18 Şubat 2013 Pazartesi

Hayat Hikayem; #1 Kendimi Daha İyi Tanıtmalıyım, Dedim.


Bloğumda ilk yazımı yazarken; "Yıllar Geçerken, umarım anlatmaktan bıkmayacak bir blogger olarak karşınızdayım." Demiştim. Ancak bir şeyi açık açık anlatmak kolay olmadı, o da hastalığım ile ilgili yazmaktı.

Düşündüm de 2 gündür; hangi yazıda yazarsam yazayım, Hastalığımla ilgili anlatmadığım durumlara değinmek durumunda kalıyorum. Bahsetmediğim veya konusu tamamen açılmayan başlangıcımı anlatmak istiyorum bu yazımda.

Aslında bu yazı gecikmiş bir yazı. Hastalığımdan ne kadar bahsettiysem de bu zamana kadar, bu kadar açık açık anlatmamıştım. Bu bloğu açma sebeplerimden biri de, benimle aynı hastalıkla yaşama mücadelesi verenlerle tanışmak ve sesimizi duyurmaktı, engelliler olarak. Engelliler olarak sesimizi duyurma çabalarım tam anlamıyla bu yazıyla beraber başlayacak...

Bu yazı, hem engel durumumu anlatmak için, hem de bloğu açma sebeplerimden birini, hayat hikayemin büyük bir bölümünü oluşturan hastalığım ve hastalığımı öğrendikten sonra yaşadıklarımızı değerlendirmektir. Şimdiden hayat hikayemi merak edip okuyanlara teşekkür ederim. :)


Şurdan Başlayalım; Hastalığımın Ortaya Çıkışı;

5-6 yaşına kadar, hastalığımdan eser yokmuş aslında. Birçok sağlıklı insanla birmişim. O zamanları hayal meyal hatırlıyorum. Hastalığımın ilk çıktığı zamanı mesela. 5-6 yaşlarında bir ateşli hastalıktan sonra baş göstermiş hastalığım. Sonradan öğrendiğimize göre doğuştan beri varmış bu hastalık. Neyse, bu hastalık ilerleyen yaşta gözükebildiği gibi, doğuştan da belli edebilirmiş kendini yani.

Parmak uçlarına basarak yürümelerim, sık sık düşmelerim ve çabuk yorulmalarım baş göstermiş 5-6 yaşlarımda. Annem çok doktora götürmüş, çok uğraşmışlar babamla. Ancak her doktor "Kızınızın bir şeyi yok, hasta mı olmasını istiyorsunuz?" gibisinden tersleyerek yollamışlar. Kim ister ki yavrusunun hasta olmasını, Annemler çare bulma uğraşlarına devam etmiş yine de. Aklına gelen, duyduğu doktorlara götürüp göstermiş o zamanlar hep.

Daha sonra Anaokulundaki öğretmenim de Anne ve Babamla bu konuda konuşmak isteyince, daha çok doktor kapılarını aşındırmaya başladık. İşte o zaman tekrar gittiğimiz Uludağ Üniversitesi'ndeki bir doktor anlayabildi rahatsızlığımı. İşte o anlardan itibaren hatırlıyorum hayatımı ben. Uludağ Fakültesi'nde annem doktorlarla konuşurken, hemşirelerin beni alt katta bulunan Mc Donalds'a götürdüklerini, hastanede bulunduğumuz saatler içinde edindiğim arkadaşlıkları ve nicesini...

Uludağ Fakültesinde'ki bir doktor bizi "Ankara Hacettepe Üniversitesi'ne yönlendireceğim ben sizi, Haluk Topaloğlu'na. Kas Erimesi diye tahmin ediyorum." gibisinden laflar etmiş. Sonrasında Ankara'ya, ilk defa Hastane'ye doğru yolculuğumuz başladı işte.

Haluk Topaloğlu'na gittik. Hastalığımın Kas Erimesi olduğu tanısı Hacettepe Üniversitesi'nde koyuldu. Biyopsi yapıldı, Limb Girdle-Müskuler Distrofi (LGMD) denildi. Biyopsi'den çıkıp acıdan hüngür hüngür ağladığımı, sonra babamın kucağında halamlara gittiğimi ve bana aldıkları küçük org'u unutmam hala. :)

Biyopsi'de küçük bir talihsizlik yaşamıştık bir de; O gün bol yaralı gelmiş acile sanırım. Uyuşturucu azalmış ve biraz da az uyuşturmaları gerekiyormuş zaten. Canlı canlı kesmek zorunda kaldılar biraz da beni. Hastalığımın tam tanısı konulması gerektiği için, kas biyopsisi yapılmıştı işte. Böylece başladı hastane ve hastalıklarla uğraşmalarımız...

