okudum sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
okudum sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

5 Şubat 2015 Perşembe

Okudum- Eragon...


*Bu bir Okudum yazısıdır. - Christopher Paolini'nin 4 kitaplık Ejderhalar serüveninin ilk kitabı olan Eragon'u, 2 gün önce okudum bitirdim. O sebeple nihayet yazabildiğim bir Okudum yazısıdır... :)


Bir Düş İçin Ağıt'tan beri, uzun süren bir okuma hallerimi içeren bir kitap oldu Eragon benim için. Ama nihayet 2 gün önce bitirmiş olarak, Okudum diyebiliyorum ve yazısını yazabiliyorum bugün. Bir Düş İçin Ağıt kitabı ve filmi için yazdığım yazı burada

Bu duruma en çok sevinecek olan Mero'm olacak benden sonra biliyorum. Çünkü bu Ejderhalar ve süravilerinin fantastik hikayelerini içeren 4 kitaplık seriyi, geçtiğimiz yaz Merom okumam için vermişti. Ancak okuduğum diğer kitaplardan sonra Eylül ayında başlayıp, sonralarda birçok sebeple elime alıp bırakmalarla bir türlü bitirememiştim... 

"Merom; nihayet bitirdim Eragon'u ve cidden beğendim. İlerledikçe daha sürükleyici oldu. Seriyi tamamlayacağım bundan sonrasında da inşallah. Tavsiye ettiğin kadar varmış... :)"

Bitirmemi sağlayan durum, finallerimin de bitmiş olması oldu. Rahata çıktım ve her fırsatta elime almayı alışkanlık edinerek 1 haftada kolayladım. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi efendim. :)


Diyebilirsiniz ki şimdi, kötü bir kitap mıydı? Hayır. Bence, fantastik kitap serisinin çok güzel başlangıç kitabıydı. Ancak finallerden sonra başladığımda 200'lü sayfalardaydım ve bir 50 sayfa kadar sonra asıl sürükleyici kısmı başlamıştı benim için...

Ya da benim hikayeye daha da dahil olmam, ciddi ciddi kafamın bir yere dahil olmamasını gerektiriyordu. Çünkü bir seri kitabı okumayalı öyle uzun zaman oldu ki; seriye başlarken de devam ederken de sağlam kafa ile okumak istedim işte... :)


Fantastik bir kitaptan beklenecek şekilde, güzel sözlerin altını parmaklarımla ve gözlerimle çizdim. Döndüm döndüm okudum. "İşte bu benim düşüncemi anlatıyor" dedim her defasında, altını çizdiğim sözlerde... :) 


Ve alıntı yaptığım, parmaklarımla ve gözlerimle altını çizdiğim cümlelere gelelim;

Kum saati durdurulamaz. Biz istesek de istemesek de yıllar geçer, ama hatırlayabiliriz. Kaydedilen şey hatıralarımızda yaşayabilir. Duyduğunuz şey mükemmel olmasa ve bölük pörçük olsa da one değer verin. Çünkü siz olmadan o da var olamaz... (Sayfa 41)

Saphira; Eragon'un düş kırıklığı için bir teselliydi. Onunla özgürce konuşabiliyordu, duygularını ona tam anlamıyla açabiliyordu. Saphira, onu herkesten iyi anlıyordu... (Sayfa 70)

Ve benim yorumum; Bu hayatta hepimizin Saphira gibi rahatça konuşabileceği ve düş kırıklığı yaşasa bile, her defasında teselli bulabileceği bir dostu olması lazım; kırmadan ve yargılamadan bizim de teselli edebileceğimiz. Şükür benim de öyle dostum ve dostlarım var. Onlar kendilerini biliyor ve iyiki varsınız demekten bıkmayacağım size... ;)


Ejderha ve Süvari olmanın anlamını fark ettim; Olanaksızı başarmak ve korkuya rağmen büyük işler yapmak bizim kaderimiz. Geleceğe karşı sorumluluğumuz bu. (Sayfa 100) -Hepimizin yaşarken yapması gereken işte bu bence...

-Seni biçimlendiren şey kaderindir, dedi Saphira. Her şeyin bir ikona ihtiyacı vardır... Belki bu şans sana güldü. (Sayfa 430)
-Bilmece gibi konuşuyorsun... Ama eğer her şey insanın alnına yazılmışsa seçimlerimizin bir anlamı var mı? Yoksa yalnızca kaderimizi kabul etmeyi mi öğrenmeliyiz?
-Aklını böyle düşüncelerden temizle. Bu sorular cevaplanamaz ve seni daha mutlu edemez. (Sayfa 431) -Ne kadar doğru...


Ve son olarak; " -Değer eylemdedir. Değişme ve hayatı yaşama isteğinden vazgeçtiğinde değerin biter. Ama seçeneklerin karşında; birini seç ve kendini ona ada. Eylemlerin sana umut ve amaçlar verecektir. 
-Ama ne yapabilirim ki?
-Tek gerçek rehber kalbindir. Onun yüce arzusundan başka hiçbir şey sana yardımcı olamaz."


Kalbimizin rehberliğinde aldığımız kararlardan pişman olmadığımız günler diliyorum hepimize. Ve bol okumalı günler bir de... :)

Not; Bu yazı özel ithaf da içerir. Sevgili Merom, kitap için tekrar teşekkür ederim. İyiki varsın... :)

1 Mayıs 2018 Salı

Okudum; Ay Bahçesi - Kristin Hannah


27.04.2018 Tarihinde, en sevdiğim yazarlardan biri olan Kristin Hannah'ın Ay Bahçesi adlı kitabını bitirdim. Doğru dürüst okumak üzere elime 1 hafta öncesinde alabilmiştim ve başladığım gibi bir haftada her fırsatta elime aldığım gibi okudum ve bitirdim.. Bu kitap Kristin Hannah'ın okuduğum 5. kitabı oldu böylece... :) Daha önce de; Ateşböceği Yolu, Gece Yolu, Ateşböceğinin Şarkısı ve Gece Yolu adlı kitaplarını okumuştum...

Uzun zamandır yazamadığım yazı dizilerimin arasında bir de "Okudum" yazısı vardı... Bu sene kitap okumak adına da çok kararlı bir sene benim için. Bahane ettiğim kadar varmış, dersler azaldı ve kitap okumalarım arttı. :) Demek ki ben evde tüm dönem derslerini kendi kendime çalışmadığım zaman daha rahat okuyormuşum. Malum Aöf okuyor olmak, daha sıkı çalışmayı gerektiriyor; örgün öğretim gibi değil sonuçta... Ama yine de, daha henüz 2018 ayında 8. kitabımı bitirmiş oluyorum. Bu da demek oluyor ki, hemen hemen ayda iki kitap okumuş gibiyim. Daha fazla okumalıyım... :)


Gelelim Ay Bahçesi'ne;


Kristin Hannah'ı, her kitabını okuduğumda başka bir hikaye bulabildiğim ve her defasında okumaktan ayrı ayrı zevk aldığımı hissedebildiğim için çok seviyorum. Ay Bahçesi kitabı da benim için böyleydi, önceki kitaplarından ayrıydı yine. Ian ve Selena'nın birbirini bulması ve hayatı, aşkı birbirlerine öğretmelerini içeriyordu kitap...

İçeriğinden bahsetmeden nasıl anlatabilirim bilmiyorum aslında ama deneyeceğim. İntihar etmesinden sonra, doktor Ian'a iyileştirmesi üzerine getirilen Selena; ruhu yaralı insanlarla dolu bir eve, Lethe Evi'ne getirilir. Herkes orayı deliler evi bilir, içindekiler bile kendilerini deli diye adlandırırlar çünkü ama hepsinin aslında ruhu yaralıdır. Yaşadıkları şeyler ruhlarına ağır gelmiş ve her biri yaşamayı unutmayı -birbirleriyle gizli bir anlaşma yapmış gibi unutmayı- kabullenmişlerdir. Böyle insanların arasına, beyin hasarlı ve geçmişinde hayatını yaşayamamış olduğunu bilmedikleri yaralı biri gelir ise, ne olur dersiniz? O da deli sanılır...

Selena her şeyi yeniden öğrenirken, Lethe Evi sakinleri de onunla beraber yaşamayı yeniden öğrenir.  Aslında bu kitapta bir kez daha okudum anladım ki; aslında psikologlara ruh hastaları gitmez, çoğunlukla ruh hastalarının delirttiği kişiler gider. Beyin hasarlı kızımız Selena, bu eve umut oluyor ve kitap boyu aslında bunu okuyoruz daha çok...

