Ekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2021 Pazar

Sonbaharın Adı Soğuğun Acı Tadı - 10.10.2021


Başlığım çok mu acı oldu? Benim için böyle ama üzgünüm! =) Sonbaharın adı güzel, hissiyatı özel olabilir ama benim için soğuğunun tadı çok acı... Kışı geçiyorum şimdilik, o daha da zorlayıcı oluyor çoğunlukla. Ama sıcaktan soğuğa geçmek de epey zorlu. O geçiş esnasında çektiğim sıkıntılar; bir buza sıcak su dökmek gibi ya da sıcak bir şişeyi soğuğa koymak gibi sarsıcı. O materyaller acı çekmiyor olabilir, ama ben onların yerine acı çekiyorum sanki...

Magnezyumumu ihmal etmeden içiyor olsam da, son bir haftadır katlanarak artan ağrılarıma karşın iyi de idare ediyorum aslında. Ama ne yalan söyleyeyim, geceler yine çok zorlu olmaya başladı. Geç uyuyabiliyorum ağrılardan sebep, uyanmakta zorlanınca da güne yansıyor etkileri. Bu sonbahar da soğuklara karşı bu tepkilerle başa çıkmak için uğraş veriyorum... :)


Kendi halinde geçip, verim aldığımı düşündüren bir haftayı geride bırakıyorum. Kitaplarıma da örgülerime de, kendimi iyi hissettiğim halime de kavuştum yine; olabildiğince. Üstteki kolajda benim bu haftama dair fotoğraflarımı görüyorsunuz. Kendimi hissettiğim şekiller adına konuşmak istedim bugün de... :)

Geçmişte kalan haftalarda soğukların başladığı zamanlarda "durakladığım" diyebileceğimiz zaman dilimi yine geride kaldı şükür. Aslında yine soğuk sebepli kasılmalarımdan ötürü zorlandığım bir hafta idi ama ona rağmen okumalı örmeli ve olabildiğince de yazmalı geçmesi beni çok iyi hissettirdi... Zira kasılmalarla dolu bir mevsim geçişinde, kitap okumak örmek yazmak mümkün olmamaya devam etmeliydi. Şükür ki, iki haftalık kendimi kötü hissetme ve de sevdiğim bu şeyleri bile yapmayı istememe hallerim çabuk bitti! =)

Üst kolajın son fotoğrafı var ya, hani en altta sağdaki özçekimim; o fotoğraf nihayet gün içerisinde de kalın sweatshirt giymiş olmamın ve artık gün içerisinde üşümüyor olmamın mutluluğundan ötürü ortaya çıktı! (uzun kollu kazak olmayan tişört demek istiyorum yani, Türkçe'de tam karşılığı yok gibi hissetmek çok kötü!). :) Neyse, üşümüyorum ya artık gün içinde de; evde kışlıklarına en erken kavuşan ben oldum, annemle babam hala tam anlamıyla üşümüyorlar soğuklara rağmen... :)

İki kitap bitirdim bu hafta; Aşk Bekliyor (Kerime Nadir) ve Kış Bahçesi (Kristin Hannah) adlı kitaplarımı. Elimde idi ikisi de, Kış Bahçesi'ni elime alalı bir hafta olmuştu ve o kadar güzel okudum da yine çabucak bitti ki! Kristin Hannah benim için kadın drama yazarlarında kraliçe resmen... Kitapla ilgili 1000Kitap hesabımdaki yorumumu burada bulabilirsiniz. 

Nihayet kendime kazak örmeye başladım bu arada. İki bere yapmam gerekiyordu, ipleri elimde duruyordu zira. Onları bitirdim ve nihayet başlayabildim bu hafta kazağıma! =) Düz örgü yapıyorum, ip kendiliğinden renkli zaten. Ama bu benim ilk hırka deneyimimden sonra bir diğer büyük örgü deneyimim olacak. İlk kazağım düz örgüyle öğrenmem üzerine olsun ki, sonrasına modellilerine de başlayacağım inşallah... 

Dil çalışmalarıma ve de günlük yazılarıma da döndüm ki, tekrarlamalıyım bunda şu yazımın etkisi büyüktür; Erteleme, İstifleme, Okuduğun Kadar Yaz... Kendimizi bu şekillerde motive edip ifşalamaktan vazgeçmeyelim. Yapmak istediklerimize dair bizleri çok güzel teşvik ediyor resmen. Bloğumda yazmasaydım eğer, "ben bu sıra çok boşladım kendimi, oysa bunları yapmak istiyorum" diye; hadi şimdi başlayayım o zaman, diyemezdim sanırım... :)

Bu haftaya dair bir haberim de var size, beklediğim o güzel haber geldi; önümüzdeki pazartesi ve çarşamba gününden itibaren, yıllık ek fizik tedavilerimi almaya başlıyorum. (: Şu son iki haftadır bu durum beni en çok motive eden konular arasında baş sırada! Ne kadar çok fizik tedavi, o kadar çok iyilik sağlık demek benim adıma ya; 2018'den beri iyilik sağlık durumum yer yer düşüp artıyor, malum her şey üst üste geldi pandemiyle beraber. O sebepten, yeniden o daha çok tedaviyi almanın gücüyle toparlanmaya öyle ihtiyacım var ki; siz düşünün gerisini yani! Bugün heyecanla erkenden yatacağım, iki haftadır yattığım gibi uyuyamıyorum ama bugün bu durumun varlığıyla çok iyi uyuyacağım inşallah! 

