17 Eylül 2018 Pazartesi

Renk Renk, Rengarenk Örgü Hırkam (2016-2018)


2016 senesinin Eylül ayında, "birkaç yumak siyah-gri-krem beyazı renklerle ve birkaç arta kalan ara renklerle renkli, düz örgü ve tamamen acemilikle örmeye başladığım rengarenk örgü hırkam" 1 Eylül 2018 günü bitmiş halde elimde idi. 2009 senesinde Saniye kivramdan yardım alarak ördüğüm gri renkteki kısa kollu yeleğimden sonra, bu benim ördüğüm en büyük örgüm oldu... :)

Nisan-Mayıs 2018'de kol ve boyun kısımlarını da ördükten sonra, Antalya'ya 15 Mayıs'ta gelmeden önce İstanbul'daki Ayşe teyzem kenarlarına zincir çekmek ve düzenlemek için benden almıştı. Daha bu ayın, yani Eylül'ün başında, Ebru ablamın kınası için geldiğinde de getirdi. Son haline vuruldum diyebilirim, el emeği renkli hırkama kavuştum ve bu kış en çok giyeceğim hırkam olmasını umuyorum! (:


Başlangıçta; hem ördüğüm eldivenlerden kalan iplerimi (yani ara renklerim), hem de ana renkler olarak elimde bulunan "siyah-beyaz-gri" yumaklarımı değerlendirmek için giriştim bu işe. Sonra artık daha büyük örgü işleri ile uğraşıp kendimi geliştirmek istediğim için de kararlılıkla devam ettim tabii... Olabildiğince basit örecektim zaten. İstediğim, düz örgüde hırka kazak gibi büyük örgüler de örebiliyor olduğumu görmek ve de üretme hazzımı daha da çok büyütmek idi. 

Elimde kalın ip, siyah ve beyaz ipim vardı; ikisi de yeterince büyük idi. Bir de 3-4 yumak gri ipim vardı, biraz ince olduğundan sebep iki kat şeklinde kullanmaya girişip, ana renklerime kattım onu da bundan sebep. 
Üstteki kolajlarda; hırkamın iki ön parça ve bir arka parçası dikildikten sonraki hali, kısa kolları ve boynu örülmemiş şekilde ablamın üzerinde fotoğrafladık. :) Modelim olarak sevgili ablam Çiğdem'e, buradan sevgilerimi iletiyorum. Tekrar teşekkürlerimle. <3 :)  


Ben bu hırkam için, Arka kısmı 120 ilmek ile başlamıştım, herkes kendi bedenine ve ipinin kalınlığına göre ilmek sayısını azaltır veya artırabilir... Benim istediğim model olabildiğince rahat olacak ve önünü iliklediğimde de, içine uzun kollu giydiğimde sıkmayacak şekilde olmasını istiyordum ben... Düz örgü ile ördüm, alt sıralarında üç parmak tekli pirinç örgü ördüğüm ve düğme ilikleri açmayı düşündüğüm iç kenar kısım ilmeklerini de yine tekli pirinç modeli ile ördüğümün haricinde...

Ara renklerim, elimde bulunan; açık pembe, mavi, koyu kırmızı ve yeşil renkteki iplerim idi. Hepsinden de bir tam yumak yoktu, artık ipler şeklinde idiler ve sadece sıraları geldikçe dört sıra örüyordum o renklerden. Kendime bir çizelge oluşturmuştum;

8 sıra beyaz, 8 sıra siyah, 4 sıra gri, 4 sıra diğer ara renkli iplerden biri... Tüm hırka boyunca, düz örgü ile bunu ördüm aslında... :)


11 Eylül 2018 günü, üstteki kolajda da görüldüğü gibi; hırkamı giyindim ve gerek Kağanımla gerekse de tek başıma son hali ile fotoğraf çekindim... :) Bence çok güzel oldu. Özellikle dikişten ve bu tarz el işlerinden anlayan Ayşe teyzemin, boyun kısmına ilmek geçtiğimde oluşan potlukları dahi kurdele dikip düzeltmeyi düşünmüş olması, beni çok mutlu etti. Son haline kadar, birçok kişinin emeği ve önerisi geçen hırkamı 2 sene boyunca; kah kenara kaldırdım ve Saniye kivram Almanya'dan dönsün diye bekledim, kah birilerine denk getirdim veya getiremedim... Derken 2 senede de olsa, ördüm bitirdim! (:


Öğrendim ki sonunda; işin sırrı kendi kendine de fikir üretip, denemeye cesaret edebilmekteymiş...

