Kabullendim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kabullendim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2021 Cuma

Kendime Neden Bu Kadar Kızdım? - #yillargecerkendidem

 

Biliyorsunuz, son bir senedir deneyip de bana faydasını gördüğümü söylediğim bir yöntem adı olarak size Neuroformat'tan ve Barış Muslu'dan çok bahsettim. Bir kez daha bu yazımda paylaşayım, o yazıma buradan ulaşabilin yine... :) 


Ben pandemi dönemi başladıktan 1 ay sonrasından beri Neuroformat hesabını ve Barış Muslu'nun bildiklerini, deneyimlerini takip ediyorum yayınları ve paylaşımları aracılığıyla... Evet, ilk başlarda hemen hemen her akşamki yayınına katılıyordum ama şimdi her yayınına katılmasam da, anlatılan iyileşmelerin ve önemli yayınların Barış Muslu'nun kendi hesabındaki paylaşımlarından takip ediyorum. Bir de aralıklarla yaptığı önemli yayınları ve demolarını takip etmeye devam ediyorum hala... 

Bu demolardan biri, 14 Şubat 2021 akşamı vardı mesela en son. O gece anlattıkları aşkın kimyası ve bizdeki dengesi üzerine idi. Adı da NeuroAşk idi... :) Barış Muslu'nun bu isimle bir kitabı da var üstelik. O akşam yayında bahsettikleri hem bu kitapta anlattıklarından hem de bizdeki dengeden ibaretti ama yayın daha çoğunlukla bekar olanlara idi... "Hayatınıza birini almak istiyorsanız yeniden ve sağlıklı bir ilişki içerisinde olarak, önce hatırladığınız tüm ilişkilerle ilgili öfkelerinizi ve sorunlarınızı çözün." diyordu. Bundan herkes bahsediyor son zamanlarda, bir ben değil hepimiz farkındayız öyle değil mi?

Geçmişte yaşadığımız nasıl kötü bir deneyim varsa, onun üzerine zaten kötü enerji ve kötü farkındalıklarla dolu oluyoruz. Üzerine iyi bir şeyin eklenmesi, nadiren bu kötülüğü çözebiliyor. Çünkü kötü deneyimleriniz sayesinde içgüdüleriniz sizi yerli-yersiz hep korumaya geçiyor. Sonucunda çok nadir olarak mutlu olabiliyorsunuz... 

O günkü dinlediğim yayın bana bu yazımın başlığındaki soruyu sordurdu. Barış Muslu dedi ki, "Küçükken bile olsun karşı cins tarafından reddedilmiş olduğunuz gerçeği, "küçüktüm, geçti" deseniz de hala içinizde olabilir." İşte bu cümle bana bir sürü reddediliş ve kötü tavırlarla dolu geçmişimi hatırlattı. Üstelik sadece karşı cinse dair değil, yanımda olduğunu hissedemediğim hem cinslerime karşı bile bu açıdan öfke doluymuşum meğer...


Kendime döndüm o gün düşünürken, en büyük kızgınlığım da kendimeymiş meğer! Ben kendime çok kızmışım ve çok suçlamışım meğer... 

Üstteki kar topları gibi soğumuş da olsa, o suçluluk ve kızgınlık hisleri, kalbimdeymişler hala. Kar topunu mesela, elimde tutması çok can yakıcı ama bırakmak için de çaba göstermek gerek! O çaba da farkındalıktan geçiyor. Kartopu için elinden bırakman gerektiğini farketmen, kızgınlıkların ve suçlu hissettiğin yerler için de esas durumların farkına varmasını. Bilmek gerek... Gelin bu yazıda bunları konuşalım işte... :)



