17 Ekim 2018 Çarşamba

İnternet Günlüğüm 2018 #8 - Eve Dönüş, Yavaşlamak ve Anlamlandırmak


Sevgili İnternet Günlüğüm; 

Bir Antalya'dan dönüşümüzün üstüne daha yazıyorum sana... Sene 2018, tarih 17 Ekim...


13 Ekim 2018 Cumartesi gecesi, Antalya terminalinden otobüse bindiğimiz üzere; Bursa'ya evimize bu sene Antalya'dan üçüncü dönüşümüzü gerçekleştirdik... Dedemin vefatının üstünden bir ay dolmasına 9 gün kala döndük evimize. İşlemleri halletti annemler, görevlerimizi yaptık. Bu süreçlerin ardından en sevinebildiklerimiz, dedemin artık acı çekmediği ve dayımın babasının evinde kalma kararı alması üzerine dedemin evinin kapanmaması oldu. Öyle böyle, döndük evimize ve bugün dört gün oldu bile...

Yolculuk fena değildi, bir öncekine göre... Bu sene 6-7 senedir "artık otobüs yolculuğu yapamam!" derken, otobüs yolculuğu yapabilmemin de yöntemini bulabileceğimizi öğrendim. Bir kez daha, herhangi bir konuda denemeden kesin hükümlü olmamam gerektiğini de öğrendim böylece... 

Otobüs yolculuğuna çıkmamın, benim açımdan bir yolu daha varmış meğer. İnsan zorda kalmadan doğru yöntemi bulamıyormuş bazen. 2018'in başında, en doğru yolculuğun uçak yolculuğu olduğunu düşünürken; otobüsle de gidebilme yöntemini bulduk sonra... 

Antalya'ya giderken: Babam buradan bindiriyor, Antalya'da da annem indiriyor;Dönüşte de Antalya'dan Mehmet dayım bindiriyor, babam indiriyor. Bir de inmeden ve inmem gerekmeden oraya kadar gidebilmek için de, gece biniyor sabah iniyoruz işte...

Gidiş gelişler şimdilik bitti. Bu kadarmış demek, dedemin durumu ortada idi diye bilmeme rağmen zor hala. Ama alışıyoruz işte zamanla. Yardımcı olan, yanımızda olan herkese şükürler olsun.


Eve döndüğümüzden beri hem çok şey yapmanın heveslisiyim, hem de durup yavaşlamanın... Sanki herşey yavaş giderken, bir o kadar da hızlı idi bu sene. O kadar çok duygu içiçe idi ki, hangi duygudayım hla bilemiyorum bazen. Aa yavaşla diyorlar, bazen yavaşlamak iyi gelirmiş... 

Bana da yavaşlamak iyi gelecekmiş gibi geliyor ama kaçırmak da istemiyorum zamanı. Dengede tutma hevesindeyim kendimi bu sebepten... 

Bir senedir fazlasıyla herşeyi zamanında yapamamayı öğrettim istemsiz kendime. Uyku zamanı düşüncelerden ve endişelerden kaçabilmek için telefona sarıldım ve çok nadir haftada birkaç geceden fazla erken yatamadım. Uykumu film veya video izlemeye, paylaşımlar veya yazılar okumaya heba ettim. Ama bunu başta bilinçli yaparken, sonrasında bilinçsize döndü ve bir türlü telefona bakmadan uyuyamaz oldum bir ara.. Bir süredir bunu eski haline döndürmeye çalışıyorum; uyku zamanı uyku, sosyal medyaya bakma veya film izleme zamanı film izlemeye çalışıyorum. Ne geceyi gündüze, ne de gündüzü geceye karıştırmaya çalışıyorum...

Ama bu arada, bir tek şey yaparken bir başka şey yapmamak zor geliyor tabi hala. Yazı yazarken araya sosyal medyaya bakma isteğim veya uyuma vaktinde telefonla ilgilenmekten alıkoyamıyorum bazen yine de kendimi. Yavaşlamak lazım yine de, Beyhan Budak'ın da dediği gibi; yavaşlamak ve herşeyi zamanında yapmak...


Antalya'da yine en çok yeğenim Kağan'ı özledim, özledik! :) Kağanım ilkokula alışma haftasına başladıktan bir gün sonra yola çıkmıştık ve yeğenimin, ablam eniştem ve babamın anlattığından başka bildiğimiz yoktu okula başladığı hallerden ve nasıl öğrendiğinden. Dikkat süresi kısa bile olsa, kuzum ilgili ve seviyor okulunu derslerini...