Buraya bu tedaviye yeniden başlıyor olmama dair bir hedef bırakayım mı? İlk hedefim 2018'deki gibi yeniden ayakta desteksiz durabilmeye başlamak. Sonra da destekle de olsa adım atabilir hale gelebilmeyi hedefliyor olacağım... :) Düşünün ki, haftada sadece 40'ar dakika olmak üzere iki ders alabiliyorum sadece. Ama ek tedavimle beraber iki ders daha alabilme hakkıma kavuşuyorum şimdi yeniden! 2018'e kadar 3 sene boyunca haftada 4 ders alabildiğim fizik tedavi rutinime dönüyorum kısmetse. Allahım utandırmasın, iyi işini bilen ve sevenlerle karşılaştırsın inşallah. Aminn... :)





Dün ise annem ablam ve yeğenlerimle Bursa'da AVM gezileri yaptık, biraz mecburi idi; yeğenlerimin kışlık kıyafet ihtiyaçları vardı. Alabildiniz mi derseniz, ikisinin de ihtiyaçlarından sadece birer tanesini alabildik. Her şey ateş pahası olmuş! Kağanıma mont, Defneme de uyku tulumu alabildik; o kadar gezmenin sonunda alınması gereken bot, eşofman, pijama takımı gibi ürünlerin hiçbirine yaklaşamadık... Ne acı ki, bu saydıklarımın ne bedenleri tam anlamıyla bulunabiliyor ne de alabileceğimiz şekilde fiyatları mevcut!



Önce As Merkez AVM'ye gittik dün, yıllar olmuştu oraya gitmeyeli. Buz pistinde kayanları görünce öyle duygulandım ki, çook eskiden biraz daha kaslarım güçlenince denerim diyordum. Hiç cesaret edemesem de istiyordum ama şimdi daha da zorlaştı o iş. İzlemesi o kadar zevkli bir spor ki, izleyerek bile o sporu dansı icra edebildiğimi düşünüyorum... :)

Artık dışarıda fotoğraflar göründüğü üzere maskeler ile çekilebiliyor! O gün maskeli de olsa fotoğraf çekilelim istedim. Ablamla ve Defnemle fotoğrafımız As Merkez AVM'nin asansöründe, Kağanımla fotoğrafımız da Anatolium AVM'nin asansöründe çekildik. As Merkez'de o kadar az kaldık ki, 30 dakika falan. Gezdiğimiz dükkanlardaki fiyatlar çok fenaydı! Anatolium da ondan aşağı değildi gerçi ya, ama yine orada daha fazla gezdik ve de Kağanımla ben yemeğimizi de yedik orada iken. En son durağımız Metro AVM oldu, montu ve tulumu oradan aldık. Market alışverişlerini de yaptılar da eve döndük sonra. Akşam 8.30'a doğru idi dün eve döndüğümüzde... 

Ve üstte gördüğünüz kitaplara gelelim; alamadım onları ama yemek yemeden önce Anatolium AVM'de kaçarak D&R'ı gezdiğimde o üç kitap dikkatimi çekti. İlk gözüme çarpan Gece Yarısı Kütüphanesi adlı kitaptı, bir kitap sitesinden açıp bir okuyun arka kapağını derim; hikayesi çok hoşuma gitti ama mağazada çok pahalı idi. İnternette ise mağazadakinin yarı fiyatına idi. Büyük ihtimalle alacağım o kitabı bir dahaki kitap alışverişimde o kadar hoşuma gitti yani. :)


Sonbaharın Adı, Soğuğun Acı Tadı ve de Mağazaların Ateş Pahası; bunlar Ekim 2021'nin bizim için başlıca konuları oldu... Bir hafta daha bitti, yenisi başlayacak ve de Ekim sanki şimdiden bitmiş gibi hissediyorum yine ama daha yeni başlıyoruz demeliyiz sanırım. (: Yarın yeni bir dönem başlayacak inşallah yeniden, önümüzdeki haftaya da geriye kalan "hikaye yazmalarıma dönmek, daha çok dil çalışmalarıma odaklanmak ve bloğa daha çok yazmaya devam etmek" gibi konulara da yoğunluk vereceğim! :))

Bu arada hiç merak ediyor musunuz bilmiyorum ama aklıma geldi, soğuklar geldi ama ben hareketlerimi daha da arttırarak egzersizlerime her gün devam ediyorum. Bir Kas Erimesi hastası olarak buna rağmen kramp ve kasılmalarım soğuktan azıcık olsun daha az etkilenmeli ama olmuyor. Bu da hayatın bana şakası sanırım. İçimden geldi bunu bildirmek istedim. :) 

Sevgilerimle, orada olup okuyor olduğunuz için teşekkürlerimle! Umarım yorumlarınızla da şenlendirirsiniz...


17 Ekim 2020 Cumartesi

İyi - Kötü İki Hafta - Ekim 2020


 İki haftalık aranın ardından yeniden merhaba... :) İki haftadır yoktum buralarda, sebebi önce evden uzaklaşmam idi sonra da yazı yazmaya halimin kalmaması oldu... Şimdi yazıyorum yeniden, iki haftada yine kendimce çok düşünüp belki de bir yerlere vardıramamış gibi hissetmelerimin ardından. Ama esasında çok haklı serzenişlerime rağmen tekrar ayağa kalkabildiğim zamanlarımı anlatmaya geldim çoğunlukla... =)




Geçen hafta başında sabahtan kalkıp ablamlara gittik babamla, ta bu hafta başına dek de dönmedik-dönemedik... 3 gün diye gidip, iki günü haftayı tamamlamak için; sonraki iki günü de bir arada işleri halletmeye devam edebilmek için tamamladık. Pazartesi döneceğiz dedik ki, o gün deli dehşet bir sinir ağrısı ile sınandım yeniden. Çok şükür ki gün boyu o acıyı çekmiş olmama rağmen, akşam kalkıp sırtta da olsun yürüyebilir hale geldim yeniden ama... 

Geçen hafta ablamlarda annemle beraber idik, babam yine gece gidip sabah geldiği için Mavişi yanımıza almamıştık ama bir çantalık eşya alıp birkaç günlük evden uzaklaştım yine... Ara ara yaptığımız şey bu, Kağanım doğdu doğalı yaptığımız bir şeydi; şimdi de Defnecim de sebeplerimize eklendi şükür... =) Ara sıra bir arada olmak iyi geliyor ve yine bu birliktelik hem yeğenlerimle vakit geçirmek için fırsat oldu bana hem de bu sefer anneme kışlık tarhanamızı yaparken yardım etmek için oradaydım... Bir arada zaman geçirmek her defasında hep daha başka...