Gidişat daha sonra tahmin edilmeyecek bir yere varıyor, en azından ben tahmin edemedim; ama kitapta Selena'nın hayatı saflıkla görmesine ve güzellikleri kavrayışının anlatılışına bayıldım... Selena'yı bekleyen sınavların hiçbiri kolay değildir ama en zor sınav kimbilir daha gelmemiştir. Bilinmeyenlerden korkmak ise, en zorudur unutmamak gerekir. Kitap bunu da anlatıyor hep...

Ian ise; daha öncesinde bir kaza geçirip, kendisinin lanet olarak gördüğü bir yeteneğe sahip olmuş bir doktordur ve hayatı yaşamayı, hayata bakmayı unutmuş biridir. Kaza sonrası insanların anılarını sadece onlara temas ederek bile hissedebiliyordur, bu yetenek gibi görülen laneti doktorluğu bıraktırmıştır Ian'a ama; o derece... :)


Kitap sana neyi öğretti ve kavrattı derseniz; Karşılaştığımız acılar da, yokluklar ve boşluklar da, bir işaret aslında. Bulmamız gerekenlerin mesajını evren veriyor bizlere. İyileşmek dediğimiz sağlık temelli görünen kelime ise, sadece bilimle değil sevgi ile de karşılık bulan bir kavram...

Aşk, her anlamda dünyanın dönmesinin gereğini oluşturan kavramlardan biri. Yapabileceğini yap, yaşamayı unutma ve bırakma. İyileşmek istiyorsan, iyileştirmeye de bak; kendinle beraber çevrendekileri de iyileştir...

Daha fazla anlatamayacağım içerik ile ilgili, çünkü okumak isteyen de okusun istiyorum. :) Ama birkaç alıntım var, kitaptan; 

Kitaptan öğrendim mesela; Tebaa, uyruk demekmiş...



Birçok alıntım oldu kitaptan ama en çok sevdiklerim iki alıntı ile de bitirilecek cinsten. Biri üstteki resimde de görüldüğü üzere şu oldu;

Aşk… Ancak aşk insana böylesine yakıcı bir acı verebilirdi. Sonunda şairlerin neden hep aşkı yazdığını, neden şarkıların bulunan ve kaybedilen aşkların hikayesini anlattığını anlamıştı. Çünkü hayat ancak aşk varken yaşanıyordu, onsuz bu korkunç boşluktan başka bir şey yoktu.

Bir diğeri ise, İyileşmek üzerine ruhsal bağın gerekliliğini de söyleyen bir cümle dizisi idi;

“İyileşmenin bilimle olacağını düşünüyorsun. Ama öyle değil, hiçbir zaman da öyle olmadı. Bundan sonra da olmayacak. İyileşme, spiritüel bir sanattır. Bedeni kurtarmak için yürek ve ruh gerekir.” 

Not; İyileşmenin sadece bilimle değil, insanın kendi bedenini kurtarmak için ruhunu ve yüreğini de ortaya koyması gerektiğine inananlardanım ben de... :)


Velhasıl; bir kitap daha bitti. Aslında kitabın içeriğinden az daha bahsedip konuyu tam anlatmadan da yazabilirdim ama okunsun isterim. O yüzden, "Ben okudum ve beğendim; okumak isterseniz eğer, tavsiye de ederim." diyorum... Benim gibi hayat ve aşk üzerine kitaplar okumayı seviyorsanız ama hikaye olarak da, her kitabında aynı şeyi anlatmasın bir yazar diyorsanız; Kristin Hannah böyle yazarlardan biri, diyorum ben de size. :) Bu kitabı gerektiği kadar anlatamadım belki de, bir başka okudum yazısına olsun eğer öyleyse de... 


Kitaptan bir şiir ile veda edeyim istiyorum, İngiliz şair Elizabeth Barret Browning'in aşkın doğasını anlattığı bir şiiri imiş bu. Çok ama çok beğendim ve siz de okuyun istedim;

Eğer beni sevmen gerekiyorsa, sebepsizce sev.
Aşk uğruna sev. Ben onun gülüşünü, bakışını,
O hoş sesini seviyorum ya da onu benim gibi düşündüğü,
İçimde hoş duygular uyandırdığı için seviyorum deme.
Bu özellikler zamanla değişebilir, sevgilim
Ya da sen değiştiğini sanırsın.
Ve bu özelliklere duyulan aşk çabuk biter.


Sevgilerimle, okuduğunuz için teşekkür ederim... :)

29 Kasım 2014 Cumartesi

Okudum - Sherlock Holmes- Ölümün Sesi

*Bu bir Okudum yazısıdır... :)

Bir süredir birçok okudum yazısıyla karşınızda bulunamadığım bir gerçek. Fakat vizeler, öncesinde de yaz kalabalığı ve mevsim değişikliği derken Kasım'a nasıl eriştiğimizi bilemeden geçirdik ayları resmen...

Derken geçen hafta, yarım kitaplarımdan biri olan Sir Arthur Conan'ın Sherlock Holmes serisinden Ölümün Sesi kitabımı okudum ve geçtiğimiz hafta Pazar gününde de sonlandırdım. Açıkçası bu tarz kitapları kendime yakın bulmama rağmen, güzel bir kitaptı. Heyecan verici gidişatlar vardı hikayelerde.


Sherlock Holmes'in hikaye hikaye sırlarla dolu gerçeğe ulaşma hikayeleri var kitapta. Ve benim hep dile getirdiğim; "Hiçbir gerçek bir yalan kadar can yakmaz" sözüme yakın bir söz de var kitapta; Gerçeğin en kötüsü bile şüpheden iyidir...

Daha fazla ne diyebilirim bilmiyorum, beğenip alıntı yaptığım sözlerle veda edeyim o zaman. Okudum ve güzel bir kitaptı bana göre. Mero'mun bu yaz bana verdiği kitaplardan biriydi. Sağolasın tekrar canım benim. :)

Beğenip Alıntı yaptığım noktalar...

Sayfa 209 – Bazen bir organdaki zayıflık diğer organların daha güçlü olmasına neden olabiliyor.

Sayfa 245 – Bir insan, beynindeki odaları kullanabileceği eşyalarla döşemeli ve geri kalanları da istediği zaman çıkarıp kullanabileceği bir yere, kütüphanesine yerleştirmelidir.

Sayfa 326 – Kendini küçük görmek de, yeteneklerini abartmak da gerçeklerden kaçmaktır.


Hangi söze doğru değil diyebiliriz değil mi ama?? :) 

10 Haziran 2018 Pazar

Okudum; Yıldız Tozu - Priscille Sibley


Geçtiğimiz hafta bugün, 2018'de okuduğum kitapların onuncusunu okudum bitirdim; Arkadya Yayınları'ndan Priscille Sibley'in Yıldız Tozu adlı kitabını... Bu sene çok az dersimin bulunması ve üstelik Aöf Sosyoloji Lisans programımın nihayet sonuna geliyor olduğumuzdan sebep oldu diyorum... :) Daha çok kitap okumayı diliyorum, senenin diğer yarısında da...


Arkadya Yayınları ile, geçen seneki (2017) Bursa Tüyap Fuarı'nda tanışmıştım. En çok okunmuş kitaplarından ikisini almıştım o fuardan; Öksüzler Treni (Christina Baker Kline) ve 22 Britanya Yolu (Amanda Hodgkinson)... Yıldız Tozu'ndan hemen önce, 22 Britanya Yolu kitabını da bitirdim, ona da Antalya'ya gelmeden önce başlamıştım. Yıldız Tozu ile de farkettim ki, şu ana dek okuduğum Arkadya Yayınları kitapları bana içerikleri dahilinde birçok yeni bilgiler öğretiyor ve merak hissimi uyandırıyor. Okuduğum kitaplarda aradığım en önemli özelliklerden biri budur benim; hem mutluluk duyayım okurken, hem de yeni bir şeyler öğreneyim başka yerden duymadığım... :) 


Yıldız Tozu kitabı; bilmediğim bilgilerden de fazla, merak etmeyeceğimi düşündüğüm birçok konuda beni karmaşaya sürükledi. Kendi içimde kutuplaştım ve düşüne düşüne, ben ne yapardım diye diye okudum sonuna dek adeta... 