Pazar günü geldiğimizde azıcık görüştük ve o gün ve ertesi gün Kağanım okuldan gelene kadar da iyice dinlendik annemle. Pazartesi gününden beri de ödevleri beraber yapıyoruz yeğenimle. Teyze-yeğen beraber ilk ilkokul ödevimizi yaparken; hem ne zamandır beklediğimi ve beklediğime de kavuştuğumu düşündüm hem de yeğenimi bu uğraşları içinde gördüğümde büyüdüğüne daha fazla duygusallaşamam derken daha çok gururla karışık duygusallaştığıma tanık oldum... :)

Şükür ki! Allahım isteyen herkese nasip etsin böylesi zamanları yaşamayı... :)

Kah okuyor, kah zorlanıyor ve bazen gerçekten olmuyor derken; dikkat süresinin kısalığı ve yeterince oturmamış düzeyde olduğu öğrendiklerini gözlemliyoruz. Sanki hızlı gidiyor, bir o kadar da yavaş... Şimdi hiçbir netliği yok, şu süreçte erken ama layıkıyla olur zaten ve bu süreçleri yaşamanın tadını çıkarmaya başladık böyle velhasıl. 

3  gündür ödevlerini yapmasına ben yardım ediyorum ve kuzum hem muzur hem de yer yer çok okuma tekrarı konusunda asi... :) Oysa hatırlıyorum; geçen sene görsel hafızasıyla okumaya nasıl hevesli ve niyetlerinde ısrarcı idi öğretmemizden yana. Yine okumaktan yazmaktan yana ısrarcı ama büyüdükçe değişirek gelişiyor kuzumuz... :) Şükür ki bize de bunu gözlemek nasip oluyor işte...


Bu sene kışlık yapılamadı bizim evde ve sağlık olsun da, yavaş yavaş yapılır diyoruz şimdi de.. Dün annem pazardan 5 kilo beyaz fasulye almış, dün akşam oturup onu ayıkladım tek başıma. :) Bizim evde kışın, normal kuru fasulyenin yanı sıra; beyaz fasulyeyi de çok tüketiyoruz ve kışa bu açıdan hazırız yine...

Dün saat 9da başladım ama sonra ara verdim, Kağanım geldi okumasını yaptırıp onu yatırdık derken; sonrasında 2.30'a dek annem ütü yaptı, ben fasulye ayıkladım işte... Geldim geleli duraklama, yavaşlama uğraşlarıma tüm bunlar iyi geliyor aslında. Başarılı olur ve durakladığım gibi devam edebilirim diye umuyorum işte... (:



İşte bu çerçevelerde dört gün geçti; Kağanımla ve ailemizle öyle özleşmişiz ki, özlem gidermeye uğraşıyoruz. :) Bu üstteki resim de bugünden. Ben Kağanım yazısını yazarken, kitabımı okuyarak kontrol ettim bugün onu; güzeldi, özel bir andı ve hafızamda güzelce yerini aldı...

Diliyorum bu fotoğraflar gibi, nice güzel anlar biriktireceğiz daha. Şimdilik biraz yavaşlama, kalbimi aklımı toparlama ve yanımdakiler ile özlemlerimi giderme zamanı. 

Şükür sevgili İnternet günlüğüm; öğrendiklerimi anlamlandırmamıza, kavuştuklarımıza, sağlıklı sevdiklerimize, sağlığımıza...

Şükür.

11 Ekim 2018 Perşembe

Şiirlerle Hayat #22 - Çocuklarınız... #HalilCibran


Bugün 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günüymüş. Bu her şeye bir gün bulmaya nasıl karar veriyorlar bilmiyorum ama bazen de bazıları uygun düşüyor... :)

Madem konu kız çocukları, yanına erkek çocuklarını da katıp evlat gözüyle de bakabilirsek eğer; her çocuğun kendi kararlarını alma, hayatlarını yönetme ve yollarına bakma gibi bir yaşam özgürlükleri olduğunu ortak bir öğreti kabul edebiliriz. Bunu ortak bir düşünce olarak kabul etmeliyiz! Bence öyle, ya sizce? Bu konularda da benim aklıma bir tek şiir geliyor, en sevdiğim... 

"Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız Değil." Halil Cibran. Şiirlerle Hayat adlı yazı dizimin, 22. şiiri. İyi okumalar olsun... :) Diğer "Şiirlerle Hayat" yazılarıma da, buradan ulaşabilirsiniz...


Çocuklarınız... 

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin.
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever

Halil Cibran (Khalil Gibran)


Halil Cibran, 6 Ocak 1883 doğumlu, Lübnan asıllı ABD'li ressam, şair ve filozof. 
Kendisini Türk yazarlarımızdan sanıyordum ama değil imiş. Vikipedi'ye göre; 3 adet filmi bulunmakta, eserleri 30'dan fazla dile çevrilmiş ve oldukça başarılı da bir ressam imiş...
10 Nisan 1931'de ABD'nde hayata gözlerini yummuş..


