okudum sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
okudum sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

8 Ocak 2025 Çarşamba

Bir Çocuktu - Yıllar Geçerken Didem #3 - #yillargecerkendidem

 

* Bugün diğer günlere nazaran tam uyanamadım, 1 saat sevgili Onur Yar'ı dinleyebildim sadece (Metro FM'de) ve sonra geri yattım uyudum. İçinde bulunduğum hisleri bazen anlamlandıramıyorum, dün öyle bir gündü benim için ve neyse ki o da bitti. 

** Bugün "Bir Çocuktu" demeye geldim, kendi küçüklüğüm ve benim gibi çocukluğunda çok net anlamsızlıklar yaşayan kronik hastalıkla boğuşan arkadaşlarım adına da... Bir Çocuktum, bir çocuktuk; anlaşılmak ve bu dünyaya sığmaya çalıştık. Kimimiz başardı kimimiz başaramadık. Hayatı ne kadar seversek sevelim, içinde bulunduğumuz toplum bazen bizi etkiliyor, engel olabilir miyiz bilmiyorum; en azından büyüyene kadar buna dur diyemiyoruz, özellikle de kendi içimizde. Onu iyi biliyorum...


= Bir Çocuktum;


Bir çocuktum, hastalığımla ilk tanışmamızı yaptığımda. Öyle ki, engelli adayı olduğumu bile aklıma getiremiyordum. Daha ben de bilmiyordum yani bu tanımı, nedir kimdir ve neden olur... Hastaydım sadece ama hastayım bile diyemiyordum. "Rahatsızdım" çünkü bana göre. Hasta olan herkes, daha büyük yaşardı hastalık etkilerini de mi? Ben öyle yaşamaz durumdaydım.

Arkadaşlarımdan daha çabuk yoruluyor, arkadaşlarımdan daha fazla düşüyor ve daha çok dinlenme ihtiyacı duyuyordum. Bunun haricinde yürüyor, koşuyor, oyunlar oynuyor ama bazen de zorlanıyordum... 

İşte taa bu zamanlar almaya başladım o garip sorulardan en garibini "Doğuştan mı hastasın, kaza mı geçirdin?" Hala bu soruyu düşününce bana çok saçma geliyor, ben hasta olmadan önce de bir başkasının nasıl hasta olduğunu merak etmedim ve şimdi de etmiyorum edemiyorum. Çünkü bu birini "hele ki küçük yaşta bir çocuğu" çok daha kötü hissettirebilecek bir şey. Ama maalesef insanlar bilmeleri bir şeyi değiştirmese de bilmek istiyorlar, "doğuştan mı hastasın, kaza ile mi oldu?" 

Madem öyle buradan devam edeyim; ben 5-6 yaşlarımda iken çıktı hastalığımın belirtileri, 7 yaşımda da ilk tanımı aldım. Muscüler Distrofi Limb Girdle, Türkçe söylemi ile Kavşak Tipi Kas Erimesi; çoğunluk olarak omuz ve kalça bölgelerinde yaşanan kuvvetsizlikler sebebiyle yaşanan bir grup kas hastalığıdır. Merdiven çıkmakta, oturup kalkmakta, kollarını uzatmakta ve bir yerlere uzanmakta zorlanarak ve çok uzun yürüyememekle başlayan bir kas hastalığı. Sonrası yürüyememeye, oturup kalkamamaya ve de daha fazlasına da sürükleyen bir hastalık tipi.

Henüz kesin bir tedavisi olmamakla beraber, şu sıralar birden fazla tedavi seçeneği çıksa da; hiçbiri tamamen iyileştirmiyor diye, devletimizin de ilaçlarımızı karşılamayı reddettiği bir süreçte ilerliyoruz. Hala tek tedavilerimiz olan fizik tedavi seanslarımızı ve ona benzer seçeneklerle devam ediyoruz sağlık maratonumuza...

Daha bir çocukken, bu seçeneklerin s'si bile yoktu ve ben hep "tek tedavimiz fizik tedavi, bir başka tedavimiz yok" diyordum. O zamandan beri bana "ama daha çok çalışsan iyileşirsin değil mi?" diyorlardı. Zaman geçti bu inanış hala değişmedi, üstte size söylediklerimi onlara da söylemiş olsam bile... 


*

İşte ben daha bir çocuktum; oyunlarda sütten olmakla başladı ilk zorbalanışım. Yarıya kadar oynuyor, kandırılıp oyundan çıkarılıyordum. Bu en iyi haliydi ki, bazı zaman hiçbir oyuna alınmadığım zamanlar da oluyordu. Küçük yaşta en büyük zorbalıklarımı yaşadım; yaşıtlarımdan dayak da yedim, yaşıtlarımdan küçük düşürücü laflara da maruz kaldım ve yeri geldi velileri tarafından dahi anlaşılamadım. Sonucunda bir şekil büyüdüm ama ben büyürken kendime büyük bir söz de verdim; büyüdüğümde ne olursa olsun, yapılan bu yanlışları anlatacağım. 

Bir çocuktum ve çocuktuk; ben yapılmaması gerekeni biliyor ve anlatamıyor olduğum için ağlıyordum. Küçüklüğümde "mızmız", "ağlak" ve de "fazla duygusal" diye adlandırdığım dönemleri de yaşadım. Oysa sadece anlaşılmak istiyordum ama anlaşılmıyordum. Çoğu öğretmenimin dahi beni anlamadığı bir yaşamı yaşarken küçüklüğümde; büyüdüğümde yanıma "anlaşılmama korkusu" zararım olarak kaldı.

Önceki yazımda da belirttiğim gibi, şimdi 32 yaşındayım ama ben hala anlaşılmamaktan yana zaman zaman çok takıntılıyım. Dönem dönem anlaşılmadığımı düşündüğüm durumlarda fazla atağa geçiyor içimdeki bir his. Daha çok anlatıyorum, daha çok söyleniyorum, daha çok saçmalıyorum... Farkına vardığım birçoğunda artık kendimi durduruyorum, anlaşılmak zorunda olmadığımı hatırlatıyorum kendime. 


***

İnsanız işte yine de anlaşılmak istiyoruz, ben yaşadım ama bir başkası yaşamasın istiyorum. İlkokul, Ortaokul, Lise Ve Üniversite hepsini okudum. Liseye kadar çocuktum, bir şekilde herkes kadar çocuk olarak görülmek istedim. Bunun da olabilmesi için milli eğitim sistemimizin okullarda daha ilk haftadan veli ve öğrencilerle doğru bir iletişimle tanıştırılmayı isterdim. Böylece ne akran ne de veli zorbalığı yaşardık...

Veli zorbalığını çok yaşamadım, belki birkaç garip bakış ve farklı olduğum için arkadaşlarımın yanında diğer arkadaşlar gibi normal görülmemek ve davranılmamak haricinde (İşte bu da yok denecek kadar azdı ama üstte bahsettiğim olsaydı, bence bu dahi olmazdı)

Arkadaşlarıma öğretilmesini istedim hep, benim anlattığım gibi yaptıkları zorbalıkların yanlış olduğunu ve sevmek zorunda olmasalar da saygı göstermek zorunda olduklarını. Hasta olduğum için ekstra ilgi aramıyordum ama ekstra sövgü de istemiyordum... Topal, sakat, özürlü denmesini istemiyordum. Dalga geçilmesini istemiyordum. Yok sayılmak, öğretmen öğrenci arasında senin yok sayılmanı arzulamak ve yeri gelince de başarılı olunca "engelli olduğu için" diye anılan olmak istemezdim...


****

Bir Çocuktum; ilkokul ve ortaokula dair genelde ağlamalarımı hatırlıyorum. Gülerek hatırladığım anılarsa, artık benim için büyük mutlulukla anılamıyor.

Yalnız bırakıldığım anlarım, yanlış anlaşılmak üzerine kurulan muhabbetlerim var benim ilkokul ve ortaokul anılarımda... Gruplaşıp da dalga geçen arkadaşlarım var hatırımda. Hoşlandığım çocuk adına hor görmeler, beni ona ispiyonlayıp kötülemeler ve dahası...

Senelerce katılmayı istediğim etkinliklerde yer almakta geride bırakıldım mesela. Hiç unutamadım, seneler boyunca istediğim bir etkinlikte yer almaya hak kazandım; ortaokuldan son ayrılacağımız sene... O kadar çok heyecanla o etkinlikte sunum yapmak istemiştim ki, sonucunda heyecandan o konuşmayı yapıp da sonrasında yerime geçememiştim. Heyecandan öyle kitlenmişti dizlerim, bir şekilde bir öğretmenim kollarımdan tuttu da yerime geçirdi sonrasında. Hem utanç, hem hüzün hem de hala heyecanla hatırlıyorum o anımı... 

Çocuktum işte, çok eve dönünce anneme ablama babama ağladım; bana salak dediler, beni oynatmadılar, benimle oynamadılar, sen koşamıyorsun dediler, Didem seni istemiyoruz anlasana dediler, bugün beni kimse dinlemedi, güzel giyindim güzel davrandım ama kimse anlamadı, ağladım diye ağlak dediler, seni seviyoruz ama ağlamadığın zamanlarda dediler... Dediler de dediler diye...

Annem ve ablam hep derdi ki; onlar öyle deyince öyle olmuyorsun ama insanlar hep bir şey söyleyecek, bundan sonra buna alışmalısın. Bazısını susturup bazısını susturamayacaksın, elimizden geleni yaparız ama çoğu zaman yalnız da baş etmek zorunda kalacaksın... 

Evet ilkokuldan sonra hep tek başıma baş etmek zorunda kaldım, çocukluğunu tekrar yaşamak isteyenlerin yanı sıra da bir daha çocukluğumu yaşamak istemedim. Hayallerimde hep, okullarda engellilerin varlığını anlatmak var oldu. Şehir şehir gezip neler yapabildiğimizi göstermek ve anlatabilmek istedim. Sağlığım bu hayallere el vermedi, ben de yazmaya hep devam ettim...

Diyeceğim o ki, küçüklüğüme vermiş olduğum bir sözüm var. Onu tutmak için de yazıyorum daha çok. Anlatamadığım hiçbir şey bırakmayana kadar yazmaya devam edeceğim. Misal şimdiki hissettiğim halime de bir yazımda değinebilirim gibime geliyor; tam hissedememek ve hala küçüklüğüne dair üzüntülerine dalıp gitmek hiçbir çocuğun veya yetişkinin gerçeği olsun istemiyorum. Her birimiz de bu gerçeklik adına uğraş vermeliyiz...

Sevgilerimle, okuduğunuz için tekrar teşekkür ederim. :)


7 Ocak 2025 Salı

Yaş 32 - Yıllar Geçerken Didem #2 - #yillargecerkendidem


07.01.2025, SAAT 08.11. Gemlik semalarında uçak sesleri duyup uyandım. Bugün için alarmı biraz ötelemiştim. Dün ne kadar dinç geçerse geçsin, birden kendime yüklenmeme kararı almaya uğraştım...

Sonuç olarak buradayım yine. Nereden devam etmeli demiştim dün, başlamam gerektiğini düşündüğüm gibi bu sefer ötesini düşünmemeye uğraşarak devam edeceğim. Bugün size yaş 32 diyeceğim, çünkü şimdiki hayatıma dair dinamiklere değinmem lazım önce...





Yaş 32; 


Yaşıtlarım hayallerini gerçekleştirebilme yolunda oldukça yardımcısı bol bir alanda çalışıyorlar ve bense onlarla rekabet edemeyecek kadar gerideyim.

İki üniversite bitirdim ama işim maalesef hala yok. Çünkü sağlık durumuma rağmen herkes kadar çalışmam isteniyor, oysa 2013ten beri kabul ettiğim bir durum şu ki gündelik hayatta bir iş yerinde herkesten bağımsız halde "herkes gibi" günde 9, haftada 45 saat çalışamam. Buna sağlığım da el vermiyor, koşullarım da.

