Okudum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okudum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2022 Pazartesi

Olanı Sevmek - Byron Katie #Okudum


Aylar sonra ilk okudum içerikli yazım "Olanı Sevmek" adlı kitap için. Çünkü öğretisi derin ve aslında içimize dönelim dediğimiz noktada çok mantıklı idi... Kitabı okuduğum zamanların en başında "anlayamıyorum, bunun mantık neresinde?" demiştim. Sonrasında hala birkaç küçük nokta mantıklı gelmiyor da olsa, "bu işin mantığı sadece kendine odaklanmakta" dedirtti... :)


Byron Katie sorular sorup kendimize döndürerek "sorun gördüklerimizi çözme meselesine" Çalışma adını vermiş... Çalışmayı yapan herkes kendini tanımaya girişiyor aslında. Buna öncelik verilmesini istiyor Byron Katie... Basitçe diyor ki, dışarıda neye takılıyorsan aslında o senin kendinde takıldığın bir mevzu. "Her şey başkalarıyla ilgili sanırken, ya her şeyin senden ibaret olduğunu öğrensen? Ne yapardın?"

"Sizin dışınızdaki bir şeyin size aradığınızı vermesi olanaksızdır." (Sayfa 272)

Bana bunu kavratması güç oldu işte. "Nasıl yani, o kişi beni üzdü misal; bu benim mi suçumdu?" dedim misal. Byron Katie'nin Çalışması diyor ki; "Bu kimin sorunu?" Yani beni o üzdü evet, ama benim buna takılıp kalmam onun mu sorunu. Bu benim sorunum...

Böyle düşünmeyi öğretmeye çalışıyor işte Byron Katie. Tamam üzüldüm, ama bu üzülmenin sonucunda düşüncelerimle ben onun beni üzdüğünden daha beter kendime eziyet etmiyor muyum? Olay fi tarihinde yaşandı belki, beynimde sürekli döndürüp durduğum o hikaye var ya; beni bir ömür tüketmeye bedel hale geliyor. Her birimiz durumların bundan ibaret olduğunu keşfetsek, düşünsenize nasıl olurdu dünya? Evet, bu basit tabirle halledilebilir bir durum oluyor aslında...

İtiraf etmeliyim ki, kitabın birçok yerinde çok zorlandım anlamakta. Kişiler boşuna üzülmüyor diye düşündüm. Kiminin eşi ona anlayış göstermiyor, kiminin kızı veya oğlu annesine hakettiği şekilde davranmıyor ve hayatını yokuş aşağı sürüyor. Byron Katie diyor ki, tamam ama bunu o yapıyor. Sen ona böyle davransan da değişmiyor. Haklı. Dedim. Her defasında haklı olmasa da, hep karşıdakini yargılarken aslında hiç kendi tavırlarımızı görmüyoruz değil mi?

Misal karşımdaki evet bir hata yapıyor, ben ona öfkeleniyorum ve elimden geldiğince o konuya odaklanıyorum. Onun hayatı kendince görse de görmese de zehir, peki ya ben; ben neden hayatımı zehir ederek hayatımın yükünü ağırlaştırıyorum. Kendi işimde kalmam gerektiğini bilmem gerekiyor. (Benim buna çok ihtiyacım olduğunu farkettiğim esnada, çalışmanın mantığını kavradım işte!)

Sayfa 40; KENDİ İŞİMİZDE KALMAK

" Ben evrende üç çeşit iş bulabiliyorum; benimki, sizinki ve Tanrı'nınki. (Benim için, Tanrı sözcüğü "gerçeklik" anlamına geliyor. Gerçeklik Tanrı'dır, çünkü egemen olan odur. Benim, sizin ve diğer herkesin kontrolü dışında olan her şey - ben buna Tanrı'nın işi diyorum.)

Stresimizin çoğu zihinsel olarak kendi işimize bakmamaktan kaynaklanıyor. "Senin bir işe girmen gerekiyor, ben senin mutlu olmanı istiyorum, sen dakik olmalısın, kendine daha iyi bakmalısın," diye düşündüğümde sizin işinize karışmış oluyorum. Deprem, sel, savaş gibi konularda ve ne zaman öleceğim konusunda endişe duyunca, Tanrı'nın işine burnumu sokmuş oluyorum. Zihinsel olarak sizin veya Tanrı'nın işine karışınca, bunun etkisi kopuk oluyor. Ben bunun farkına 1986'nın başlarında vardım. Örneğin "Annem beni anlamalı," şeklinde bir düşünceyle zihinsel olarak annemin işine karıştığımda, anında yalnızlık hissine kapılıyordum. Böylelikle anladım ki yaşamımda kendimi ne zaman incinmiş ya da yalnız hissetsem, başkalarının işine burnumu sokmuştum."