Tamamiyle nasıl yaptığımı anlatmayacağım; o kadar basit kol kesimi yaptık ki, kol kesimine gelince önlerde üç sıra kadar kestik işte. Öne geldik, 3 kestik; geriyi ördük geldik, kenardan iki kestik ve gittik geldik, 1 kestik gibi. Hani şu kol kesimi nasıl yapılır diye gösteren video veya dergi anlatımlarında olduğu gibi. Ama bu demek değil ki, bu kadar basit. Benim istediğim model için bu böyle idi sadece belki de. Deneyip araştırıp, size uygun kesimi bulmalısınız yani... (:

Kola gelince, onda zorlandım işte biraz. Benim istediğim kol, örümcek kol dedikleri geniş kollar gibi idi. Bir de dirsekte olsun istemiştim ama üşürsün diye dirsek altına kadar da ördürdüler bana. "Hadi tamam böyle olsun, ama bir dahaki örgümde sizi dinlemeyecek ve oldukça kısa ve bol yapacağım!" dedim sonrasında. :) Kendime o kadar güvenim geldi yani!


Dediğim gibi; bu yazıyı tamamiyle ördüğüm örgünün tüm modelini anlatmak için değil de, bu sefer fikir olsun diye yazıyor ve yayınlıyorum. 

Ben böyle renkli bir örgü hırkam olsun ve kolları bu şekilde kısa, kendisi bol ve rahat, bir de benim ördüğüm gerekçesi ile olduğunca samimi olsun. Ben öreyim, ürettiğim en büyük şeylerin gerekirse başı olsun ama başlayayım istedim ve de ördüm... :)

Şimdi bir başka örneği olmayan bir el emeğim daha var elimde. Üstelik kim denemeye kalkarsa kalksın, birebir baktığınızda üzerinde benim gözden kaçırdığım ufak tefek renk fazlası sıralarım kadarını yapamayacak ve gevşek bıraktığım veya sert ördüğüm gibi yapamayacak. Bunun değeri güzel, kendime örnek oluşturabilmiş olmak da güzel... Öyle ya, bir hırka daha örmek istediğimde; kendi ördüğüm hırkanın kesim noktalarından, beden ve kol genişliklerinden ve hırkanın boyutuna kadar ölçerek; modelimden yardım alabilirim! :)


Bu durum; kendi ürettiğimi kullanmak açısından, daha da mutluluk verici benim için. Daha nicelerine olsun isterim; ördüğüm, diktiğim, yazdığım, çizdiğim ve yetiştirdiğim, dünyevi ve uhrevi, her şeyde. Cümlemize... 

Sevgilerimle.. :)

12 Eylül 2018 Çarşamba

İnternet Günlüğüm 2018 #7 - Korktuğuna Ulaşmak...


Sevgili İnternet Günlüğüm;

Birkaç sene önce, Mercan halamın kanser sebebiyle seneler boyu türlü türlü acılar çekmeye başladığı zamanları hatırlıyorum bu ara yine. Bir başkasının daha öyle acılar çekmemesi üzerine dua ettiğim o senelerden sonra, yine o korktuğumuz yerdeyiz. Acı çekmek, düşmanım bile olsa kimsenin yaşamasını istemediğim bir şey. Ölümle karşı karşıya kalmak, yine aynı şekillere sahip benim için...

Kafam karışık, kalbim allak bullak. Hayat enerjim her zamankinden daha çok çaba göstermem ve bir şeylerin farkına daha çok varma zamanımın geldiğini söylüyor. Oysa artık zaten öyleyim, derdim ya...