Annem ve Babam ile başladı Ankara'daki hastane yolculuklarımız. 5,5-6 yaşındaydım işte. Daha sonra her sene yılda 2 sefer gittik geldik annemle, bazen de babam eşlik etti işten fırsat bulabildikçe...

Yaşıtlarımdan farklıydım mesela,

Başlarda aslında pek değişik olmayan hallerim, ilerleyen zamanlarda gerçekleşti. Çabuk yorulmalarım arttı, düşmelerim arttı... Okulda ve Mahallede arkadaşlarımdan yavaş ve farklılaşmaya başlamıştım.

Ama Annem Babam saklama yöntemine gitmedi, en başından her şeyi anlattılar bana. En başından beri bir şeyler olduğunu bildim ben. O zamandan başladı sınavımız.

Hastalığımın ilk çıktığı zamanlar en zor zamanlardı benim için de elbet. Annem, Babam ve Ablam üzülüyorlardı, ve dünyaları başlarına yıkılmıştı benim yüzümden, biliyorum.

Benim Hastalığımı Öğrendiğim Zaman;

Bana anlattıkları zaman her 3'ü içinde kolay değildi belki de, "Allahtan geleni kabullenip, çözüm arayacağız." dediğinde annemler, ağlayacağımı bekliyorlardı belki de. Gerek küçüklüğümden, gerek hayata bakış açımdan ötürü umursamadım fazla. Dedikleri gibi olanları kabullendim ve çözümleri aramaya başladık. Onlar ağladı, ben susturdum. O zamanlar diğer çocuklardan tek farklılığım, onlardan fazla düşüyor olmam ve onlardan fazla yoruluyor olmamdı.

Ailem vardı yanımda ve daha sıkı tutundum ben yaşama sevincime. Hayatımdaki varlıklarına binlerce şükürler olsun... :)

Alternatif Tıp ve Denediğimiz Birçok Şey Oldu...

Başlarda Annem çok sarsıldı rahatsızlığımla. Gece yarıları hastalığımla ilgili bir sürü şey okuyordu, hastalığımı öğrenmek için benden geriye kalan vakitlerini Ansiklopedilerle geçiriyordu. Bazı geceler sırf oturup ağladığı oldu. Annem en büyük acının Evlat acısı olduğunu söyler durur hep. Ona bunu yaşatmayı hiç istemezdim, ama elden gelen bir şey yoktu maalesef. Yapabildiğim en güzel şey, asla inancımı yitirmemekti. Ve bunu hiçbir zaman rol oynayarak yer etmedim hayatımda, bu benim kendi esas düşüncem, hayat biçimim...

Doktorlar kendi aralarında tıp dilinde konuştukları ilk zamanlar, annem onlara cevap vermiş bir keresinde doktor annemi dışarı çıkartmış, "Sen nerden biliyorsun bunları, çıkartın bu kadını, delirecek yoksa." demiş. Annelik, çok kutsal bir meslek bunu öğrenmiştim ben küçük yaşımda.

Küçük yaşta spora başladım, doktorlarımın verdiği egzersizlerle. Annem hem çalışırdı, hem de öğle arasında beni odasına alır bana egzersiz yaptırırdı. Okuduğum okul Amcamla bizim ortak okulumuzdu. Öğle yarıları, 3 sayfalık egzersiz listemizdeki hareketleri yapardık. Günde 3 kez, Sabah-Öğlen-Akşam, olmak üzereydi...

Alternatif Tıp ile ağrılarımı geçirecek birçok yöntem denedik. Kimi yaradı kısa sürede olsa da, kimi de yaramadı. Ama birçoğunun şimdiki zamanıma beni daha sağlıklı taşıdığına inanıyorum ben. Yağlar kullandık, Otlar denedik, Otlu formüllerin içine yattım...