Sayfa 68; Herkes, sizin kendinizin-kendi düşüncelerinizin, size geri dönen ayna yansımasıdır.


Çok sarsıcı ve kabullenmesi çok güç geldi bana. Nasıl yani, ben birini çok öfkeli buluyor ve onun öfkesini sonlandırmasını istiyorsam; "aslında kendi öfkemi mi bitirmek istiyorum?" dedirtmeliymiş bu durum bana.

Evet, Byron Katie tam olarak bunun olmasını istiyor. Komşunu Yargıla diyor bu konuya, sonra da tersine çevir... Ben benim için ne doğru veya değil bunu kabullenmek için uğraş vermeliymişim. Bundan ötesine karıştıkça hayatımı hikayelere ve düşüncelere teslim ederek karmaşık hale sokuyormuşum! 


Düşününce hiç de mantıksız gelmiyor. Peki neden, diye sorarsanız; size bir örnek vereceğim hayatımdan...


Sene 2022. 10 senedir es geçmeden her hafta, her ay ve her yıl düşündüğüm bir mevzu var. Ben hayatım boyunca birine, sadece birine çoook kırıldım. Yaptığını bugün olmuş sorguluyorum, çünkü yaptığım her şeyi çok haklı sebeplere dayandırarak pişman olduğumu hissediyorum.. Kitabı okuyana kadar hala "o beni kırdı." diye bakıyordum olaya. 

- Çünkü; "O beni kırdı" ve "O bana yalan söyledi." 

- Çünkü, "O bana güven verdi." 

- Ben onun tüm bunları kabul etmesini istiyorum.

- Ben onun bir daha kimseyi ben kadar hayal kırıklığına uğratmamasını istiyorum. 


Ama şimdi bu yazı içerisinde bu verilerin tersine çevirmelerini yaparak Çalışmayı uygulamaya çalışacağım...


O Beni Kırdı, O Bana Yalan Söyledi...

= İlk Soru şuydu: Bu Doğru Mu? = 

"Ben kendimi kırdım.", "Ben kendime yalan söyledim!" Bu doğru mu? Bilemiyorum. Belki ben ona izin verdim ve o da kendine biçilen rolü oynadı, olay bitti gitti. Şimdi doğruya doğru, onun bu durumlardan haberi olmadığını tahmin edebiliyorum. Onun yalan söylemesi kimin sorunuydu? Benim olmadığı kesin değil mi? O zaman ben önce bunu kabullenmeliyim. Suç değildi, herkes yapabilirdi ama ben bu rolü ona biçtim. Aslında yaşanan olay bundan tam 11-12 sene önceydi ama ben hala yaşatmaya devam ediyorum bu durumu, döndürüp duruyorum zihnimde...


"O Bana Güven Verdi."

= İkinci Soru şuydu: Bunun Doğru Olduğunu Bilebilir Misin? =

"O bana güven verdi." Tersine çevirelim, "Ben ona güven verdim." Bunu yorumlaması çok zor, bunun doğru olduğunu bilebilir miyim? = Hayır. Peki neden bende suç duygusu yaratıyor bu durum? Kitapta "Acı duymak iyidir. Acı aklının karıştığının, bir yalanı yaşadığının işareti.." diyordu... Olanı Sevmek kitabındaki kişiler açısından bakınca çok saçmaydı, bu durum da. Ama şimdi anlayabiliyorum. Ben ona o kadar güven verdim ki, bunu yapsa da sorun olmayacağını mı düşündü acaba? Yani yalan söylesem de, o bana inanır mı dedi. Yargılamadan sonra kendimize odaklanıyorduk değil mi? Ben ona güven verdim, güvenmeliydim ya da güven vermemeliydim değil mesele. Bunun gerçeği, yaşandı bitti.


Üçüncü Soru şuydu; "Bunu düşündüğünde sen nasıl tepki veriyorsun?" 

-- Öfkeleniyorum, kendime küsüyorum ve tavırlarımı çok ama çok saçma buluyorum! Ben bu değilim ve bu olmak istemiyorum diyorum. Kendimle savaşıyor gibi hissediyorum...