Bu kitabı alırken, 2007 yapımı Stardust (Yıldız Tozu) adlı filmi düşünerek almıştım. Kitabın filmle alakalı olmadığını da biliyordum tabii ki. Ama film de kitap da ayrı güzel şimdi - Bu kitapla aynı ismi taşıyan o fantastik film Stardust'ı da ayriyetten tavsiye edeyim bu arada. Bence fantastik-romantik film kategorisinde, en iyi filmlerden biri... :)


Neyse kitaba dönecek olursak, konusundan bahsetmek istiyorum biraz;

Annesinin kanser olması sebebiyle yatağa bağlı bir hayat geçirdiği zamanlar, Elle'in küçüklüğünün en acı dolu hatıraları olarak kalır anılarda... Elle ne kadar küçüklüğünde yalvarsa da, babasına annesinin acı çekmemesi için ölüme terkedilmesine ikna edemez. Alice, Elle'in annesi; çok acılar çeker, birkaç yıl boyunca hasta yatağında ölümü beklerken... Elle annesinin ölümünden sonra, acı dolu yaşadığı son yıllarının ve ölümünün ardına; annesi gibi bir hastalığa yakalanırsa ölmesine izin verilmesini istediğini belirten bir öndirektif hazırlar ve bunu annesinin en yakın arkadaşına verir... 

21 sene sonra ise, bir merdivenin tepesinden düşen Elle'in, hastanede kaza sonucu beyin ölümü gerçekleşir. Vasiyeti gibi olan Elle'in son isteğini bilen eşi Matt; Elle'in götürüldüğü hastanede hem bir beyin cerahıdır, hem de küçüklükten beri aşık olduğu adam. Beyin ölümü gerçekleşen Elle için yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığını da bilir Matt, Elle'in vasiyetini gerçekleştirmek için de karar verir. Ancak kararını gerçekleştirmeden hemen öncesinde, eşinin yeniden hamile olduğunu öğrenir...

Birçok kez bebek kaybetmiş Elle ve Matt, Elle'in hastalık geçmişi sebebiyle bir kez daha hamile olmaması gerektiğini de bilmektedir; hamileliği sebebiyle o merdivenden düştüğü de o kaza sonrası hastanede anlaşılır... Yaşaması mümkün olmayan hayatının aşkının son isteğini, yaşaması mümkün olan bebekleri için gözardı etmeyi göze alan Matt'in karşısında en büyük engel Elle'in isteğini belgeleyen öndirektiftir. Üstelik bu öndirektif ile karşısına çıkan kişi, Matt'in annesidir...


Hukuk yoluna gitmek zorunda kalır Matt; önce annesini, sonra da Elle'in tüm kardeşlerini de karşısına almak durumunda kalır bir de... Kitap boyunca; Elle'in acı çekmeyi bırak, kalp atışı haricinde o hastane odasında olmadığını aile üyelerine binbir emekle anlattı Matt. Onun çabalarını, kendi tarafında bir kayınpederi, bir avukatı, bir de Elle'in yakın arkadaşının olduğunu okurken; "ben ne yapardım?" diye düşünerek okudum resmen... 

Bebek hayalleri için savaşan bir aile düşünün, böyle zor bir şekilde bebek sahibi olabilmeyi göze alabilsin. Eşini zaten kaybettiğinin ve geri döndüremeyeceğinin bilincinde olan bir beyin cerrahı, hem eşiyle hayallerini gerçekleştirmek, hem de bir umut bu çocuğu kurtarabileceğini düşleyerek kendi için de zor olan bir yola başlıyor... "Elle de yaşasa buna onay verirdi!"'yi bir türlü kabullendiremeyen Matt'in yaşadığı çok ama çok zordu bence. 


Ama gel gelelim; "son isteğini yerine getirmek isteyen sevdikleri için de, -gerçekleşebilmesi düşük bir ihtimal görülen bebeğin doğuşunu beklemek de zor olsa gerek" diye de düşündüm...

Siz ne yapardınız? Yitip gitmiş bir sevdiğinizin acı çekmediğini bildiğiniz durumda iken, diğer canı da umursamaz onun isteğini mi yerine getirirdiniz? Yoksa yitip giden sevdiğinizden size kalabilecek emanet için, yaşam savaşını göze alabilir miydiniz? 

-- Ben kararsız kalsam bile yer yer, hep aynı yöne döndüm; kalbi atan o bebeğin de yaşama hakkı var, onun için bir mucize gerçekleşebilir! Ve düşündüm de sonra, dünya üzerinde kimbilir ne mucizeler gerçekleşiyordur... :) Sizi bu zorlu sorularla bırakarak, bu kitaba bir şans vereceğinizi umuyorum. Bu sebepten kitabın sonuyla ilgili hiçbir şey yazmıyorum. Güzeldi, okuduğum diğer kitaplara benzemeyen kitaplardan biri idi... :)



Kitaptan alıntıladığım birkaç cümle ile bu yazılık da benden bu kadar diyeceğim. Bu okudum yazımdaki sorularıma, umarım yorumlar kısmında cevap verirsiniz diye umuyorum. Sevgilerimle... =)

"Hayat, risk almaktır yoksa kendini bir mağaraya sıkışıp kalmış olarak da bulabilirsin." - Sayfa 18 
Kübler-Ross modelini ele alırsanız, üzüntünün beş aşaması vardır; inkar, pazarlık, depresyon, öfke ve kabullenme. - Sayfa 24 
Aşk insanları birleştirebilir, aynı zamanda ayırabilir de. - Sayfa 62 
“Woodstock şarkısını biliyorsun ‘Biz yıldız tozuyuz.’ Öyleyiz. Yıldız tozlarından oluşuyoruz. Dünyadaki her şey aslında sadece külden ibaret…” - Sayfa150 
İnsanlar yaşanan felaketlerin kurbanlarına gözlerini dikip bakmamak için ne kadar çaba gösterseler de yine de bakarlar. Kırık bir kola bakıp bunun nasıl olduğunu merak ederler. Kopan bacaklara bakarlar. Bana da böyle bakıyorlardı. - (Matt, Sayfa 163) 

20 Nisan 2020 Pazartesi

Okuyorum & Okudum - Başkalarının Hayatı



20.04.2020- Pazartesi; Okuyorum...


Günler garip bir hızda ilerlemeye başladı, hayat bu süreçte de kendi rotasını oluşturmaya devam eder oldu... Herkes gibi ben de bu süreci sağlıcakla geçirmeye uğraşıyorum. Kitap okumaya devam ediyorum, meşguliyetlerime sıkı sıkıya sarılıyorum ve günlerimi yeniden daha fazla görevlerle donatıyorum. Misal bugünün görevi bu kitabı bitirmek ve öylesi garip bir anlatımı var ki bana göre bu kitabın, bu duruma tahammül edebilir hale getiren kahve yardımcı konuma geldi şimdi...


Bundan 15 sene önceydi, iki güne bir kahve içerdim. Bugün o günleri hatırladım işte. O zamanlardaki yorgunlukları alışkanlık edindiğim üzere kahve gideriyordu, şimdi de bu kitabın yorduğu yerlerden kendimi korumayı bir gıdım kahve sağlar inşallah! :)

Kitabıma devam etmeden önce buraya bu hisleri not etmek istedim; yeterince keyifli bir kitap değil zira, başkalarının hayatına buralardan bakmak daha güzel oysa. Bu kitabın ise başlığı daha farklı olmalıymış bence. Emek var, sonuçta yazım aşamaları ne olursa olsun kolay değil de; "bu kitabı keşke ben yazmış olsaydım dedirtmiyor bana işte". Kitabı yarıladım ama bazı karakterlerin hangi hissiyatta olduğunu çözemedim hala. Ama devam ediyorum yine de. İnstagram'da başkalarının hayatına onlar izin verdikçe dalabilmek daha başka, kesinlikle daha eğlenceli. Kolay geldiğinden mi acaba? Ama öte yandan kitapta o kadar heyecan yok. Acaba kitap bunu mu anlatıyor dedirtti bile şimdi. Karmakarışıklaşmaktayım tabiri var ya hani, bu kitap beni böyle etti. En son hangi kitap böyle etmişti ki? Epey olmuş herhalde. Şimdi kötü hisler de değilmiş gibi geldi, kitap iyi ilerliyormuş gibi. Bitince son kararımı vereyim yine en iyisi. 

Ya sizin, bu tarz kitabınız oldu mu? Kitabı çok kötülediğimi düşünüyor musunuz? :) Bence çok bir şey söylemedim de.. Kahvem ve kitabıma döneyim en iyisi, bitince de yorumumu yazmak şart oldu tabi; sevgilerimle... :)) 


21.04.2020- Salı; Okudum...