Öncelikle Beslenmeme, durumumuz iyi olmadığı zamanlar olduğunda bile, (Ki biz yokluğu da varlığı da gördük desekte; Annemler bize yokluk çektirmediler. Allah razı olsun) dikkat edilmeye uğraşıldı. Evimize zararlı şeyler sokulmamaya başlandı örneğin. Margarin kullanımı kaldırıldı evden mesela, ekmeğe sürdüğümüz margarini kaldırdı annem hayatımızdan. Hamur işleri haricinde... Dışarıdan yemek yemek olduğunca yasaktı mesela. Hala da dikkat ediliyor.

Yağlar ile annemin ovması, ağrılarımı hafifletirdi o zamanlar. Sıcak sular'a yatardım, otlarla hazırlanmış sulara yatardım. Bir ara BioEnerji aldım.

Bitkisel birçok şeyi denedik. Mesela; Sabah polen yedirin dediler, araştırıldı bulundu polen yedirildi bana. Enerji versin diye, Pekmezdi, Baldı, Keçi Boynuzuydu... Denemediğimiz kalmadı diyemem ama, ne duyduysak çoğu şeyi denedik. (Böyle yazarken zormuş anlatmak. Aslına bakarsanız, bu yazıyı yazmak da zor oldu başta benim için.)

Bir süre sonra eskisi kadar sıklıkla sürdürmemeye başladık, Alternatif Tıp'a başvurmayı. Ama bana göre, Bitkilerin de yararı var insan sağlığına. Tıp kadar olmasa da... Birçok şeyin şifasının Doğa'da olduğunu söyleyenler, bir noktada haklılar bence. (Birçok yöntemi denemiş olarak konuşuyorum bu noktada.)

O zamanlar zor da olsa güzeldi. Her duyduğumuz şey, umudumuzu arttırdı... Ama umudumuz hala var, bitmedi.

Daha Sonra...

Ablam daha çok yakınlarımdaydı, hastalığımdan sonra. O Liseye geçene kadar, aynı okuldaydık. Servislere binmem zorlaşmıştı. Başlarda bu canımı sıksa da, ablam yanımda olduğunda düzeliyordu. Ablam, İkinci annemdir benim.

Hala ablam yanımda olduğunda canımın sıkıntısı geçer. Ablamla iyi anlaşırız. Bir sıkıntım varsa, bu sıkıntının anlatım önceliği sırasında Anne Babaya anlatılmaz bir durumsa, (Arkadaşlar arası olur, sevgi olur, aşk olur), gidip ablama anlatır ondan destek alırdım. Allahım bozmasın, hala öyle ve destekçilerimden biri olarak yanımda ablam. Abla-Kardeş kavgalarımız vardı bizim de elbet, ama sonradan anlıyorsunuz hepsi tatlı kavgalarmış. Ablam evlendikten sonra evdeki yokluğuna alışmam çok zor olmuştu birkaç sene boyunca... :)

Hastalığımla yaşamaya başladığımdan bugüne kadar, karşıma birçoğu çıkıp; "Ben senin yerinde olsam, hayata küserdim. Helal olsun." dedi. Başta birçoğuna anlam veremedim. Mutlaka dışarıdan onlara dehşet verici geliyordu durumum. Hastalık sonuçta, kolay değil elbet. Ama hayat büyük bir sınavsa, ilk karşılaştığımız şeyde pes etmemek gerek değil mi? Ailemden öğrendiğim en büyük derslerimden biridir bu mesela...

Benim hastalığım ile ilgili çektiğim en büyük sıkıntı, bazılarının acımasızlıklarıyla yüzleşmek oldu. Birkaç kişinin karşıma çıkıp "Topal" sözünü sarfettiği oldu. Çok kızardım onlara, çok içerlenirdim. Eve gelirdim ağlardım, Benle beraber annem de ağlardı. Daha çok öfkelenirdim, acımasızlıklarına. Ve beni ağlattıkları için annemin de ağlamasına sebep olduklarına...

Sonra buna da alıştım. Sonuçta benim durumum, normal bir şey değildi. Annem ve Ablam birkaç ağlamamdan sonra, takmamamın daha doğru olacağını söylediler. Bu onları alay etmekten vazgeçirecekti. Onlar bu ne demek bilmiyorlardı. Hayatımda hiçbir zaman bir yerleri olamadı bu sebeple. Çünkü kendimi anlatmaya çalışsam da, beni anlamak yerine alay etmeyi tercih ettiler...

Bilirsiniz ki; küçük yaşlarda bazı çocuklar acımasız olabiliyorlar. Küçüklüğümden bu yana tek istediğim, Anne Babaların biz engellilerin varlığını da öğretmeleriydi çocuklarına...