Bu benim en sevdiğim Halil Cibran şiiri, daha ne kitabını okudum ne de başka şiirini. Ama bu öğretiyi benimsemiş kişilerin çocukları olsun isterim hep, okuduğumdan beri...

Sanırım ilk okuduğumda bu şiiri lisede idim ve birçok arkadaşım vardı çevremde; ailesi tarafından, nasıl düşünsün ve ne okusun diye kendisi adına karar verilmiş. Üzülürdü her biri, üzülürdüm ben de. Benim ailem öyle birileri olmadı, bizi şekillendirdi ve de doğruyu öğretmeye çalıştılar ve elbette fikirlerini de sundular; ama tamamiyle bunu yapmalısın demediler hiçbir zaman. "Okumalısın!" dediler ablama da bana da, onların tek koşulu ikiniz de okuyacaksınız oldu bize...

Sonra büyüdük, ben bu şiirin üniversitede de değerini gördüm; mesleğini de, yaşayacağı hayat tarzını da seçmiş arkadaşlarım oldu yine. Ok'u da yay'ı da kendi bilen ailelerde yetişmişler ve hayatı yaşayamıyordu arkadaşlarımın çoğu... Boşverdi hepsi birer birer, yapmak istediklerini de unutup zaman doldurdu ve hayata atılmayı geciktirdi! Kimisi de, kendisine biçileni gerçekleştirmeye uğraştı. Ama zorlandı, ama kolay yaptı ve sonucunda bir kısmı sadece kendi istediği yola dönüp yeniden yol alabildi...

Yok muydu, kendine biçilen yolun esas doğru olduğunu görenler de oldu; ama kendileri değil, ailelerinin yönlendirmesiyle buldu. Kendileri gibi yapmaya çalışan ailelerin yetiştirdiği bir kısım arkadaşlarımı da, lise ve üniversite bittikten sonra bulamadım mesela. Belki çok yoğunlardır, kendilerine biçilenlerden yana dedim; belki de kendilerine biçilene razı gelmek zorunda kalmışlardır... Ama hep bildiğim, Halil Cibran'a hak verdiğim oldu... Hiçbirimiz başkasının çocuğu değiliz hayata yönlendirilmek manasında, yolu bizim bulmamız gerekiyor; gösterilmesinin ötesinde bizim karar vermemiz gerekiyor...


Malum, bugün Dünya Kız Çocukları günüymüş, tüm kız çocuklarımızın günü kutlu olsun; Kuzenim İncimin ve de tüm kız çocuğu olmuş nice yakınlarımın... :) Bu yazıyla bağdaştıracak noktaya gelene dek bir şeyler daha söylemek istiyorum...

Yıl 2018 ama hala eğitimden arda koyulan ve evlendirmeye erken değilmiş gözüyle bakılıp, 18'inden önceki yaşlarında yetişkin ilan edilmeye kalkılan kızlarımız mevcut. Ne yazık ki, böyle görülen erkeklerimiz de mevcut... Anadolunun dört bir yanında hem de, doğu-batı ayırmaksızın... "Bir gün batarsa bu ülke ekonomiden değil, ahlaksızlıktan batacak bu gidişle!" diyen bir kesim var bu sıra, abartıyorlar diyemiyoruz!

Kız çocukları okumalı, kendini savunabilmeli, kendini her türlü hayat üzerinde idare edebilmeli; diye bilmeli, bildirmeliyiz bu sebeple. Kız çocukları, evlendiğinde erkek eline bakmadan yaşamalı ve anlaşamadıklarında ayrılmaya kalktıklarında da bana ve evladıma kim bakacak dememeli!

Erkek çocukları da okumalı, ama okurken de çalışırken de kendi işini görebilmeli. Evlense de evlenmese de, kadınlardan medet ummamalı her işte. Ne yemek, ne çamaşır ne de hayatının kararlarını, bir başkasına devretmemeli de...

Velhasıl bir gün hayatın çocuklarından birini yetiştirecek olursam (bir anne olarak da!), hem benim hem de benim olmayan bir çocuğu; bu annelik babalık öğretisi olan şiiri, hiç unutmamak istiyorum. Kendi fikirleri, kendi kararları ve iyi yönde olmasına uğraşacağım kendine ve hayata dair idealleri olan bir çocuk ve çocuklar yetiştirip, onu hayatta tutmak istiyorum. Yanlışlardan korurken, benim yapmak istediklerim veya benim olmasını uygun gördüklerimden ibaret bir hayatı olmasın.