Kağanımın derslerine uzaktan müdahalemi yakınlaştırmış olduk yine, kendi bilgisayar üzerinden işlerime ve dizi filmlerime ara vermiş oldum sonra; hep başlayacağım dediğim örgü projeme de başlayabildim bu sayede, hırka tipi kimono... :) Örmeye çalıştığım modelimi burada bulabilirsiniz...

Geçen hafta başladığım örgü ipimle örmeye, acemilik yapıp devamını bulabileceğimi umarak başladığım için; ördüğüm öylece yarım halde kenara kaldırıldı tarafımdan, zira hardal sarısı diyebileceğim o renk ipin devamını bulamadı babam... Öyle olunca, aynı kalınlıkta kahverengi ip aldırdım babama ve yeniden başladım... 

Geçen hafta bolca örmekle, bir dizi sezonu bitirip (Emily İn Paris), bir belgesel izleyip bir film izleyerek geçti gitti... Onun haricinde çoğunlukla Defnemle Kağanımla oynayıp ilgilenerek geçirdik günlerimizi. Sanırım dinlendim bile diyebilirim... Ders çalışamadığım için üzülme durumum yoktu, bir önceki yazım "Olumlu Ol Ve Çok Sev" adlı yazımda yapacağım dediğim maddelerimi ertelemek zorunda kaldım ama sevdiklerimle idim ve sağlıklı idim! Ufak görünebilecek kendi uğraşlarımızdan dahi büyük sorun görmektense, uzaklaşmasını da bilmemiz gerektiğini düşündüm durdum. Yaşanılan şeylerin, bir yerde "böyle olması gerekiyormuş" diyebilmekle ilgili olduğunu bir kez daha farkettim... Yer yer beklentiyle sarsıldım, beklentilerimi büyütmemeyi hep unuttuğumu farkettim. Ama birçok şeyi hatırladım, an'da kalmayı, yanımdakilerle yetinmeyi ve bu anın üstüne an eklemeyi ihmal etmeyi üstün saymamam gerektiğini... 

Bir arada olmak yine güzeldi; yeğenlerimi izlemek, onlarla oynamak, kendimi dinlemek ama kendi kendimin çok üstüne gitmeme gerek göremeyeceğim bir alanda olmak bana da yine iyi geldi... =) 

Geçelim bu haftaya madem; =)


Haftaya ablamlarda başladık bu hafta da, şiddetli bir bel ağrısı ile sınandım ki o gün; korktuğumuz şeyler başımıza geliyor sandık resmen... 

Haftasonu eve geçemedik, bir gün ablam evi temizleyeyim sen Defne ile ilgilen dedi; ertesi gün annem ile eniştem Bursa'ya çarşıya gittiler, ihtiyaçlarını aldılar geldiler. Derken haftasonu izinlerinde de daha güzel vakit geçirdik beraber. Pazartesi gününe gelince de, o gün de planlanmış yemeğimiz sebebiyle, -bir arada iken yapabilmek için- akşamına dönmeyi teklif etti annemler...  

Pazartesi kitabımın kalan son 50 sayfasını okuyarak başladım yeni haftaya da... Tüm hafta süren bel ağrılarımla her gece yatmadan önce ayaklarımı yükseğe uzatmak suretiyle okumalarıma devam ederek başa çıkabilmiş ve kısmen de olsa başarmış şekilde haftayı bitirdiğimi düşünmüştüm.. Öğlen vakti, yeğenimin haftalık ders programına bakmak ve maillerimi kontrol etmek için bilgisayarı önüme almıştım ki; daha birkaç dakika geçmeden belime çift taraflı acı girdi ve nefesimi kesti. O ağrıyı iki kemiğimi de biri kırıyormuş gibi bir acı olarak anlayabiliyorum hala; azı yok, öylesine keskin bir acı idi! Öyle ki gözlerim karardı ve biraz nefes almaya başlayınca annemi çağırıp durumu anlatıp ağlamaya başladım o şokla beraber...

Bir musubet bir nasihatten evliyadır sözü çok doğru; önceki deneyimlerim sebebiyle, birkaç dakika içinde "Didem, kendini kaptırma ve bir an önce sakinleş!" diyebildim kendi kendime. Acıya kendini ne kadar odaklarsan, o kadar çok seni sarıp sarmalayıp zehirliyor resmen! Bunu zamanla öğrendim... Sakinleşince durum hemen geçmedi ama kontrolüm altında geçmesi için sakinlikle yönetebildim sakinleşmeye çalışırken o süreci... Fizyoterapistimi aradım hemen, bana ilk söylediği "acilden giriş yapıp hemen MR çektirmem gerektiği" idi. Ama durumum ciddi idi ve hastaneye gider isem daha da zarar görebilirdim. Taşınmak, sırtta da olsa yürümek; böyle durumlarda hiç mümkün olabilen bir durum olmadığı için ve daha çok sıkıntılarımı arttırdığı için, o an için nasıl müdahale etmem gerektiğini sordum. Hastaneye gidemem, en azından bugün, dedim. O zaman "nasıl ve ne kadar süreyle buz uygulaması yapacağımı anlattıktan sonra, ağrım hareket edebilir duruma gelince hastaneye gitmem gerektiğini de ekledi." 

Haftanın ilk günü bu ağrının şiddetini azaltma uğraşlarıyla geçti. Acıyı geçirmeye uğraştım, önce ağrı şeklinde hayatını sürdürsün razıyım dedim. İlaç zor durumda kalmadıkça yasak bana; o gün eve gideceğimiz zaman dilimini iple çektim, sinir ağrılarım için kullandığımız ilacı alabilmek için...