En büyük sorunlarımdan biri de anlaşılamamak işte bu yüzden hayatımda. Ve belki de bu sebeple hep yanlış anlaşılmaktan korktum...

Bir de olumlu yanı vardı hastalığımın,

Gerçek dostumu ayırabiliyordum. Beni kusurumla sevebilen gerçek dostlarım da oldu elbet. Küçüklüğümden bu yana beni bırakmayan ve sevincime de hüznüme de ortak dostlarım oldu. Şükürler olsun onlara da... Hayat kötünün içinde iyi olanı bulup çıkarabildikçe güzel. İşte bu benim hayat felsefem... :)

İşte böyle benim hayat hikayem. Hastalığımın başlayışı ve yaşadıklarımızın bir kısmı bunlardı. Daha devam ettirmeyeceğim bu yazıyı. Çünkü bir yazıya sığdıramam tüm hayat hikayemi. Ama bu bloğu, açma sebeplerimden bir diğerini daha gerçekleştirmeye başlamak için bir girişimde bulundum bu yazıyla. Devamı gelecek yine.

Ben okunsa da okunmasa da yazmaya devam edeceğim, bloğumda. Bir bakıma kendime yazıyorum ben çünkü. Küçüklüğümden beri vazgeçmediğim bu yazma işini, ölene kadar bırakmayacağım. Bu da benim hayatımın bir parçası. :)

Yazımı okuduğunuz ve bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. :) Engellilere sağ duyu göstermenizi rica ediyorum.

Sevgilerimle... :)


Müsküler Distrofiler (Kas Distrofileri) Nedir?

15 Şubat 2013 Cuma

Sınavların Ardından Ailecek Geçirilen Zamanlar...


Bu Cumartesi-Pazar Finallerimin ardından, Alışveriş Merkezinde vakit geçirdik Annem ve Babam ile. Bir önceki yazımda da söylemiştim. Benim için bir değişiklik oldu yine. Hastalığımın ilerlemesinden dolayı eskisi kadar dışarı çıkamıyor ve fazla gezemiyorum bilindiği üzere. O yüzden böyle zamanları fazlasıyla değerlendiriyorum.

Vakit bulduğumuzda ya da hava güzel ise çıkıyoruz dışarı zorunda kalmadıkça. Aksi takdirde, hem ben yoruluyorum hem de annemler. Hem soğuk hava şartları dahi etkiliyor çoğunlukla. O yüzden bu sıralar fazla dışarı çıkamıyorum evden. Durum bundan ibaret ama, umarım zamanla atlatılacak bu zamanlar da...

Bu haftasonu vaktimiz varken ve beraberken, annem ve babamla hem gezdik hem de ihtiyaçlarımızı giderdik işte. Ne zamandır bana bir bilgisayar altlığı alacağız diye konuşuyorduk. Diz ağrılarımın belki de bilgisayardan ötürü artış göstermiş olabileceğini söyleyen birçok kişi ve doktor oluyor çoğu zaman. Bundan ötürü IKEA'dan bir bilgisayar altlığı aldık bana. Kullanımı çok rahat bir altlık.



Fotoğraf benim çekimim değil, Google görsellerden alıntıdır. 

Hemen belli olmaz diz ağrıma etkisi ama, biraz değişiklik var gibi. Çünkü ben bilgisayarı çok kullanan biri olduğumdan, belki 3-4 gün dizlerimden bilgisayarın ayrı olması bile pozitif etki yaratmış olabilir. Sanki biraz değişiklik var gibi de... Aldığımızdan beri olduğunca altlıksız kullanmamaya uğraşıyorum bende bilgisayarı.


IKEA'da gezinirken, Değişik bir olay geldi başımıza bir de. Benim hastalığım ile baş eden bir aile ile tanıştık. Oğulları da benim gibi Kas Erimesi hastasıymış. Aynı hastanede, yani Hacettepe Üniversite'sinde kontrollerini yaptırıyormuş o da benim gibi. Birçok ortak noktamız var yanii.