Çocuklarınız, sizin çocuklarınız değil. Onlar kendi yolunu çizen hayatın oğulları ve kızları... En sevdiğim ve en anlamlı bulduğum, hayatın içinden şiir dizeleri; benim size bugün Şiirlerle Hayat köşemden hediyem olsun istedim. Halil Cibran'ın kalemine sağlık, ruhu şad olsun...


9 Ekim 2018 Salı

Dün Rüyamda Çok Güzel Birini Gördüm


Dün rüyamda hayatımdaki en güzel kişilerden birini görmüş olarak uyandım; anneannemi... Allah rahmet eylesin, vefat edeli 16 yıl oldu. 16 yıldır her defasında rüyamda sessiz bulunduğunu hatırlarım çoğunlukla. Birkaç kez "oy kuzum!" diye sevdiğini biliyorum, birkaç kez de "Didoşum" diye öptüğünü... Ama dün sabah uyandığımda, dolu dolu konuştuk! Bu benim hatırladığımca ilkti...

Yerde yatıyormuşum, bir halının üzerinde. Ev kalabalık oysa ki yine ama ben yerde yatıyormuşum boylu boyunca. Anneannem giriyor, halısında yattığım salona; görür görmez inanamayıp ağlamaya başlıyorum. Saçları omuzunda, kafasında bir bandana var; yüzü apaçık ortada, hem rengi hem de kilosu yerinde... Gelip yere eğiliyor güzelce, oturup yanıma "oy kuzum" diye sarılarak öpüyor yanaklarımı. Ağlıyorum ben de sadece, bir "anneannem" diyebiliyorum sadece!

Yanımızda bir akrabamız var, "Ağlama kuzum, üzeceksin anneanneni!" diyor. Anneanneme daha iyi sarılmak için oturuyorum bu sefer, anneannem bana daha sıkı sarılırken o akrabamıza dönüyor "Ağlasın, dokunma! Ben onun için geldim zaten, özlemiş o da kuzum. Ben de nasıl özledim..." diyor sakince. Ağlıyorum özlemle ben de...

Sonra anneannemle kalktık, uzun zamandan sonra ilk defa rüyamda beraber bir şeyler yaptık. Evde bir güzel telaş vardı ama ben anneanneme dondurmalı, çikolatalı ve de bisküvili olarak ayrı ayrı tatlılar yaptım küçük kaselerde ve onları tattırdım. Anneannem hepsi için fikrini söyledi bana. Her fırsatta ya o beni öptü, ya ben onu öptüm... "Oy kuzum!" dedi hep, "Oy kuzum!"...


Rüyam aslında işte tam bu kadardı. Ama öyle özlem dolu ve öyle gerçekçi bir rüyaydı ki, sabah kalktığımda ciddi ciddi ağlamış olduğumu ve gözlerimde bir ferahlık olduğunu da hissettim. Allahıma şükrettim, hep anneannemi de rüyamda görmek istiyordum böylesi ama dile getiremiyordum artık. Hep rüyama gelip, sessizce gidiyordu çünkü. Bana sarılıp öperken, "kuzum" derken ki sesini duyarsam duyuyordum bazen. Ama yaşarken ki sesine kadar aynıydı her şeyiyle bu sefer...

Dün sabah kahvaltı ederken, dayım evde değildi ve kahvaltıya oturana kadar anneme anlatmadım bu rüyamı. Kahvaltıya oturduktan sonra da, "Anlatmayacaktım ama dayanamayacağım da, bugün rüyamda çok güzel birini gördüm ben!" dedim gülerek. Annem önce "Kağan mı?" dedi. (Ki kendisi yeğenim olur bilindiği üzere, 7 yaşında. Şu sıra, biz dedemin vefatı sonrası işlemler için hala Antalya'dayız annemle ve onlar Gemlik'te... Ki bir diğer güzelliğim de o'dur, evet! :)

"Hayır, onu da çok özledim ama değil!" dedim. "Annem mi?" dedi sonra gözleri dolu dolu. "Evet!" dedim. Sonra bu sefer ki rüyamın, diğerleri gibi olmadığından başlayarak anlattım. Anlatırken kendimi yine tutamadım ve ağladım... Farkettiğim bir şey oldu o an; Kaybettiğim sevdiklerimi gördüğüm rüyalarımı gördükten sonra, bir kez anlatıp ağlayabiliyorum. Anlatmayıp ağlamadığımda, o içime oturuyor resmen. Anlatınca rahatlıyor ve o gerçekliği sanki yaşıyorum, artık bir ödül gibi bu; biliyor ve anlıyorum...