"Ben onun tüm bunları kabul etmesini istiyorum." cümlesine gelince. "Ben tüm bunları kabul etmek istiyorum." 

Bu söylem yanlış değil, içten içe kabullenmek istiyorum. Tevekkül diyorlar hani, bu da öyle bir mevzu... Ben kabul edip bu durumları bitirmek istiyorum. Kabul edene kadar döne döne yazabilirim aslında. Cidden, neden kabul edemiyorum bilmiyorum. Ama şimdi bizzat hiçbir yerde değil, çalışmayı kendi üzerimden bloğumda yapıyorum; bu da gayet istekli olduğumun göstergesi değil mi... 

Dördüncü soru şuydu; "Bu düşünce olmasa sen kim olurdun?" 

-- Bence bu düşünce olmasa ben daha az alıngan ve güven problemi olmayan biri olurdum. Kafamda birilerini tartmak zorunda kalmadan düşüncelerime saplanıp üzgün hissetmezdim... Kendime bu kadar kızmazdım, kendimi yer yer bu kadar üzmezdim de!


"Ben onun bir daha kimseyi ben kadar hayal kırıklığına uğratmamasını istiyorum." tersine çevirirsek, "Bir daha kimseyi hayal kırıklığına uğratmayı istemiyorum." Sanırım doğru, artık o bir şey yapamaz ama ben bir şeyler yapıp bu korkuyu büyütmekten vazgeçebilirim...


Bu doğru mu? -Doğru. Bunun Doğru olduğunu bilebilir miyim? - Hayır. Bunu düşündüğümde nasıl tepki veriyorum? -Kaygılı oluyorum. Bu düşünce ve düşünceler olmasa ben kim olurdun? -Ben ben olurdum. Aslında tüm bunlar evet onun sorumluluğunda idi ama ben odaklanıyor gibiyim hala...


Sayfa 155; Beni kimse incitemez – bu benim kendi işim.

Sayfa 172; Gerçekle kavga edersen kaybedersin.


Yani Çalışma diyor ki, sorun gördüğün her şeyi tersine çevir ve sorularını sor. Soruları her yargılamana sormayı ihmal etme diyor aslında. Ben bloğumda düzgün şekilde yer vermek istediğim için uzatmamak adına birer birer sordum ama kendi adıma daha derin çalışmasını yapacağım bu yargılamalarımın... 

Çalışma ile Byron Katie şöyle diyor, kendi anlatımım ve anladığımla anlatıyorum; Sen kendinden sorumlusun bu hayatta, başkalarının işine karışma. Başarı yolunda da, ailen ve arkadaşların ile ilişkilerinde de, üzüldüğün dert ettiğin düşüncelerin ve hikayelerinde de tek sorumlu ve sorunlu sensin. Kendindeki sorunları düşünmeli ve ötesine karışmamalısın. Misal "Ortada bir hikâye yoksa nerede olursak olalım başarılı oluruz." diyor kitapta. Başarıyı da başarısızlığı da biz oluşturuyoruz diyor... Neye odaklanırsak onu büyütüyoruz aslında. Kendimize odaklanır sorunlarımızı çözer isek de, mutluluğumuzu büyütebiliriz mesela...

Benim kitaptan anladıklarım işte bunlar... Aslında dünya üzerindeki şiddet, savaş, taciz ve tecavüz konularına da değiniyor. Kendi içinde çözümleri belki bir nebze doğrudur. Şiddet ve taciz konusundaki çözümleme mevzularına doğru açıdan bakamadım ben mesela. Çünkü kişilere "düşün bakalım, sen taciz edilmedin taciz ettin" denilmesi ne kadar doğru? Şiddet ve taciz meselesini elbette içimde büyütmeden bitireyim, ama karşıdaki mağduriyeti oluşturan kötü kişiliği anlamaya çalışmak travmayı yaşayan biri için daha zor değil mi? Tamam anlıyorum: Çalışma aslında diyor ki, bak burada da anlaman gereken bu. O bir kötülük yaptı sen de onun gibi olma, kendin için bitir bundan sonrasını aklında ve de kalbinde. Hikayelerine bir son ver, diyor. Ama bence çok acılı. Acı yaşanıyorsa iyi ve de etkili dese bile, o bölümleri okurken çok zorlandım ben açıkçası!! :( 

Taciz şiddet ve tecavüz olaylarında ve de savaş tarzındaki sıkıntıları çözmekte Neuroformat'ın çözümleme terapilerini daha doğru buluyorum doğrusu. O acı yaşanmalı, o acıyla yüzleşilmeli, yapılan durumun yaşandığı, acı çekildiği ve bünyemize zarar verdiği kabullenilmeli. Ama artık onun geçip gittiğini anlamalı zihin ve beden... Çalışma bunu bana kalırsa çok acılı yönden yapıyor. Her ne kadar bu acı çekmenin çözümlenme olduğunu söylese de kendince... 