Bedensel engelli demek, oturarak hayatını idame ettirse de tuvalete kadar yürüyebilen yatağına yatan kalkan ve dışarı sandalyesinde çıksa da eve dönünce yürüyen kişi değil! Ülkemde ne yazık ki engellilik kavramı çok yüzeysel ve destek fırsatı da oldukça yorucu şekilde işliyor.

Misal Ekpss fırsatı var bizlere, sınavı geçersen işin var ama yine sağlıklı bir birey gibi çalışmak üzere. Bu sınavı geçemezsen de özel sektörde 50 kişi çalıştıran iş yerinde bulundurulması gereken en az 1 kişisin ama bu sefer de işyerinin en gereksiz  işi de giderilse yeterlisin. Yani engellileri istihdama katmak değil amaç özel sektörde, yapabilenleri tenzih etmeli ama işveren engelli de olsa işçiyi sömürebildiği süreçte var işçi. Ötesinde yok...

Üstte bahsettiğim konularda akülü sandalyede hayatını sürdüren bir engelli iseniz, sınavı da geçemedi iseniz, özel sektörde görünen konumda zaten yoksunuz. 8-9 saat kendisiyle çalışamayacak kişiyi istemiyorlar, fazla mesai yaptıramayacağı kişiyi de istemiyorlar. Telefon edip, hadi bugün gel diyemediği kişiyi de tabii...

İşte bu üstteki koşullarda normal işçi bile kalamaz iken, ben yapamam dediğiniz sizin daha da eksiğiniz oluyor ne yazık ki... 

32 yaşındayım; üstte bahsettiğim durumlardan ve devletimin ben gibi engellilere özel çalışma yasası olmadığı için iş dünyası içinde düzenli bir yerim yok...

Pandemi dönemi yaşanana kadar, uzaktan çalışmayı sunduğum ve talep ettiğim iş yerleri ve iş bulma kurumları dahil herkes "uzaktan çalışma imkanımız yok" dediler durdular. Pandemi dönemi yaşandı ve herkes uzaktan çalışma anlayışına geçti ama bana ve benim gibilere yine iş yok... 

Tele satış ve bu satış üzerinden para kazanmayı sunan garip anlayış haricinde, uzaktan çalışma size var bize yok işte...

Yaş 32; ben kendi kendime üretip satıyorum çok şükür. Ama satış işi bana göre miydi derseniz, kısmen derim. Çünkü satış başlı başına yaptım olsun diyebilecek bir iş değil, hele ki şu düzende ve şartlarda. Reklamı, malzemesi, alıcısını bulması, sabit kazancı olmaması ve daha fazlası var.

İnsan bir şekilde istedikten sonra olmazı olduruyor da, herkesin iş hayatı ve kısacık bir alanda bile olsa sosyalliği varken sizin olmuyor aslında...

Sosyallik ve anlaşılma meselesine gelince de;


Geçen senelerde kurs yerine giremediğim için, kurs sınıfını başka yerde açtırmak istediğimi halk eğitim müdürüne ilettiğimde "Ben sana özel kurs ayarlayayım" demişti. İşte o kadar anlaşılmıyoruz genelde. 

Herkese deriz, herkes gibi olma kendin ol. Kendim olabilmem için sosyallik içinde kendimizi görmemiz gerekli bir yerde. Ben size aslında bunları anlatarak tamamıyla hayatımı sunmak ve eksikliğin kökenini düşünmeye itmek istiyorum...

Bir bedensel engellinin sözleri bunlar, çok kısa dönemlerde çalıştığım ve maaş aldığım zamanları hatırlıyorum; mutlu ettiği kadar çok az şey o "evet, normali bu" dedirtmiştir bu alanda...

Maaşlı çalışan olabilmek herkes için zorsa, benim gibiler için imkansız haline gelebilmiş durumda. Aynı dönemlerde sınırlı kişileri de görmüş olsam, okul dönemi hariç en çok kendimi sosyal hissettiğim dönemlerdendi o zamanlar...

Hayat, kendi başına değil toplumsal yaşamda yerini alınca başlıyor belki de benim için. Neticede ben de sizler gibi, iş hayatına atılmak ve hayallerimi gerçekleştirmek için okudum ve bu uğurda hayaller kurdum. 

Hayatın beni getirdiği noktada, akülü sandalye katıldı hayatıma; tam da okulum bittikten hemen sonra, hadi bu şekilde de savaş ver bakalım dercesineydi. 

Önce yeni sağlık durumuma uygun çalışma saatlerinin olmadığını gördüğümde büyük hayal kırıklığına uğramış bulundum. Önceki bölümde size bahsettiğim en büyük hayal kırıklıklarımdan biri buydu maalesef...

Sonra hiç umursanmadığımı görünce daha da zoruma giden şey, hayallerimi sandığım kadar kolay gerçekleştiremeyeceğim gerçeği oldu. İki üniversite bitirmeyi es geçtim, tek ama tek üzüntüm kendi kurduğum hayallerin hayallerimde bırakılmasına içerlendim.

Buna rağmen hayatta pes etmedim uğraştım ama ilkokulda yaşadığım zorlukların her biri için yazmayı istediğim yaşlarımı tenzih ederek bu sefer günümüzden anlatmaya başladım. Ben daha çocukken hayatımı yazmaya başladım ama büyüdüğümde o çocuğa verdiğim sözleri yerine getiremeyen herkes adına, bir dönem yazmaktan bile cidden utandım. (Bu da benim bu bölüm için itirafım olsun)

Yaş 32 diyerek toparlayacak olursam bu bölümü;


İş hayatında yer bulamadıkları için ben kendimi iş hayatına zorla eklemiş bulundum, satış alanında yer almaya devam ediyorum.

Sosyalliğim bana kadar, benim insanlara yaklaşımımı bile etkileyecek derecede azaldı bile bu süreçlerde yaşadıklarım esas olarak...

Şimdilerde yine kendi adımıza geliştirebilmeye uğraştığım bir alan var ki, başarırsak o zaman bu eksik alanı çok fazla konuşacağım. İşte o zaman bilin ki yaş 32ye kadar ne yaşayamadı isem yaşamak için daha çok çabalayacağım...

**********************

**Buraya kadar okuduysanız, yazımı paylaşarak da destek olursanız çok mutlu olurum. Bir sonraki yazımda sizi çocukluğuma götürmeyi düşünüyorum. Daha önceden beri beni takip edip okuyanlar biliyorsa da çocukluğumu, bu sefer onlar adına da farklı olmasını sağlayacak bir anlatımım olacak...

Sevgilerimle...


4 Ocak 2025 Cumartesi

2024'te Okuduğum Kitaplar; Kaç Kitap Okudum, En Beğenmediğim Hangisi?


2024 biterken, konuşmamız gereken son konu okuduğumuz kitaplar kalmıştı; maalesef yıl sonuna yetişmedi, bugüne kısmet oldu... :) Sene boyunca yine 1000kitap hesabımda paylaşım yapmaya ve saymaya devam ettim, 2024 boyunca istediğim 35 kitap okumaktı ama başaramadım... :/ :) Ama canım sağolsun değil mi? 

1000Kitap hesabım burada, 2024 okuma raporum da buradaki linkte! :) 

2024 hedefim 35 idi, aslında 35i Ve 2025 okuma hedefimi de tekrar güncellemem gerekti, 35 olacaktı ama 41 diyelim dedim bu sefer; 41 kere maşallah olsun.... Her ay 3 kitap okursam önceki senenin hedefini geçebilirim veya 4 kitap bitirebilirsem, bu seferki hedefimi de geçebilirim. Her ay en az 3,5 kitap okumayı başarabilirim bence. Sizce? =) 

Sizin okuma hedefleri belirlendi mi nasılsınız?


Dönelim Konumuza; 2024'te En Beğendiğim Kitaplar;



2024'te de en çok sevdiğim fotoğraflarım, yine kitap okuma mekanlarımdandı. Ben 35 adet kitap okumayı başaramamış olabilirim ama gittiğim her yere kitap götürmeyi ve elimden yanımdan kitap eksik etmeyi yine ihmal etmedim... Yani kitap okumadığım gün sayısı el parmaklarımın sayısını geçmemiştir bence. 

En sevdiğim kitap okuma deneyimi, dışarıda okuduklarımdı. Gece yarısı okumalarımı oldukça azaltmaya uğraştım bu sıra. Çünkü uyumuyorsun sonra diyorlar, evet ama bir tadına varsalar onlar da gece okumalarının keyfine; vazgeçemezler bir daha, bilmiyorlar! =) Neyse, uyku düzenimi düzeltmek adına 2024'ün son 6 ayında geceden sabaha okumalarıma oldukça ara verdim. Ayda 4-5 kereden fazla yapmadım en azından. Bir süre sonra da bu rutine alışıp çok sık yapamaz oldum, uyuya kaldım zaten.. =)

2024'ün en beğendiğim iki kitabı; Yarasa (Selvi Atıcı) ve Ardımda Kalanlar (Ellen Marie Wiseman) idi. 

İki kitabın da ortak özelliği beni çok ters köşe yapmaları ve bir o kadar da düşüncelere davet etmeleriydi. İkisini de okurken çok gerildim ve heyecanlandım. Ama ayrı ayrı değinmek istiyorum yine de, konuları çok ayrı ve farklıydı çünkü... 

Yarasa; Sevi Atıcı ile ilk tanışma kitabımdı. Sene boyunca başka kitabını almak nasip olmadı ama bu sene muhakkak diğer eserlerine de yer vermeye uğraşacağım. Çünkü yazarın yazı dilini çok sevdim. Alta 1000Kitap yorumumdan bir kısmı bırakacağım ama tamamını okumak isteyenleri buraya alabilirim. O sitedeki yorumumu okuduktan sonra çok içtenlikle anlattığımı düşünüyorum, şu an üzerinden 11 ay geçti normal olarak o andaki gibi anlatamayabilirim yeniden. =)

"Çuvalın içindekileri korumak için bazen rengi değişenleri almak zorunda kalırsın. Hepsini kaybetmemek için!" (Sayfa 297)

Uzun zamandır bu kadar güzel mekan tasviri yapan bir Türk romanı okumamıştım. Selvi Atıcı ile tanışma romanım oldu, kalemine sağlık diyerek başlamak istiyorum...

Yazarımız konu itibariyle o kadar karmaşık bir şeye bizi inandırıyor ki, daha kitabın başında iken "o kadar kötü bir okuma deneyimi ve çocukça bir çabalama okuyacağım ki, tüh" dediğimi hatırlıyorum.

Ama hikayede gerek kurgunun geçtiği mekanlar, gerek içinde bulunulan karşılıklı karşılıksız duygular beni mest etti. Senenin ilk tamamıyla beğendiğim kitabı oldu.

... 

Konudan kısaca bahsedeceğim, spoiler olmasın isteyenler okumasın bundan sonrasını;

Babanızı görev icabı da olsa öldüren birini sevebilir misiniz? Nefretiniz onu öldürecek kadar büyüdükçe, sevginiz de ona kıyamamak üzerine yer kaplama başlarsa kalbinizde? Yanınızda bir katiller örgütünden 3 adam ile bir evde hayatınızı korumak üzere kalsanız peki? Hepsi nasıl da zor denklemler... Biri size zor da olsa o üç adamı da seveceksiniz dese, ikisi abilik yapacak birine hem nefretiniz bitmeyecek hem de onu sevmeye de engel olamayacaksınız dese? Öldürmeye bile kaç kez teşebbüs ettiğiniz kişiyi seveceğinize inanmak ne kadar zor de mi? 

Bana hikaye böyle anlatılsa okumazdım valla, iyi ki almış okumuşum diyorum ama simdi.