Dün anneannemi gördüğüm rüyamdan sonra, çok bir şey yapamadım gün boyu. Bitirmek için 150 sayfa kadar sayfası kalan "Gerçek Renkler" adlı kitabımı okudum ve bitirdim. Bir de gün boyu, esasında bu rüya ile yine mesajlarımı ve öğütlerimi aldığımı düşündüm. Böyle sıkkın olduğum bir anda rüyama girmesi bence tesadüf değil. Anneannem benim için geldi ve derler ya "sessiz gelirse, gerçekten gelmiş demektir." Hayır, bence bu sefer benimle konuşmasına rağmen daha gerçekti... Ben öyle hissettim...

Durma, devam et dedi belki de anneannem. Duyulmadığını sanıyorsun, ama yanılıyorsun da! dedi. Ben anneannemin bana sarılışında, benim yaptıklarımı tatmasında ve yanımda bulunmasında böyle bir anlam sezdim. Yüzüme bakarken bile bir şeyler söylüyordu aslında bana. Güzeldi, güzeldik... O gerçek dünyada, bizse burada olsak bile hala güzeliz. Zira onu güzel hatırlıyoruz, onun ardından hep güzel anılarını duyuyoruz ve çokça özlüyoruz...


Dün bitirdiğim kitap Gerçek Renkler'de kitabın en sevdiğim cümlelerinden biri şöyleydi;

Önemli olan, kim olduğunuz, zor zamanlarda birbirinize nasıl kenetlendiğinizdi. Mühim olan kalbinizde yer verdiğiniz insanlardı.

Böyle, cidden böyle. Mühim olan; hayatta veya değil, uzakta veya yakında demeden, kalbimizde yer vermeye devam ettiğimiz insanlar. Ben kalbimde yer vermeye devam ettiğim sevdiklerimin suretinde, belki de kendi çapımda evrenin veya bilinçaltımın mesajlarını alıyorumdur, diyorum bazen...

Bazen bir rüya, birçok şey demek. Bana kalırsa bu rüyada da anneannem bana birçok mesaj vermeye geldi. Durma dedi, durduğunu düşünsen de yorgun hissetsen de durma. Benim yolum buradan gidecektir belki de, pes etmemekten yanadır gidiş yolum... Hayallerim adına, yer yer duraksadığım, çoğunlukla da hep kaldığım yerden devam etmelerim de bundandır belki...

Mesajımı aldım şükür, mesaj değildiyse bile; bana sunulan ödül idi ve kıymetini bilmem gerekiyordu ise de, bildim. Kendimce ödüllerimden de, yanlışlarımdan da dersler çıkarmaya devam edeceğim inşallah... Bu da böyle bir yazı işte, geçmişe uzanan bugüne değinen. Ruhun şad olsun anneannem ve tüm öteki dünyaya yolcu ettiklerim... İyi ki geldin, hoş geldin ve yine gel anneannecim. Kuzun seni çok seviyor!

5 Ekim 2018 Cuma

Böyle Olsun İsterdim - Krrish 3


Dün Krrish serisinin üçüncü filmini de izledim... Bundan 1,5 ay önce tanışmıştım Hrithik Roshan ve filmleriyle ve izlediğim üçüncü filmi Krrish 2 olmuştu. "Bang Bang" filmine bayıldığımı ise, birçok kez söylemiş olmam lazım ama yine yinelemek isterim tabii... :)

Krrish 3, serinin en iyi filmi olabilir bence, bu arada bir tek serinin yayınlanan ilk filmini izlemedim ama en yakın zamanda onu da izleyeceğim. Krrish serisine, ikinci filmden de başlayabilirsiniz benim gibi; zira anlatıyor ilk filmi ikinci filmde de zaten... Serinin dördüncü filmi de 2020'de çıkacakmış bu arada, ben beklerim de izlerim de düşünüyorum... Spider Man'den sonra, bir başka süper kahraman filmini sevmem sanıyordum ama Krrish en sevdiğim oldu şimdi. Nedenini şöyle özetleyebiliyorum, böylesi daha olabilir geliyor. :) Bir insan böyle güçlere sahip olabilirmiş gibi geliyor ve bunu seviyorum diyorum kendime...


Krrish 3'ü izlerken, filmin çoğu sahnesinde keşke gerçek olabilse de böyle bir güce sahip olabilsem dedim. Kendi adıma, Krrish'in gücünden diledim. Tabii böyle bir güce sahip olsam, zor bile olsa bunu onun gibi adaletli şekilde hastalıklarla savaşan kişilerde kullanabilmek isterdim...

