Sonrasında kitaba ihtiyacı olan okullar, kütüphaneler ve çevre köyler için duyurular okudum. "Bağışla be Didem" dedim. Böylece şimdiki kitaplığımda bulunan kitap sayısından daha fazlasını zaman içinde bağışlayabildim... Şimdi elimde en fazla 4 koli (yayvan) kitap bulunmakta en fazla. Ben bunların ilk süreçte bir 50 kadarını yine elimden çıkartmak istiyorum. Daha fazla kitap okuyabilmek için de satmak istiyorum. Çoğu uygun fiyata aldığım orijinal kitaplar ve bir kısmının basımları bulunmamakta veya çok değişmemiş bulunmakta...

Zor bir karardı ama bloğumun adıyla açtığım instagram sayfamda, "yillargecerkendidem", satışa da çıkardım. Uygun fiyatlar olduğu için, karşı ödemeli olarak alıcılarına Ptt Kargo ile ulaştıracağım. Tabii Allah izin verirse ve talep de olursa...


Bu zor kararı vermemde çok haklı bir sebebim daha bulunmakta; o kadar çok bir daha kullanmayacağım eşyaları bulunduruyorum ki elimde, yer olmamasından çok çürüyebileceği düşüncesi beni daha fazla rahatsız etmeye başladı zamanla. Minimalizm dediğimiz sistem diyor ki, "1 yıl boyunca kullanmadığın eşyaları gözünün önünden kaldır, başka sahiplere ulaştır." O kadar haklı ki bence, zamanla eşyaların köleleri oluyoruz. Yenilerine yer açmakta zorlanıyoruz. En azından ben zorlanıyorum...

Büyük bir kitaplık alıp, ömür boyu kitaplık tozu almakla uğraşmak veya annemi babamı uğraştırmak istemiyorum bu saatten sonra da. Yine küçük bir kitaplığım olsun ama içerisinde gerçekten isimlerini bir arada gördükçe mutlu olduğum kitaplarım bulunsun istiyorum... Okumaktan zevk aldığım kitaplarımı raflardan indireyim, her hafta birine ağırlık vererek "sevdiğim hikayeleri" yaşatabilmeye devam eder olayım. Bunu istiyorum, bunun için de "okuduğum ve bir daha okumayı düşünmediğim" kitaplarımdan vazgeçmem gerektiğinin farkındayım... :)


Velhasıl, ben instagram üzerimden kitaplarımı satmaya böyle karar verdim. Bu benim yolum. Olur da satabilir ve bu durumu sürdürebilirsem, bu hikayemin devamını da burada yazabilirim... Kitapları biriktirmektense, gerçekten bize en çok mutluluk veren kitapları yanımızda tutmayı becerebilmeliyiz. En çok sevdiğim kitaplarımı, daha az sevdiğim kitaplara nazaran koruyabilmem için de; elimde fazlalık halini alan, yeni kitaplarıma ulaşmamdaki engeller olarak görünen kitaplarımı elimden çıkarmam gerek. İşte durum bundan ibaret... :)

Yorumlarda görüşlerinizi duymak istiyorum. Siz koyu şekilde okuduğunuz kitapları biriktiren biri misiniz? Çoğu okumadığı halde, kitap almaktan vazgeçemeyenler de varmış; bundan bir yazımda bahsetmiştim, buna japonlar Tsundaki diyormuş. Biblomania ile karıştırılmamalı imiş, çünkü bibliomanların okuma alışkanlığı bulunuyormuş. Gereksiz kitap biriktirip istif etme durumuna Japonlar Tsundoku demişler. O yazımı burada bulabilirsiniz. Ben Bibliomani denilen durumdaydım diyebilirdim eskiden; şimdi ne onlardan ne de japonların dediklerinden değilim bence. Gereksiz biriktirme durumlarına da karşıyım birkaç senedir işte... (: Daha hiç kullanmadığım nice eşyam var, onlar için ne yapabilirim bakıyorum bu arada da. Diğer bloğum "Didem'in Gözünden"de olacak bunun yazısı da, en geç yarına... (=


Okuduğunuz için teşekkürlerimle, kitaplarımı satın almak ve daha çok okuyabilmeye devam edebilmem için bana destek olmak isterseniz; yillargecerkendidem adlı instagram adresimde bekliyor olacağım. :) Sevgilerimle...