-- 5-6 yaşlarındaki Didem, bir çocuktan hoşlanmış. Daha anasınıfında ama kimse kimseye, "sen daha çok küçüksün, hissetme böyle şeyler!" diyebilir mi? Diyemez işte. Annem babam çok anlayışla yaklaştı, benim o delidolu hallerimin daha fazla artmasına ama geri kalan herkes bu durumu çok aşağılamıştı. Hatırlıyor ve hala unutamıyorum işte... Belki de geçmişten gelen bir eksiklik veya güvensizlik olarak bu işlemiştir içime. Bir değersizlik unsurudur bu konu benim için. Sen de herkes gibi çocuksun ve birilerinden hoşlayıp bunu farkettirebilirsin. Ama herkes gibi algılanmaz ve öyle karşılık alamazsan, orada duygu durumunda ve iç dünyanda değişimler olabilir.. Şöyle diyeyim; aynı çocuğa karşı "Didem ona aşık!" diye anılmam, yaklaşık 5 sene sürdü! 5 sene sonra başka birinden hoşlanıp, bunu arkadaşlarıma söylediğimde; işte o zaman bitti bu mevzu. Artık "Didem o çocuğa aşık" denmedi. Sürekli anılmadı, çocuk okuldan gitmiş olsa bile bu durumdan utanması gereken bir Didem olarak görünmemem 5 sene sonrasına tekabül etti. (Anasınıfından sonra 3 sene daha beraber aynı sınıfta okumuştuk tüm arkadaşlarımla ama sonrasında aramızdan ayrılanlar olmuştu işte.)

Basit bir değersizleştirme değil bu benim için; bir zamanlar bu konu gerekçesiyle çok fazla üstüme gelindiği, karşı cinsin de benim gibi hissetmese ve ben üstüne gitmesem bile karşı durduğunu belirten tepkiler vermesiyle "ilkokul hayatım zehir oldu" diyebileceğim bir mevzu. Zaten hastalığım gerekçesiyle ilkokulda çok dikkat çeken ve herkes tarafından da sevilmeyen bir tiptim. O zaman şunu işlediler bana "Farklıysan sevilmezsin. Herkes kadar yeterli bir insan olarak görülmezsin ve eksiklerin senin hayatını kötü şekilde etkileyecektir!"


Bunu okuyan her bir bireye söylüyorum, küçük büyük farketmez; Sana nasıl hissettirirlerse hissetsinler, sen aksini bilmeye devam ederek ve umut ederek yaşamaya devam et. Bir yanın "bunun varlığı gerekçesiyle" bilse de, diğer yanınla mutlaka kendini sevmeye devam et. Öyle sev ki, öyle bir şeyin varlığını unut! İçinde ben gibi, neler hissettiğine dair bilincin kalsın; onunla da barışmak için zamanı gelince gerekeni yap. Ben yazarak haykırmasını biliyorum mesela, sen çık bir tepeye haykır gerekirse... ;)  


-- Ortaokulda, laf sokmaların ciddiyete döküldüğü zaman diliminde; arkadaşlarımın dillerinin sivriliğinden çok canımın yandığını hatırlıyorum. Normal bir ortamda, her hemcinsimin aldığı gibi tepkilerle karşılaşmadım ben. Hani her sınıfın bir güçsüz görüleni ve o güçsüz görüldüğü gerekçesiyle hem laflarla hem de diğer açılardan darbe yiyeni vardır; işte bizim okuldaki arkadaş gruplarımızın içerisindeki o güçsüz eleman bendim... =) 

Şimdi gülerek anlatmaya çalışıyorum ve bunda başarılı da oluyorum. Ama bu konuları çok anlattığımdan ve üzerine çok ağladığımdan sebep... NeuroAşk yayını yapılmadan çok öncesinde, bu tarz olumsuz anılarıma dair çalışmalar yapmıştım ve hala da yapıp bu kötü anılarımın kıskacından kurtulup özgürleştirmeye çalışıyorum hala kendimi... 

Ortaokulda hatırladığım "topal, sakat, özürlü" laflarını çok anlattım zamanında. Ama birini çok derinlikle anlattığım halde, hepsinin üzerine çıktığı için bir daha detaylıca anlatmak istiyorum...