Ardımda Kalanlar Kitabına Gelirsek; Onu okuyalı daha çok olmadı, Eylül ayının ortasında başladım, araya başka kitaplar da aldığım için, Ekim ortasında bitirdim. Ama direkt sabretseydim de tek bunu okusaydım, sadece 3 günümü alırdı sanırım. O kadar akıcı ve bir o kadar da duygu dolu bir kitaptı. Beni çok gerdi, senenin beni en çok üzen ve geren kitabıydı! 

Detaylarını Yarasa kitabından daha çok hatırlıyorum ama yine de 1000kitap yorumumdan da alıntı yapacağım. Ama bu kitap beni çok karmaşaya sürükledi, şöyle diyeyim; sizi deli diye akıl hastanesine kapatsalar ama iyileştirmek için çabalamak da yok seni psikolog diye biriyle görüştürmek de yook! Hep ceza, hep azap ve tek sebebi de; babanızın istediği adamla evlenmediniz diye! İşte, yaşanan acıları siz düşünün... Ben kitap boyunca, deli olmadığıma nasıl inandırabilirim diye düşündüm durdum; ana karakterimizle beraber... :) Kitap yorumumun tamamına buradan ulaşabilirsiniz...


Düşünün ki; gücü elinde bulunduran herkes (çoğunlukla erkekler), istemediği şeyleri yapan kadınları en basitinden akıl hastası ilan ediyor ve hastaneye kapattırabiliyor. E aynı dönemde akıl hastalarının toplumdan izole edilip, bir daha asla topluma karıştırılmaması gerektiğine inanılıyormuş ki; kitapta okuduğumuz drama kurgusundan daha fena akıl almaz kötülükler yaşanmış olmalıdır...

...

Kitapta 1930lu senelerde yaşayan Clara ile günümüzde yaşayan Izzy'nin dilinden iki çeşit anlatım var. İkisinin kesiştiği nokta da, Izzy'yi evlatlık alan karı kocanın Clara'nın yattığı akıl hastanesinin terkedilmiş virane binayı izin alarak araştırma konusu haline getirdiklerinde gerçekleşiyor. O terkedilmiş akıl hastanesinde Clara'nın eşyalarının, sevdiği Bruno'ya hiç gönderilmemiş mektuplarının ve de günlüğünün bulunduğu sandığı bulduktan sonra, eksik kalan hikayesini bir şekilde tamamlamak da kızımız Izzy'ye düşüyor...
Kendi hayatı da oldukça dramatik olan Izzy'nin de annesi maalesef ki zamanında babasını öldürmüş bir cinayet zanlısı olarak hapishanede. Ancak Izzy annesine öfkesini, göstermekten korktuğu sevgisini ve de güvensizliğini de paylaşıyor bizimle. Ve annesinin neden babasını öldürdüğünü sorgulayamıyor bile içine düştüğü durumlardan. Zaman içinde bunu da okuyoruz tabii.

 

Gelelim En Sevmediğim İki Kitaba;




Benim bu sene en sevemediğim iki kitap; Yaralı (Kahraman Tazeoğlu) ve Çöl Rüyası (Ayşe Ebru Tezcan) idi. Sebeplerine gelince, ayrı ayrı ele almam gerekiyor...

Ben ki Kahraman Tazeoğlu kitaplarını çok severdim ama "Yaralı" bana çok ağır geldi. Artık Kahraman Tazeoğlu'nun ergenliğimdeki o beni sarıp sarmalayan abartısından kopmuşum demek oluyor bu. Yaralı kitabı bana o kadar abartılı geldi ki bu sefer; "bir insan acısını tamamıyla bu kadar derinden yaşayamaz, bir yerde durması gerekir" dedim ama kitabın sonuna kadar o abartılı anlatım durmadı. Kahraman Tazeoğlu ile ilgili sevgim bitmedi ama kitaplarına dair son iki senedir yaşadığım "artık eski duygularımla okuyamıyorum" hissim sebebiyle sanırım uzun bir süre Kahraman Tazeoğlu okumayı düşünmüyorum... 

Çöl Rüyası kitabına gelince; ben o kitabın ilk iki kitabını wattpad üzerinden okumuştum. O zaman Ayşe Ebru Tezcan daha kitabını çıkarmamıştı ama kitap olmadan önceki hali öylesine duru ve güzeldi ki, çok severek okumuştum. Bu anılara dayanarak, internette serinin üçüncü kitabını görünce aldım ve hayal kırıklığına uğradım. Anlatım da hikaye de karakter analizleri de, wattpadde okuduğumdan çok ayrıydı. Benim bildiğim ana iki karakter böyle hareketler etmezdi! Anlatım çok garipti, hikayenin gidişatını bilmeme rağmen biraz özgün hikayeden ve anlatımdan çok ayrı bir hal almıştı. En sevmediğim kitap haline geldi, üzgünüm ki...


Vee Senenin Okuduğum Son Kitaplarına Gelirsek;


Senenin son üç kitabı sırasıyla; Siren (Kiera Cass), Seni Kalbime Yazdım (Elizabet Hoyt) ve Atomik Alışkanlıklar (James Clear) oldu benim için... 

Atomik Alışkanlıklar altını çok çizerek okuduğum, benim için bir ilk halini alan bir kitaptı. Gönderisini burada bulabilirsiniz.

Ama Siren kitabına değinmek istiyorum, o kadar beklentisiz aldım ve içinden öyle tatlı bir hikaye çıktı ki ve de sonunun asla böyle yeşilçam tadında biteceğini beklemezdim! The Vampire Diaries dizisinin fanı olarak, Sirenli sezon dehşet güzeldi ama bu Sirenler başka Sirenler.. İnanın bana Sirenlere üzüleceğimi düşünmezdim. =) 

Diyeceğim o ki; okuduğum kitapları en çok da bu gibi değişik zamansız hisler için seviyorum, Siren de senenin en garip okuma deneyimi içeriğine sahipti. 

Sonuç olarak; 1000Kitap 2024 Okuma Raporuma göre, 8.1 bin sayfa kitap okumuşum. Bu da demektir ki her gün en az 22 sayfa okumuşum sene boyunca. 2025 boyunca da bol okumalı, bol kitaplı bir yıl diliyorum kendime ve sizlere... 

Kitap fiyatları azalsın, indirimleri de avantajları da bol fırsatlar bizlerin olsun! Okumaktan hiç caymayalım... =)

 Sevgilerimle, beni bu sene de okumayı tercih ettiğiniz için teşekkürlerimle... <3

Mutlu Seneler...

 


27 Aralık 2024 Cuma

İzlemek İstediğim Filmler #4 - Eski Ve Yabancı Filmler


7 yıl olmuş, yeni bir film izleme listesi eklemeyeli burada! İnanır mısınız çok şaşırdım. Bu kadar umursamadan, yok saydığımı farkedemedim. Sanırım farkettirmeden izledim. Oysa burada yazmayı çok severdim! 

Önceki İzlemek İstediğim Filmler listemi buradaki yazımda bulabilirsiniz. O listenin üzerine ben çok liste bitirdim, gururla söylüyorum. :) Ama o listenin üzerine yenisini ekleme vaktidir yine. :) "İzlemek İstediğim Filmler #3 bitti, 4. listeyi yayınlıyorum uzun zamandan sonra da olsa işte...

Adettendir; önceki listeden en beğendiğim ve hiç beğenmediğim filmlere değineyim istiyorum öncesinde. Sonra yeni listemdeki filmlerin neden bu kadar süredir listede kaldığına da değineceğim.

3. Listeyi 2017-2018 gibi bitirmiş de olsam, filmleri hatırlıyorum. Eyvah Yaş 40 mesela, hiç sevememiştim. Çünkü konuya giriş bir türlü gerçekleşmedi filmde. "E hadi, e hadi" diye diye izledim. Sonuç olarak,  listenin en sevmediğim filmi oldu. Listenin en sevdiğim filmi ise Aşk Tarifi idi; değindiği konu "aile ve aşk, mükemmellik düşünürken hayatınızın dengesi ya değişirse?" sorularıyla dolu dolu bir filmdi. Güzeldi. Tavsiye ederim...

Ama 2017'den sonra çok daha fazla izledim, Aşk Tarifinin dram yönü evet biraz fazla idi. Ama ben biraz daha romantik komedi tadı almak istiyorum derseniz, 2018 yapımı Little İtaly filmini öneririm. O filmin "aile, ask ve mahalle aidiyeti" kavramlarının çevresinde geçişi bana çok Türk filmvari geldi. İzleyin dediğimi anlayacaksınız bence. :)



Hazır başlamışken bu yazıyı sevdiğim birkaç filmle daha donatayım, sonra da 2024'ün ilk aylarında bitirmek istediğim filmler listemin 4.sünü yayınlayacağım.

Yılbaşı olmadan çok seveceğim bir animasyon izlemek istiyorum diyenlere; bu sene en çok sevdiğim animasyon filmi 2019 yapımı "Kırmızı Pabuçlar ve Yedi Cüceler" oldu. Bu animasyon filmini ailecek izleyebilirsiniz, Teması "dış görünüş her şey değildir" üzerine. Çok çok seveceksiniz bence siz de!

Ben Aralık ayına da yakışır romantik komedi izlemek istiyorum derseniz; 2018 yapımı "Crazy Rich Asians" filmini öneririm. Romantik Komedide aradığım dolu dolu bir senaryosu vardı, çok eğlenmiştim. Siz de eğlenin isterim... :)

Senenin çok konuşulan ve aslında saçma idi denilse de, güzel olduğunu düşündüğüm bir filmi de önereceğim; The İdea Of You (2024), bence işleyişi de oyunculukları da çok güzeldi bu filmin. Anne Hathaway çok sevdiğim bir oyuncu ve filmde oyunculuğu çok eğlenceli idi bence. Beğenmeyenler, konu itibariyle eleştirmişler. Kadın büyük, erkek küçük diye ama herkes yaşına göre büyümüyor ki?  Hem afedersiniz de, ikisi de gönülden seviyor konu itibariyle ve birbirlerine uyan kalplerini çok güzel yansıtmışlar. Erkek büyük olunca normal, kadın büyük olunca anormal oluyor ilişkide; ne kadar absürt. Yani filmi izleyip bir karar verin derim, iki gönül sevdikten sonra yaş, boy, eğitim ve yaşam tarzı hiç de önemli değil bence. Bazılarınız hak verdiği kadar bazıları da hak vermeyecek elbet ama işte buna rağmen izlemeniz gerektiğini düşündüğüm bir film...

Bu sene beni en rahatsız eden iki gerilim filmi de önermek istiyorum; biri Fall (2022), diğeri de Nowhere (2023). Fall, yükseklik korkusu olanlar izlemekte çok zorlanacaktır bence; izlemeden önce bunu bilerek izleyin derim. Rahatsız oldum ama izleyebildim. Ama hiç o şekilde kalmak istemem açıkçası. Diğeri de Nowhere, yani hiçbir yerde. Film hamile karısıyla beraber kaçan kaçak bir mültecinin, konteynerlar içinde ayrı düşmesini konu ediyor. Ama öyle bir ayrı kalma ki, hani denizdeki gemilerde gördüğümüz konteynerlara "kim bilir ne var içlerinde" diyoruz ya; işte konteynerlar dağılıyor denizin ortasında ve kadın bir konteyner içinde hapis kalıyor. Bu filmi de lütfen kapalı alan fobisi olanlar izlemesin, ben bunda daha çok zorlandım ama yine de izledim. :/ Bir daha izlemek istemiyorum ama! =)


Peki bu yazımın altındaki yorumlar kısmına sizin bu sene izleyip, etkisinde kaldığınız filmlerden eklemek ister misiniz? Yorumlarda beni yalnız bırakmayın dilerim... :)

Sıra geldi, İzlemek İstediğim Filmer Listemin 4.süne o zaman. Bu listedeki filmleri nicedir izleyemedim, yanındaki her filmi izledim neredeyse. Ama elim bu listede kalan diğerlerine gitmedi ve ben de buraya yazarsam izlemeye yeltenirim yeniden dedim...