Ve dünün görevi olan "Başkalarının Hayatı" adlı kitabı bitirmek bu sabaha kısmet oldu... Dün akşam, son 15 sayfa kalaya dek okudum ve bıraktım. Alıntılarım da oldu kitaptan akşam boyunca, ama yine de fikrimi; "çok iyi bir kitaptı ya!" derecesinde değiştiremedi. Yorucu, bana bir şey katamayan ve "ne okudum ben şimdi, bunun ana fikri neydi?" dedirten bir kitaptı... 



Kitabı 7 günde okumuşum ama dünkü hislerimi yazarken daha uzun zamandır okuyormuş hissimden o kadar emindim ki! Neyse ki bu sabah itibariyle kitabı okudum ve kenara kaldırdım... :) 

Bu seneki Bursa kitap fuarı gezimiz sırasında, "Destek Yayın Grubu" standından aldığım 5 kitaptan biri idi; Başkalarının Hayatı - Amy Grace Loyd. Alt yayınevi grubu Beyaz Baykuş... 2020 Fuar yazım ise burada...


Bu kadar yazdıktan sonra, konusundan da bahsetmek şart oldu şimdi; bir apartman sahibi Celia'nın, komşularıyla garip ilişkiler içerisine girmesini anlatıyor kitap. Ama konu bütünlükleri o kadar dağınık ki, okurken insanı en çok bu yoruyor sanırım. Gerçekten davranışlar da, konuşmalar da, anlatım da o kadar acayip ki; şayet böyle bir apartmanda kalıyor olsam, orada kalmak adına zorunlu olsam da ben bir yolunu bulup taşınmak isterdim... Bir ev sahibi düşünün, sizin özelinize girmeyi kendisine hak olarak görüyor. Onu da geçtim, kiracıların da ne yaptığı ve neye meyilleri oldukları bir o kadar belirsiz... Beni okurken bu kitap sırf fikirlerinden ve istediklerinden emin olamamaları için bile çok rahatsız ediciydi.

Kitabın 1000kitap.com'daki yorumlarına da baktım, 1000kitap'ta tek iyi bir yorum yok ne yazık ki. Biri ilk başlarda anlatımın düzlüğünden ötürü içinin sıkılarak okuduğunu söylüyor, sonra anlatımın kaydığını söylüyor başka biri; hayır, benim için bu durum da böyle değildi. Anlatım baştan itibariyle kaymış durumda idi bence. Çeviri hatası mı bilemiyorum, eşcinselliğe dair garip üst örterek anlatım söz konusuydu. Elbette aynı cinsi sevenler de var bu hayatta ve ben hepsine saygı duyuyorum, ancak bunu bile anlatmaktan öylesi aciz idi ki kitap; ilk başta her karakterin cinsiyetini yanlış anlamış bulundum maalesef.

İlk defa bir kitabı bu kadar net eleştiriyorum, hiç yapmam dememek gerekiyormuş; ben bu kitabı sevmedim. Hem de yaptığım 3 alıntının güzel olmasına rağmen, ben bu kitabı hiç sevemedim. Fikirler değişkendir, özneldir. Elbette her eseri aynı derecede bulamayız. Ama en azından anlatım konusunda basitlik aradım, konusu gereği ağır düşüncelerin anlatıldığını düşündükleri bu kitap için. Çünkü bana göre konu da ağır değildi; konu günlük hayat, basit bir hikaye diyebileceğimiz konuya fazla edebi değer biçmişler. Bana böyle düşündürdü...


Can dostum şöyle demişti bir defasında bana; "Bir şeyi beğendiğimizde söyleyebiliyor isek, beğenmediğimizde de aynı derecede söyleyebilmeliyiz."(Kesinlikle çok doğru tespit dostum!)...Evet, bu benim eksikliğim. Bazen bir şeyi hiç beğenmemiş de olsam hafifleterek anlatmayı seçiyordum. Yalan söylemiyor ama o youtube'da beğenmedim tuşu var ya, ona da basmaktan çekiniyordum! Ama artık böyle bir şey yapmıyorum. Bu yazıyı da sırf bu yüzden yazdım. Uzun zamandır beklenti içerisinde okumaya hevesleniyordum bu kitap için, fuardan aldım ya hani; benim için yeri ayrı fuar kitaplarımın çünkü. Maalesef hiç beğenemedim, fuar kitaplarımdan biri de işte böyle bitti... :)


Alıntıladığım cümlelerimi de burada paylaşarak veda edeyim en iyisi. Bir sonraki bitireceğimi umduğum kitap, bu kitapla kıyaslanamaz bile ama; anlatımı çok yerinde ve güzel, hikaye bütünlüğü heyecanlandırıyor beni üstelik. Beklentileri yüksek tutmamak gerekiyormuş, bir kez daha yazmalı tarihe! Alıntılarımı ekleyip, diğer kitabımı okumaya ve günün görevlerine odaklanmaya devam edeceğim. Buraya kadar okuduğunuz için teşekkürlerimle ve sevgilerimle, sağlıcakla kalın... =)



- Çektiğimiz acılar karşısında ürettiğimiz yarım yamalak çözümlerin kendileri keder ve provokasyon doludurlar. (Sayfa 80)


Hepimiz kendimiz ve özellikle de başkaları tarafından kabul görmek için hikayeler yazarız ve sonra bunları tekrar düzelterek yazarız. Ben bile bundan muaf değildim... (Sayfa 149)


- Yaralar siz onlarla başa çıkınca veya onları seçtiğinizde ya da yine onları seçeceğiniz için ne muhteşem görünebiliyordu. (Sayfa 193)

26 Aralık 2013 Perşembe

Okudum - Martin Eden


Bu bir okudum yazısıdır. :)


Martin Eden, iki aydır okuduğum bir kitaptı. Jack London'ın kitabı ve klasikler arasında bulunan kitabı... Antalya'dan almıştım, 3 al 2 öde kampanyasından. Ve ilk kitabını ancak okuyup bitirebildim. Diğerlerine sıra ne zaman gelir bakalım. :)

Kitabın dün bitmesi şerefine yazıyorum bu yazıyı. Sonunda okudum bitirdim... :) Ve Martin Eden, birkaç zamandır en uzun sürede bitirdiğim bir kitap oldu. Ve okurken yer yer zorlandığım, yer yer de alışır gibi olduğum bir kitap oldu... :) Resimleri düzenlerken gördüm, bunca zamandır kitapla ilgili çektiğim resimler epey güzel olmuş cidden... :)


Gelelim kitabın tarafımdan küçücük anlatımına;

Fakir bir gencin, yani Martin Eden'in, aşık olduğu zengin kesimden bir kıza yetişmek amacıyla felsefe kitapları okuması ve kendini geliştirmesi ile, onun kesimine yetişme çabasıyla başlar... Böylece hem konuşabilecekleri hem de kendini ailesine kabul ettirmesi mümkün olacaktır. Bu kitap okumalarla kendini geliştirmelerle başlayan Martin Eden'in ilgisi, kitap yazmaya yöneldikten sonra yazarlık yolculuğu başlar Martin Eden'in. Ancak aşkı ve Martin Eden'in çevresi bu durumdan nasıl etkilenecek bilinmemektedir. Kitabın biraz felsefik, biraz da topluma dair içeriği bulunmakta. Ben tahmin ediyorum ki, anlatıldığı dönemde yaşasaydım, kitap daha çok hoşuma giderdi... :)


Kitabın canlandığı noktaya geldim bir sıra; beğendiğim birkaç cümle oldu o noktada... O noktada şu sözler geçiyordu;

"Aşkın, aşıkların yüzlerinde tatlı bir pembe renk bıraktığı söylenir. Yine aşk, aşıkları inceliğe ve zarafete götürür. Aşıkların yüzlerindeki derin izler, hayat boyunca yüreklerinde taşıdıkları güzellik ve zarafetin izleridir. " (Evet bu söz hoşuma gitmişti. Belki de böyledir doğrusu. Aşk böyle bir şeydir)

"Aşk inanmaktır aynı zamanda. Sevgiline gönlünü verdiğin gibi, ruhunu da vermektir. Gerekirse benliğini teslim etmektir. Ruhundan ruh, gücünden güç katmaktır. Hayata gücün oranında hazırlamaktır." (Benliğini teslim etmek kısmına katılmasam da, diğer noktalar doğru olabilir belki :) )

"Yaşanmış günler yaşanacak günlerin içinde erir, saatlerin günün içinde, haftaların ayların içinde eridiği gibi. Harcanmış günlerden insana kalan yalnızca yaşadıklarıdır. Bu yaşadıkları kayda değerse ruhunda, belleğinde unutulmaz izler bırakır. Günler aynı tonda geçiyorsa hayat çekilmez olmaya başlar." (Ve en çok da bu sözü sevdim işte... :) Ne güzel bir anlatım değil mi?)