Sinir ağrısı olduğunu çok iyi bilebildim o gün, zira geçen sene de önceki sene de yaşadığım türden yanmalar başladı belimde; acım biraz azalmaya başlar başlamaz... Üç senedir mevsimsel olarak kış mevsimine girişte yaşıyorum artık bu ağrıları, ama bu seferki kadar şiddetli bir acı hiç olmamıştı. Acı ve ağrı ayrımı varmış, bu ağrı tipi sayesinde öğrendim... Şiddetli yanma ağrısını iki senedir biliyordum, bundan şiddetlisi yok diyordum. Ama bel postürümün bozukluğunda değişik ve ilerleyen mevzular var ki, ağrı acıya döndü ve fizyoterapistimin dediğine göre "sinir sıkışması yaşamışım belli ki!"

(11-17).10. 2020 tarihleri arasındaki haftam acıyla başladı, ağrıyla devam etti işte...



Salı sabahına iyi uyandım, önceki gece ilacımı içip yatınca ağrıyla uyumuş dahi olsam! Sabaha belirgin bir ağrım vardı, yoruyordu ve nefessiz bırakıyordu; az hareket edebiliyor ama bir gün öncesine göre de iyi haldeydim şükür...

Öğlene doğru biraz örgümü alabildim elime, başladığım kimono tipi hırkam için ilk parçamın az kalan ip ipini bitirdim ve ikinci ipime geçtim. Bu arada bir önceki hafta öğrendiğim ip bağlama yöntemiyle ekleme yaptım; burada onu da belirtmek istiyorum. Ben sihirli ip bağlama tekniğini bu videodan öğrendim. :) Eğlenceli ve de faydalı, minik bir düğüm kalıyor ve onu da örerken saklamak o kadar zor olmuyor zaten! =))

Salı günü Mavişimle kavuştuk bu arada; bir haftadır babamın gözetimi ve ilgisi altında idi ama özleşmişiz de ona rağmen baya... Dışarı çıkardığımda dizime oturup beni izledi durdu, normalde ben örgü örerken ipimle oynar misinamı çekiştirirdi yoksa. Bu sefer ilgisini mi çektim ne olduysa! (: Video çektim o gün, Reels videolarına adım attım o video ile de. İki adet Reels yaptım bloğumun instagram sayfasında; o videoların ilki burada, ikincisi de burada...

Evde bir can yaşadığı zaman, hem alışıyorsunuz hem de canınız oluyor bir anda. Arkadaşınız, oğlunuz-kızınız gibi oluyor. Maviş de benim oğlum sanki! Cidden, o his önemli. Youtube'da köpeklerini oğlum kızım evladım diye seven bir aile var; garip geliyormuş kimisine göre ve sormuşlar Sevgili Seray Yılmaz'a. Benimse o güzel yavrulara öyle seslenmesi öyle hoşuma gidiyor ve öyle garibime gitmiyor ki, ben gibi hisseden birinin olduğuna seviniyorum aksine. Önemli olan onun sizin türünüzden olmaması, sizden var olmaması değil işte; sizin nasıl hissedip, nasıl benimsediğinizle alakalı! =)

Bu arada, o youtuber dediğim aile Yılmaz Ailesi. Çok sevdiğim Sergül Kato'nun ablası, Seray Yılmaz ve ailesinin kanalı... :) Tavsiye ederim bu kanalı takip etmenizi de...



Gelelim haftanın beni en zorlayan ikinci gününe, hastaneye gittiğimiz Çarşamba gününe... Ben Şubat ayından bu yana, Nöroloji kontrolümü yaptıramıyor olmanın sıkıntısıyla yaşarken; bu sıkıntı gelmeden önce yine randevu arıyordum kendim adına. Bel ağrılarım başladı, sıkıntılı günler geçiyor ve kontrol olmalıyım diyerekten... Bu durumlar ciddileşince, randevumu da hala bulamamış olmanın getirdiği gariplikle; acilden belki bizi doktora ulaştırabilirler, dedik. Gittik, beni kontrol etmesi için taa geçen seneden tavsiye edilen araştırma hastanesine. Zira bahsetmişimdir, geçen sene bu zamanlar devlet hastanesindeki fizik ve nöroloji doktorları bizzat "araştırma hastanelerine ve fakültelere gitmemi önerdi bundan sonra". Çünkü devlet hastanelerinde bizim gibi hastalıklara dair tedaviler karşılanmayacak ve ilaçlarımız yazılamayacakmış...

Haziran'dan bu yana birkaç kez randevu aldım, fakat her birini iptal etmek durumunda kaldım. Öncesinde aldığım her randevuyu doktorların olmayışı sebebiyle iptal ettim, sonrasındakileri de hastanelerin tehlikeli olduğunu söyledikleri ve acil olmadıkça gitmememizi önerdikleri için... Ben sürekli hazırda bulunduramam ki randevu meselesini; şu an randevu almaya kalksam şansım yaver gitmedikçe bulabildiğim en erken randevu 15 gün sonrasına denk geliyor... :/

Velhasıl, gittiğimiz ek bina araştırma hastanesinden ana binaya yönlendirildik Çarşamba günü önce, bir sene önce bana bakan hastaneden; "artık ana binada bakılacak sizlere" denildi çünkü. Pekala, dedik ve ana binaya gittik. Acilde iğne vurmak ve ilaç yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorlarmış; doktor çağırmak da dahil buna, doktora yönlendirmek de. Oradan hiçbir şekilde doktora ulaşamadım, doktorun kendisine ve sekreterine ulaştırılmam da 3 saatimi buldu... Sonucunda doktoru da yerinde bulamadım ve hastanenin tüm katlarını gezmiş, tekerlekli sandalye tepesinde ağrıyan belimin beni rahatsız etmesiyle yorgun halde eve dönmüş bulunduk...

O günün tek iyi haberi, bir sonraki Salı'ya randevu bulabilmem oldu. Randevu merkezinden, şansım yaver gitti de işte! O günün en üzen ve dehşete düşüren durumu ise şuydu; benim gibi tedavisi olmayan kronik bir rahatsızlığa sahipseniz bile (Kas Erimesi gibi yani), randevusuz gittiğinizde acilde de bir şey yapılamıyor artık, doktorlara ulaşamıyorsunuz işte... Hasta olmamaya bakın, ya da kendi hastalığınıza dair ne olur ne olmaz randevunuzu elinizde bulundurun (neme lazım!); ciddi bir durum olduğunda, doktora ulaşmanız randevunuz olup olmamasıyla alakalı çünkü! :(


Çarşamba günü çok üzüldüm, çok yıprandım; gerçekten! Düşünün ya; ağrım artıyor, beklenmedik dehşet verici bir ağrı ve ailemle beraber bunun bir atak sancısı olabileceğini de düşünüyoruz! Ama bilgili bir doktora dahi ulaşamıyoruz, acilde bile! 