Tristan ve Isolde (2016) = Kitabını okudum ama filmini izleyememiştim bir türlü. (İzledikten sonra düşüncem şu ki, filmle arasında dağlar kadar fark var. Okuduğum kitapla alakalı olabilir. İkisi de fiyasko idi benim için, maalesef.)

Nope (2022) = İnstagramda görüp listeye almıştım ama gerilim diye erteliyorum. (İzledim ve bitiremedim, yarım bıraktım.)

Noelle (2019)= Noel filmleri benim için çok başka mutluluk demek. Bu bir tavsiye idi, umarım severim. (Not; izledim ve çok sevdim! =))

Talihsiz Serüvenler Dizisi (2014) = Öneri üzerine listeme ekledim, en kısa zamanda izlerim umarım.

Love Hostel (2022) - (Hint Filmi) = Fragmanını görüp listeye ekledim ama romantik gerilim olduğu için geciktiriyorum! :)

Otel Transilvanya (2012) = Merak ettiğim bir animasyon filmi.

Lucky (2005) (Hint Filmi) = Salman Khan filmi, off bunu ilk sırada izlemeliyim. Resmen unutmuşum onun filmi olduğunu! =)

Ahtapottan Öğrendiklerim (2020) = Listemin tek belgesel filmi, bunu da merak ediyorum.

Aydaki Adam (1999) = Jim Carrey'nin çok sevilen bir filmi imiş, listeye bir kitapta rastgelip ekledim.

Kapı (2019) = Kadir İnanır'ın son filmi, o sebepten izlemek istemiştim.

Platform (2019) = Bu çok eski zamandan beri izlemek istediğim film ama korku odaklı olduğu için erteleyip duruyorum...

İngiliz Hasta (1996) = Bu film de çok eskiden beri filmi ve kitabı itibariyle söylenilen bir eser, meraktan listeme girdi ama bir türlü silinemedi. =)

Bir Ömür Yetmez (2007) = Bu da çok eskiden beri izleme listemde kalan filmlerden biri. 

Aslında bu listedeki filmlerin de içinde olduğu izlemek istediğim filmlerin tam listesini burada bulabilirsiniz. Sinefil.com senelerdir film kütüphanem olarak kullandığım bir site. Tavsiye eder, takibe beklerim... (:


2017'den beri çok film izledim, yazılarına da buralarda yer verdim. Bu başlık altında birçoğunu bulabilirsiniz... 

Bir diğer izlediğim filmleri bulabileceğiniz yazı dizisi de Filmi Olan Kitaplar buradadır.. :)

Bu listede 12 adet film var, bir sonraki yazımı bu 12 filmi bitirdikten sonra yayınlayacağım. Listemdeki filmlerden izlemek istediğiniz veya bu filmi daha önce izle dediğiniz film var mı? Ona göre öncelik verebilmem için bana yazmayı unutmayın. :) 

Sevgilerimle... 

* Böylece, sene bitmeden yazılacak blog yazılarımdan biri daha yapılacaklardan silindi... <3 Darısı diğerlerine olsun...

20 Aralık 2024 Cuma

Farkettim Ki - 20.12.2024 #birengelligüncesi

 

Farketmek, aynı zamanda iyi hissetmek demek; 32. Yaşımda bu daha net böyle...

Bu nasıl biliyor musunuz, eskiden farkettiklerimden utanır çekinir öteler de ötelerdim. Şimdi farkettiklerim yanıma kar kalıyor, ohh bee dedirtiyor; bu halim halsizliğim bundanmış.

Eskiden sebeplere takılmaz direkt sonuçlara odaklanırdım, şimdilerde sebeplerle daha çok ilgileniyorum. Özellikle şu sıra bu sebeplerle takılmaya ve yol almaya çok ihtiyacım var.



Açık anlat Didem,  ne oldu yine diyebilirsiniz; neden ara verme ihtiyacımın oluştuğunu, neden yıldan yıla daha az yazı yazıp, neden günlük dahi tutmayı bıraktığımı da, neden hayatımda istemediğim gibi giden şeylere bu kadar takıldığımı da farkettim. Dünden beri "gençleşti bir yanım, bu kadar mı farkeder" modundayım, farkettim... (Şaka değil, gerçek bir yorum bu)

Farkettim ki, kimlerin ne dediğini çok umursar haldeyim. Çünkü kendime yazmaktan gitgide uzaklaştım, biraz da bu sebeptenmiş. Dün oturup 5-6 sayfa aklıma ne geldiyse yazınca, nelerden utandığımı ve çekindiğimi de ne zaman cildimde pötür pötür dökülmeler başladığını da buldum. Utanç verici de olsa, bugün utanmadan buraya da yazabilmeyi diliyorum kendi adıma. Kısmet... :) 


İnsanlar hep konuşuyor, onları asla susturamayacağımı anladım sanıyordum; dün farkettim her birini yeniden umursamaya başlamışım. Hepsiyle o kadar uğraşmak istemedim ki bir dönem, günlük yazmayı bıraktım. Kendime dahi şikayet etmek istemedim kimseyi. Şimdi düşünüyorum, bugün yeniden kendime yazmak ve içimdeki başka kimseye anlatamadığım her şeyi kendimden duymak yeniden çok iyi hissettirdi.

Birkaç senedir günlük yazmayı bıraktım, buralara açıklıkla yazmayı da azalttım... Çünkü en başta "uzun yazıyorsun, ne yazıyorsun ki ve kendini boşa üzüyorsun" diyenler çoğalmıştı. Sonrasında da "aslında saçma şeyler düşünüyorsun, bu halinle senin en son düşünmemen bile gereken şeyler." demeye devam ettiler. Esas anlamı şuydu; senin herkes gibi yaşayabileceğini sanman, en büyük yanlışın... 

Okunma sayım artsa da, yakın ve uzak çevrede bunları söyleyenler arttıkça; o zaman sosyal medya içerik üreticiliğine döneyim az demiştim. Biraz blog dünyasının az kullanılır olması da buna sebep oldu inkar edemem, ama bir dönem cidden çok şikayet amaçlı kullanır olmuştum burayı ve her alanda yazılarımda şikayetlerim vardı.



Şimdi yeniden farkettim ki diyorum; şikayet edeyim kime ne? Duymak istemeyen bir zahmet okumasın!

İşte önceki zamanlarda, "kime ne benim şikayetlerimden" diye düşünüp yazmayı bırakmışım biraz da...

Sene 2018, en çok yazıyı o sene yazmışım bloğuma. O seneden sonra azar azar azalmış. En son bu seneye gelince de, şu ana kadar 13 yazı yazmışım. Bu benim bu sene adına 14. Yazımmış... Oysa hep derim, benim en sevdiğim şey yazmak.  Ne olursa olsun vazgeçmemeliyim.


Ve en büyük farkettiklerime gelelim, buraya kadar uzun okumayı sevmeyenler çoktan gitmişlerdir diye düşünüyorum. Onları da gönderdi isek, gelsin itiraflarım; 

Farkettim ki, çevremde ben gibi düşünmeyen herkese cephe almışım ama içimden de her birinde birer heves kırıntısını almış gömmüşüm en derine. Başa çıkayım derken baskılanan her bir yerim, bana sıkıntı olarak dönmeye devam etmiş. 

Çok utanmışım bir kesimin düşüncelerinden, benim hakkımda doğru olmasını uygun görmedikleri gelişmeler adına utanç duyuyormuşum. Heveslerim umutlarım heyecanlarım bunlara kurban gitmiş. Bence yüzümdeki sivilcelerin çıkma sebebi bunlara bağlı. Örnek vermem de gerekirse, daha yakın çevrem aksini düşünmezken benim hakkımda "sevgilimin olması, birinin benle ilgilenmesi ve benimle evlenmesi fikri" bile saçma. Olmamalı, düşünmemeliyim ve bu alandaki heveslerimle veya hislerimle ilgili üzülmemeliyim. Şimdi düşünüyorum da öyle olsa, kalpsiz doğmamız gerekmez miydi bizlerin de? Veya herkes gibi hissetmememiz? Heyecan, merak, heves, mutluluk duymamamız? 

Her regl döneminde sivilcelerim artıyor diyorum, öncesinde yoktu bu sivilceler; o başlayan ve artan süreçler sebeptir belki de bunlara. Çünkü regl dönemleri en hassas hissettiğimiz dönemlerimiz aslında, çok okudum bu konu üzerine; biz kadınlar regl olana kadar neyi biriktiriyor isek, biraz da onu sökmeye çalışıyoruz içimizden. Birazı doğal yoldan, birazı da doğal olmayan sivilcelerden yana. Yani hormonlar başa çıkmaya uğraşıyor bizim hassas yanlarımızın sorunlarıyla...

Takma takılma diyorlar sonra bana, çıkabildiğim kısıtlı zamanlarda da olsa, dışarıda karşılaştığın engelleri umursama! Sana nasıl davranırlarsa davransınlar, umursama... Peki, bir robot gibi takılayım, sonra? Ot geldi ot mu gitsin bu millet mesela? Kaldırıma park etmemesi gerektiğini düşünmeden kaldırımları işgal etsin, istediği gibi yolları kırsın döksün ve düzelttirmek için uğraşmasın, pazarda hastanede ve ortak alanda kendi keyfine göre ortada durup yolu kapatsın "bir kereden ne olur" deyip herkes her yerde ayrı hataları yapsın dursun. Onlar kusura bakma desin, ben veya bizler de kusura bakmayalım? Ben ve ben gibiler kim ki, ortak alanlarda kendine dair bir eğlence alanına ulaşımda ve erişimde kolaylık bulsun? 

Farkettim ki, küçüklüğümde isyan ettiğim her şeyi dile getirebilecek gücüm mevcut artık. Neden yok saymalarına tahammül etmeye devam edeyim? Bir tek okulda bile benim çocukluğumda yaşadığım gibi -"engelli olduğum gerekçesiyle zayıf görülüp" akran zorbalığına uğradığım gibi- bir tek çocuk bile akran zorbalığına maruz kalıyorsa susmamalıyım. Benim devletimin öğretmenleri ve bakanları tarafından mağduriyetleri hala giderilmemeye devam ediyorsa; birilerinden saydığım üzere konuşmaya anlatmaya "uzun veya değil" dinlemeden yazmaya devam etmem lazım. (Esasında olay burada tamamen şu, yaşadığım her şey değişimi oluşturabilmem adına yazmam için oluyor gibi hissediyor ve anlamlandırıyorum. Bu durum, yazma becerimin elimde olması tamamiyle benim hayat gayilem gibi hissetmeye yıllar yılı devam ettim durdum. Şimdi de aynı hissetmeye devam ediyorum.)


Değerlendirdiğim ve deneyimlediğim üzere söylüyorum; dün kendimi yazarken bulana kadar yine, önceki yazmalarımda da olduğu gibi ama daha hoyrat şekilde rahatlık hissettim.

Farzedin ki sizi isteyerek veya istemeden engelleyen hor gören anlamayan veya bir şekilde hayallerinizi sevinçlerinizi olur ya da olmalarınızı umursamayanlar var; yok sayın demeyeceğim, ama yüzleşin kendinizce. Ben onları yok sayayım derken, kendi hislerimi de onlar kadar yok saydığımı farkettim.