Krrish, dün izlediğim üçüncü filminde; hastalıklı kardeşi, kendi kanıyla yaptığı kötü bir virüsle birçok ırka hastalık yaydı durdu. Sonrasında bunu kısa sürede engellemenin yolunu, Krrish "kendi kanından bir panzehir yapılabilinir mi"de buldu... Bir önsezi ile bir tek kendisinin yakalanmadığı virüse, babasıyla karar verip kendi kanından yaptıkları panzehrini ülkesine yaydı. Filmi izleyin, doğaüstü gelecektir ama izlerken eğleneceğinize de eminim...

Krrish'in kardeşi, babasının Dna'sından oluşturulmuş ve engelli bir çocuk olarak var olmuş. Tüm dünyada, kendi kemik iliğine uyan birini arıyor. Bulamıyor tabii ama bu arayışı içerisinde, kendine bir merkez kurmak durumunda kalıyor ve bu merkezde birçok deney yapabilmek için de epey parası olması gerekiyor... Bu parayı bulabilmekte kendince bir yol buluyor; kendi kanından bir virüs oluşturuyor ve bu virüsü ülkelere yayıyor. Öyle bir virüs ki, teması halinde, 5 saniye ila 5 dakika arasında hastalık vücudu sarıyor... Kötü niyetli kardeşimiz, birçok insan öldükten sonra bulamadıkları panzehrini en yüksek miktarda ihtiyaç duydukları zamanda, talep etmeleri gerektiği ana doğru hazırlıyor ve hastalıklı bölgeye aktarıyor... Kazanma yolunu bulmuş evet, ama düşünsenize nasıl güçlü bir kan!

Bu arada bu bahsettiğimiz kardeş bedensel engelli ama sadece iki parmağını çalıştırabiliyor ve beyninin tamamını bu iki parmağına güç aktarmakta da kullanabiliyor. Kimse onun gücü karşısında duramıyor da. Evet, bedensel engelli ama taşıdığı kanın gücü kendini iyileştirmeye de yetmiyor yani. Ta ki, babasına ulaşana dek...

Krrish olmak ister miydim'e gelince; öyle bir doğaüstü güçle dünya üzerinde karşılaşmayı isterdim, diye düşündüm. Hiç hasta olmamışçasına, hayatın tam içinde olmayı; ama eksik dilekle değil, ailemin de sağlıcakla var olduğu bir hayatta ve iyilik üzerine savaşmayı isterdim...

Tabii, gelelim inkar etmek istemeyeceğim bir gücün varlığına; bir Allah'ın olduğuna inanıyorum ve bir gün hiç hasta olmamışçasına iyileşebileceğime de inanıyorum... Ama bazen acele ediyorum, hayallerimde bile! Çok heves duyduğum birçok hayalim var, yaşamak istediğim... Bir de tedavisi bulunmamış bir hastalığım var! Bu hastalığımın tedavisinin bulunmasını elbette istiyorum. Dünya üzerinde, birilerinin bu tedavi yöntemini bulmasına bağlıyız neticede. Zira, kasları şu yüzyılda bile nasıl iyileştirebileceğimizi bilemiyoruz; bilsek ve tedavisini bulsak da, başka sebeplerle ilaçlarını kullanamayan Sma'lılar gibi olabileceğimizi de düşünmeden edemiyoruz!

Krrish bu özel gücüne nasıl kavuşmuş biliyor musunuz? Esas değinmek istediğim burası aslında benim... Babası zihinsel aksaklığı bulunan bir birey imiş. Bir gece şehirlerine bir uzay aracı iniyor; bir uzaylı, babasına kendi özel gücünden veriyor. Aslında bu gücü göndermeye sebep, annesinin bir duası olduğu söyleniyor filmde... Kendi gücünden Rohit Mehra'ya veriyor uzaylı Jaadu, zihinsel engeli ortadan kalkan çok akıllı bir bireye dönüşüyor Rohit. Sadece biraz saflığı kalıyor o kadar... :)

Onun kanından olan Krrishna ise, bedenen çok güçlü bir birey oluyor. Zihin gücünü bedenine aktarabilen bir birey... 

Şimdi hal böyle olunca, insan elbette bir de şöyle düşünüyor; film bir bakıma, birçok hastalığın zihinde veya gen aktarımından ötürü bedende mi olduğunu söylüyor diye... Hem öyle hem de değil diye birçok hastalık için söyleyebilirim bunu! 

Şahsen ben bu filmden sonra, bir uzaylı gelse korkarım diyemeyeceğimi de keşfettim. Bir uzaylı gelsin istiyorum, içimden bir his bu uzaylı gelsin ve iyilik elçisi ilan etsin beni bile dedirtiyor! :D

Yanlış anlaşılmasın, ne hayatımdan bıkkınlığım var ne de vazgeçmişliğim. Sadece galiba bu filmi çok sevdim ve böyle bir uzaylıyla karşılaşmak ister miydim? diye kendime sordum ve "Evet, isterdim!" diye de cevap verdiğimi gördüm. :) Bir mucizeyi yaşamak ve o mucizeyi de izlediğiniz bir filmdeki gibi, nasılını sorgulasan da bilemeden yaşamak isteyen yok mudur?