Tanışma fırsatımız bizim aracılığımızla gerçekleşti. Hastalığımın ilerlemiş olmasından ötürü Avm'lerde Tekerlekli Sandalye'ye biniyorum. Hastanelerde vs'de. Ancak şu an kullanabildiğim yerler sınırlı, kış olmasından dolayı.Velhasıl konuya gelelim; Akülü Sandalye de aldık bana, aküsüz sandalyeden sonra, bu atak'ın çabuk geçmeyeceğini bildiğimiz için. Henüz kullanmamış olsam da... Annem ile babam karşımıza 2.'ye çıkışlarında, "Altlarındaki akülü sandalyenin kullanım süresini soralım bir," dediler. Bu girişimimizle baya konular açıldı. Her ne kadar o fazla konuşmasa da, Anne ve Babası ile, Ablası ile konuştuk.

Bu her iki aile içinde iyi bir fırsat oldu bence. Aynı rahatsızlığa ya da olaya mensup kişilerin, birbiriyle iletişim içinde olması hep avantajdır. Dertleri paylaşmak, birbirimize yardımcı olmak ve herhangi bir durumda haberdar edebilmek için... Görüşmek için sözleştik, telefonlaştık ve kızları ile de mailleştik. Güzel bir karşılaşmaydı ve tesadüftü. Her ne kadar şu söz yer alsa da hayatta;

‎"Hiç kimse ile tesadüfen karşılaşmazsınız.
Tesadüf diye bir şey yoktur.
Hiçbir şey şans eseri olmaz.
Hayat, şansın ve tesadüfün ürünü değildir."


Ve "Kimse boşu boşuna girmez hayatımıza." :)

İşte böyle. Cumartesi günü IKEA maceramız böyle geçti. Sonrasında Dünürleri de alıp ablamın çalıştığı iş yerinin arkasındaki AVM'ye gittik. Biraz da orada gezinip eve geçtik.

Pazar günkü sınavdan çıktıktan sonra da Anatolium'u gezdik. Annem ve benim için (tamam çoğunlukla benim için) güzel, babam için ise 3 saat sonrasında zorlaşan bir gezintiydi. :) 12'den 6'ya kadar gezindik. Öncelikle market alışverişi yaptık, bir şeyler atıştırdık. Bir süre bol bol gezindik. Daha sonra da telefonumun iyice iflas etmiş olmasının ardından, yeni bir telefon almanın şart olmasından ötürü telefon bakma turlarına geçtik. Epey araştırdıktan sonra içime en sineni almış ve ailemi de zorlamamış olarak almaktan dolayı mutluluk duyarak çıktım Anatolium'dan...



Şansım yaver gitti yanii biraz da Pazar günü. Avea'dan aldık içime sinen telefonu. Samsung Galaxy Ace...

Memnun muyum?
Yaklaşık 4 gündür kullanıyorum memnunum.

Annemin Avea hattını düzenli ödüyor olmasından ötürü indirim aldık telefonun fiyatı üzerinden de. Almayı düşünen olursa, tavsiye ederim. Ben pek bi eksik yanını görmedim şu ana kadar... Özelliklerini sıralayacak olursak;

. Kamera: 5 Mp,

. İşletim Sistemi: Android,

. Wi-Fi: Var.

Zaten benim aradığım özellikler de bu üçünden ibaretti. Dokunmatik almak hiç aklımda yoktu aslında ama, büyük konuşmamak gerekiyormuş demek ki. Bunu bir kez daha anlamış oldum.


İşte sınavlar ve ardından aile ile beraber bir haftasonu böyle geçti. Ailecek geçirilen zamana, paha biçilemez... :) Nice güzel haftasonlarına...

13 Şubat 2013 Çarşamba

Yoğun Geçen Bir Haftasonu


Hayat her gün ayrı ayrı koşuşturmalar ile sürüp gidiyor. Her ne kadar her günümüzün monoton bir seyirle geçtiğini söylesekte... Mesela; Pazartesi'ye işim konusunda tamamen umutsuzluğa kapılmış biçimde uyanmıştım, dün ve bugün moralim ve umudumu yeniden kazanmış biçimde uyandım. Yorgunluk ve değişik hisler içerisinde bulunmak, insanı çok etkiliyor cidden...



Bir Haftasonu Nasıl Geçti?

Bu haftasonu Açıköğretim Finalleri vardı, Cumartesi ve Pazar. Hayli yoğun bir final çalışmalarının ardından ilk finallerime de girmiş bulundum böylece. Bu hafta sınav öncesi birkaç gün tüm dersleri kafamda toparlamak için gündüz gece tekrarları ile daha yorgun ve uykusuz geçti.