Üstteki iki paragrafı, 8 Eylül 2018 akşamı yazmıştım. Dedemin hastanede durumunun ağırlaştığı haberini alınca... Bir süredir çok iyi değil durumu, ama umut etmekten vazgeçilmiyor işte; acı çektiğini bile bile, bir yandan da inşallah iyileşecek diyorduk. Hala da umut etmekten vazgeçemiyoruz... Hep dedim ya, karaciğeri zorluyor onu en çok diye; karaciğer ışın tedavisinden sonra da daha iyi konuma gelemedi ne yazık ki...


Bu yazıyı Antalya'da devam ediyorum şimdi; dün akşam 22.00'da bindik, sabah 7'de Antalya'ya vardık. Ne yaptı isem, Bursa'da elim varmadı bu yazıyı tamamlamaya... Bu sabah Mehmet dayım bizi hastaneden gelip otogardan aldı, yine evlerine getirdi. O hastaneye gitti bir süre sonra, biz kahvaltıya devam ettik. Sabah kahvaltısından sonra da ben yattım uyudum, annemle yengem hastaneye gitti. Öğlen uyandım da, yeni kendime gelebildim ben de işte...

Başlık, korktuğuma ulaşmak; zira Mercan halamdan sonra bir daha hiç kimseye olmasın diye dua ettiğimiz noktadayız, acı çekme noktası... Her zaman en zor dualar bu anlarda yapılıyor, anladım bunu artık. İki iyilikten birini ver Allahım derken, o iyilikten birinin bu dünyadan koca bir hayatın gitmesi olması...


Acı eşiği kuvvetli biri olmadım hiç ama bunun için son zamanlarda çok savaş vermeye çalıştım çalışıyorum kendimce... Ve Antalya'da bulunduğumuz bir seferde daha, can acısı konu açıldığında aklıma gelecek birini daha ömrüm boyu hatırlayacağım; Mercan halamdan sonra... Dedem; hem eski toprak diyebildiğimiz, hem de yaşına bağlamadan da güçlü diye tarif edebileceğimiz biri...


Şimdi sevgili İnternet Günlüğüm; ne düşünür, ne çok karmaşaya düşer insan kendi içinde ve dışında bunları yaşıyorum yine... Bir yanım dedeme destek olmaya geldiğimizi, diğer yanım kuzenim İncimle ve dayım yengem Merom ve diğerleri ile vakit geçirme fırsatını da yine elde ettiğimi ve birbirimize destek olduğumuzu düşünüyor, içten içe bu durum sebebiyle biraz rahatlatıyor da. (Üstteki resmi, sabah İncimle -kuzenim, 4 yaşında- boyadık, o arada biraz kuzen sohbeti de yaptık... İnsan birilerine ve hayata tutunmayı iyi biliyo, neyse ki...)

Bir diğer yanım da, dün gündüz parmağındaki küçük bir sivilce ile başlayan ve daha sonra biz yola çıkmadan önce iyice şişen koluyla Kağanımı düşünüyor... Çok şükür ki; bugün hastanede Kağanımın alerjik değil, bir böcek ısırığının bu şişliğine sebep olduğu da ortaya çıktı. Ama uzak-yakın olma denklemi çok zor, bunu iyice anladım yine buraya yolculukla...


Bursa'da dedemi düşünmek vardı, Antalya'da Kağanımızı düşünmek ve yolların öğrenileceklerin bitmediğini bir kez daha görmek... Yorgun veya bezgin miyim, hayır. Allahım beterini vermesin. Korkuyla içimi kemirmemeyi öğretsin bana Rabbim, onun için uğraşıyorum. Bir de hala dua ediyorum, Rabbim kimseye ama kimseye acı çektirmesin!

Sevgilerimle..

10 Eylül 2018 Pazartesi

Okudum - Kimyager (Stepheine Meyer)


* Bir okudum yazısında daha birlikteyiz, daha nicelerine kavuşmayı diliyorum. Biliyorsunuz, her okuduğum kitabın yazısını yazmıyorum ama bu yazılmazsa olmaz gibi hissettiren bir kitaptı yine... :) Diğer okudum yazılarımı da buradan bulabilirsiniz...