Okul korosundayız, iyi anlaştığımız bir üst sınıftan arkadaşlarla beraber sınıf arkadaşlarımla müzik odasındayız. Muhabbetler ediliyor, üst sınıf alt sınıf çekişmesi de var elbet. Tatlı tatlı atışılıyor. Siz küçüksünüz, biz büyüğüz lafları ediliyor. Gülünüyor ve eğleniyor... O esnada yapılan her türlü dişe dokunmayan atışmanın sonucunda, üste çıkmaya çalışan üst sınıfımızda karşı cinslerimizden biri öyle büyük bir taş atıyor ki; o taş sadece bana dokunuyor ve benim hala en büyük sızlayan yaram olarak yerini alıyor...

Olay şu ki, tam susulmuş ve herkes müzik sınıfını terkedip kendi dersinee hazırlık için sınıfı boşaltırken; koromuzda söylenen eski parçalardan biri olan "yeşil ördek" şarkısı, "topal ördek" olarak değiştirilip yüzüme karşı gülerek söyleniyor. Ben o zamanlar ayaktayım ama herkes kadar aktif yürüyemiyorum, yer yer kaslarımın yorgun olduğu zaman teklediğim yaşlarımdayım... 

Şimdi de dönüp o sınıftaki yıkılmışlıkla sarsılan Didem'e sesleniyorum; o gün de bugün de o olayın seninle bir ilgisi yoktu! Artık insanların yaptıkları kötülüklerin sadece ve sadece kendileriyle ilgili olduğunu biliyorsun... Bilmelisin ki, o unutamadığın gülümseme ve yaptığının yanlışlığını anlatman ona hiçbir şey katmadı. Ama sana zamanla herkese güvenemeyeceğin ve herkesin damarına basıldığında en gerçek yanını senin üzerinde gösterebileceği gerçeğini sana çok iyi öğretti bu hayat! Yanına kar kaldı çok şükür ki... Ona karşı kızgınlığını büyütmen ve durumun yanlışlığını kavratma çaban hiçbir şeyi değiştirmeyecek canım kendim. O zaman bilmiyordun, ama artık biliyorsun. Geçmiş geçmişte kaldı ve sen kendin adına üzülmen gerekenden fazla üzüldün. Ondan çok, kendine kızmayı da artık bir an önce bırak!



Sonra toplu olarak gerçek anlamda sevip hiçbir şey beklemediğim tüm karşı cinslerimden aldığım saçma sapan savunma hallerine karşı, kendi duygu durumumu belirttiğime dair bir kızgınlığıma değineyim kendimce. Bu da büyüdükçe gelişen bir şey oldu bende! En sonuncusunda, çok ama çok büyük bir hayal kırıklığına uğradım; irademi görmezden geldi karşımdaki kişi, sadece ondan hoşlanabilirliğimi gördüğü için yaptı bunu da. Nereden bildiğimi anlatamam, sadece çok netlikle "bildiğini bildiğimi biliyorum!" Öyle diyeyim ben size... 

Bu konu da apayrı garip bir durum; düşünüyorum, belki de karakter ile alakalı diyorum... Yani şöyle anlatmaya çalışayım; benden hoşlanan biri olduğunu hissettim ve de öğrendim, bu kişi engelli olduğu için ya da ben bu kişiden hoşlanmadığım için, neden ona karşı kötü tavırlarda ve aşağılayıcı davranışlarda bulunma gereği duyayım? Bu insanlık dışı değildir de nedir, Allah aşkına! Hoşlandığım ve bunu bildiği halde tek bir kötü davranışa bile maal vermeyen, aynı zamanda çok iyi bir dostluğu senelerce sürdürdüğümüz bir arkadaşımı "istisna" olarak eklemek isterim. Demek ki, bunun tamamiyle karakterle alakası varmış diyebilirim...