Farkedin ki; insanlar hep konuşuyor, ben gibi dezavantajlı bir kesimde iseniz de hep küçümsüyor. Bunu öyle büyük inançla yapıyor ki, sizi de ona iyice inandırıyor. İnandığınız şey yaşamanızı etkiliyor bir an, bunu yönlendiren onlar oluyor ama siz de kimse bunu dememiş gibi inançla yapıyorsunuz.

Biri beşi değil, birçok kesimle aslında çok da ses etmemem gereken yanları yazmamaya buradan başladım işte. Onların istekleri buydu, ben de uyum sağladım. Onların suçu yoktu, ben kendimi kısıtlamak kolay olacak sandım. Olmadı içten içe her şeyi içselleştirdim ve geldik düne bugüne...


Dün yazarken; tamam kimseye bunu söyleyemiyorum, deli derler, ama kendime niye söylemeyeyim diye söylediklerim "beni en çok onlar ferahlattı."

2025 senesi boyunca dikkat etmeye çalışacağım ilk nokta bu olacak, yazmaya çok net döneceğim hem kendime hem de sizlere. Çünkü ben neden yazmak istediğimi bile unutturmuşum kendime, acı olsa da olmasa da farkettim.

Hayat hikayemi neden yazmayı istediğimi de bir kez daha anladım ve esas bu raddeye beni kısa sürede getiren bir kitap da var, önermek isterim.

Atomik Alışkanlıklar - James Clear... Bu kitabı benim yapmaktan hiç hoşlanmadığım o şeyi yaptığım ilk kitap olarak sayıyorum artık. Ben okuma kitaplarımı çizmeyi hiç sevmem ama başucu kitabı yapıp, ne yapacağımı bilemez olunca yeniden yardım alabilmek için fosforlu kalemle önemli bilgileri çizmeye başladım. Ah çok garip, ben bunu yapanlara deli diye bakardım!) 🙈

Düne kadar her gün kendime az öz bir şeyler yazdım, o küçük şeyler birikti birikti ve dün kendimi tıkadığım yerlerden döküldü içim. O yazdığım 5 sayfayı sanırım kimseye okutamam, en azından şu an için. Günü gelince belki tek bir kişi daha benimle okur ve sonra da silinir. O gün gelir mi göreceğiz...


Diyordum ki, atomik alışkanlıklarda diyor ki yazar; minik minik her gün yapılmaya devam eden adımlar, alışkanlık olur. Öyle ki dolar taşar ve sonunda sizi hayalinize veya içinizde saklı hayallere ulaştırır. Önceliğimiz alışkanlık edinmek olmalı, sonra hayale yönelik odaklanmak olmalıymış meğer... 


Farkettim ki, dünden beri daha rahat ve mutluyum. Benim adıma olmazları düşünen herkesi yok saymadan, bana hissettirdiklerine yönelmeyi unutmayacak çabalamaya devam edeceğim kendim için.

Dünden beri beynimdeki bir alanın sessizliği var ki, her gün deli gibi onların ne demek istediğini anlamaya uğraşıyor başaramıyordum. Yazı bana destek oldu, iyi ki diyorum ve farketmenin önemine değiniyorum ki, siz de farkedin; çevremizde ve ülkemiz genelinde yaşayan her şey bizi nasıl etkiliyor.

Korumak ve pes etmeden çabalamaya devam etmem gerektiğini farkettim ben yeniden. Daim olup hepimize tesirli olması dileğimle.

Sevgiler ve iç dökme yazıma eşlik ettiğiniz için teşekkürler.. :)

Didem Köse,  nam-i diğer didolatte_ 🥰

29 Kasım 2024 Cuma

Filmi Olan Kitaplar #13 - Not: Seni Seviyorum

 

Filmi Olan Kitaplar Serimin 13. yazısı "Not: Seni Seviyorum" adlı kitap ve film... İyi okumalar dilerim. :)

Ben bu yazı dizimde Filmi olan kitapları okuyup ondan sonra filmlerini izliyor ve yorumlarımı yazıyorum. Birçok kişi kitaplar daha iyi, filmler hiç iyi olmuyor dese de; kitabı yorucu olup filmi daha eğlenceli olan da çok kitap okudum bu seride. Tam tersi durumları da gördüm ve eleştirdim tabii. Ne yazık ki bu seride de dengeli bir durum yoktu, denge çok çok sarsılmıştı. Detayları yazımın devamında bulabilirsiniz... (:

Bu serimin önceki yazılarını da okumak için buraya tıklayabilirsiniz... 




Not: Seni Seviyorum adlı kitabın yazarı Cecelia Ahern... 2003 senesinde çıkmış bu roman, gerçek hayattan uyarlama mı değil mi onu bilmiyorum ama benim için konusu ve anlatımı gereği çok başarılı bir hikaye idi. Kitaba puanımı soracak olursanız, hem anlatımına hem de hikayenin gidişatına kesinlikle 10 puan veririm. :) Tek puan dahi kırmadan...

Kitabın çıktığı sene değil ama filminin çıktığı sene öğrenmiştim ben bu kitabın varlığını, sene 2007 idi. Film çıktığı zaman çok konuşuluyor ve çok övülüyordu.  Filmde de yayınlandığı çok akşam oldu, o akşamlardan birinde tamamen izleme fırsatını buldum ben de. Övüldüğü kadar o zaman da beğenmemiştim ama sinir olduğum çok karakter vardı filmde. Gerek oyuncular gerekse de hikaye gidişatı, romantik bir aşk hikayesini anlatmaktan çok uzaktı. 

Bunun sebebini meğersem çok zaman sonra, bu sene öğrenecekmişim; kitabını okuduktan ve uyarlandıdığı hikayenin aslıyla yüzleşince. Önce hikayenin aslını anlatmam lazım o zaman. 


Kitaba göre;


Holly Ve Gerry, çocukluktan beri tanışan iki arkadaş ve uzun zamandır da aşk yaşayan iki sevgili. Öyle tutkuyla bağlılar ki birbirlerine, kavga ettiklerinden sonra bile ayrı kalmaya dayanamıyorlar. Çok kavga edip anlaşamadıkları zamanları da olsa, onlar ayrılmak nedir bilmemişler; 9 yıl boyunca. Bu 9 yıl, evli kaldıkları süre. Holly 30 yaşına girmeden 1 sene kadar önce Gerry'nin beyninde tümör olduğunu ve maalesef tedavi için geç kalındığını öğreniyorlar.

1 senelik yaşam mücadelesinin üstüne, Gerry ölüyor. Aslında biz kitabı zaten Gerry ölmüş iken okumaya başlıyoruz. Evet, filmde de böyle... Ama kitapta daha hikayeye odaklanmak mümkün, filmde ölen kişinin değerini herkes adına geçtim; Holly için bile tam olarak anlatamıyor... O duygu maalesef verilememiş.


Kitaba göre diyordum; kitapta Gerry öldükten sonra, anılarla ve aşkla dolu geçmişlerini unutmak istemeyen ve sevdiği adamsız yeni geleceğine isyan edip anlam veremeyen Holly'nin hikayesini okuyoruz. Holly 5 kardeş, Gerry ile erken yaşta evlenmiş. Çok iyi bir kariyer kuramamış, çok kez iş bırakmış ve son işini de Gerry'nin hastalık sürecinde eşine bakım vermesi gerektiğini için bırakmış.

Holly'nin iki, Gerry'nin de bir yakın arkadaşı var ve Gerry'nin arkadaşı Holly'nin arkadaşlarından biriyle evli. Gerry'nin Holly'ye ettiği bir söz varmış, "senden önce ölürsem, ben yokken yapman gerekenlerin listesini çıkarıp atmalıyım sana" diye. Bir tartışma esnasında, Holly'nin sakarlık ve de umursamazlığına karşı edilmiş bir sözmüş bu. Bundan arkadaş grubunda da bahşedilmiş...

İşte Gerry, ölüm döşeğinde iken bu listeyi hazırlamış ve 30. Yaşından önce ulaştırmak üzere Holly'nin annesinin evine tüm mektuplarını göndermiş. Holly, 2 aylık bir yas sürecinin sonunda annesinin geldiğini unuttuğu postasını haber vermesiyle gidip alıyor mektuplarını ve pakette 1 yıl dolana kadar her aya bir mektup var. Tek kural var, mektupta yazanlara uyulacak ve her ay başında bir tane açılacak.

Bu mektuplar sayesinde; Holly'e baş ucu lambası almasını, kareoke korkusunu yenmesi, yeni yaşını kutlaması, arkadaşlarıyla tatile çıkması, yeni bir iş bulup sevdiği işi yapmasını ve en sonunda da artık yeni birine aşık olmaktan da korkmamasını öğütlüyor. Holly bu şekilde, kah bocalıyor kah toparlanıyor ama bu süreci onun sayesinde atlatmaya uğraşıyor...

İşte bu mektupların hepsi, "Not: Seni Seviyorum" ile bitiyor. Gerry ölümünü beklerken her fırsatta eşine yardım olabileceği kadar yazmaya çalışmış ve bunları eşinin anne babasının evine ölünce gönderilmesi üzerine birine ulaştırmış. 

Böyle güzel işlenmiş bir konuya, yeni arkadaş Daniel da ekleniyor; kendisi yeni açılan barın sahibi. Kah gülüyorlar, Kah birbirlerinden acaba hoşlanıyorlar mı hissiyle okuyorsunuz. Ama Holly hep sadık, eşine de onun ardında kalan acısını çekmeye de...

Kitapta en katı disipline ve eleştirel bakış açısına sahip ağabeyi de vardı, en cana yakın görünen ağabeyi de. Bir küçük kız kardeşi, bir de onun da küçüğü yönetmen erkek kardeşi var. Bu yönetmen kardeşi, karaoke gecesinden önceki doğum günü gecesini videoluyor ve kızlar gecesi adında bir belgesel film ortaya çıkarıyor. Kitapta bunu da beraber izlediklerini görüyoruz. 

Son olarak Kitapta anne ve babasının desteğini hep görüyoruz, çocuklarına toparla kendini deseler de dinleme anlama ve maddi manevi destek olma var. Ancak Gerry'nin anne babası, babasının ameliyatı sebebiyle cenazesine bile katılamamış ama iyileşince dahi bir uğramamış görüyoruz ki...

Kitapta disiplinli katı abinin yumuşayıp değişmesi ve gelişmesini, kardeşlerine yakınlaşmasını, ailesi ve öncesinde işinden ayrılma sürecinin kendisine nasıl faydalı olduğunu sonradan farkettiğini ve de Holly'nin kardeşlerine ve kardeşlerinin de Holly'e desteğini de görüyoruz.

Sharon ve Denise adlı iki arkadaşının, Holly yas halinde iken hayatlarının birinin evlenecek adamı bulması birinin de 7 ay sonra çocuğu olacağı haberini vermesi ve Holly'nin hayatı altüst olurken herkesin hayatının yoluna girmesinden yana hissettiği depresif hallerini, bu hallerden kurtulma süreçlerini de okuyoruz...

YANİ KİTAP DERYA DENİZ, FİLM ANLATIMI İSE TIRT!



O zaman biraz da filme geçeyim;


Film bir apartman dairesinde geçiyor, eşini kaybeden Holly'nin eşi yaşarken bu apartman dairesinin küçüklüğü ve eve sığamamaktan şikayet ettiği bir kavgayla başlıyor. (Kitapta ise hiçbir şekilde ev küçüklüğü mevzubahis değil, evleri müstakil bir ev üstelik.)

Filmde de kitapta olduğu gibi, Holly'nin sakarlığıyla ışığı kapatıp yatağa geçeceği esnada ayağını yatağa vurması dile getiriliyor. Gerry, bu eve bir gece lambası almak şart diyor. Gerry çok sağlıklı ve de hayatta iken, bir sonraki kocama söylerim alır o zaman diyor Holly de. Gerry de dalgaya vurup, o zaman ben sana benden sonra yapılacaklar listesi hazırlayıp bırakayım madem diyor. 