Bu sürükleyici macerada, geçmişteki patronlarından kaçan eski bir ajan, adını temizlemek ve hayatını kurtarmak için son bir görevi daha kabul etmek zorunda kalacak.
Genç kadın ABD Hükumeti için çalışıyordu ama bunu bilen pek az insan vardı. Alanında uzmandı, isim bile konulamayacak kadar gizli bir teşkilatın en karanlık karanlık sırlarından biriydi o. Ve onun bir yük olduğuna karar verdiklerinde, onu yok etmek için soğukkanlılıkla peşine düştüler. Artık ne aynı yerde uzun süre kalıyor ne de aynı ismi kullanıyordu. Onun ölmesini istiyorlardı, hem de hemen. Eski amiri ona bir çıkış yolu sununca, bunun sırtındaki koca hedef tahtasını silmek için tek şansı olduğunun farkına vardı. Fakat bu, eski patronları için son bir iş yapmak anlamına geliyordu. Böylesine bir tehdit karşısında, hayatının en zorlu kavgasına hazırlanıyordu ama birdenbire, zaten ufacık olan hayatta kalma şansını daha da karmaşık hale getiren bir adamdan hoşlanmaya başladığını fark etti. Seçeneklerinin hızla azalmakta olduğunu görünce, kendine özgü yeteneklerini hayal bile edemediği şekillerde kullanması gerekecekti.


Kitabın ön kapağının iç kısımda kalan kıvrımında yazıyor bu tanıtım. Alıntı yapmazdım normalde böyle kitap tanıtımlarını ama bu kitabın tanıtımı da, bittiğine üzüldüğüm kadar heyecanlandırıyor beni... Stepheine Meyer'in en son çıkmış kitabını da okumuş olduğuma göre, şu an için okumadığım kitabı kalmamış bir yazar kendisi; Alacakaranlık 10. yıl özel sayısı hariç tabi, ondan geçen haberim oldu bu arada. Bilse idim kaçırmazdım doğrusu! :)) Bir de çizgi romanları varmış, acaba Türkiye'de var mı araştırmak istiyorum bu yazımdan sonra...

Alacakaranlık kitap serisi çıktığında ve okuduğumuzda, daha lisede idim. Üstüne aynı zaman diliminde Göçebe adlı, bir diğer fantastik romanını okumuştum. Kalemine liseden beri hayranım yani ve bir sene gecikmeli de olsa, son kitabını da okumuş olmaktan memnunum. Babamla anneme bu seneki doğum günü hediyelerim olarak aldırdığım iki kitabımı da bitirdim böyle; Simyacı ve Kimyager... (:

Bu seferki kitabı fantastik değil ama oldukça aksiyon doluydu. Kitabı alırken, bu sefer en azından diğer kitaplar kadar romantizm beklemiyordum Stepheine Meyer'dan. Böyle derin konulara, romantizmi hakkıyla da sokamamıştır belki de diyordum; ama kitabı okuyana kadar sürdü bu düşüncelerim tabii ki. Kitabı 30 gün de okudum ama elime aldığım süreler 2 hafta sadece. Araya giren kafa karışıklıklarım, dedemin sağlık durumu haberleri ve bizim gelen gidenlerimiz ile bir süredir ortada idi, ama ben esas olarak son 5-6 günde bitirebildim. Kitap çok akıcı ve anlatım dili bilinmeyen birçok terim olmasına rağmen açıklayıcı idi. Bir Kimyager olmayı istetebiliyor kitap adeta, araştırmasını çok ustaca yapmış Stepheine Meyer...