Burada da değinmek istediğim tek nokta şu; kız ya da erkek olun, sizden hoşlanan kişiyi sevmek zorunda değilsiniz; onun istediği gibi veya onun sizi sevdiği gibi. Ama karşınızdaki kişi engelli olmadığında ona nasıl yakın davranmayacaksanız ve dürüst davranacaksanız, aynı şekilde engelli bireye de dürüst ve nazik davranmalısınız... Gerçek hayatta karşı cinsimdeki çoğunluğun, beni filmlerdeki gibi belalı aşık olarak görmesinden ömrüm boyu nefret ettim. Büyüyünce öğrendim ki, sevmediğin ot burnunda bitiyormuş! :) 

Diyeceğim o ki; sizin sevmediğiniz ama sizi seven kişi, ona karşılık vermediğiniz halde iyi davranınca sülük gibi size yapışmaz. Yeter ki siz ondan uzak durup ümit vermemeyi çalışmayı, ondan nefret edercesine davranışlarla karıştırmayın! =) (Belki size saçma gelebilir ama benimle iyi anlaşan erkek arkadaş sayım öylesine azdı ki, sanırsınız ben engelli değildim de aşık olup deli gibi herkesin yakasından düşmeyen bir kızdım bir ara!)


Yani değindiğim noktalar itibariyle en büyük hatayı yapıp en çok kendime kızmışım. Hem de öyle çok ama çok kızmışım ki, sonucunda farkettiğim nokta şu oldu "hep başkalarından sebepmiş çoğu kızgınlığım!" 

- Neden ona o kadar güvendin ki Didem?

- Neden duygularını başka birinin yanında açık ediyorsun ki Didem?

- Neden ona gittin anlattın Didem, bak gitmiş yememiş içmemiş yetiştirmiş işte!

- Senin yüzünden Didem!

- Saçma duygusalsın Didem, kişilerin sana mızmız demeleri yanlış değil ki!

- Duygularını sakla Didem.

- Patla Didem, Çatla Didem! Didem, Didem, Didem... 



Öfkelerin en büyüğü ve en zararlısı, kendine olan öfke olsa gerek! Bence öyle... Birine güvendiği için neden kendine kızar insan? İlişkiler az bile olsa güven üzerine kurulmaz mı ki?! Bu yazım ders olsun bizlere. Engel durumum sebebiyle karşıma çıkan her türlü davranış sonrasında, ben dönüp hep kendime kızdım. Görünüşüme kızdım, davranışıma kızdım, birilerini kendime kızdırdığıma kızdım, kendi kendimi utandırdığıma kızdım. Derken o öfkeler seneler içinde büyümüş olmalı. NeuroAşk yayını yapıp Barış Muslu'nun anlattıklarını dinlerken kendime kızgınlıklarımı tekrar yaşadım ve şu bir senelik farkındalık dolu hissiyatımla, "bir dakika ya, evet yanlış yapıyorum ben! Birilerine olan öfkem var da, kendime neden kızıyorum ki ya!" dedim kendi kendime... İyi ki de demişim; yazıp da bu açıdan da rahatlamama sebep oldum aslında...

Hafta başında düşündüğüm bu yazıyı bugün yazana kadar hep düşündüm; başta yazmak bile saçma geldi ama bu derdim saçma değil ki! Kendi kendimize başkalarından sebep kızmamız sebepli, öyle büyük savaşlar veriyoruz ki kendi içimizde... Nedeni de biz değiliz başkası! Başkalarından sebep kendimizi içten içte nasıl da yıpratıyoruz, hiç de acımadan... Yapmayalım bir daha inşallah!


Ben kendime bu kadar kızdım da, o kızdığım olayların sorumlularından sebep kendime olan kızgınlığım daha fazlaydı. Bunu garipsedim ve nihayetinde kabullenemedim! Öfkemi de, kızgınlığımı da serbest bıraktım. 