Devlet hastanesinde benim rahatsızlığımı bilen doktor sayısı hayli az olduğu için araştırma hastanelerine yönlendirildiğime bir nebze olsun sevinmiştim geçen sene aslında; "ama doktora ulaşamadıktan sonra bu benim neyime yarayacak ki?" dedim o gün, gün boyunca! Fizyoterapistim beni yönlendirdi, acilden doktora ulaştırırlar seni, diyerekten. Biliyoruz ya, acil durumlarda oluyor böyle mevzular. Neticede o gün acildeki doktor da bir şey yapamadı bana, hem pratisyen doktor olduğu hem de bilemediği için. Ne doktora ne de acilde müdahale edebilecek bir doktora ulaşabildim. Dehşete düştüm, inanın bana büyük dehşete düştüm!

Çarşamba günü o yorgunlukla gelip biraz uyudum ve akşamına da sersemliğimi ancak erken yatıp yatağımda sessizliğime gömülünce atlatabildim ki şunu kendime hatırlatabildim; "Bazı şeyleri yaşarken o hiç bitmeyecekmiş ve sonuçlanmayacakmış hissi, acayip rahatsız edici. Farkına varırsan eğer, silkelenmemiz gereken anlar onlar..."

Üst taraftaki fotoğrafın üstüne bunu yazmıştım o gün... Kitaplarıma ulaştığımda, sakinliğimde kaldığımda netlikle kavrayabildim yeniden. Yüzeyde kalan "her kışın baharı, her gecenin sabahı ve her gündüzün de bir sonu var. İyi ki..." cümlesine o gün varabildim, sakinleşip sakin kalabildiğimde... İyi ki... :)


Ben rahatsız olunca, bu haftayı da beraber geçirdik işte; annem, yeğenlerim, babam ve ben... Kağancım Salı akşamından itibaren bizde kaldı, Defnecimi her akşam dedesi annesi ile beraber evlerine bıraktı ve sabah yeniden gitti aldı... Kağanım hafta boyunca bizim sitedeki çocuklarla beraber aşağıya inip oynayabilme fırsatına erişti, ben Defnemle ve Kağanımla daha çok vakit geçirebilme fırsatına...


Bu arada ne yazı yazabildim ne de istediğim gibi "yapacaklarım" listemdeki maddelerimi yapabildim. Kağanımını bugün öğlen evine götürdü babam, artık önümüzdeki günlerde planları gerçekleştirmek için uğraşacağım ama haftaya başlayacağı üç gün ev iki gün okul rutininde okul kısmında bizimle kalacak yine. Kendi sitelerinde aşağıya inip oynayan arkadaşları olmadığından sebep, burası ona büyük nimet oldu şükür ki... =)

Defneme gelince, bu hafta çığlık atmayı pekiştirdi ve alkış yapmaya başladı kendince (çok şükür)... :) Bir çocuk senin gözlerinin önünde büyürken buram buram huzur ve şükür hissine rastlıyor insan. Böyle bir deneyime kavuşmak için doğurmaya ihtiyaç yok işte; kuzen olur, yeğen olur, hiç olmadı komşu çocuğu olur. Sımsıkı tutun, bir insanın var oluşunu izleyebilme fırsatına. O çok kıymetli bir farkındalık bence... :))




Böylece geçen iki haftanın ardından yazı işlerime dönebildim işte. :)

Bu sabah uykumu almış kalktım ve gördüm ki haftanın sonuna doğru haftaya başladığım gündeki gibi sıkıntılarım yok, çok şükür ki... Bilebiliyorum; şekil değiştirmiş ve şiddetini arttırmış bir bel ağrım var şu an, ama henüz nedir ne değildir bilemiyorum hala muayene olamadığım için. Diliyorum hayırlısı olsun hakkımda ve de hakkımızda! İçimden geçen şu; sinir ağrımı tetikleyen belimdeki postür bozukluğu biraz daha arttı ama ötesinde büyük bir rahatsızlık yok. Sadece bu beni daha da zorluyor artık ama fizyoterapistime göre daha kötüsü de olabilirmiş, umuyormuş ki olmasınmış... Salı günü muayeneye gidince göreceğiz...

Bugün kahvaltı sonrası Kağanımı evlerine bıraktı babam, ben Mavişimin kafesini temizledim ve annemle kahve keyfi yapabilme fırsatı yakaladık... Çiçeğim açmış; Mavişim yeniden tüy dökmeye başlamış (2 gündür görüyordum ama kafesini temizlerken ciddiyetine de vardım), mevsim değişimlerinin onun da üzerinde etkisi gördüm - çiçeğimin de... Sonra Mavişimin benden beklediği ilgiye cevap verdikten sonra yazmaya giriştim. Saat 20.00 ve ben öğlen başladım yazmaya ama yarıya dek yazıp sonrasını şu saatte tamamlamaya giriştim... 


Bu yazımı şöyle toparlayabilirim sanırım; 

"İyi-kötü iki hafta geçirdim; ilk hafta durakladığıma üzüldüm ve bunu dert ettim, ikinci hafta bir acı sebebiyle zoraki sakinliğe geçtim. Acı anında ve sonrasında farkettim ki, sakinlemem ve ondan sonra hareket etmem gerekliymiş. Ötesi hiçbir işime yaramıyor, aksine kendi kendimi köreltmeme sebep oluyormuş."