Kitapta bir Kimyagerimiz var, kendi hayatını ve kötü insanların tehlikeye atabileceği insanları koruyabilmek için yaşayan Kimyager Alex. Elbette gerçek ismi bu değil. En hassas noktası, insanları öldürebilecek güçler karşısında umursamazlıktan gelememek. Tabii bu hassas noktası, onu hiç beklemediği şekilde, yalnızlıktan kurtarıyor. Bir aksiyon kitabını okurken yine çok heyecanlandım ve yine Stepheine Meyer gibi kalemine özen gösteren biri tarafından oldu... :)

Alex kendini çok geliştirdi, aşk ile karşılaştı, kendisi ve sevdikleri için çok savaş verdi. Onunla tanıdığım karakterlerin her biri ayrı çekici idi yine Stepheine Meyer'ın, ama farkettiğim kusursuz insanlar değillerdi. O kusurlar içinde, karakterlerden bazılarının yerine kendimi koyabildim mesela... Hem üzücü hem de çoğu yerinde heyecan verici mutlu edici güzel bir kitaptı. Sonunda bittiğine yine çok üzüldüğüm bir kitabım daha oldu... (:


Tabii yine bu kitaptan alıntıladığım cümleler oldu, en sevdiğim üstteki resimde;

"Hata yaparsın, çünkü hata yapana kadar neyin yanlış, neyin doğru olduğunu bilmen mümkün değildir. Ama hatalar olanlardan senin suçlu olduğun anlamına gelmez. Gerçek bir insanın amaçlarını senin varoluşundan daha önemli gördüğünü asla unutma."

Bu cümleler bir öğüt gibiydi bana, hata yapmaktan o kadar çok korkuyorum ki yine bu sıra; hayallerim adına... Ama hata yapmadan da yaşayamam biliyorum. En nihayetinde yaşamadan bilemem. Öğüdümü aldım kitaplardan bir kez daha, diyebilirim işte! :)

Bir de en sevdiğim ve bir kitabın tespit olarak kaleme döktüğüne tanık olduğum şu cümleler var;


“İnsanlara dair fikirler üretiyor, birlikte olmak istediğimiz kişiyi yaratıyoruz ve sonra gerçek olanı sahte kalıbın içinde tutuyoruz. Her zaman iyi sonuçlanmıyor."

Aşkta, arkadaşlıkta ve de bazen insanları tanımakta, en sık karşılaştığımız yanlış. İnsanları kalıplar içinde görmeyi sürdürmek... Tanıştığımız, belki önce olumlu olan insanı daha olumlu hale sokup, hep orada tutuyoruz; sevdiğimiz kişinin formundaki kalıpta tutuyoruz, iyi halleri için hoşlanmadıklarımızı gözden atmayı göze alıyoruz... 

Kitabın bir başka sayfasında da dediği gibi;

“Bazen sırf yapması çok uzun sürdüğü için bir hataya tutunuruz.” 

Aynen böyle işte... :)

Kimyager'e bir şans verin derim, ben Göçebe kadar sevdim zira. Sevgilerimle... (:


3 Eylül 2018 Pazartesi

Bir Kına Gecesi - 01.09.2018


Eylül 2018'in ilk günü, yani geçtiğimiz Cumartesi günü dayımızın kızı Ebru ablam'ın müstakbel eşi ile kınası vardı. Birer birer benden bir iki yaş büyükler evlenince de insan iyice duygulanıyor. Benden küçük kuzenlerim de evlenmeye başladığında, halim nice olur bilmiyorum şu an. :)

Beraber zaman geçirdiğim; okul okuduğumuz dönemlerde karne karşılaştırdığım, ondan şarkılar öğrendiğim ve bir zaman sonra üniversitelerimiz başlayınca görüşemez olsak da, görüştükçe muhabbete kaldığımız yerden devam edebildiğim biri oldu hep Ebru ablam... Şimdi tüm kuzenlerimle ara sıra görüşebilir olduk ama sağlık olsun da, iyi haberler duyalım hep birbirimizden, diyebiliyoruz şükür ki... :)


En son geçen sene 1 Temmuz'da Suna ablamın kınasının ve düğününün yazısını yazmış ve birer birer evleniyor küçüklüğümdekiler demiştim... Bir diğeri daha evleniyor; Cumartesi kınası vardı, önümüzdeki Pazar'da düğünü var... Ankara'ya gelin gidiyor Ebru ablam; ben gidemeyeceğim düğününe ama kınasına katılmışken ve fotoğrafları varken, yazısını es geçmek istemedim hayat bloğumdan. Yıllar geçiyor işte... =)