Şu resimde de gördüğünüz gibi, hafta başında bitmeli diyerek devam ederek 3 günde sonunu da getirdim. Son 3 gündeki ısrarlı gayretim olmasaydı yine elimdeydi hala kitap... :) Yorgan altında, gece lambamla ve ertesi gün zorlamamla derken, ancak dün bitti ama.... :)

Dediğim gibi beni zorlayan bir kitap olsa da, bitirmek istedim nedense; sonunda ne olacağını da merak ettim ve yarım bırakmak da istemedim... :) 


Şimdi Martin Eden'i bitirmemle beraber, Amy Lee kartpostalımla beni diğer kitaplarım bekler... :) Amy Lee; Evanescence grubunun solisti, bilmeyenler için... Ben Evanescence grubunu ve şarkılarını epey severim, her ne kadar bir süredir pek eskisi gibi izlemesem de... :) Bu kartpostal da bir arkadaşıma bir dergiden çıkmış, görünce ben kaptım. O da seve seve verdi sağolsun... :)

İşte Böyle Martin Eden böyleydi, bir dahaki okudum kitabında görüşmek üzere. Umarım okurken sıkılmamışsınızdır...

Sevgilerimle... :)

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Filmi Olan Kitaplar #6 - Kocan Kadar Konuş

*Bu hem bir okudum hem de izledim yazısıdır...

Önce kitabını okuyup sonrasında da filmini izlediğim Kocan Kadar Konuş yapıtının yorumuna geldi sıra... Okudum yazısını yazmıştım geçen haftalarda, burada. Şimdi de kitabın filmine dair dikkatimi çeken noktalarına değineceğim... :)


Pelin'imden aldığım kitaplardan biriydi Kocan Kadar Konuş kitabı. Elime aldıkça akıp gitti, sarmalayıp sıkmayan bir anlatımı vardı. Kitabından sonra filminden de sıkılmayacağımı anlamıştım, düşündüğüm gibi de oldu sıkılmadım. Sadece kitaptan eksik kalmış birkaç nokta varmış gibi geldi bana. Film süresi gereği, kitaptan uyarlamalarda ister istemez beklediğimiz bir nokta bu ne de olsa... Ama fazla değildi, başka uyarlama filmlerine karşın. Oyuncularıyla ve sahne seçimleriyle, çok güzel bir filmdi...


Kitabı okumadan önce filmin oyuncularını ve fragmanını biliyordum. Ama kitabın yazarını bilmiyordum. Kitabı ilk elime aldığımda kitabın arkasında yazarının resmini gördüğümde, filmin başrol oyuncusu Ezgi Mola ile benzerliği beni çok şaşırttı. Bu sebeple kitabı yazarının başından geçmiş gibi okudum ben, ister istemez. Ve filmi de Ezgi Mola'nın hayatıymış gibi okudum, enteresan bir şekilde... :)

Filmdeki oyuncular kadar, Ezgi Mola'nın giydiği elbiseler de olaydı. Ezgi Mola'nın elbiseleri, elbise giymeyi sevmeyenleri bile özendirecek derecede çok yakışmıştı. Geçen yazdan bu yana elbise giyemedim, ki elbise giymeyi epey severim. Feci elbise giyesim geldi yine, filmden sonra... 


Filmde en çok dikkatimi çeken nokta; Ezgi Mola'nın oynadığı Efsun karakterinin odası oldu. "Allahım o ne güzel oda, başrol oyuncuları kitaplar" dedim gördükçe. Bir süredir doğru dürüst kitap okumayı beceremeyen ben hayran kalarak kıskandım doğrusu... Haziran ayında sadece 4 kitap okuyabilmişim, oysa yaz ayları benim en kitap okumalık zamanlarımdı ya... :/

Efsun karakteri, çok güzel kitap okuyan bir kişilik. Bende bir ara, şimdikinden daha iyi kitap okuyordum. En azından geçen yaza kadar. En kısa zamanda, bu durumu eski haline getirebilmeyi diliyorum kendim için... 

Ve filmde Efsun'un odasında dikkatimi ve beğenimi kazanan bir cümle vardı odasının kapısının hemen arkasında asılı  bir tabelada. Bu cümle ile son vereyim bari bu yazıma. Şöyle diyordu o kapı ardında; "Kitabı Filmiyle Yargılama" Ne güzel ve doğru söz ama... :)

Kısacası, kitabını ayrı güzel, filmini de ayrı güzel bulduğum bir yapıt oldu Kocan Kadar Konuş... Kitabın yazarına ve sonra da film ekibine emeklerine sağlık denecek kadar güzeldi. Tavsiye ederim... :) 

13 Temmuz 2014 Pazar

Okudum - Uçurtma Avcısı


* Bu bir Okudum yazısıdır. İyi okumalar...


Uzun zamandır kitap okuyamamanın verdiği garip mutsuzluğun ardından, Temmuz ayında bitirdiğim ikinci kitabım Uçurtma Avcısı'nı da bitirebilmiş olmanın mutluluğunu yazıyorum şimdi... :)


Uçurtma Avcısı Antalya yolculuğuna çıkmadan önce bitti. Ciddi anlamda, hemen önce bitti. Yola çıkmadan önce, elimde kitabım arabanın ön koltuğunda oturmuş son 2 sayfasını okuyordum merakla... :) 

Bitirdikten sonra şöyle düşündüm; şimdi yol boyu aralıklarla hikayeyi ve sonunu tartmadan gitmem mümkün değil. Gerçekten de öyle oldu, hikayeyi düşünmeden edemedim. Hayatta birçok insanla hayatlarımız bağlı ve mutlaka bir yerden bağdaşıyoruz birbirimizle... Hayat boyu birçok sürprizle ve birçok gariplikle karşılaşıyoruz. Hayatın en büyük cilvesi sanırım bu da bizlere...

Kitabın Konusu;

Kitaptan çok bahsetmek istemiyorum aslında ama, Kabil'de savaş yıllarından önce arkadaşlık kuran Emir ve Hasan'ın hikayesini anlatıyor kitap. Tabii savaş yıllarını da... Emir ve Hasan'ın şartları aynı ama yaşama biçimleri farklı gibi görünse de, onlar iki dost ve bir sırra yenik düşmüş iki can yoldaşıdır. Okuyabilme imkanınız varsa okuyun. Ben pek fazla bahsetmem kitapların veya filmlerin hikayelerinden. Okumak isteyen veya izlemek isteyenler olabilir çünkü. Ama beni etkileyen cümleleri ve replikleri yazarım yine de... 


Kitapta en çok hoşuma giden sözcük şu olmuştu, Babasının Emir'e söylediği sözler;

Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığında, birini aldattığın zaman doğruluğu haklılığı çalmış olursun. Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur, Emir. Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan(ekmek); aşağılıktır...

Ve bir de şu söz çokça düşündüğüm bir konu oldu yine...

Uçurtma Avcısı Sayfa 297;

“Şöyle dedi; ‘Çok korkuyorum.’ Neden, diye sordum. ‘Öyle mutluyum ki, Doktor Resul. Böylesine büyük, müthiş bir mutluluk, insanı korkutuyor.’ Yine nedenini sordum, şöyle dedi: ‘Senin bu kadar mutlu olmana, ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.’ Hemen onu susturdum: “Hişşt, hadi ama. Saçmalama.”

Bazen çok düşünürüm bu konuyu. Mutlu olduğumuz zaman, ardından mutsuzluğun geleceğine alışmışız sanırım. "Hayat bize mutluluğu gümüş tepside sunuyorsa, mutlaka üzüntüyü de daha güzel bir şekilde sunacaktır ardında." diye düşünürüz... Bu ömrümüz boyunca böyle olur çoğu zaman. Dilerim Allahım bize, mutsuzluğu düşündürmeden mutlu olmayı nasip etsin hep. Her ikisi de, hayatta karşılaşmaya devam edeceğimiz durumlar olarak kalacak ne olsa...