Neuroformat ile ilgili yazdığım buradaki yazımı da okumanızı çok isterim, ben kendimi çok ciddi anlamda çözümlediğim bir dönem yaşamıştım pandemide. Barış Muslu'nun instagram canlı yayın ve youtube videolarından sebeple... :) Hala instagram canlı yayınlarına aktif şekilde devam ediyor Barış Muslu... İnstagram sayfasına buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.



Ben düşünüyorum ki, benim bu şekil içimde biriktirdiğim düşüncelerimi silmek için çok büyük yardımcım olabilir. Ben kabul ediyorum, şu üstte yaptığım çalışma bile üstte cevapladığım kadarını bana kavrattı. 

 
Son olarak şu iki alıntıyı paylaşacağım, bu kitabı okumak ve de çalışmayı denemek isterseniz (hayatınızdaki her türlü sorun, problem ve sıkıntı için) bu cümleler de Çalışmanın mantığını anlatacaktır sizlere..

1.) "Adalet ile huzur aynı şey değil. Ben adalete aldırmıyorum. Ben senin özgürlüğün ile ilgileniyorum, seni serbest kılacak olan içindeki gerçekle. Esas adalet odur." (Sayfa 173)


2.) "Huzurun aktif bir hal olmadığı fikrini her kim yaydıysa o kişi huzurlu olmayı benim anladığım anlamıyla yaşamamıştır. Ben hiç öfke duymadan harekete geçebiliyorum. Gerçek bizi özgür kılar, özgürlük ise harekete geçirir.

Bir hikaye, bir düşman olmayınca eylem kendiliğinden oluşur, üstelik açıkseçik ve sonsuz merhametli olur." (Sayfa 190)


Kişisel Gelişim alanında okuduğum iyileştirici kitaplar listeme aldığım bir kitap artık Olanı Sevmek... Çok sevdiğim radyo programcısı Onur Yar abim Youtube kanalında bir akşam programında bahsetmişti bu kitaptan ve yaklaşık 5 yıldır okuma listemde idi... Okundu ve başucu kitaplar listeme alındı kendisi. Listemde bulunan diğer kitaplara gelince; Barış Muslu'nun Beynine Format At, Can Aydoğmuş'un Düşle İnan Yaşa kitapları var. =)


Şimdilik benden bu yazıda bu kadar. Çalışmayı ben sevdim, isterim ki siz de açın okuyun ve kendinize dönün. Zira "beni kimse incitemez - bu benim kendi işim." (;


Okuduğunuz için teşekkürlerimle, yorumlarda görüşebilmeyi çok isterim... :) 

Sevgilerimle...


13 Temmuz 2020 Pazartesi

Okudum, Yazamadım Ama Toparlandım


Bugüne bir garip haberler dizisiyle uyandım, çok detay vermek istemiyorum bu konuda ama beynimi allak bullak etti.... Çocuk kaçakçılığının yasal düzenlemeye uydurulmasından, tüm dünya düzeninde alışveriş sitelerinden kayıp çocukların ve nice çocuk kaçakçılığının yapılıyor olmasından bahsediyorlar. Ama gerçek ama değil, öte yüzünde bahsedilen internetin kara tarafında bunun zaten var olduğu söylentisi ve bunun normal karşılanıyor, hiçbir şey yapılamıyor olduğu söylentileri... İnsanlar boşuna delirmiyor kısacası, kötülük denen şey hep bir yolunu buluyor; insanın umudu yoruluyor, iyiliğin kazanacağını düşünmeye devam ederken. Yorulsam da iyiliğin kazanacağına dair umudumu bitirmemem gerektiğinin farkında olmaya devam ediyorum bugün, bugün sadece yaptığım bu oldu ciddi anlamda...