Bir otelin üçüncü katında idi kınası; ben Suna ablamın düğününde giydiğim beyaz elbisemi giydim, ablam siyah bir elbise, annem de siyah parlak bir bluz ile siyah bir etek... Hepimiz bence yaşımıza yakışır giydik ve ileride de baktığımızda resimlere, güzel bulacağız kendimizi. Babam lacivert tonları giydi, Kağanım kotunu ve en sevdiği tişörtü ile kırmızılı papyonunu bu arada... Kağanımı düğünlere alıştırabilmek zordu ama artık eskisi gibi elbiselere takılmadığını görebilmek güzel geliyor şimdi. Bir eniştem eksikti bizim kadrodan kına günü, o da o akşam bir başka davette idi...


Ebru ablam kınanın başlangıcında mor bir elbise ile çıktı sahneye, müstakbel eşi de siyah takım elbisesi ile... Böyle davetlere gittiğimde ilk dikkat ettiğim, müstakbel çiftlerimizin yüzlerinde gülümseme ve gözlerinde aşk var mı? oluyor. Dans ederken birbirlerine nasıl bakıyorlar, o enerji yayılıyor mu önemli bence. Ebru abla ve Alper abinin gözlerinde aşk vardı, birbirlerine güzel bakıyorlar ve güzel enerji yayıyorlardı. Dilerim ki bir ömür sürsün, şen yüzleri yuvalarına da çevrelerine de neşe ve huzur yaysın... :)

Beni kına boyunca en etkileyen olaylardan biri Ebru ablanın kına elbisesi ile gelmesi oldu mesela...

Etkinlik, kına organizasyonunun doğrultusunda, dans gösterileri ile devam etti. Aralarda oynamalar ihmal edilmedi. Ebru ablam organizasyon ekibinin arkasında geldi, birkaç oyun sonra. Geldiği dansçılara biraz eşlik edip, kına tahtının iki ucuna oturmuş halde bekleyen kayınvalidesinin ve annesinin elini öpüp oturdu sonra... Her ne kadar organizasyonla işleyen bir süreç de olsa, bu görüntü hem duygusal hem de gurur verici idi bence. 

Diyebilirim ki, her organizasyonda ve çoğu yerde eskileri arıyoruz; nerede eski kına ve düğünler diyoruz. Sonra bir de böyle durumlar ortaya çıkıyor ve "şimdikiler de değer veriyor geleneklere ve büyüklere saygı duyma unsuruna!" diyoruz. Yengemin kına boyunca yüzünde bir gurur ve ağlamasa bile ağlama isteği vardı görebildim... Açıkçası Ebru ablam daha sonra tekrar bindallısını giyip geldiğinde, bana bile ağlama geldi. Organizasyon bu açılardan hiç eksik kalmış değildi ama eskisi gibi de her alanda akrabaların ortadan kaybolup o heyecana katılmadığı açıktı. Belki bu da güzel bir ayrıntı idi, zamanla buna da alışırız bence. İtiraf etmek gerekirse değişebiliyor ve gelişebiliyor düzenler. Bir süre sonra başta değişik gelene de alışıyoruz nasılsa... Her kına düğün değişik oluyor, çiftlerin enerjisi ile. Bu da böyle bir kına idi ama enerji ve de organizasyonu başarılı idi de aynı zamanda... :)


En güzel kıyafeti, ebru ablamın kına yakılması için değiştirip geldiği üzere yeşilli beyazlı bindallılı elbisesi idi; sanki hem düğün hem de kına için gibi idi. Bizzat gidip düğününe göremeyeceğim fotoğrafları dışında gelinlikle ama beyazlar içinde gördüğüm en güzel gelinlerden biri olmuştu Ebru ablam. İnşallah bir ömür hayatlarına yansısın bu güzellik diliyorum... 