Cumartesi Günü 3, Pazar günü de 4 ders olmak üzere dönem sonu finallerime girdim. Pazar günü 2 dersin sınavı harici güzel geçti doğrusu. Cumartesi günü, sınav saatinin bitiminden yarım saat önce çıktım ve annemlerle Alışveriş Merkezi gezmeye giriştik. Cumartesi günü Ikea'yı gezdik, Pazar günü de Anatolium'u... Bu noktadan bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Cumartesi öğlenden sonrası ve akşamı Ablamlarlaydık. Pazar sabahı da ablamlardan gittik sınava. Kağan baya sıkıntılı bu sıralar. Haklı nedenleri var elbet canım yiğenimin. Düzeni bozuldu, geçiş evrelerinde, diş sıkıntıları ve mide sorunları var. Umarım 1 ay sonra yeniden düzenini kuracağız kuzumun. Ona duyduğum özlem çok farklı boyutta, ona duyduğum sevgim gibi...

Finalleri bitirmiş olmanın rahatlığı elbet var üzerimde. Ancak güzel geçmeyen 2 dersimin de sonucunu hem merakla hem de endişe ile bekliyorum. Cumartesi günü girdiğim ilk 3 ders'in sınavı gayet güzeldi. Ancak Pazar günü girdiğim 4 sınava o kadar iyi diyemem, 2 ders iyi 2 ders kötü geçti.

Bir İhtimal Var ki;

Ancak şöyle bir durum var ki, kötü geçen 2 dersin sınav sonucu kötü gelecek olursa; ortalamayı tutturamazsam, seneye tekrarlamam gerekecek bu dönemi. Yani Bütünleme hakkımızın olmamasından ötürü, durum karmakarışık noktaya gidecek. Bu tüm üniversiteliler için geçerli.

Üzüldüğüm bir nokta daha var ki, Sındırgı'da sorunsuz geçirdiğim 2 sene ardından, bir okulun ders programı doğrultusunda devam eden dersler gibi olamadı bu dönem. Kitaplarımın geç gelmeleri, 4 derste de bir sürü düşünür'ün oluşu epey kafamı karıştırdı. E bir de birkaç haftadır işe de kafa epey gitti. Ama yine de iyi idare ettiğimi düşünüyorum.

Neyse tümüne bakacak olursak; fazlasıyla takmış olduğumu söyleyemem. Ama insan yine de emek verdikten sonra, tüm bir dönemi yeniden okuyacak olma ihtimaline üzülüyor işte...

Bütünlemeler konusuna gelince; bütünlemelere hiç ihtiyacım olmadı bu vakite kadar. Ancak bu hakkın elimizden alınmasına susup kalmak için illa muhtaç olmak gerekmiyor. Sizde bu konuda hazırlanan imza kampanyasına destek olmak isterseniz, Buraya imzanızı atarak destek verebilirsiniz tüm öğrencilere...


Annem benim finallerden geçeceğimi hissettiğini söylüyor. Ama ben pek de emin değilim bu konuda. Ne diyeyim; Dilerim sorunsuz geçebilirim, geçebiliriz. Emeklerimiz boşa çıkmaz umarım... :)



Finallere hazırlıktan ötürü, yazamadım birkaç haftadır. Gündüzlerimin yarısı iş ile, yarısı da ders ile geçti. Sadece 2 derste zorlandım Pazar günü. Final'de bazı dersler zordu açıkçası. Bu yazı yazamadığım zamanı telafi etmek üzere bir yazı oldu bugün daha çoğunlukla. :)

Bir hafta böyle geçti işte; yoğun, uykusuz ve yorgun. Annemi babamı da epey yordum. Ben ders çalışırken onlar da benimle beraber bekleyip, destek oldular yine. İyiki Varlar; Annem Babam Ablam... Allahım onları başımdan eksik etmesin...

Sevgilerimle. :)

5 Şubat 2013 Salı

Filmi Olan Kitaplar #1 - Alacakaranlık Efsanesi


Kitaplardan Uyarlanarak Yapılan Filmler Hakkında;


Kitaplardan Uyarlanarak Yapılan Filmler, bazen sıkıntılı olabiliyor bilindiği üzere. Haklı olarak filmden önce kitabı okuyan izleyici kitlesi, görselde daha çok ihtişam bekleyebiliyorlar ya da tam tersi kitabı beğenmeyen filmde görsellik beklenebiliyor veya istenebiliyor. :)

Bu köşede yapabildiğimce; Filmi Olan Kitaplar'dan, okuyup da izlediğim, ya da izleyip de sonrasından okuduğum kitaplardan bahsedeceğim. :)