Bir musibet, bir nasihattan iyiymiş, görerek de yaşamak gerekirmiş; içinde bulunduğumuz bu senede yaşadığımız korona musibetinin, yıllardır benimseyemediğimiz nice nasihati birkaç ayda bize öğrettiği gibi... :) 

Okuduğunuz için teşekkürlerimle, sevgilerimle ve görüşmek üzere.. =))

3 Ekim 2020 Cumartesi

Olumlu Ol Ve Çok Sev - Ekim 2020


Eylül'ün son günlerinden ve Ekim'in başlangıcından bahsetmeye geldim bugün. :) Bu sıra gündelik hayatın içinden yazmayı daha çok seviyorum, farkettim sonunda. =) Eskiden ayda bir iki tane bile olsa, gittiğimiz yerleri, görüştüğüm kişilerle konuşmalarımızdan aklımda oluşanları yazardım; şu zamandakinden daha sık... Yine aklımda "Didem'in Gözünden" adlı bloğuma yazmak için fikirlerim var böyle ama gel gelelim henüz yazmaya girişemedim. Yeğenlerime, örgülerime ve okumalarıma ayırdığım vakit daha fazla oldu; bunlarla dolu dolu geçirdim yine son iki haftayı. Şükür ki... 



Çiçeğimle başlamak istiyorum öncelikle. :) 5 Eylül 2020 Cumartesi günü saksılarını babamın değiştirdiği doğum günü çiçeklerim, son üç gündür çiçeklerini açmış ve renkleriyle yeniden canlanmış durumda... =)  Doğum günümde yengem dayım dostum Merom ve can teyzemin gönderdikleri hediye çiçeklerim idi. Taş saksılarında solmaya başladıkları zaman diliminde, dayanamayıp saksı değiştirdik. 

Pek fazla çiçek yetiştirebilen biri değildik son zamanlarda, kaç tane kaktüs diktik ve her biri çürüdü gitti. O yüzden biraz umutsuz idim ama gittim geldim baktım ve sevdim, baktım ki oluyormuş! Bir çiçeği de çok sevince kendisini açıyor ve açılıyormuş meğer... :) Belirgin tarihlerde değişimlerini fotoğrafladım işte. "Sevginin Gücü", sevdim de oldu diyorum şimdi. Diğer çiçeklerimi de çok sevmiştim ama bu kadar gözlememiştim, belki de ondan oldu diyebiliyorum şimdi; çünkü şu sıralar okuduğum birçok konu "hayat içinde kullandığımız enerjilere dair". İçimdeki enerjiyi sevgiyi, kendime yetirdiğim kadar hayatıma da aktarıp faydasını görmenin uğraşındayım şu sıra... :)

Çiçeğim çok güzel açmamış mı ama? (: Bir çiçeğin açması, bir evcil hayvanın sizi sevdiğini hissettirmesi gibiymiş; menekşelerime baktığım eski zamanlardan sonra böyle çiçek büyütmediğimden, yeniden hatırlıyorum bu sıra... :)

* Arkadaki uzun gövdesi ve otlarıyla saksısında duran çiçeğimin adı Tillandsia imiş. İnternette araştırırken gördüm de buldum adını. Ona göre diğer çiçeklerime de baktık, ama onların isimlerini bilmiyoruz... Haftada bir suya ihtiyacı var görünüyorsa suladık topraklarını ve bol bol sevdik bir de... :) 



Yeğenlerimle daha sık görüştük bu hafta, 3 gün bizim evde 2 gün kendi evlerinde idiler annemle... :) Bu haftanın işleri öyle olmasını gerektirdi. Derken, hafta boyu çoğu şeyi yapamadım; çok ders çalışmak, yazı yazmak gibi ama şikayet de edemedim. Güzel bir hafta geçirdim; bugün çiftini bitirdiğim lacivert tek parmak eldivenim ile beraber, hafta boyu 3 eldiven ördüm. Üstelik bir önceki senelerde ördüğüm ve düzeltemediğim hataların üzerine daha çok gidip, benim dahi sıkıntı gördüğüm eksiklerimi toparladım. Bir nevi sadece örmedim, öncesinde geçen hafta sonu daha doğru modelleme yaparak örgü eldivenlerimi bu konuda geliştirdim bu sefer de; daha fazla... :))

Örgülerimin son durumundan memnunum ama en başta yaptığım parmaklar pek geniş olmuştu, iki çift eldivenimin ikisini de sökünce tüm haftamı aldı bu eldivenler işte... Üretmek çok güzel, mutlu olduğum işleri yapmak daha da güzel... Bu sıra birçok şekilde işaretleri gözlüyorum, o sebepten örüyor ve istediğim zamanlarda yazıyor olmak daha kıymetli resmen. 

Olumlu olmaya, yapıcı davranmaya çalışıyorum kendi hayatımda ihmal ettiğim konular adına bu ara da... Ertelediğim işleri düşünmeye uğraşıyorum, Can Aydoğmuş "Düşle, İnan, Yaşa" kitabında şöyle diyor;

Derli toplu olma durumu e-postamıza ve telefonumuza gelen mesajlar için de geçerli. Geri döneceğimizi düşündüğümüz e-postalar, telefonumuzda ve bilgisayarımızda açtığımız karmaşık dosyalar kendi içimizde de karmaşaya yol açar. Her şeyi düzenlediğinizde inanılmaz bir rahatlamaya kavuşabilirsiniz. (Sayfa 32)


Bu cümlelerinin devamında şöyle diyor; 

"Hayatınızda şu ana kadar yapacağınızı söylediğiniz her şeyi tek tek yazın ve daha sonra notlarınıza bakarak sırayla hepsini yapın."


Ben de bu aralar buna daha çok dikkat vermeye başladım. Hafta başından beri ihmal ettiğim çoğu şeyi tamamlama uğraşlarım sonuç da vermeye başladı. Ancak, ben okuduklarım çerçevesinde yapamadığımı ve yaparken mutlu olmadığımı düşündüklerimi de bu listelere dahil etmeyi en baştan bıraktım!