İşte Gerry öldükten iki ay sonra bu dalga konusundan yola çıkarak hazırladığı mektuplar posta yoluyla Holly'e ulaşıyor. Her ay bir tane geleceğini de ilk mektupla öğreniyor ve ne zaman biteceğini de bilmiyor. Garip... (Kitapta tüm mektuplar elinde olduğu için, ne zaman biteceğini de biliyordu üstelik)


AMA İNANIN EN BÜYÜK SORUN BURAYA KADAR OLAN KONULAR DEĞİL, FİLMİN DEVAMI DA KİTAPTAN ÇOK AMA ÇOK AYRI!

Kitap boyunca, eşini kaybetmiş Holly'e karşı ailesinin başta belki az ve anlayıştan biraz uzak ama sonrasında olması gerektiği kadar ilgili olduğunu gördük. Hem anne ve babası, hem de bütün kardeşlerinin. 

Ancak filmde, Holly'nin annesi Gerry'i hiç sevmemiş ve ölmüşse ölmüş unut artık modunda takılıyor. Holly'nin babası da, annesini terketmiş! Kitaptan çok ama çok ayrı. Zaten dediğim gibi, kitapta 5 kardeşler ve filmde iki kardeşler! (İnsan şunu diyor izlerken, keşke filmi yapıp da böyle hakaret etmeseydiniz bu emeğe...)


Kitapta Gerry'nin cenazesine öz anne babası gelinlerini sevmedikleri ve de babası ameliyat olduğu ayakta duramadığı için gelmediği, sonra bu gelemeyişi de telafi etmeyip 1 sene sonra dışarıda bir erkekle gördüğü için edepsizce davrandıkları anlatılıyorlar.


Ama Filmde, ameliyat sebepleriyle gelmedikleri kayınvalidesi ve kayınbabasının yanına Gerry mektup bıraktım oraya dedi diye gidiyor ve anne baba oldukça ilgili davranıyor ve de gelemedikleri için üzgünlüğünü dile getiriyor. Bu konu da beni çok rahatsız etti ya! :/

Kitapta olmayan ve filmde yeralan bir karakter var ki; keşke Daniel olmasaydı da filmde, o karakteri daha çok seyretseydik! Karakter adı William, Gerry'nin çocukluk arkadaşı ve İrlanda'da tatile gidince tanışıyorlar aslında. Hem oyunculuğu hem makul ve ilgili tavırları, Gerry kadar sarıp sarmalaması ve anlaması Holly'i; beni çok ama çok mutlu etmişti... :/ 

(William karakterini oynayan oyuncu, Jeffrey Dean Morgan! Adamım çok çok iyiydin, filmdeki en iyi sendin!) Üstteki kolajda, William ve de Daniel var, bakın da siz karar verin karizma hangisidir diye... :)



**

Bunlar da ekstra bilgiler olsun madem;


Kitapta Gerry yaz tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar deniz ortasında deniz yatağında mahsur kalıyorlar. Sahil Güvenlik kurtarıyor... 

Filmde Gerry İrlanda'ya kış tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar gölde balık tutmaya çıkıp, sandallarının küreklerini düşürüp gölde mahsur kalıyorlar. İrlanda'da Gerry ile arkadaşlık etmiş yakışıklı müzisyen gelip kurtarıyor! (William efendi! :))

Kitapta Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve cesaretle hayata atılmasına uğraş veriyor. Holly çok itiraz ediyor, orası kitabın en önemli noktası belki de, önceden düştüğü gibi düşmekten korkuyor sahnede ve rezil bir sahne performansı öncesinde tuvalette saklanıyor. Sonra çok zor olsa da Sharon onu sahneye çıkmaya ikna ediyor. Sahneye çıkıyor, yuhalanıyor. Çok kötüydü diyorlar, herkes hem fikir oluyor. Ama başardığı için yine de tebrik ediyorlar ve ailesi her konuda destekliyor!

Filmde Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve sahneye çıkması gerektiğini söylüyor. Hayır diye itiraz etse de, gergin görünse de; Holly çok zorlanmadan sahneye çıkıyor ve şarkıyı söylediğinde sesini çok duru görüyoruz. Şarkısını güzel götürüyor ve bitirirken de oldukça iyi alkış alıyor ama herkes çok kötü olduğu konusunda onaylayıp duruyor. Ne saçma ne saçma!?

***


Bu arada oyuncu seçimlerine de değinmem gerekir; Gerry seçimi ne kadar doğruysa, Holly seçimi o kadar felaketti film için. :/ Hilary Swank, maalesef bu filme yakışan bir kadın oyuncu olamamış. Arkadaşlar arasında oynayan Lisa Kudrow olabilirdi onun yerine veya Emma Stone olabillirdi. Emilia Clarke da olabilirdi. Jennifer Lawrence olabilirdi. Ama Hilary Swank, çok havada kalan bir oyunculuk sergilemiş...

Bir de kitapta olduğu gibi filmde de olan Daniel isimli bar sahibi arkadaş vardı; maalesef onun da oyuncu seçimi felaketti. Adam çok sarhoş gibi veya saf bakıyor. Kitapta çekici ve yakışıklı diye bahsedilen, hoş sohbet Daniel; filmde asla öyle değildi! Sanki sapıklık için Holly'e yaklaşan, saf kötü bir birey gibiydi. (O karakteri oynayan oyuncu da Harry Connick idi..) Yukarıdaki kolajda onun da resmi yer alıyor, bakın karar verin! :(


***
Diyeceğim o ki;

Filmi olan kitaplar arasında bu kitabın filmi, benim için hayal kırıklığı olan bir eser oldu! 

Biz ki Alacakaranlık ve Harry Potter kitap serilerinin filmlerini izledik. O kitaplarda da eleştiriler yapıldı elbet ama ana karakterlerin etrafında dönen hikayeyi bu kadar derinden değiştiren hiçbir filmi olmadı. Bu film ise filmi ayrı kitabı ayrı bir hikaye halini almış yazık ki, çok üzücü bir durumda şimdi!

Ben hep söylüyorum, istenince bu filmler de çok güzel yapılabiliyor; Alacakaranlık, Göçebe, Senden Önce Ben, Kocan Kadar Konuş, Zaman Yolcusunun Karısı gibi... Bu bahsettiğim eserler, kitaplarını okuduğum ve filmlerini izleyip yazılarını yazdığım "Filmi Olan Kitaplar" yazı dizimin parçaları üstelik... :) O yazılarımı bu linke tıklayarak aşağılara inerek bulabilirsiniz... =)

Kısacası; filme puanım 2,5 iken, kitaba puanım 10. Kitapta istediğim duyguları alabildim. Çünkü konu bütünlüğü, zaman sınırlaması olmadığından, gayet net sağlanmıştı kitapta. Ama film için konuları azaltmak gerekse bile, hikayeyi değiştirmeden yapılabilirdi. Ana hatlar verildikten sonra, çok da güzel bir film çıkardı bu hikayeden...


Sınıfta kalan bir Filmi Olan Kitaplar yazısı oldu, ama neyse ki sadece filminden ötürü. Kitabını da beğenemesem dehşete düşerdim sanırım. :)

Ama şu konuda çok net emin olalım, sadece filmi izleyen güzel izleyiciler; BU FİLM ROMANTİK KOMEDİ DEĞİL! BU FİLM ROMANTİK DE DEĞİL!  Bunda hem fikir olmalısınız, romantik olan Gerry imiş; ona lafım yok. Bir de William'a; ah William, üzümlü kekim... =)


Saygılar, Sevgiler ve de buraya kadar okuduğunuz için çok çok teşekkürler diyorum... :)
Diğer yazılarımda görüşmek üzere...


13 Ağustos 2024 Salı

Geçen Haftanın Cumartesisi - 03.08.2024 Cumartesi

Yaş 32, doğaya daha da fazla ait hissediyorum kendimi...




Doğa içinde daha rahat, daha içten huzurlu ve de kendimdeymişim gibi. Son zamanlarda teknolojinin gelişmesiyle gerçek ilişkiler kurmaktan uzaklaşan insanoğlunun her fırsatta yüzleşmesi gereken şey, doğal hayat içinde yer aldığında ne hissediyor bir bakması gerektiği bence.

Gemlik'in yüksek kesimlerde köylerinden birinde, Haydariye Su Düşen Şelalesinin kenarındaydık bugün. Şelaleye akan suyun oluşturduğu dere kenarına kurulduk. Ördüğüm örgümü, okudum kitabımı ve dumbell'ımı aldım geldim. Annem, babam ve ben. Annemin dayısıgilin arsasına geldik sabahtan. Güneş vurana kadar orada idik, sonra güneş çıktığı an erzaklarımızı toplayıp şelaleye doğru geçtik.

Doğaya çıktığımda küçüklüğümden beri en korktuğum şey böcekler meselesi oldu bu zamana dek. Son senelerde kendimi geliştire geliştire meğer bugüne dek getirmişim. Vızıltı duyduğum an, kanat sesi duyduğum an (böcek, arı vs) çığlık atan benim üzerime; bugün arı kondu. Önce kolumda gezdi, korkmadım değil ama sakin kalmaya uğraş verdim yine de! 

İlk Vızıltıları duyduğumda yüreğimin korkusu beni ürküttü, nasıl burada akşam geçecek dedim. Sonra okuduklarımı düşündüm, hayal et hiçbir şey olmayacak. Sonra sakinledim, ferahladim. Sürece sadece inandım, çünkü en dip noktada idim ve ya o ya o kısmında idim.

Bir an sesimi çıkarıp, "anne baba bu arı sürekli üstümde geziyor ama korkuyorum" Dedim. "Bizim de burada var arı, korkma bir şey yapmıyor." Dediler. Onlar dere suyunun içine attıkları masanın çevresinde oturuyorlardı, ben derenin kenarında başka masada... 

O vızıltıya o gün dahi alışamadım, ama biraz olsun direncini kırdım hassasiyetimin. En fazle ne olur? İğnesini batırır, canım acır,  iğneyi çıkartırlar ve hastaneye gideriz hemen. (Acaba benim arı sokmasına alerjim var mı?)

Gün bitti geçti bile ama o vızıltıya hala alışamadım, duyduğumda en inceden içimi oyuyor o ses. Ama hassasiyetim azaldı biraz, çok şükür... 

En garipsediğim ana gelince; önce boynuma vızıldayarak gelen, sonra da sesi kesilir gibi olunca koluma yürüyen bir şeyi karınca sandım. Elimi uzatınca arı çıktı elime, parmağımda bir arı ve ben hiç kalp çarpıntısı olmadan arıya bakıyorum. Efsane bir andı ve bu anlar yaklaşık 5-6 senelik kendini böcek korkusu sebepli teskin etmeye çalışan birinin yaşadığı iyileşme anıydı... 

*** 


Doğa içinde geçirilen bir gün, arıya dokunduğum ve vızıltıya geliştirdiğim dirençli bir gün; okuduğum kitabi yarıladım, elimdeki örgümün yarım yumak ipini bitirdim...

En çok da dinlendim; hiçbir ekran veya dış ses olmadan kendimi dinledim. Çünkü bu bölgede telefonlar çekmiyor, radyo almayı unutmuşuz ve telefonumda da kayıtlı müzik bulunmuyordu. En son ne zaman böyle bir mekanda bulundunuz? 

Ben günün sonunda kendimi evde bu kadar verimli olmadığımı düşünürken buldum. Yaptığım çok bir şey yoktu ama daha diri ve net görüyordum uğraşlarımı. En azından düşüncelerim bile temiz ve bana aitti. Kimsenin derdiyle dertlenmeden, aşırı empatiden, duyarlılıktan, benim olmayan hisler bilgiler ve de uğraşlardan uzak... 