Allahım sonumuzu hayır etsin, bize sabır versin ve o adını dahi anmak istemediğim sitelere, yaptıkları rezilliklerinde boğulmayı nasip etsin inşallah! Araştırmadan konuşmuyorum, ya da inanmadan; ama yine de, netleşsin diyoruz ya "belki de yok öyle bir şey falan!". Sadece okuduğunuzda dayandırıldığı sistem, tüm kanıtlar, sandığımız gibi bir şey değilse bile, bir şey olduğunu gözler önüne seriyor. Kötülük hep bir şekil alıp yolunu buluyor ama diğer yandan da "gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır." mevzu var. Sanırım buna inanan insan sabredebiliyor, ne kadar zorlansa da...


Tatsız şekilde başlamak istemezdim, ama bugün uyandığım gibi okuduğum tweetler dizisi aklımdan çıkmıyor bugün doğrusu. İçimden nasıl gelirse yazmaya devam yani... Hazır böyle devam ediyorken, bugün birden bire aklıma gelen İclal Aydın'ın şiir okuduğu bir "Servet Kocakaya" şarkısı da paylaşayım. Sanıyorum bu şarkı (Zor Günler) da beni biraz moda soktu bugün. Varsın bugün böyle olsun... :)


Bu hafta sonu nihayet Kırlangıç Çığlığı isimli "Ahmet Ümit" ile tanışma kitabımı bitirdim. Nihayet diyorum, zira bu haftaya kadar elimde bulunuyordu ve okunma sırasını bekliyordu. İki haftadır okunmak üzere elimde ama hakettiği okunma performansını geçtiğimiz hafta verebildim aslında! :) İçeriğinden alıntıladığım cümleler de, hikaye bütünlüğü de beni benden aldı aslında. Ahmet Ümit'in bu kitabında, daha önce okuduğum polisiye romanları kadar zorlanmadıysam bile; yine de bu tarz hikayelerin sinirleri geren bir merak hali içerisine sokması, benim pek alışık olduğum bir mevzu değil. Kitabı okurken, cinayetleri işleyenin kim olduğunu ve sebebini çok merak ettim. O merak içimi kemirirken, okuduğum dünyanın içinde yaşıyor gibi olduğum için; bazı cümleleri çok üstüme alındım, bazı durumlara çok içerlendim! 


"Siz benden daha iyi bilirsiniz Başkomserim, bu dünya acımasız bir yer, insanlar için de köpekler için de, sesinizi çıkarmadınız mı alırlar ekmeğinizi elinizden" (Sayfa 44 - Kırlangıç Çığlığı)
Kitap içeriği ve anlatım çok iyi olduğu için, belli bir çerçevede ve ara vererek de olsa devam ettim. Tanışma kitabımız çok iyi bitti. Üstteki merakımı ve çekingen gülüşümü fark edin isterim, bu kadar gerilmem gerçekten normal değil ama bu her kitap için böyle olmuyor tabi. Derdine ve hikayenin gerçeği yansıtan bütünlüğüne inandığım için kapıldım aslında... Ahmet Ümit bu kitabında "Çocuk İstismarına" büyük yer vermiş. Sanıyorum bugün karşıma çıkan haberler konusunda neden günümü etkileyecek kadar etkilendiğimi şimdi anlarsınız? Gerçekten insan olan nasıl duyarsız kalabilir ki, hem kötülüğe hem de çocuklara yapılan kötülüğe? Biz sadece böyle bir şeyin var olduğunu bildiğimiz için gerildik ki, bizzat yaşarken susanlar veya susmak zorunda kalanlar (anlayış göstermek için söylemiyorum, asla) nasıl dayanabiliyorlar acaba? 


"O kadar çok hayal kırıklığına uğradım ki, artık umut etmek istemiyorum. En saf, en masum sandığımız kişiler bile binbir hesap içinde. Hem de kirli, kanlı hesaplar. En fenasına hazır olmak lazım. O zaman daha az mutsuz oluruz..." (Sayfa 144- Kırlangıç Çığlığı)


Maviyle renklendirdiğim kısmı alıntı yaptığımda, gerçek hayatla ilgili düşünmeden edememiştim. Ama kitabı bitirdiğimden iki gün sonra böyle bir gerçekle yüzleşeceğimi de farketmemiştim. Fazla iyimserlik gösteriorum biliyorum, hayat üzerinde nice kötülükler var; çoğunu bilmiyoruz, çoğuna da akıl sır erdiremiyor ve hayal gücümüze dahi sığdıramıyoruz... Kitabın içeriğinde de değiniliyor, "herkes kendi adaletini sağlayacak olsa, dünya daha önü alınamaz bir çöplük olurdu" tarzında cümlelerle. Şimdiki düzen ne kadar iyi ki, diye sorguluyor insan doğrusu... 