"Yani çevremizi düzenlediğimizde olacaklar kadar, yapacaklarımızı da yoluna sokunca da büyük bir rahatlamaya kavuşacak isek bunun için de daha fazla çabalayabilirim." dedim. Yıllardır o kadar çok yapacağım, okuyacağım, izleyeceğim dediklerim var ki (muhtemelen sizlerin de öyledir). Bunlardan vazgeçmem gerektiğini kabul ettiğimde gerçekten rahatlamış hissedersem, esas düzenleme daha verimli devam eder!

Sonuç olarak, bu bahsettiğim birkaç maddeden vazgeçtim. Yapacağım, dediğim ama yapamamamın beni daha çok üzdüğü bu maddeleri kafamdan ve hayatımdan sildiğimde gerçekten bir rahatlık geldi. Zorlamamakta fayda var, olduramadıklarımız adına... (: 

Can Aydoğmuş, kendini daha çok sev diyor; çok güzel tavsiyeler veriyor kitabında. En net bildiğim kendimi hep çok sevmem gerektiği idi ve uyguluyordum ama bir o kadar da cümleleri nasıl kullanabileceğimi bilmiyormuşum, geçmişten gelen anılardan ve hatıralardan kurtulmak adına. Kitap bana iyi geliyor ve ben notlarımı almaya devam ediyor, uygulamalarımı da yapıyorum. Okumam bitsin yazısını yazacağım da! :)


Düşle İnan Yaşa (Can Aydoğmuş) ve Bin Ömrüm Olsa (Kristin Hannah) adlı kitaplarım yatağımın yanında başucumda ve bazen de gün içinde yanımdalar bu sıra... Kristin Hannah okumayalı epey olmuştu, ki en sevdiğim yazardır bilir misiniz? Öyle özlemişim ki cümlelerini kullanışını... Eğer eski evimizdeki gibi kitaplarım gözümün önünde olsa idi yine (henüz bu evimizde ne raf ne de kitaplığım olmadığı için karton kutularda kitaplarım), daha önce okuduğum romanlarını şimdiye en az üç kez okurdum bence! =)

Ekim başlangıcı ile mandalinayla da kavuştuk, haftanın fotoğraflarından biri oldu benim için; masamda öylece duruyorken çekmiştim işte, üstteki kolaja çok yakıştı... Ama bu haftanın en severek çektiğim fotoğrafları önce yeğenlerimle anlarımızın, sonra da küçük yeğenim Defne'min örgü iplerimle oynadığı anlarının fotoğrafları idi... (:




"Örgülerim, kitaplarım, yeğenlerim, uğraşlarım ve yapacaklarıma dair listelerim dedim; "daha fazla olumlamalarım ve sevgilerilerimize dönmelerim" dedim. Son olarak "Düşle İnan Yaşa"dan alıntıladığım şu cümleleri paylaşmak istiyorum, çünkü ben zaten kitaptan önce de uyguladığım üzere faydasını gördüğümü yeniden dile getirmek istiyorum.


Olumlu olmayı şöyle anlatıyorum kendimce ben; 

Hayat bizlere iki bakış açısı sunuyor bizim bildiğimiz, olumlu bakış açısı ve olumsuz bakış açısı... 

Olumsuz bakış açısını tercih ederseniz, olumsuzluk sizi daha fazla yoruyor ve sanki karanlığa çekiyor...
Olumsuz tarafların büyüsü sanki, ardı arkası çekilmiyor ne kötü düşüncelerin ne de kötü olayların ve gidişatların. Çekiyor içine resmen.

Ama Olumlu taraftan bakıyorsanız, çiçek açıyor etraf. Her şey dört dörtlük olmasa bile, gözlerinizi rengarenk gökyüzü altında açmışsınız gibi yaşayabiliyorsunuz hayatı. Aldığınız havanın sizi mutlu etmesine izin veriyorsunuz ve hayatın basitliğine bakıyorsunuz. Olumsuz tarafın sizi karmaşıklığa sürüklemesi gibi değil, olumlu tarafın sizi daha rahat ettirmesi. 

Yani benim için olumsuz düşünmektense olumlu düşünmek çözüyor işleri, hayatı ve düzenimi-düzensizliğimi... Deneyin, kötü yana bakmak mı sizi hayatta ayakta tutuyor iyi yanlara bakmak mı? Olumlu taraflar sizi daha çok içine çekecektir çoğunlukla, buna kendimce eminim...



Düşle İnan Yaşa; 

"Çevrenizdeki herkese yeni bakış açınızı anlatıp onları da olumluya yönlendirin. Olumlu duygulara "EVET", olumsuz duygulara "HAYIR" deyin ve bilinçaltı çalışmasıyla kendinizi her zaman sonsuz olasıklara açarak devamlı pozitif düşünmeyi içinize sindirin. Bunların hepsinden çok daha iyi, çok daha mucizevi, çok daha olağanüstü, sonsuz güzellikte, hayallerimizin, düşüncelerimizin, arzularımızın ve beklentilerimizin ötesinde neler olabilir? Hepsiyle ilgili sonsuz olasılıkları sorgulamaktan vazgeçmeyin."


Sevgilerimle... :)

9 Ekim 2018 Salı

Dün Rüyamda Çok Güzel Birini Gördüm


Dün rüyamda hayatımdaki en güzel kişilerden birini görmüş olarak uyandım; anneannemi... Allah rahmet eylesin, vefat edeli 16 yıl oldu. 16 yıldır her defasında rüyamda sessiz bulunduğunu hatırlarım çoğunlukla. Birkaç kez "oy kuzum!" diye sevdiğini biliyorum, birkaç kez de "Didoşum" diye öptüğünü... Ama dün sabah uyandığımda, dolu dolu konuştuk! Bu benim hatırladığımca ilkti...

Yerde yatıyormuşum, bir halının üzerinde. Ev kalabalık oysa ki yine ama ben yerde yatıyormuşum boylu boyunca. Anneannem giriyor, halısında yattığım salona; görür görmez inanamayıp ağlamaya başlıyorum. Saçları omuzunda, kafasında bir bandana var; yüzü apaçık ortada, hem rengi hem de kilosu yerinde... Gelip yere eğiliyor güzelce, oturup yanıma "oy kuzum" diye sarılarak öpüyor yanaklarımı. Ağlıyorum ben de sadece, bir "anneannem" diyebiliyorum sadece!