Çok uzun tutmayacağım, yine duygusala bağlayacağım zira;

Oynaması bol, gelin ve damadın gülümsemesinin ortama neşe saçtığı aşikar güzel bir kına gecesi geçirdik; ilk kez kına yakmadan geldiğim bir kına gecesi olarak hatırlayacağım... :) Dilerim etraflarına neşe saçmayı sürdürdükleri bir evlilikleri ve ömürleri olur. Allahım tamamına erdirsin ve hep mutlu olsunlar... Ebru ve Alper çiftimize de mutluluklarla beraber, dileyen herkese -hepimize- aşkı ve mutluluğu bulabilmeyi diliyorum. Sevgilerimle... :)

1 Eylül 2018 Cumartesi

En Çok Filmi Ağustos Ayında İzlemişim


2018 başladı başlayalı, yine bir planım vardı; çok kitap okuyacak ve çok film izleyeceğim, diye. Sene başında kendime belirlediğim, aylık 8 film izleyeceğim sözümü, ilk defa Ağustos ayında tamamlamadım ama fazlasıyla bu ay geçtim. 16 film izledim, ikisi daha önceden izlediğim de olsa; onları bile saydım! :) Sene başında, okuyacağımı belirlediğim kitap sayıma da yakınım. Oh şükür, Allahım sağlık mutluluk versin bununla beraber hep bizlere; istediklerim bunlar şu anlarda...


05.08.2018- The Duff (2015)
11.08.2018 – Bang Bang (2014)
12.08.2018 – Kaho Naa… Pyar Hai (2000)
v  Gerçek güzellik sadelikte gizlidir.
13.08.2018 – Krrish (2006)
16.08.2018 – Mutluluk Zamanı (2017)
17.08.2018 – Terminatör Genisys (2015)
17.08.2018 – Hükümet Kadın 2 (2013)
18.08.2018 – Hayat Öpücüğü (2015)
19.08.2018 – Kara Bela (2015)
22.08.2018 – Sessiz (Hush) (2016)
23.08.2018 – Serendipity (Tesadüf) (2011)
25.08.2018 – Koloni (The Colony) (2015)
26.08.2018 – Alacakaranlık Şafak Vakti Bölüm İki (2012)
27.08.2018 – Alice Harikalar Diyarında 2: Aynanın İçinden (2016) – Alice Through the Looking Glass

n  Rüya ile gerçeği kim ayırabilir.

27.08.2018 – Hancock (2008)
30.08.2018 – Çınar Ağacı (2011)


Tam listem bu, Ağustos ayında izlediğim filmler adına... Evet, bunun da listesini tutuyorum. Bunlar daha çok zamanı dolu dolu geçirdiğim adına beni mutlu ediyor ve hayata daha motive ediyor. İçinde, fragmanı ile çok beğenebileceğimi düşünüp de birçoğunun fragmanından ibaret olduğunu gördüğüm filmler çok. Ama bayıldığım da birçok var. Bazıları hakkında ise, hiçbir şey söylemek istemiyorum, nedensiz... :))



Öncelikle en sevdiğim iki filmden bahsetmek istiyorum; The Duff (2015) ve Bang Bang (2014) filmlerinden. Sadece, "çok güzellerdi" demek basit kalır. Benim en sevdiğim filmler arasına girdiler. The Duff, uzun zamandan sonra izlediğim en güzel gençlik filmlerindendi. Bang Bang ise, aksiyon ve romantik komedi'nin bir arada ele alınışı ile iki kategorinin bu kadar başarılı olamayacağını düşünenlere "Emin misin?" dedirtecek derecede olmuş. İzlenmeli bence... :)