Bu çok şey demekmiş, farkettim. Oradan geldim geleli dikkat etmeye karar verdim, baktığım gördüğüm empati kurduğum ve dert edindiğim haberlere çok odaklanmayacağım.

Hayat geçip gidiyor da, gerçekleştirmek istediğimiz hayaller adına uğraş vermemiz gereken zamanlarımızı erteliyoruz çoğunlukla. Yerine olmadık üzüntüler ve endişeler koyuyoruz. Sanal görsellerin yapay mutluluk hormonu salgılamasına kapılmış durumdayız. İşte bugün bunlar acı geldi bana...

03.08.2024- Cumartesi, Su Düşen Şelalesi Çevresi

24 Mayıs 2024 Cuma

Dürüm Raporu - 24.05.2024

 

Aslında bu yazı başlığının böyle olması aklımda yoktu, kendi kendime aklıma soktum bu sabah. :) Durum raporu yerine Dürüm Raporu yazarak dedim ki, "Dürüm gibi sıktı beni bu rüyalar, o sebepten." Bitti geçti gitti inşallah!


1 haftayı geçmiş zaman dilimi içinde her sabah kötü uyanmamın, kabuslar görmemin ardından bugün kabussuz uyandım. Sadece ve sadece rüyamda Asyalılarla uğraşıyordum bu sabah, ki bir asya dizisi izlediğim için şu sıralar; kabul edilebilir bir rüya şükür. (Bir çinli, bir koreli, 10 tane de Japon buldum mu tamamdır! diyordum kendi kendime! :D)

Neyse öyle böyle bu sakin sabaha uyanabilmemin ardından, yazmaya gelebilirim dedim yine. Çünkü kötü uyandığım sabahlar gün boyu kafamda kötü senaryolar mevcuttu. Şimdi silinmiş gitmiş gibiler. Belli ki çok sıkılmıştı canım veya nazar denen şeydi! Olur mu olur. Yer gök dua ile der annem, dualara sığındım ben de yine. Kendim okudum geçmedi, okuttum kendimi bir teyzeme. İki günde geçti işte ve buradayım işte...


Sanırım en büyük korkum ergenliğimde bir dönem yaşadığım gibi, bu rüyaların da günümü kapsaması idi. Ki bana dualar okuyan teyzemiz, "Sen korktukça aslında büyütmüşsün yine onları." dedi. Hangi korkumu böyle büyütmedim ki... Diyorum şimdi.

Süreç bir sabah dilimi ısırarak uyanmam ile başladı, sonra her sabah başka şekillerde kendini tekrarladı. Rüyamda kendimi sinirli ve üzgün halde, çenem kitlenmiş görmüştüm ama rüya olduğunu farketsem de uyanamadım. Canım acıyordu ve uyandığımda cidden dilimin arka tarafta bulunan bir yanını sadece rüyamda değil gerçekte de çok sıkı ısırdığımı farkettim. İki gün ağrıdı dilimin o yanı... :)

Devam eden rüyalarımda sürekli tehdit edilir, kaçar ve kovalanır hallerde görerek geçirdim gecelerimi ve bir kısmını hatırlayabilsem de gerisi kayıp halde. Beni en çok yıpratan da hatırlamasam da korku içinde nefessiz uyanmalarımdı.

Sıkıntıda olduğunuzda karşınıza çıkan her şeye canınız sıkılabilir ya, belki de öyle büyüttüm içimde sıkıntıları. Ardı arkası kesilmedi sabretsem de işte. Şimdi diyorum ki, "Evet, çok şeye canım sıkıldı da duyuramadım. Belki ondandır."

Son yazımda da dedim ya "Sabrım Yorgun", kendimi anlatamamak ve uğraşlarımın görülmemesinin beni çok ama çok sinirlendirdiği haftalar geçirdim. Ama geçti bitti dediğim anda böyle rüyaların ortaya çıkması, kim demişti hatırlamıyorum ama "hayatın sen bakarken soyunamıyorum demek gibi bir huyu var"mış ya; o vakitler görmeyip, sabredebilir hale geldiğim vakit rüyalar doldu gecelerime... Belki de...


Tüm bunlara rağmen bu hafta 0.50 kg'lık Dumbell'dan 0,75 kg'lık dumbelları kullanarak hareket yapmalara geçtim. Kademe atladım yani... Bu durum en son uzay terapi aldığım 2018 senesine kadar hakimdi. Uzay terapilerimi bitirince, ne kadar uğraştıysam da kademe atlamayı beceremedim. Düzenli yapmalarım adına çok motivasyonumu götüren durumlar vardı (pandemi, engeller, can sıkıntıları vs vs). Şimdilerde bunların sadece bahane olduğunu elbet biliyorum, bakmayın siz bana! :)

* En başta yine 10 taneyi yaparken bile zorlanigor olsam da, daha 3 günün sonunda 15 tane yapabilir hale geldim bile. 0.5 kg'dan daha hizli işleyecek surec dilerim ki. (Çünkü sabredemiyorum. :))

İçinde bulunduğum dönemde 2013-2014, 2018-2019, 2021-2022 senelerinde de olduğu gibi azimli ve bu durumdan hoşnut buluyordum kendimi. Ama işte hala aşmam gereken durumlar var, neden her anlamda daha fazla ilerleyemiyorum bilmiyorum. (İçsel ilerlemelerimden bahsediyorum) 


İşte üst paragraftaki gibi düşündüğüm haftalarda çok sık karşıma çıkan bir kitabı da aldım bu hafta. Pazartesi gününün ilk saatlerinde sipariş etmiştim, Salı sabahı elime geçti. Bir günde yarısına kadar geldim, içindeki istekleri çağırma mevzunun bilimsel dayanakları beni çok memnun etti. Derseniz ki denemeye başladın mı, Salı gününden beri daha ağır halde kötü rüyalarımla uğraşıyordum! Teknikleri denemeye halim var mıydı ki acaba? =) 

Hayatında istediğin başarılara, mutluluklara ve kişilere kadar odaklanan kişilerin sonucunda hayatına çekebildiği durumları anlatıyor ki; benim en memnun olduğum konu "sağlığı adına çalışmalar yapanlar" oldu. Sağlık durumunu sadece istemek mi? Ben bunca zaman istemiyorum da ne yapıyorum diye ben de düşündüm tabii ki! Ama kitabın buna da bir cevabı var, korkularına ve üzüntülerine odaklanma diyor. Ben bir haftadan fazla zamanı onlara odaklanarak kendimi odaklanmaktan alamadan geçirdim. Korku ve endişeye mahal verirsen, isteklerin bir nevi bloke olur diyorlar. Tamam, herkes bir şeyler söylüyor bu sıra ve hepsi de kendine göre haklı. Ama neye odaklanırsan onu büyüttüğün de bir gerçek, üstelik benim de kabullendiğimi söylediğim bir gerçekti; şu birkaç haftaya kadar yine odaklı idim güya...



Neyse, kitap sayesinde size odaklandığım noktayı söyleyeyim ve bir küçük öneri vereyim istiyorum; ne olsa o benim onu sevdiğimi biliyor, ben ne desem de o kaldırır diye düşünerek en yakınınızdakilere dilinizle çok yüklenmeyin. Çünkü sizi sevseler ve sizin onları sevdiğinizi bilseler de, "Bak bu sözlerin beni incitiyor" demesine rağmen devam ediyorsanız sözlerinize aksini düşünmeye başlıyorlar. Bundan ötesinin zorbalık olduğunu ne olur unutmayın... (Yeri geldi, nereden nasıl yeri geldi bu konunun diye sormayın!) (:


Hafta boyu örgü ördüm, okudum, egzersiz yaptım ve gündemdeki haberlerde iki şeye odaklanmadan duramadım. Çok ama çok canımı sıkan iki madde vardı; 

Birincisi İran Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı vefat ettikten sonra sevinen iranlı kadınlar adına, "ama ölen kişilerin arkasındaki kişiler sorumlu idi, ölüye sevinmek nedir diyenlerin bakış açıları (ölüye sevinmek değildi bu, anlaşılamaması ne acı), 

İkincisi de ülkemizde sokak köpeklerine katliam niteliğinde yapılması tasarlanan, uyutulma adı altında öldürülme yasa tasarısı... "Yaradanı yaradandan ötürü severiz" diyen ataların evlatlarının, doğanın sahiplerini bu hayattan söküp atma hakkına sahip olduklarını düşünmesi çok ama çok üzücü!


Şimdi ilk maddeye canımın neden sıkıldığını kısacık anlatacağım; bir kadının şu devirde, kendi cinsine yapılan zulme ses çıkaramamasını kabul edemiyorum. Helikopter Kazasında ölen iki devlet adamı, İran'da süregelen kadın cinayetleri ve idamlarının bizzat onay mercii miydi? -Evet! Karşı çıkabilirler miydi? -Bitabii. Konu burada kapanması gerekirken, ölünün ardından konuşulmaz diyerekten var olan suçu ve suçluyu öldü diye görmezden gelmek bana doğru gelmiyor. Erkeğe de yapılsa kadına da yapılsa, zulümü savunandan yana olmam ve olanlara da sesimi çıkartma hakkımı savunurum. Tekrarlamak istedim, ben bu durumu "ilahi adalet" olarak görüyorum. İranlı kadınlara özgürlükleri yolunda yeni kapılar açılmasını temenni ediyorum!


İkinci maddeye gelirsek de; bir haftadır sesimi çıkarmıyor gibi görünsem de, anlam veremeyerek çok içerlendim bu duruma! Bu ülkede birçok suçluya adil davranılıp hukuk önünde "nasıl ya" diyeceğimiz kararlarla serbest bırakıldığına şahit oluyorken, doğasını katlettiğimiz köpeklerin "kümeleşiyorlar ve saldırıyorlar" diyerek öldürülmesine ses çıkarmamak ne kadar mantıklı? Bu durumu savunan, "Ama köpekler de saldırıyor ve öldürüyor!" diyenler; hiç tecavüzcüsünün müebbet yemesini geçtim, adil şekilde yargılanarak tacize uğrayanın suçlanmadan hapse atıldığını gördünüz mü? Yani siz diyorsunuz ki, yaşatabilmenin ve sahiplendirebilmenin yolu varken; 30 gün içinde sahiplendirilmezse öldüreceğiz, çünkü onlar doğada başıboş geziyor! İnsanoğlunun vicdansızlığını nasıl görmezden gelip hayatıma bakabilirim, diyorum ki hemen üstüne bir merhametsiz tavır patlak veriyor... 


Bu arada ne yapılabilir konusunu da araştırıyorken, Cimer üzerinden başvuru yap seçeneğini açıp yönetime katıl ve sokak hayvanları adımlarını takip ederek karşınıza cıkan ekranda bu konuya dair yazabilirsiniz! Bugün köpekleri, yarın öbür gün de ses çıkarmayan her şeyi herkesi öldürüp susturamasınlar diye; vatandaşlık görevimizi o canlar için yapalım. Şahsen ben sadece bir hayvansever olarak değil, acı çekerek hiçbir canlının öldürülme sorumluluğunun bir insana kalmayacağına inandığım için sokak köpeklerine dokunulmasın diyorum. Bir de şu var ki, bugün doğanın dengesini bozarsanız en büyük hesap yine biz insanlığa kalır. Ödeyelim ödeyebilirsek demeden önce, elimizden geleni yapabiliriz umarım. 

Barınakları gönüllü kişilerle bile çevirebilecekken, devletimizin öldürmeyi tek seçenek görmesini kabul edemiyorum! Sevgilerimle... 