Yeni bir Köşe açıyorum diyebiliriz bu yazıda. Devamının geleceğini umut ederek tabii. :)

Alacakaranlık Efsanesi'ne Veda





Filmi Olan Kitaplar köşemin ilk konusu, Alacakaranlık Efsanesi. Alacakaranlık Serisinin Kitap ve Filmlerine bakacak olursak, etkisi daha uzun bir zaman sürecek güzel bir seriydi. Öncelikle kitaplarını okuyan bir izleyici kitlesiyim bu konuda. Biliyorum süreye sığmazdı kitaptaki tüm konuları filme uyarlamak. Ama serinin son bölümünün daha da ayrıntılı olabilmesini isterdim.

Yine de tüm kitap ve film uyarlamalarını değerlendirecek olursak Alacakaranlık Serisinin; Öncelikle kitabın yazarı Stepheıne Meyer'i, daha sonra da tüm filmde emeği geçenleri kutlamak gerek. :)


Bilindiği üzere Alacakaranlık Serisinin son filmi olan Alacakaranlık Şafak Vakti 2'nin bu sene 2. parçası da yayınlandı. Alacakaranlık Serisinin filmlerinin çekim ve gösterimlerinin de bitmesiyle, sinemalara da veda etmiş oldu. Bende bu yazıyla Alacakaranlık Efsanesi'ne Veda etmiş olacağım. :)


Alacakaranlık İle İlk Tanışmam

Alacakaranlık Efsanesi ile ilk tanıştığımda Lise 1'de idim. Bundan yaklaşık 6 sene önce yani. Şöyle bir bakarsak serinin ilk kitabının çıktığı tarih 2008 yılıydı. Lise 1'in 2. dönemindeydim yani... İlk kitap Alacakaranlık(Twilight)'ı okuduktan sonra filmini izlemiştim. Ve bu serinin gerek kitabı ile gerek filmi tutabileceğini o zaman anlamıştım. :)

Ben fantastik roman ve filmleri seviyorum. Hayalgücünü beğendiğim ve beni sıkmayan anlatım tarzı varsa hele ki... :) Bu seri de anlatımını ve hayal gücünü sevdiğim kitaplardan biridir hayatımda, 2008'den beri.

Serinin ilk kitabının çıktığı zamanlar arkadaşlarımla sırayla okuduğumuzu, daha sonra serinin devamı çıktıkça seriyi hızla bitirdiğimizi net hatırlıyorum. Öncesinde de kitap okuyordum. Ama dersler dolayısıyla senede 6-7 kitap ile sınırlı kalıyordu okuma durumum. Alacakaranlık Serisinden sonra sürükleyiciliğiyle beni etkileyebilecek yeni kitaplar aramaya başladım yeniden. Senede okuduğum kitapların 10'un üzerine çıkması bu seriden sonra gerçekleşmeye başladı. O zamandan sonra da bir daha bırakmadım okuma alışkanlığımı...

Serinin son kitabı 2009'da çıkmıştı. O zamanlar her kitap bitiminin ardından acaba filmi nasıl olacak diye bekler dururduk arkadaşlarımla. Özellikle de Şafak Vakti bölümünün filmini çok merak ettiğimizi hatırlıyorum. Son 2 senede o merakımızı da gidermiş olduk bu arada... :)



Filmden ya da Tüm Seriden Alıntı Yapacak Olursak;




Tüm seride beni en çok etkileyen sahne, 1. Kitapta ve Filmde; Bella'nın Ormanda herşeyi bildiğini söylediği ve Edward'ın da Bella'ya kendisinden uzak durmasını söylediği sahnelerin ardından Edward'ın Bella'yı köşeye sıkıştırmasıyla aralarında geçen şu diyologlardı;

Edward; Düşüncelerini okuyamıyorum. Ne düşündüğünü bana söylemek zorundasın. (Diyerek, Bella'yı köşeye sıkıştırır.)
Bella; Artık Korkuyorum.
Edward; Geri çekilerek "Güzel." Diye karşılık verir.
Bella; "Ama senden değil. Beni bırakıp gitmenden, seni kaybetmekten korkuyorum."
Edward "Seni ne kadardır beklediğimi bilmiyorsun."