Kendi mucizemi gerçekleştirebilmek istiyorum, gerçekleştirebileceğimi de biliyorum bir yerde. Ama böyle bir mucizeye seçilmiş olmak ve taçlandırılmak isterdim ya. Evet böyle olsun çok isterdim! :)

Umarım her birimiz kendi mucizemizi gerçekleştirebiliriz, filmde dediği gibi "içimizdeki Krrish'i" bulabiliriz! (:

Sevgilerimle...

3 Ekim 2018 Çarşamba

2018'in İlk 9 Ayı Nasıl Geçti


2018'in İlk 9 ayını geride bırakalı 3 gün oldu bugün. Dedemin vefatından sonra, neler yaptım neler ettim bu kadarlık zaman dilimi içinde diye düşünmeye başladım istemsiz. Herhangi bir ölümün ardından, düşünmemek imkansız zaten; ama bir yakın ölüm gerçekleştiğinde, daha çok düşünüyor insan... 

Dedemin tedavi süreci 9 ay sürdü. Teşhisi, tedavisi, tedaviler arası dinlenme süreleri ve son hastanede yattığı günler içinde idi bu sürecin... Gerek sıkıntılar, gerek beklentiler, gerekse de umut etmek ve umutsuzluklar arasında gittik gittik geldik bu süreçte. Çok şey yapmaya çalıştım; kalan son derslerimi bitirme gayreti içinde idim, çok film izlemeye, çok kitap okumaya ve çok yazı yazmaya uğraştım...

En çok da kendime çok vakit ayırmaktı amacım... Hayalleri ertelememek ve onlar için daha çok sorumluluk duymak! Bunu başarmak için adımlarımı attığımı düşünüyorum, hem de oldukça ciddi adımlar...


2017 yılında ay bitimlerinde yazdığım "Nasıl Geçti" adlı yazılarımı, 2018'in ilk aylarında da devam ettirmek istemiş ama Mart'tan itibaren sürdüremez olmuştum. Bu yazı telafi olur diye umuyorum bu sebeple, Ekim ayının da mutluluklarla geçmesini dileyerek... :)



49 adet film izledim...


İzlediğim 49 filmin her birini yazıp yorumlayamam ama sizi sinefil.com profilime yönlendirebilir ve en çok sevdiğim 3 filmi de söyleyebilirim diye düşündüm... Sinefil, Filimadami.com'un değişime uğrayan hali. Siteyi yenilediler ve şimdiki halini aldı. Hala kullanıyorum. Okuduğum kitapları kaydetmeyi sevdiğim kütüphane siteleri kadar (Goodreads ve Vikitap gibi), izlediğimiz filmleri de kaydetmeyi ve yorumlarını okumayı seviyorum...

Benim ilk 9 ayda izleyip de en beğendiğim filmler arasına giren 3 filmim; Senden Önce Ben (Me Before You), Ölümsüz Aşk (The Age Of Adaline), Bang Bang... Üç filmi de samimiyetle izlemenizi öneririm. Senden Önce Ben'i, izlemeden önce, kitabını okumanızı da öneririm. Ben bu sefer ilk defa filmi olan bir kitabın, önce filmini izlemiş olsam bile... :)


21 Kitap okudum, 25 adet kitap hedefime az kaldı...



2018 için, kitap okuma hedefim 2 senedir 25 adet kitap okumak idi. 25 Kitap'a ulaşmadan, bu hedefi yenilemeyecek ve arttırmayacağım demiştim. Nihayet bu sene derslerimin azalması ve en nihayetinde okulumun da bitmesi ile o hedefime ulaşıyorum. Eylül ayı sonu itibariyle 21. kitabımı da bitirdim, sene sonuna kadar 25 kitap hedefime ulaşacağımı ve geçeceğimi bile düşünüyorum.