Kitabı beğendim, okunması gereken kitaplardan biri gerçekten. Filmini izleyeceğim ilk fırsatta da, belki dönmeden belki de döndükten sonra. Arkadaşım Meryem'e vereceğim kitabı önümüzdeki günlerde. O okuduktan sonra beraber bile izleyebiliriz belki... İzledikten sonra yazısı gelecek inşallah. :)

Böyle bir okudum yazısı oldu bu da, nice okudum yazılarına inşallah. Sevgilerimle... :)

14 Ağustos 2014 Perşembe

2014 Antalya Yaz Tatilinde Okuduğum Kitaplar


2014 Antalya Yaz Tatili, garip ve güzel bir şekilde bitti. Hala tam olarak tatilin son günlerinde tutulduğum soğuk algınlığından ötürü kendime gelebilmiş değilim. Öksürmekten gecem gündüzüme karışmış durumda. (Not; Akdeniz Üniversite Hastanesi yetkililerine sesleniyorum, sizi de hasta eder o klima, azıcık kısar mısınız ayarını lütfen!)

Kendime biraz gelebilmiş, sonunda Akdeniz Üniversitesine sitemimi de etmişken gelelim ilk konumuza... Yazmak için aklımda bulundurduğum birçok konu var ama önceliği yaz tatilinde okuduğum kitaplara vereyim dedim. :)


Kısa bir değerlendirme yapacak olursam, okuduğum kitaplar bir elin 5 parmağını geçememiş maalesef. Ama iyi yönünden bakmak gerek, çok fazla okumaya fırsat bulamayacağım kadar dolu dolu geçti tatilimiz. Bu sene geçtiğimiz senelere nazaran iyi gezdik Antalya'yı... :)

Bu arada geçen sene okuduğum kitaplara da baktım, bu seneki okuduklarımdan çok oldukları kesin. Ama sayıları değil önemli olan bünyeye etkileri biraz da. (O nasıl bir mantık yürütme ise artık, ben dahi bilemiyorum) Geçen yaz okuduğum kitapların yazısı burada...


Mart Menekşeleri

Mart Menekşeleri, tatilde ilk okuduğum kitap oldu. Sarah Jio ile de sonunda tanışmış oldum bu sayede. Bu kitap ile tanışmış olduğumuza da mutlu oldum tabii ki. Taa Kasım'da aldığım 3 kitaptan sonuncusu idi bu kitap. Diğer iki kitap ise; Yüreğe Söz Geçmiyor ve Uçurtma Avcısı idi...

Mart Menekşeleri kitabına gelince, güzel bir aşk hikayesini anlatıyordu kitap. Ama okudukça anladım ki, bir değil birden çok aşık'ın hikayesi var kitapta. Bana böyle düşündürttü yani. Hoşuma gitti kitap, Sarah Jio'nun diğer kitaplarını da okumak istedim bu kitaptan sonra. Sanırım diğer kitaplarına da şans vereceğim bundan sonra. :) 


Mart Menekşeleri kitabından alıntılarım; 

Kitabın en sevdiğim cümlesi, başında da yazan bu cümle oldu; "Hayat, birine seni seviyorum demenin kararsızlığını yaşamak için çok kısadır..." Bence de...

"Büyük aşklar zamana, kalp ağrısına ve mesafelere meydan okur. Herşey kaybedilmiş gibi görünse de gerçek aşklar yaşamaya devam eder."

Kitapta bahsedilen Kaybolan Yıllar kitabından yapılan alıntı; “Aşk, zorla tomurcuk vermesini istediğin bir sera çiçeği değildi. Aşk, yol kenarında beklenmedik şekilde açan bir çiçekti.”

Güzel bir kitaptı. Sarah Jio'yu daha çok okumaya çalışacağım bundan sonra... :)


Aşk Tanrıçası'nın Yemek Okulu

Bu kitabı Antalya'ya gittiğimizin ertesi günü Mero'm hediye etmişti bana. Tekrar teşekkür ederim canım. Kitabın arkasındaki hikayeyi okuduğumda Debbie Macomber tarzı olduğunu anlamıştım. Sevindim de. Debbie Macomber ve Maeve Binchy tarzı bir kitap olması güzeldi. İlk defa Melissa Senate kitabı okudum, ilk kez duyduğum bir yazardı kendisi. Ama tanımaktan mutluluk duydum, içten ve akıcı bir anlatımı vardı. Böyle kitaplar okumaktan da hoşlanıyorum. Hayatın içinden olduğuna inandıran hikayeler okumak güzel hisler bırakıyor insanda... :)


Can Dostum ve devamı Can Dostumun Yolculuğu kitabı, Mero'mun okumamı istediği kitaplardı. Okumam için ödünç vermişti iki kitabı da. Bu iki kitap bir köpeğin ağzından gibi anlatılmış bir kurgu roman serisi. Şöyle diyebilirim bu iki kitap için, insanların köpekleri değil, köpeklerin insanları var bu kitapta. :) Hayatı onların gözünden anlatmış yazar. Başta alışmakta zorlansam da, sonradan bu hikayeden zevk almaya başladım; ikinci kitapta özellikle...


Can Dostum'u 2 hafta gibi bir sürede bitirmiştim ama, Can Dostumun Yolculuğu adlı ikinci kitabı tatilimizin sonuna doğru 3 günde okudum. Konu bütünlüğüne alıştığımdan ötürü rahat okudum belki de. Can Dostumun Yolculuğu daha hoştu değil de, daha alışmıştım yani bu kitapta seriye... :)

Kitaptan beğenerek alıntı yaptığım yerler oldu... 

Sayfa 146- Bazı köpekler gezip dolaşmak için özgür olmak istiyorlar işte; onları seven bir çocukları yok da ondan.

Hayatın, köpekler değil insanlar tarafından idare edildiğini anlamaya başlamıştım artık.

Sayfa 166- Köpeklerin kapı çalınca havlamak gibi önemli görevleri vardır; ama kediler evde hiçbir işe yaramazlar.

Sayfa 214- Bir köpeğin görevi, insanların isteklerini yerine getirmekti.

Sayfa 259- Çünkü yalnızca daha fazla çaba gösterilerek başarı elde edilebilecekse, başarısızlık bir seçenek değildir.

Sayfa 349- “Joh Lennon, Hayatın biz başka planlar yapmakla meşgulken gerçekleşen şeyler olduğunu söylemiş. Bana sorarsan bu, üç aşağı beş yukarı durumu özetliyor.” 


Ve son olarak da Tavuk Suyuna Çorba'yı es geçmemem gerek. 

En sevdiğim öykü kitaplarından Tavuk Suyuna Çorba... Birçok kitapseverin evinde muhakkak bir kitabı bulunduğunu gördüğüm serilerden, özellikle de eski kitapseverlerin. Kısa kısa ve yüreği ısıtan birçok hikayeyi barındırıyor her bir kitabı. Eğer bu zamana kadar okumadıysanız, serinin bir kitabına dahi olsa şans verin derim... :) 

Ben bu sefer, Mero'mun verdiği ilk kitabını okudum serinin. Serinin adı; Gençlerin Yüreğini Isıtacak 59 Öykü. İlham veren hikayelerden tutun, mucize içeren hikayeye kadar güzel öyküler bulunmakta içerisinde... 


Benim yaz tatilinde okuduğum 5 kitap bunlardı işte. Her biri birbirinden güzeldi. Elimde Mero'mun bana getirdiği kitaplardan kalan 4 kitaplık seri ile bir gerilim kitabı, bir de benim bayram sonrası kendime D&R'dan aldığım kitap var. Kütüphanemde de 5 civarı henüz okumaya fırsat bulamadığım kitabım var. Bunlara dayanarak bir süre kitap alışverişi yapmamayı düşünüyorum. Elimdeki kitapların her birini çok merak ediyorum. Tatil dönüşü sonrasından beri ancak toparlanabildim sağlık açısından. Beni bekleyen kitaplarıma kucak açabilirim artık. 

Yeniden görüşmek dileğimle. Sevgiler... :)

10 Eylül 2018 Pazartesi

Okudum - Kimyager (Stepheine Meyer)


* Bir okudum yazısında daha birlikteyiz, daha nicelerine kavuşmayı diliyorum. Biliyorsunuz, her okuduğum kitabın yazısını yazmıyorum ama bu yazılmazsa olmaz gibi hissettiren bir kitaptı yine... :) Diğer okudum yazılarımı da buradan bulabilirsiniz...