Ve Edward resimde de görüldüğü gibi elini Bella'nın kalbinin üstüne koyarak; "Ve aslan kuzuya aşık oldu." Der.
Bella; Ne aptal bir kuzu.
Edward; Ne hastalıklı ve mazoşist bir aslan.

Tüm seri boyunca en çok etkilendiğim sahnelerden biri oldu. Çünkü, hayatımız boyunca bir aslan'ın kuzuya, Ya da bir kuzu'nun aslan'a aşık olması gibi, ne olmadık kişilere aşık olabiliyoruz bazen; ruh ikizimizi veya diğer yarımız diyebileceğimiz kişiyi bulana dek...



Alacakaranlık devri kapandı kapanmasına ama; kimisini fantastik alanda kendisine hayran bıraktı. Kimisine de böyle aşk mı olur dedirtti kötü veya iyi bir iz bıraktı; daha birkaç nesil daha etkisi sürecek cinsten...

Şimdi merakla Alacakaranlık Serisinin zamanında çıkmış olan Stepheıne Meyer'in bir diğer kitabı Göçebe kitabının filmini bekliyorum. Hazırlıkları sürüyor diye biliyorum, O tek bir kitap. Ama, hayal gücü geniş, hikayesiyle ve sürükleyiciliğiyle kendisine esir eden bir Stepheıne Meyer kitabıdır kendisi de. Ben severek okumuştum. Tavsiye Ederim, okumayanlara... :)

Bir Kitap Serisi ve Uyarlama Filmlerini yorumlama yazısının sonuna geldik. :) Bu ilkti. Ve umarım devamı gelir... :)

Sevgilerimle...  :)

3 Şubat 2013 Pazar

Bu Pazar, Başka Pazar



Herkese İyi Pazarlar Olsun.

Bu aralar havalar güzel gidiyor.

Sizlere Annemin objektifinden çekilmiş 2 gün öncesindeki resim ile giriş yapmak istedim. :)

İzlemeye doyamadığım o güzel manzaranın resimleşmiş hali.

Teknolojinin gözünü seveyim. :) 


Evet; Bu Pazar, Başka Pazar. İlk işime girdiğimden beri İlk Pazar'ım. Hala garibim esasında. Çalışmaya başlayalı 3 gün olmuş olmasına rağmen, Evde İş olmasından dolayı mıdır bilmem, işe girmiş olmamdan değişen tek şey gün içinde değişik bir uğraş içinde bulunmak olmak. O kadar...

İşim diye bahsettiğim daha öncede söylediğim gibi; kurum ve kuruluşlarla yaptığımız ağaçlandırma etkinlikleri düzenlediğimiz bir şirket. Bende şu an kurum ve kuruluşları bilinçlendirmek ve kampanyamıza destek vermelerini sağlamaya teşvik etmeye uğraşıyorum. Henüz pek bir başarıya ulaşabilmiş değilim ama, bulunduğumuz ay dolayısıyla biraz da... Eh bir de çeşit çeşit insan var biliyorsunuz. Kimi olumlu bakıyor, kimi olumsuz.

Bugün başka Pazar demiştim ya, cidden başka bir Pazar gibi hissediyorum. Bu arada gün içinde bu kadar telefon ile konuşmamış olduğumdan, genellikle mesajlaşmayı tercih eden biri olduğumdan, azıcık kafam bulanıyor ve kulaklarımın çınlamasına tanık oluyorum bazen. :)

Bugün sakin ama her zamanki Pazarlardan erken başlayan bir Pazar. Çünkü 2 gündür İstanbul'dan misafirlerimiz buradalar. Bugün de bizde olacak Maaile. :) Ailemin bir araya toplandığı zamanları, hele ki bugünkü gibi, seviyorum. Çünkü hayatın karmaşıklığında, bir araya gelmek bu sıralar zor oluyor. Kimi çalışıyor, kimi okuyor, kimi de hayatın koşuşturmasında kaybolabiliyor... Ama bizim ailemiz, eskisi kadar sık olmasa da olabildiğince bir araya toplanmaya devam ediyor. Aynı bugün olduğu gibi...


Tekrar söylüyorum; Bu Pazar, Başka Pazar. İşe girdiğimden beri ilk Pazar, Uzun zamandır Maaile bir araya toplandığımız bir Pazar. Ailenizi bir araya toplandığı nice Pazarlar olsun. Ailemiz ve Sevdiklerimizle bir arada nice güzel Pazarlar cümlemizin olsun...

İyi Pazarlar... :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...