En güzeli de, 21 kitap okuyup içerisinden en beğendiğim 5 kitabı seçmekte zorlanmam oldu. Okuduğum kitap sayısını tutturacağım diye, kendime bir şey katmayacağını düşündüğüm kitapları değil; birçoğunu okumak istediğim listelerimden seçip okudum bu sene. Sene sonunda da "okuduğum kitaplar" listemi yazacağım 2018'in ama diğer okuduğum kitaplarımı şimdiden görmek isterseniz; "Goodreads profilimde", okumak istediğim ve okuduğum kitaplarımın güncellemelerini bulabilir, beni takip de edebilirsiniz. Takipleştikçe kitap değerlendirmelerinden ve yeni kitaplardan da daha çok haberimiz olur... :)

Bu 9 ayda en beğendiğim 5 kitaba gelecek olursak, bunlar;

Bülbül - Kristin Hannah,

Ay Bahçesi - Kristin Hannah,

Simyacı - Paulo Coelho,

Kimyager - Stepheine Meyer - (Yazısını yazdım ve orada da bunu belirttim ama yinelemek istiyorum; bu kitap birçok terim, birçok yeni bilgi içermesi ile beni mutlu eden kitaplardan biri oldu. Kimyagerlik ile ilgili ya da tip dünyası ile ilgili, okuduğumda beni başka bir hayatı yaşıyormuşumcasına heyecanlandıran kitapları seviyorum. Bir de bu kitabı okuduktan sonra, Stepheine Meyer'in okumadığım kitabı kalmadığı için mutluyum. :))

Senden Sonra Ben - Jojo Moyes


2018'in İlk 9 ayında yaptığım için kendimle gurur duyduğum bir başka şey de, hikayelerim adına da yazmaya devam etmemdi...




Sizlere tekrar yinelemek istiyorum, aylar öncesinde yazmıştım bunu; Wattpad'de bir hikaye yazıyorum, adı Hayaller Denizi... Bu sene 2 ayda bir şeklinde bölüm yayınladığım sürece ilerlediyse de başlarda, son birkaç aydır ayda bir olmak üzere yazmayı sürdürdüğüm bir hikayem kendisi. Yazmayı ve istediğim gibi kurgulayarak kendi hayallerimi okumayı seviyorum esasında. Bu hikayeyi de, Wattpad'de içime sinerek yazmayı sürdürebildiğimden ötürü çok seviyorum artık. Bir şans verip okumanızı ve benden iyi kötü güzel yazılmış yorumlarınızı esirgememenizi diliyorum... :)


Bir bu değil; bir de saklı iki hikayem var böyle, biri hala başlarda... Diğeri de hayat hikayem, yazmayı ve kitaplaştırmayı hayal ettiğim üzere yazıyorum onu da. 2018 hayal ettiğim gibi gidiyor şükür ki bu alanda da diyebilirim işte. Bir sonraki hayal, hikayelerimi kitaplaştırmaya hazır hale getirmek. Acemice elbette şu an, profesyonel şekilde yazdığımı iddia edemiyorum şimdilik; edebildiğimiz zaman da bizden geçmiş demektir bence. Sadece, okuduğum kitaplarda aradığım kurguyu oluşturmaya uğraşıyorum kimi zaman. Kimi zaman da, rüyalarımda gördüğüm hikayeleri yazıya döktüğüme şahit oluyorum. Yazmak ne hafife alınacak, ne de çok büyütülecek bir şey. Hani abartıya kaçarsanız, her şeyin tadı bozulur ya; öyle bir şey. Böyle hissettiriyor bana...


Bunların yanında;

Hareketlerimi ihmal etmedim 9 aydır, tek bir gün bile! Çok şükür ki, sene sonuna kadar da; ömrümün sonuna kadar da egzersizlerimi her gün hayatımda tutmam gerektiği bilincine bu sene iyiden iyiye eriştim! :)

9 aya; 49 film, 21 kitap ve birçok egzersiz sığdırıp, çok yazı yazdım. 2018'in bir diğer hedefi, bloğuma en az 100 yazı yazmış ve bu 100 adet yazı hedefini de geçmiş olmaktı. İki bloğumda da yazdığım yazıların toplamı 100'ü geçiyor ama Yıllar Geçerken'de henüz bu rakama ulaşamadım.

Size bundan bir başka yazıda bahsetmek istiyorum aslında ama yeri gelmişken de bahsedeyim; benim garip inanışlarım var, batıl inanç derecesinde değil, kendimi motive etmek üzere bence... Bunlardan birine bloğum üzerinden örnek verecek olursam, ne kadar çok yazı yazar isem o kadar çok kendimi ifade etmeyi başarabileceğimi ve yara aldığım birçok konuda iyileşeceğimi düşünüyorum...

--> Yani inanışım hepimiz adına bir bakıma da... Bence ne kadar çok kendimizi ifade etmeyi başarabilir, çevremize anlatırken kendimize de açılırsak; o kadar başarılı oluruz, yaşamak ve kendimizi gerçekleştirmek konusunda. :)

Kendimi ifade edebildiğim bir yazımdan daha sonra, teşekkürlerimi sunar ve beni okuyan gözlerinizden öperim... Sevgilerimle. (:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...