Bu sürükleyici macerada, geçmişteki patronlarından kaçan eski bir ajan, adını temizlemek ve hayatını kurtarmak için son bir görevi daha kabul etmek zorunda kalacak.
Genç kadın ABD Hükumeti için çalışıyordu ama bunu bilen pek az insan vardı. Alanında uzmandı, isim bile konulamayacak kadar gizli bir teşkilatın en karanlık karanlık sırlarından biriydi o. Ve onun bir yük olduğuna karar verdiklerinde, onu yok etmek için soğukkanlılıkla peşine düştüler. Artık ne aynı yerde uzun süre kalıyor ne de aynı ismi kullanıyordu. Onun ölmesini istiyorlardı, hem de hemen. Eski amiri ona bir çıkış yolu sununca, bunun sırtındaki koca hedef tahtasını silmek için tek şansı olduğunun farkına vardı. Fakat bu, eski patronları için son bir iş yapmak anlamına geliyordu. Böylesine bir tehdit karşısında, hayatının en zorlu kavgasına hazırlanıyordu ama birdenbire, zaten ufacık olan hayatta kalma şansını daha da karmaşık hale getiren bir adamdan hoşlanmaya başladığını fark etti. Seçeneklerinin hızla azalmakta olduğunu görünce, kendine özgü yeteneklerini hayal bile edemediği şekillerde kullanması gerekecekti.


Kitabın ön kapağının iç kısımda kalan kıvrımında yazıyor bu tanıtım. Alıntı yapmazdım normalde böyle kitap tanıtımlarını ama bu kitabın tanıtımı da, bittiğine üzüldüğüm kadar heyecanlandırıyor beni... Stepheine Meyer'in en son çıkmış kitabını da okumuş olduğuma göre, şu an için okumadığım kitabı kalmamış bir yazar kendisi; Alacakaranlık 10. yıl özel sayısı hariç tabi, ondan geçen haberim oldu bu arada. Bilse idim kaçırmazdım doğrusu! :)) Bir de çizgi romanları varmış, acaba Türkiye'de var mı araştırmak istiyorum bu yazımdan sonra...

Alacakaranlık kitap serisi çıktığında ve okuduğumuzda, daha lisede idim. Üstüne aynı zaman diliminde Göçebe adlı, bir diğer fantastik romanını okumuştum. Kalemine liseden beri hayranım yani ve bir sene gecikmeli de olsa, son kitabını da okumuş olmaktan memnunum. Babamla anneme bu seneki doğum günü hediyelerim olarak aldırdığım iki kitabımı da bitirdim böyle; Simyacı ve Kimyager... (:

Bu seferki kitabı fantastik değil ama oldukça aksiyon doluydu. Kitabı alırken, bu sefer en azından diğer kitaplar kadar romantizm beklemiyordum Stepheine Meyer'dan. Böyle derin konulara, romantizmi hakkıyla da sokamamıştır belki de diyordum; ama kitabı okuyana kadar sürdü bu düşüncelerim tabii ki. Kitabı 30 gün de okudum ama elime aldığım süreler 2 hafta sadece. Araya giren kafa karışıklıklarım, dedemin sağlık durumu haberleri ve bizim gelen gidenlerimiz ile bir süredir ortada idi, ama ben esas olarak son 5-6 günde bitirebildim. Kitap çok akıcı ve anlatım dili bilinmeyen birçok terim olmasına rağmen açıklayıcı idi. Bir Kimyager olmayı istetebiliyor kitap adeta, araştırmasını çok ustaca yapmış Stepheine Meyer...


Kitapta bir Kimyagerimiz var, kendi hayatını ve kötü insanların tehlikeye atabileceği insanları koruyabilmek için yaşayan Kimyager Alex. Elbette gerçek ismi bu değil. En hassas noktası, insanları öldürebilecek güçler karşısında umursamazlıktan gelememek. Tabii bu hassas noktası, onu hiç beklemediği şekilde, yalnızlıktan kurtarıyor. Bir aksiyon kitabını okurken yine çok heyecanlandım ve yine Stepheine Meyer gibi kalemine özen gösteren biri tarafından oldu... :)

Alex kendini çok geliştirdi, aşk ile karşılaştı, kendisi ve sevdikleri için çok savaş verdi. Onunla tanıdığım karakterlerin her biri ayrı çekici idi yine Stepheine Meyer'ın, ama farkettiğim kusursuz insanlar değillerdi. O kusurlar içinde, karakterlerden bazılarının yerine kendimi koyabildim mesela... Hem üzücü hem de çoğu yerinde heyecan verici mutlu edici güzel bir kitaptı. Sonunda bittiğine yine çok üzüldüğüm bir kitabım daha oldu... (:


Tabii yine bu kitaptan alıntıladığım cümleler oldu, en sevdiğim üstteki resimde;

"Hata yaparsın, çünkü hata yapana kadar neyin yanlış, neyin doğru olduğunu bilmen mümkün değildir. Ama hatalar olanlardan senin suçlu olduğun anlamına gelmez. Gerçek bir insanın amaçlarını senin varoluşundan daha önemli gördüğünü asla unutma."

Bu cümleler bir öğüt gibiydi bana, hata yapmaktan o kadar çok korkuyorum ki yine bu sıra; hayallerim adına... Ama hata yapmadan da yaşayamam biliyorum. En nihayetinde yaşamadan bilemem. Öğüdümü aldım kitaplardan bir kez daha, diyebilirim işte! :)

Bir de en sevdiğim ve bir kitabın tespit olarak kaleme döktüğüne tanık olduğum şu cümleler var;


“İnsanlara dair fikirler üretiyor, birlikte olmak istediğimiz kişiyi yaratıyoruz ve sonra gerçek olanı sahte kalıbın içinde tutuyoruz. Her zaman iyi sonuçlanmıyor."

Aşkta, arkadaşlıkta ve de bazen insanları tanımakta, en sık karşılaştığımız yanlış. İnsanları kalıplar içinde görmeyi sürdürmek... Tanıştığımız, belki önce olumlu olan insanı daha olumlu hale sokup, hep orada tutuyoruz; sevdiğimiz kişinin formundaki kalıpta tutuyoruz, iyi halleri için hoşlanmadıklarımızı gözden atmayı göze alıyoruz... 

Kitabın bir başka sayfasında da dediği gibi;

“Bazen sırf yapması çok uzun sürdüğü için bir hataya tutunuruz.” 

Aynen böyle işte... :)

Kimyager'e bir şans verin derim, ben Göçebe kadar sevdim zira. Sevgilerimle... (:


29 Aralık 2019 Pazar

Okudum - Moby Dick


Moby Dick – Herman Melville

(Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları – İş Çocuk Klasikleri) – 86 Sayfa

2019'da okuduğum çocuk kitapları arasında en iyi kitap ilan ettim geçen gün Moby Dick'i, sonra yazısı burada da dursun istedim... 2019'un son okudum yazısıdır, inşallah son okuduğum kitap olmayacaksa da. İyi okumalar... :)


Yeğenim Kağan'ın sınıf öğretmenleri okumaları için 10 kitaplık bir liste vermişti; kitapları aldığımızdan beri (ki yazısı burada), yer yer okumaya devam ediyorum; kaldı 3 kitap...

Moby Dick'i Cumartesi günü okudum bitirdim, okuduğum kitaplar içinde en iyi ve en bilgi dolu bulduğum kitaptı kendisi... 1000Kitap profilimde yaptığım yorumum şöyle oldu;

Her ne kadar kitabın içeriğinde çocuk aklının alamayacağı kadar kişisel gelişim tavsiyeleri bulunuyormuş gibi geldiyse de, bir o kadar da içeriği faydalı ve zengin bir hikayeye sahipti Moby Dick... Balina avcılarının gözünden balinalarla ilgili fikirler okumak çok güzeldi. Hayvanlara ve doğaya karşı ilgisi olan bir çocuğun bu kitabı okuyup da "vaov" demeden geçebileceğini düşünmüyorum.