Geçmiş gitmiş, onlar adına ben derslerimi çıkarmışım; üstüne böyle bir yazı yazıp kendimi anlatabildim de şimdi üstelik! Daha fazla kendimi yıpratmamın anlamı ne?! 

İşte böyle düşünebilmem, bunları fark edebilmem için bir şeyler sebep olmalıydı, öğrendiklerimi farketmeli ve bunlar için de o yayına girip kendimi sakinleştirip anlayabilmeyi başarmam lazımmış... Ben yaptım, darısı ihtiyacı olan herkese olsun! :))

Yazımı okuduğunuz için teşekkür eder, beni anlayacağınızı ve hayatınızda gereksiz olduğunu kabul edebileceğiniz kızgınlıklarınıza karşı özgürleşebilmenizi dilerim... (:

Sevgilerimle... =)


25 Nisan 2020 Cumartesi

Kabullenme Meselesi - Şubat&Nisan 2020


Ne zamandır yazıya dökmek istediğim hislerim ve düşüncelerim ile dolu halde karşınızdayım bugün... En son bu konudan bahsetmek istediğimi belirteli bir aydan fazla oldu aslında. Ama ne hislerimi dökebilmesi kolay oldu ne de bunu yazmak için tam yeri diyebileceğim zamanım...


Buradaki instagram paylaşımımda bahsetmiştim önce, kabullenmek durumunda kaldım diye; yeni bir eve taşınana dek, "zamanla bir gün yeniden ayağa kalkmamın çok zor olabileceğini de kabullenmek durumunda kaldım." diye... Bloğumda yazacağım bu hislerimi demiştim sonra, çünkü bu basit bir kabullenme değildi benim için ve öncekilere hiç benzemiyordu da. Bu ana dek birçok şeyin farklı birçok açıklaması ve yönü olabileceğine dair bir farkındalığım oluştu çünkü zamanla.


Girişten asansörlü bir eve taşındığımız süreçten bahsediyorum. Söylemesi zor olsa da, bir gün ayağa kalkamayacağım ihtimalinin varlığını da kabullendiğimizde çözüm yollarını aramaya başlamıştık. Şimdi yeni evimizde oturmaya başlayalı yaklaşık iki ay olmakta ve geç de olsa bu yazıyı da yazabiliyorum ya, inanın hala bir yanım "şaka bu galiba" diyor... 


Kabullenme olgusu öyle zorluymuş ki, sonrasında farkettiğim üzere 8 yılın ilk yarısı boyunca kasılmalarımdan sonraki tüm değişimlerimi her bir şeylerle bağdaştırmaya çalışmışım...

Ortaokulun öncesinde olduğum kas uzatma ameliyatımın olumsuz etkilerini 3 yılda atlattığımdan bahsetmiştim ya, ilk karşılaştırmam o deneyimimizle ilgili olmuştu. O zamanlarımı bu hayat hikayem yazımda da anlatmıştım… İnsan karşılaştırıyor, acılarıyla çelişiyor, zorluklarını hesaplıyor ve eşit olması için çok umut bağlıyormuş meğer. İlk zamanlar hep kendime "3 yıl ya! Hele bir 3 yıl daha geçsin, o zaman boyunca toparlanır da sonucunda yine kalkarım ayağa..." demiştim. Sonuç hep aynı olsa da olmasa da, en güzel yaşayarak öğreniyor insan...