**

Dürüm Raporumun sonuna geldim. Böyle bir hafta geçti, emek vererek bir sonraki haftayı daha iyi bitirebilmeyi diliyorum kendime ve sizlere. Öncesinde dolu dolu bir haftasonu geçirebilmek için, eskiden de yaptığım gibi bir film bir şarkı bir de kitap bir de film önerip gidiyorum o zaman; =)

Bir Şarkımız; Yeni Türkü - Sezenler Olmuş (iki gündür özlemle dinlediğim bir parça)

Bir Kitabımız; şu anda da okuduğum ve herkese ilham olabileceğine inandığım kitabım, Rezonans Kanunu - İsteklerin Yönetimi Pierre Franckh.

Bir Filmimiz; alttaki dizeler aklıma geldiğinden sebep, Zindagi Na Milegi Dobara (2011). Hint yapımı eğlenceli ve sakinleştiren bir film. Bazen aklıma gelen şu dizeleriyle iyi ki izlemişim, dedirtiyor bana;


Yüreğinde huzursuzluk varsa, 

Yaşıyorsun demektir.


Gözlerinden hayallerin okunuyorsa,

Yaşıyorsun demektir.


Esip geçen rüzgarlar gibi özgürce yaşamayı öğren,

Denizi deniz yapan, akıp giden dalgalar gibi akmayı öğren.


Yaşadığın her ana kollarını aç, 

Coşkuyla karşıla onu.


Her anın sana yeni bir manzara sunsun.


Gözlerinde o merak varsa, 

Yüreğinde huzursuzluk varsa,

Yaşıyorsun demektir...


İyi haftasonları dilerim hepimize...

20 Nisan 2024 Cumartesi

Sevgili İnternet Günlüğüm; "Memleketime Çoktan Bahar Gelmiştir..." - Nisan 2024


Sevgili İnternet Günlüğüm; 

Bloğuma yeniden dönüş yapayım derken sana bile yazmayalı çok zaman atlattığımı farkettim. Seni seçtim gibi bir durum oldu yine. Çok özledim, ciddi ciddi yazmayı çok özledim. Ama neden yazamadığımı neden yazmaktan uzak durduğumu şimdi konuşmayalım. 

31 Mart 2024'te bir seçim dönemi atlattık, değişim dönüşüm geldi ülkemize. Gerek o sebeple gerekse de hemen öncesindeki iki günde artan sıcaklıklar dolayısıyla, "Memleketimize çoktan bahar gelmiştir" duyurulur! =)


***

Baktım da en son bu tarz Ocak ayı sonunda yazmışım buraya, o yazımı burada bulabilirsiniz. (Bir de sonrasında, arkadaşım için bir yazı yazmıştım; esas bundan öncesi yazım da odur. Onu da burada bulabilirsiniz.) Ondan beri de değişen çok büyük bir değişiklik var mı hayatımda diye düşündüm, daha çok örgü öğrendim ve daha çok okudum ve de instagram hesaplarımda daha çok paylaşım yaptım. En büyük değişiklikler bunlar oldu sanırım. 

Ben bu kışı herkesten daha zor geçirdim sevgili günlük, soğuk olmadığını iddia ettikleri soğuk zamanlar kaslarım beni çok sınadı. Havaların ısınmasına en çok ben sevinmiş olabilirim, son bir haftadır daha iyiyim; ağrılarım ve de psikolojik durumum açısından. =)



Özellikle Şubat ayı Astım sıkıntısından gözümü açamadığım bir aydı. Nefes alamıyordum ki, dönüp yazı yazmaya dermanım olsun. Şarjlı nebülazitör aldım o ay kendime, günde 3-4 kez ilaçla kullandım da toparladım sonrasında. Üstteki fotoğrafta da gördüğünüz gibi... Kitap okudum öksürmeden durabildiğim aralarda, nefes alamamak gerçekten büyük bir eksiklikmiş tekrar anladım. Allahım kimseyi nefessiz dermansız bırakmasın...

Hal böyle olunca Şubat bittiği gibi "oh" çektim. O ayı daha çok, ördüğüm örgüler sırasında izlediğim filmlerle geçirdim. Bir tane de dizi sığdırabildiğim o aya, "Kuş Uçuşu". Bugün de 11 Nisan'da 3. sezonu gelen son sezonu izlemeye başlayacağız yeğenim Kağan ile... =) Kağancımla izleyeceğiz diye ben girişmedim bile izlemeye, geç kaldık herkes gibi ilk haftadan izleyemedik... 


Mart Ayına Gelince...

Ağustos 2023 sonunda aldığımız akülü sandalyemin üzerinden düştüğüm Ekim ayından sonra başlattığım tüketici hakem heyeti süreci, Mart başında tamamlandı. Nisan ayının başında da iade kararıyla alacağımız miktarın tamamını aldık. Ekim'de ilk defa fren sistemi çalışmayıp sağ tarafına dönüş yapamadığı için sol tarafa boşluğa çekerek, bir yokuş üstünde iken düşmüştüm üzerinden. Bu benim akülü sandalye ile geçirdiğim ilk ve tek kaza şu ana dek. Bu durumu tüketici hakem heyetinden karar çıkana kadar çok savunmam ve de ispatlamak için uğraşmam gerekti. 

Sonucunda bilirkişi incelemesi ile durum tespit edilip, iade hakkım onaylandı. Martın ikinci haftasında kararım elime ulaştı, ben de satın aldığımız medikal dükkanı aradım. Onlar da anlaşmamız sonucunda taksit taksit ödedi...


Bilirkişi geldikten sonra elimdeki eski sandalyemi alelacele tamire göndermiştik bu arada. Elime karar ulaşmadan birkaç gün önce de o nispeten toparlanmış geldi. Aküsünü değiştirmişti Nilüfer Belediyesi Akülü Sandalye Tamir Atölyesi. Emeklerine çok ama çok teşekkür ederim. Bursa'da yaşayan vatandaşlarımızın herhangi bir sorununda akülü sandalyesini oraya götürebileceğini bilmesi lazım. Bunu da buraya iliştireyim dedim. Senelerdir var olan en güzel hizmetlerden biri... :)

Bu konuda eklemek isterim ki; gerek akülü sandalye kullanan arkadaşlarım ve gerekse de yakınlarına, lütfen size "akülü sandalye yokuş çıkmaz ve inemez" diye inandırmaya çalışmalarına razı gelmeyin. Şimdiki akülü sandalyem, fren sistemi aktif halde çalışarak yokuş da iniyor yokuş da çıkıyor. Tek sorunu elbette ki yokuşların dik bölümlerini çıkarken biraz arkadan destek verilmesi gerektiği oluyor. Ama herhangi bir yokuşu inerken, beni fren sistemi eksik halde savurup atmıyor sürüklemiyor. Kontrolü bıraktığım gibi durmasını biliyor... :)

Yani eğer elinizdeki ürün arızalı ise, tüketici hakem heyetine başvurmaktan ve hakettiğiniz gibi iade edebilmek için savunmanızı yapmaktan geri durmayın. 


Mart 2024'ün Diğer Konularına Gelirsek;




Mart ayı okumakta da zorlanmadığım ve nicedir üretimde olduğum birçok örgü projemi de tamamladığım aydı. Ay başında 5 Mart 2024 Salı günü, bir kadın girişimci platformunun etkinliği vardı İstanbul'da. Ona katıldık. Etkinlik detaylarını buradaki instagram paylaşımımda bulabilirsiniz. Benim için değişiklik içeren bir etkinlikti. Annem ve babamın da desteğiyle gittim, Mayıs ayında belirlenecek bir durumlar olacak umarım bu konuyla alakalı. Bakalım kısmet diyorum şimdilik... :)

Mart ayının yarısı Ramazan idi, özellikle kişisel bakım ürünleri sattığım işimde en durgun olan aydır Ramazan; o sebeple de durgun geçmişken sarıldım örgülere. Bir sürü ip alıp siparişlere başladım. Onun haricinde Bursa Kitap Fuarı ziyaretimiz ile bir sinema etkinliği sığdırdık o aya arkadaşım Gülin ile... Özellikle benim için ikisi de apayrı bir deneyim oldu. Birincisi ilk defa bir arkadaşımla Bursa'ya gittik, Gemlik'ten otobüsle beraber. Bir diğeri de 2018'den sonra ilk defa sinemaya gitmiş olmam ki, ilk defa bir arkadaşımla beraber sinemaya gitmem de cabasıydı... :) Mart yine benim için bir özgürlük ilanı gibi oldu, çetin bir kışın ardından yani...

Kitap Fuarından 12 kitap aldım, üstteki fotoğrafta biri görünmüyor. Eklemeyi unutmuşum sanırım. Sene boyunca yaptığım toplu kitap alışverişimin en karlısı idi sanırım. Gün boyu 500 TL harcadım, 450 TL'yi kitaplara verdim. İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle bu fiyata 12 kitap almak sürekli mümkün olabilen bir durum değil... :) (Bu kitaplardan şimdiden üçünü okudum bitirdim bile.)


VEEE NİSAN AYINA GELELİM



31 Mart seçimleri ülkemiz adına gerçekten bir baharın gelişini simgeliyor. Değişim her zaman iyidir, a parti b parti için söylemiyorum cidden. Ama bir ülke üzerinde sürekli egemen tek bir parti varsa ve değişim adına bir şey olmadığına dair şikayetlere rağmen ocu bucu bölünmeleri de oluştu ise, oraya değişim şarttır. Seçim sonuçlarını böyle yorumlamayanlar da, bence fazla taraf tutuyordur. Cumhuriyet sisteminde yaşıyoruz ve değişim hepimizin hakkıdır diyorum. 5 sene boyunca memnun olmadığınız yönetimi değiştirmek her il ve ilçenin hakkıydı. Çoğunlukta memnuniyet varsa elbet devam etsin ama "memnun değiliz ama başka kim yönetebilir ki?" kafası çok başka bir durum. Hoş olmayan durumlara karşılık geliyor bence...

Chp'nin başarısını kutluyorum, nasıl daha önceki seçimlerde de ülkemiz için hayırlısı neyse o olsun dediysem aynı öyle. Bir oyumuz vardı, biz de onu verdik. Dilerim bu 5 sene için de ülkemiz adına yine en hayırlısı en güzelleri olur... :) 

**

Örgü kursuma tam katılım göstermeye devam ediyorum bu ay da, Ekim ayında başladığım örgü kursumda daha şu son üç aydır tığ işi örgüleri kavramış halde kendim örmelere de başladım. Bu durum beni bu sene en çok mutlu eden konulardan biri. 

**

Bu ayın son ve en önemli konusu, beslenmeme dikkat ederken egzersiz düzenime de geri dönmek oldu. Son 1 haftadır, oturduğum yerde Leslie ile "walk at home"a geri döndüm. Eskiden 15 dakika boyunca yapardım, yapabilirdim. Bu hafta maalesef 5 dakikayı iki sete bölerek yapabiliyor olduğumu gördüm. Bu benim moralimi bozmuş da olsa, devam ettirirsem bu rutini, yeniden 15 dakikaya çıkabileceğime inancım var... Yeme düzenim kadar gerdirmelerime dikkat edip, adımlamalarımı da odaklanmayı koydum yani aklıma. Umarım bundan sonra bırakmadan devam edeceğim... 

***

Bu benim bloğuma dönüş yazım olsun istiyorum bir de. Nicedir beklediğim yazı rutinime beklediğim dönüşüm olsun, devamı gelsin yazılarımın ve anlatımlarımın... Size diyecek çok şey biriktirdim ve biriktireceğim yine. Çünkü yazdıkça daha çok varım, tam anlamda yazamayınca eksikliğim baki maalesef ki... Gölgem eksiliyor sanki yerden, biraz öyle hissediyorum kendimi... =)

Velhasıl, iyi ki okudunuz ve iyi ki oradasınız demek istiyorum yeniden. Şimdilik aranızdan ayrılıyorum ama en kısa zamanda yeni bir yazımla dönebilmek üzere. 

Sevgilerimle, Didem Köse... (:




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...