Hayal kırıklığına uğradığım da iki tane film vardı; biri Mutluluk Zamanı (2017) ve bir diğeri de Hayat Öpücüğü (2015) filmleri idi. İkisi de Türk yapımı filmler ve fragmanlarından çok güzel olacaklarını tahmin ettiğim filmlerdi. Oyuncu kadroları, ikisinin de çok başarılı da olsa; bir o kadar başarılı oyuncuların hikayeyi sunum şekillerinden dolayı mı bilmem, filmleri aşağı da kaldığını düşündüğüm iki film oldu. Ali Sunal'ın dizilerini de, show programlarını da çok severek izliyor ama bu filmin bu kadar sade bir hikaye olacağını düşünmemiştim. Mutluluk Zamanı filminin de, Kiralık Aşk dizisinin çok sevilmesi üzerine biraz ezbere yapıldığını düşündüm doğrusu. Evet, çerezlik filmler; sakin de geçse izleniyor ama bazı yerleri çok sakin geçiyor ya. İyi bir film eleştirmeni değilim ama bir Gupse Özay filmi değildi; bir Romantik Komedi filmleri gibi değilllerdi. Bana böyle düşündürttü, o komediyi arattırdı doğrusu...


Daha önceden izlediğim iki filmi izledim; birini Meroma izlettim, bayramda burada iken: Serendipity (Tesadüf), 2011 yapımı Romantik Komedi türünde bir film. Benim en sevdiğim filmlerden biridir, neyse ki Merom da beğendi ve ben de bir kez daha izleyip bir daha sevdim filmi ve oyuncularını... :) Bir diğer filmi de, Meromun evine dönüş yolculuğu yaptığı gün ablam ve eniştemle televizyonda izledik; Alacakaranlık Şafak Vakti Bölüm 2, 2012 senesinde bu son fimi ile, benim en sevdiğim seri kitap ve filmin son filmi. Alacakaranlık kuşağının her filmini bıkmadan izleyebilirim. :)

Bir korku filmi izledim, ablamların da ısrarı ile bayramda onlarda idik Meromla beraber iken... Filmin adı Sessiz (Hush) idi, 2016 yapımı gerilim filmlerinden idi. Hikayede bir kızımız var, yazarlık yapıyor ve küççükken geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda sağır ve dilsiz olmasına rağmen; hangi akla hizmet bilemediğimiz şekilde, ormanda bir eve gidiyor ve kitabını orada tamamlamaya çalışıyor. Tabii bu kızımıza bir katil kafayı takana kadar her şey ona göre yolunda. Ormanın içindeki bir evde yaşam mücadelesi başlıyor...

O gece biz bu filmi izleyip yattık ama o gece de epey sesli idi ablamların evinin bulunduğu sokak. Konuşarak geçen, bağırarak geçen ve toplanıp gece yarısı takılan falan. Gece bir ara rüya görmüşüm, ama o kadar gerçekti ki; yaz vakti penceremiz gece açık olduğundan, pencereden tırmanıp silüetinden başka hiçbir şeyini göremediğim biri odamıza giriyor ve gözümü açtığımda karşımda duruyor. İki karış bile aramızda mesafe olmamasına rağmen, Meryem duymuyor ve ben ona bağırmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Aksilik, o odamıza giren kişi de elini uzatıp, "Şşş Didem!" diyor. Uğraştım uğraştım sesimi çıkaramadım bir süre, sonra "Meryem" diye bağırıp uyandım rüyamdan rahatladım. Rüya olduğunu anladığımdaki rahatlığımı, gelin de bir bana sorun! Meryem mışıl mışıl uyuyordu ve belki de ben hiç bağırmamıştım? Nefes nefese kaldığımı hala hatırlıyorum, bir süre camdan acaba girebilirler mi diye düşündüm ve sonra da yattım neyse ki. Bu da böyle bir anımdır... :) Korku filmleri çok nadir izlemeye cesaret edebildiğim film kategorisi benim için. =))


Bu filmler haricinde üstte bahsetmediğim filmleri izlerken de epey zevk aldım, hele hele Hrithik Roshan'ın tüm filmlerini izlerken ayrı zevk aldım; Bang Bang, Kaho Naa... Pyaar Hai, Krrish... Alice Harikalar Diyarında Aynaların İçinden filminin oyunculukları ve içeriği de çok güzeldi. Film izlemek güzel, es geçmemeli ve her ay böyle bol bol film izlemeliyim ya... İnşallah bundan sonrasında kısmet olur diyelim! 

Sevgilerimle... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...