İş Çocuk Klasiklerine bana bu hikayeyi okuttuğu için teşekkür ederim. Tek bir yere karşı yorumum var, çocuk kitabı olduğu unutulup kötü alışkanlıklardan birine dair "Demek ki sevgi, tüm alışkanlıklarınızı değiştirebiliyordu." gibi bir yorumu doğru bulmadım. Diliyorum bir dahaki düzenlemede orası basımdan önce kaldırılır. Çocuk kitabı ise eğer bu gibi şeylere dikkat edilmelidir! 
Bahsettiğim cümlenin geçtiği yer aynen şöyleydi; "Odanın içi çok soğuk, ama yatak sıcacıktı. Sıcağın tadı ancak soğuğu hissedince çıkar. Çünkü bu dünyada her şey kendi zıddıyla anlamlıdır. Kuikuek piposunu yaktı. Yattığım yerde tütün içilmesinden hiç hoşlanmadığım halde, bu davranışı beni hiç rahatsız etmedi. Demek ki sevgi, tüm alışkanlıklarınızı değiştirebiliyordu. Pipodan ben de içtim ve sohbete başladık." (Sayfa 9)
Bunun haricinde çok sevdiğim paragraf oldu ama. Bu tek kötü örnek için silip atamıyorum tüm kitabı da. Misal; 
Evet, hayatta herkesin değişik görevleri, işleri olabilir; ama hiçbir yetki, başkalarına saygısızlık yapma hakkını vermez. Üstüne üstlük bu kişi, her gün yemeklerimizi pişiren, bizden yaşça büyük aşçıbaşımızdı. (Sayfa 48) 
Bence mutluluk ulaşılmaz, görünmez yerlerde değildi. Mutluluk gözümüzün önündeydi; o gün yaşadığımız hayatta, yemeğimizde, dostumuzun gülüşünde, yaptığımız şakada, kedimizin miyavlamasında, köpeğimizin kuyruğunu sallamasındaydı. (Sayfa 66) 
Diyeceğim o ki; Balinalara duyduğu ilgi ve sevgi dolayısıyla, insanların balina yağından faydalanmak için balina avına çıktığı zamanlarda, balina avcılarına katılan İsmael'in yaşadıklarını anlatıyor kitap. Onun insanların balinalara yaptığı, doğaya yaptığı eziyeti anlatıyor aynı zamanda. Bir çocuğun okuyup doğaya karşı daha saygılı olmasını öğütleyebilecek güzel örnek bir kitap! Yazanın da, çevirenlerin ve uyarlayanların da kalemlerine sağlık... <3 :)


Yorumum böyleydi ve bir bu kadar da alıntılarım vardı daha aslında... Kitap sayesinde balinalar hakkında ben bile çok şey öğrendim, cidden doğaya dair soruları çok bulunan bir çocuğun öğreneceği çok şey var diye düşünüyorum... Tesadüf değil diyorum şimdi tabi, daha birkaç gün öncesinde bir arkadaşımla; "Balina balık mıdır, değil midir?" diye konuşmuştuk. Ama bu konuşmadan öncesinde de içten içe balık kabul edilemeyeceğini tahmin etsem de benim için balıktı Balina. Ama suda yaşasa bile, memeli hayvanlar kategorisine giriyormuş aslında Balina... Derken, ertesi haftasına elime bu kitabı aldım okumak için işte, ki bu kadar derin bilgiler de beklemiyordum... 1000kitap yorumumda da dediğim gibi; beni tek rahatsız eden konu, şu pipo ve sevince alışkanlıkların değişebileceği mevzuu. Aslında bu bir uyarı gibi de algılanabilir düşününce, ama bir çocuk o uyarıyı alabilir mi? Bu da hayli düşündürücü esasında...

Gelelim öğrendiğim bir başka mevzuya... Mesela Amber denilen bir nesne, balinanın bağırsağından elde edilmekte imiş. Hiç duydunuz mu? Sırf bu nesne için de balina avcılığı yapan çokmuş, zira bu nesne parfüm ve mum yapımında kullanılmakta imiş. Ama beni en çok memnun eden yazarın notu oldu. Çünkü bu nesnenin balinanın en pis organında bulunuyor olmasını "her kötü insanda bile iyi bir yan olması" ile bağdaştırmış. Bence çocuk gözüyle de okunduğunda bir çocuğa bir düşünce gücü sağlayacak nokta. İçinizdeki iyi yanı bulun dercesine veya önyargılı olmayın, kötü gördüğünüze karşı bile dercesine... 

Balinaların insanlar tarafından yakalanmasının bir diğer nedeni de amber denen nesneyi elde etmektir. Amber sadece denizde bulunur. Amber güzel kokuludur, parfüm yapımında, değerli mumlarda falan kullanılır. Bu maddenin balinaların bağırsağından elde ediliyor olması çok garip. Özellikle amber gibi hoş kokulu bir madde, hiç de hoş kokulu olmayan bir yerde bulunur. Bu da hayatın bir cilvesi işte. Her kötü insanda bile iyi bir yan olması gibi bir durum. (Sayfa 63-64)


Bir çocuk kitabında neye rastlamak istersiniz sonra? Ben bakış açılarına dair farklılıklara değinsin isterim bazı konularda. Moby Dick'te buna örnekler de vardı...


Odaya döndüğümde Kuikuek bir nevi ibadet ediyordu. 
Bana saçma gelse de, onu rahatsız etmemek için aşağıya indim. 
Kimsenin inancına bir şey diyemem, kendisi gibi olmayanları dışlamasın yeter. (Sayfa 15)


Evet, hayatta herkesin değişik görevleri, işleri olabilir; ama hiçbir yetki, başkalarına saygısızlık yapma hakkını vermez. 
Üstüne üstlük bu kişi, her gün yemeklerimizi pişiren, bizden yaşça büyük aşçıbaşımızdı. (Sayfa 48)


Balinalar yunuslar ve musurların sekiz cinsini inceleyen deniz biyolojisi alt dalına Setoloji deniyormuş bir de. Bir nevi balinaları inceleyenlere setolog denir o zaman diye düşünmüştüm bu bilgiyi öğrendiğimde, ama böyle bir bilgi de yok bu arada! :) Sonrasında balinaların çeşitliliklerine dair bilgi verirken yazar uğursuz sayılan ispermeçet balinaları hakkında yazmış (internette böyle bir inanışa dair bilgi yok bu arada), devamında bir serzenişte bulunmasını da beklemezdim. Ama "balinaları sevdiği için, balina avcılarıyla ava çıkmayı onlara yakın olmak için fırsat gören" anlatıcımızın dilinden bu serzenişi okuyunca da şaşırdım. Bana göre en güzel nokta atışı olan alıntım da burasıydı; biraz insanları kategorize eden ama çok doğru söyleyen...


 İspermeçet balinası avına çıkanlar için böyle bir canlı neden uğursuz sayılıyor anlayamıyorum. Aslında boş, batıl inançların hepsi çok mantıksız. Dünyada bir şeyin az görülmesi, binde bir rastlanılması neden kötü olsun ki? Bence insanlar, hakkında çok fazla şey bilmedikleri konularda böyle davranıyor. Tüm boş inançların altında bilgisizlik yatıyor. Mürekkep balığının özelliklerini bilmedikleri için, onu görünce korkup batıl inançlarına sarılıyorlar. (Sayfa 44)



Sırada bu kitabı yeğenim Kağan'a okutmak var şimdi; benim kadar o da çok sevsin bu hikayeyi istiyorum, çünkü tam da sevdiği gibi çok alıntı var onun da şaşıracağını düşünüyorum. Ama bu sıra bir o kadar kitap okumaktan uzaklaştı kuzucuk, istemsizce zorlamak istiyorum ama çok üstüne düştükçe de uzaklaştırıyorum diye üzerine düşmemeye çalışıyorum. Böyle bir karmaşa hali... :) Siz de okuyun ve okutun olur mu, ben ki çocuk hikayelerini sevmezdim; meğer güzel hikaye kitaplarını yazan yayınevleri de varmış. İş Çocuk Klasiklerini yer yer alıp okuyabilir ve yeğenime de okutabilirim diye düşünüyorum.

Kitaptan elimde kalan alıntılarımdan iki tanesini daha paylaşıp kaçıyorum şimdi. Ama farkında mısınız bilmiyorum, uzun zamandan sonra bir kitaptan çok fazla alıntı paylaştım. Zira kendime çok alıntı almış olsam bile, buradaki yazımda bu kadar çok alıntı paylaşmamaya gayret ediyordum "okudum" yazılarımda. Neyse, bir başka "okudum" yazımda yine görüşmek üzere. Sevgilerimle... :)


Aklımdan hep güzel şeyler geçiyordu. Ben karanlıktaydım ama tüm arkadaşlarım kazanlardan çıkan alevle parlıyordu. Hoş bir manzaraydı. Ama ateşe uzun süre bakınca da, insan rüyadaymış gibi oluyor, havalandığını falan hissediyor. O yüzden dünyaya akılla bakmayı da unutmamak lazım. Bu dünya akılla anlaşılıp, duygularla sevilecek bir yer bence. (Sayfa 66)


Bazen öyle anlar olur ve o anlarda öyle biri, öyle değişik, öyle beklenmedik bir şey yapar ki, içinde bulunduğumuz dünyayı değiştirir. Dördüncü Kaptan Stubb’ın türküsü de böyle bir şeydi işte. O anda, hayat bana renkli ve güzel göründü. Aynı zamanda doğanın gücüne, insanın doğa karşısındaki davranışlarına kafa yordum. (Sayfa 77)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...