Yanımızda bir akrabamız var, "Ağlama kuzum, üzeceksin anneanneni!" diyor. Anneanneme daha iyi sarılmak için oturuyorum bu sefer, anneannem bana daha sıkı sarılırken o akrabamıza dönüyor "Ağlasın, dokunma! Ben onun için geldim zaten, özlemiş o da kuzum. Ben de nasıl özledim..." diyor sakince. Ağlıyorum özlemle ben de...

Sonra anneannemle kalktık, uzun zamandan sonra ilk defa rüyamda beraber bir şeyler yaptık. Evde bir güzel telaş vardı ama ben anneanneme dondurmalı, çikolatalı ve de bisküvili olarak ayrı ayrı tatlılar yaptım küçük kaselerde ve onları tattırdım. Anneannem hepsi için fikrini söyledi bana. Her fırsatta ya o beni öptü, ya ben onu öptüm... "Oy kuzum!" dedi hep, "Oy kuzum!"...


Rüyam aslında işte tam bu kadardı. Ama öyle özlem dolu ve öyle gerçekçi bir rüyaydı ki, sabah kalktığımda ciddi ciddi ağlamış olduğumu ve gözlerimde bir ferahlık olduğunu da hissettim. Allahıma şükrettim, hep anneannemi de rüyamda görmek istiyordum böylesi ama dile getiremiyordum artık. Hep rüyama gelip, sessizce gidiyordu çünkü. Bana sarılıp öperken, "kuzum" derken ki sesini duyarsam duyuyordum bazen. Ama yaşarken ki sesine kadar aynıydı her şeyiyle bu sefer...

Dün sabah kahvaltı ederken, dayım evde değildi ve kahvaltıya oturana kadar anneme anlatmadım bu rüyamı. Kahvaltıya oturduktan sonra da, "Anlatmayacaktım ama dayanamayacağım da, bugün rüyamda çok güzel birini gördüm ben!" dedim gülerek. Annem önce "Kağan mı?" dedi. (Ki kendisi yeğenim olur bilindiği üzere, 7 yaşında. Şu sıra, biz dedemin vefatı sonrası işlemler için hala Antalya'dayız annemle ve onlar Gemlik'te... Ki bir diğer güzelliğim de o'dur, evet! :)

"Hayır, onu da çok özledim ama değil!" dedim. "Annem mi?" dedi sonra gözleri dolu dolu. "Evet!" dedim. Sonra bu sefer ki rüyamın, diğerleri gibi olmadığından başlayarak anlattım. Anlatırken kendimi yine tutamadım ve ağladım... Farkettiğim bir şey oldu o an; Kaybettiğim sevdiklerimi gördüğüm rüyalarımı gördükten sonra, bir kez anlatıp ağlayabiliyorum. Anlatmayıp ağlamadığımda, o içime oturuyor resmen. Anlatınca rahatlıyor ve o gerçekliği sanki yaşıyorum, artık bir ödül gibi bu; biliyor ve anlıyorum...


Dün anneannemi gördüğüm rüyamdan sonra, çok bir şey yapamadım gün boyu. Bitirmek için 150 sayfa kadar sayfası kalan "Gerçek Renkler" adlı kitabımı okudum ve bitirdim. Bir de gün boyu, esasında bu rüya ile yine mesajlarımı ve öğütlerimi aldığımı düşündüm. Böyle sıkkın olduğum bir anda rüyama girmesi bence tesadüf değil. Anneannem benim için geldi ve derler ya "sessiz gelirse, gerçekten gelmiş demektir." Hayır, bence bu sefer benimle konuşmasına rağmen daha gerçekti... Ben öyle hissettim...

Durma, devam et dedi belki de anneannem. Duyulmadığını sanıyorsun, ama yanılıyorsun da! dedi. Ben anneannemin bana sarılışında, benim yaptıklarımı tatmasında ve yanımda bulunmasında böyle bir anlam sezdim. Yüzüme bakarken bile bir şeyler söylüyordu aslında bana. Güzeldi, güzeldik... O gerçek dünyada, bizse burada olsak bile hala güzeliz. Zira onu güzel hatırlıyoruz, onun ardından hep güzel anılarını duyuyoruz ve çokça özlüyoruz...


Dün bitirdiğim kitap Gerçek Renkler'de kitabın en sevdiğim cümlelerinden biri şöyleydi;

Önemli olan, kim olduğunuz, zor zamanlarda birbirinize nasıl kenetlendiğinizdi. Mühim olan kalbinizde yer verdiğiniz insanlardı.

Böyle, cidden böyle. Mühim olan; hayatta veya değil, uzakta veya yakında demeden, kalbimizde yer vermeye devam ettiğimiz insanlar. Ben kalbimde yer vermeye devam ettiğim sevdiklerimin suretinde, belki de kendi çapımda evrenin veya bilinçaltımın mesajlarını alıyorumdur, diyorum bazen...

Bazen bir rüya, birçok şey demek. Bana kalırsa bu rüyada da anneannem bana birçok mesaj vermeye geldi. Durma dedi, durduğunu düşünsen de yorgun hissetsen de durma. Benim yolum buradan gidecektir belki de, pes etmemekten yanadır gidiş yolum... Hayallerim adına, yer yer duraksadığım, çoğunlukla da hep kaldığım yerden devam etmelerim de bundandır belki...

Mesajımı aldım şükür, mesaj değildiyse bile; bana sunulan ödül idi ve kıymetini bilmem gerekiyordu ise de, bildim. Kendimce ödüllerimden de, yanlışlarımdan da dersler çıkarmaya devam edeceğim inşallah... Bu da böyle bir yazı işte, geçmişe uzanan bugüne değinen. Ruhun şad olsun anneannem ve tüm öteki dünyaya yolcu ettiklerim... İyi ki geldin, hoş geldin ve yine gel anneannecim. Kuzun seni çok seviyor!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...