Bir önceki oturduğumuz evimizin girişten asansörlü olmaması büyük bir sorun haline gelmişti, benim ilk atağımı geçirdiğim 2011 Kasım ayından sonra... Olabileceğini hiç tahmin etmezdim, özellikle son 2-3 yılın ardına ama üstte bahsettiğim instagram paylaşımımda; "Şimdiki evimiz girişten asansörlü, duyanlara duymayanlara güzel bir haber olsun; hayatla yeniden iç içe olabilmem adına bir adım attık biz." diyebildim bu sene, çok şükür ki... :)

Zaman gösterdi ki bu hastalık, hiç olmaz dediğimiz noktada bize büyük sorunlar yaşatabilirdi. 3 yıl değil belki 5 yıl, belki de 10 yıl sürebilirdi atağımın etkisi. Ama az ama çok yan etkileriyle sürdü de üstelik. Her durumda da hep başa çıktığımı düşündüğüm gibi, belirsizlikler içerisinde de en güzel umuduma sarılarak tutundum da anlar boyunca...

Bir süre beni o "3 yıl" umudu tuttu ayakta. 3 yıldan sonra 6 yıl olana dek ise, "sonuçta o ameliyattan daha ağır bir durum, elbet daha uzun sürebilir de" diye tuttum kendimi... Ama 7-8 yıl olduğunda, bir şeyler değiştirmeliyiz ve geliştirmeliyiz kendimizi demeye başladık ailecek. İşte o devrede ev değiştirme mevzumuz da ortaya çıktı. 2-3 senedir o kadar çok konuşulur ama imkânlar oluşturulamaz hale geldi ki, olacağına dair umudumu bitirmeyi sıklıkla düşünür hale geldiğim de oldu zaman zaman...


2018 senesinde bir gece idi, bir film izledikten sonra çok ağladığımı hatırlıyorum; onu takip eden birkaç gece boyunca da ağladım, ne değişecek ne de gelişecek bir durum var ortada diye. O film bana o kadar kendimi izliyor gibi hissettirmişti ki o esnada. Umuduma yeniden kuşanmak aklıma gelene kadar, kabullenmek aklımın ucundan geçmemişti o zaman da işte... Ama ondan sonra durup düşündüm ve ihtimallerin tam karşıt durumlarını hiç hesaba katmadığımı fark ettim. Evet, hesaba katmak istemediğim yanların da farkında idim aynı zamanda… :) İnkar zamanlarımı yer yer zorlu atlattım böyle, ama bunun sonucunda atlattım ben de..


Benim olmazsa olmazlarım ile umuduma tutunacağım derken olduramadığına içerleyen yanım çelişiyor ve beni zorluyordu. Sonunda kabullenmeye başladım; bir gün ne olacak neler bitecek kimse bilmiyor, ama ben tek bir olguyu düşünürken kendimi tüketiyorum. Diye... Kesin yargı %100, olurlara bakmak %0 idi benim için. Oysa bu bile dünyanın sonu olmamalıydı benim için. Her türlü ihtimal yaşandıkça kabulüm, bu konuda da zamanı geldiğinde başka çıkış yolları aramalarım mümkün olmalıydı… Büsbütün kabullenme değil tabi hala, olmuyorsa da “olsun” diyebilmeyi bilebilme gerekliliği bu işte. Velhasıl buna da şükrediyorum şimdi…


İnsanı kendi yoruyor bazen işte... Bugün olmuş hala herhangi bir durumda kendimi çok kesin hükümlü buluyorum, tek ve düz çizgide ilerleme heveslisiydim bu konuda resmen. Zor olduysa da, bir gün belki de hiç eskisi gibi ayağa kalkamayacak olmamın beni kötü hissettirmesiyle de başa çıktım. Bunların sonucunda önlemleri alabildiğimize inanıyorum. Tekerlekli sandalyeyi kullanmayı kabullendiğim gibi, ikinci ihtimalde ayağa kalkamayacağımı kabullenmem daha da zor olduysa da oldu işte… :)