28 Mart 2020 Cumartesi

Benim Çengel Bulmacam - Kendin Yap Etkinlikleri


17 Mart 2020'de ülkemizde de ilk Corona Virüs vakasının görülmesinin hemen ardından "evde kal etkinlikleri", "evde kal Türkiye" etiketleri sosyal medyada ilk sırada görünmeye başladı ve günlerdir tek gündem maddesi olmayı sürdürüyor da... Allahım bu durumun da sonunu hayır etsin inşallah; tüm dünya bir virüsün etkisi altında ve çok köklü bir değişim geçiriyoruz zira... Bitecek, bu süreç de eninde sonunda bitecek inanıyor ve biliyoruz da; birçoğumuz aklımıza hayalimize sığmayacak günler geçiriyoruz, bu duruma alışmak elbette kolay gelmiyor şu sıra hala...


Bizim günlerdir evde geçirdiğimiz günler de, her evde olduğu gibi, okullar kapandı kapanalı "Bugün ne yapsak acaba?" düşüncesiyle geçiyor. Bugünün etkinlik konusu, iki günlük düşüncemin ardından nihayet "kendi çengel bulmacanı yap" oldu. :) Mutluyum, huzurluyum... 

Birkaç gün önce aklıma düştü bu fikir, bugün uygulayabildik ama sonuna dek ben sürdürebildim. Her ne kadar "emek verdiğin bir şeyi yemesi çok güzelmiş teyze!" dediyse de bir hafta önce yeğenim, aynısını bugün yapamadı. Sonuna dek emek veremedi, sabredemedi. Ama varsın olsun, ben kendimi oyalamış oldum ve "belki de gizli amaç buydu" diye düşünüyorum şimdi. :))

Adettendir, bahsetmiş olayım etkinliğimizden; 

Malzemeler: kareli bir kağıt, kurşun kalem veya uçlu kalem, renkli kalemler, cetvel ve silgi...

Yapılışına gelince: varolan kareler üzerinden sayfa boyunca eşit kareler çiziyoruz önce. Sonrasında o kareler üzerinde bazı bölgeleri yok ediyor, bazı bölgeleri de soldan sağa yukarıdan aşağıya veya isteğe göre bunların tam terslerine de olmak üzere sorular yazmak ve cevapları boyunca kareleri boş bırakmak. Çengel bulmaca çözmüş herkesin bildiği üzere tabii ki... ;)

Basit gibi görülse de, boş bir etkinlik gibi görülse de, çok güzel oyalıyor öncelikle insanı. Alttan üste, soldan sağa yazılan her bir cevabın üst üste binmesine uğraşmak da çok güzel bence! =) Beni epey oyaladı işte bugün. Bir adet kitap bitirdikten sonra, günün diğer bölümünü bitirdim. Farkettim ki, çengel bulmaca çözmeyi de çok özlemişim. Kendi yaptığım çengel bulmacamı çözmekten de bahsetmiyorum sadece tabii ki, bir de telefonuma çengel bulmaca oyunu indirdim sonrasında. Ama gazete formunda bir oyun bulamadım henüz! Öyle güzellikte bulursam buraya ekleyeceğim, söz... (:


Son olarak; boş görünen, bana göre bugün ne yaptım tarzında yazılar yazmayı da özlemişim. Ben ama boş ama dolu görünsün, burada yazmaya devam edeceğim inşallah. Demeden geçemeyeceğim; ben kaç zamandır evdeydim sorun olmamıştı da, bir virüs bunu hepimizin derdi eyledi ya! Haydi sonrasını siz düşünün, hepsi mesaj bunların hepsi mesaj! =) 

Gülelim, eğlenelim, sakin olup bu süreci atlatabileceğimize inanmayı ihmal etmeyelim. Bir yerde bunların hepsi bizlerin elinde. Bir de Allahım evde kalamayanlarımıza da yakın zamanda bir çare bulabilmeyi nasip etsin inşallah. Allah biliyor ya, bu süreç adına en çok düşündüğüm durum bu. Evet, evde kalalım ama birçoğumuzun bu durumda ev ekonomisi ne olacak yaşayıp göreceğiz. Her birimize sabır ve sağlık dualarımla, görüşmek dileğimle; sevgiler...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...