Zorlu da olsa mantıklı bir adım attık biz diyorum yani... Geçmişte yaşadığımız tüm tecrübe ve zorluklar, bu kabullenmeleri gerektirdi işte. Bir gün ayağa kalkarım veya kalkamam; hem benim çabama hem de Allah’ın takdirine bağlı bu iş tabi ama dünyanın sonu değil, yine de bulabilirim hayata devam edebilme gücümü (artık biliyorum). Ciddi anlamda bir tedavisi bulunmamış hastalıktan ve de kasların bir türlü verimli işleyememesinden bahsediyoruz benim hastalığımda sonuçta. Kasların zayıf düşmesi çok kolay da, güçlenmesi pek zor zira…

Zamanla bir gün yeniden ayağa kalkamayacağımı kabullenmek zorunda kaldım, bunu kabullenmese idim “bir önceki evimizden ayrılmamızı da gerekli göremezdim”. Evden desteksiz çıkamaz hallerimden, imkanlarımızın olduğu bir eve sahibiz ama şimdi. Olur ya -havalar güzelleşince ve dünyanın içindeki zorlu bir virüsle savaş hali atlatıldıktan sonra- kendim dışarı çıkmak istersem, akülü sandalyeme bindirmeleri yetecek şimdi. Bu bile büyük bir nimet bizim için artık…


Bazen bunun olabileceğini bile hiç düşünemezdim. Yeniden bir ev sahip olabilmek mi, hem de girişten! Bunu en çok ailemin sırtında o merdivenleri indirilip çıkartılırken yürekten diliyordum. Çünkü bir gün ya onların gücü yetmeyecekti, ya da benim solunum veya diğer grup kaslarımdan biri iflas edecekti. Ki her iki durum da bizim için en kötü senaryolar idi.


Kabullenmek dediğimde kötü gelebilir de, aslında ciddi anlamda kötü değil ya! İhtimalleri bilmek ve benimsemek neden kötü olsun? Olumlu yanları bildiğimiz gibi, olumsuzu da kabullendiğimizde hayat daha kolaymış mesela! Bu düşeceğinizi bilerek ilerlemek gibi de değil, düşebileceğinizi tahmin ederek elinizden geldiğince düşmemek için uğraşmak bu... Düşmeyeceğinizi hesaba katmayı reddederek kendinize her koşulda zarar vermek olası iken, ihtimal dahilinde tutmak daha akıllıca geldi bana sonunda…

Tabii ki konuşurken ve yaşarken, “bir gün ayağa kalkamayabilirim”i ön planda tutarak hareket etmiyorum. Kasları olabildiğince aktif tutmaya ve gücünü korumaya devam ediyoruz, ailem ve fizyoterapistlerimle. Gelgelelim; bir gün mutlaka ayağa kalkacağım diye düşünerek, olası önlemleri almadığımız her an yaşadığımız tüm zorluklar moralimizi de bozar oldu, bizi zora sokup epey zarar verir de olmuştu. Kabullenme Meselesi de bu noktada meydana geldi zaten…


Hayat günlüğüm olan bloğumda bu konuya yer vermek ve bu gelişmemi kendimle de sizlerle de paylaşmak çok önemliydi benim için ama tüm bu süreçleri tam olarak anlatmak da bir o kadar derinden olmalı ve tam istediğim gibi olmalıydı.
Çünkü ben yazdıkça var olduğumu, deşarj olduğumu ve mutlu olduğumu hissediyorum. Yaşadıklarım bana “bir gün” demeyi gerektirdi; her ihtimali düşünmem gerektiğini de, umudumu hep kalbimde taşımayı unutmamam gerekirken sımsıkı inancımla hayata tutunmamı da o öğütledi. İnstagram paylaşımımda bu konu hakkında söylediğim son cümlemle veda etmek istiyorum bu yazıma, çünkü bence bu konunun en yerinde son noktasıdır kendisi;

“Son günlerde bir iyi ki’m daha var, esasında bugünleri iyi ki geçmiş anılarımızla yaşıyoruz; geçmişini bilmek güzel, zira günü gelince illa ki hepsi bizi bugünlere kavuşturmak içinmiş diyebiliyoruz işte.”

Sevgilerimle, Didem Köse… :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...