Bunu sorgularken de elbet sebebimiz var; polis teşkilatının "Körebe" adını taktığı yıllardır yakalanamayan, kimliği bulunamayan seri katilimiz, çocuk tacizcilerini öldürüp çocuk alanlarına bırakıyor. İnsan sürekli, kötünün insan eliyle öldürülerek cezalandırılıp cezalandırılmayacağını sorguluyor ya hani; kötülük yapan kötülük bulsun diyoruz. Ama her kötülük yapanı öldürmeye kalktığımızda, aslında içindeki güçsüzlüğe utanca ve çaresizliğe yenik düşmemek için ayakta durma biçimini bulmuş insanları da öldürmüş oluyoruz. Yani aslında kötülük yapan da, "her defasında saf gerçek bu olmasa da" mağdur olmuş olabiliyor zamanında. Zaten öyleleri, sadece cezalandırılmayı hak ettiği kişileri öldürüyor olmalı... Hayat bir noktaya kadar adil de olsa, insanlar "mağdur ile maktulü" ayırt etmek konusunda adil olamadığı için; mağdur da suçlu olabiliyor, suçlu hep suçlu psikolojisi bu yöntemle yıkılmış da oluyor. Esas suçluyu da, esas hakkını arayanı da, esas çaresiz kalanı da, esas sesini duyurmaya uğraş vereni de ne görüyor ne duyuyoruz adeta... Bunun da alıntısı aşağıda;

Zor olan, senin yaptığın, suçlu da olsa, kötü de olsa insanı anlamaya çalışmak. Asıl önemli olan bu. Çünkü kötüler gider ama kötülük kalır. Eğer insanların neden kötülük yaptığını anlayamazsak, nasıl önlenir ki bu musibet? (Sayfa 351 - Kırlangıç Çığlığı)


Sorguladığım süreçlere kötüleri ekleyecek olursak, gerçekten insanı kullanan ve insanı kendine düşman eden kötüler kötülükler; onların yeri cehennemin dibidir deriz ya hani, orası bile az aslında bir noktada. Bize göre ölüm, sana emanet edilen canı koruma içgüdüsüyle başka birine yapılabilir. Hani son çarendir, içindeki istek hali bile değildir! Garip bir durum varsa tedavi olma ihtiyacına düşersin, ne birini öldürmek ne de birini kalbinden uzaklaştırabilmeyi düşünürsün... Dünya para ile dönmeyi başladı başlayalı, böyle düşünen, kendi kadar istediği iyilikler kadar başkaları için de isteyebilen kişilerin "görünülürlüğü de dikkate değer halleri" de pek az durumda. Anlatması zor geliyor şu an aslında, hala o kitabın içerisinde yaşıyorum galiba! :) Bir süre polisiye veya cinayet romanı yok bana, önce bunu sindirebilmem gerekli. Ama bir daha bu kadar uzak da kalmayacağım bu tarz romanlardan. Kendime sözüm olsun...

Mahluk diyorum ama gerçekte bizim gibi insandılar. Çıkar için her türlü kötülüğü yapmaya yatkın bir ruha sahiptiler, sonra da kendilerini bağışlarlardı. İnsanın en büyük kepazeliği işte bu bağışlama duygusuydu. Kötülüklerin sürekli tekrar etmesinin nedeni de bu olabilirdi. Kendimizi hoş görmemiz, eninde sonunda inandırıcı bir gerekçe bulmamız. Olmadı, ben aciz bir kulum, her türlü kötülüğü yapabilir, suçu işleyebilirim, ama yaradanıma sığınır, kendimi bağışlatırım ucuzluğu. (Sayfa 357- Kırlangıç Çığlığı)

Ahmet Ümit'e bu güzel romanı kaleme aldığı için, dostum Meroma da bu kitabı okumam adına önerdiği için teşekkür ediyorum... :) Ahmet Ümit ile tanıştık ve tanışmışlık sürmeye devam edecek. Elimde Meromun geçen sene bu kitabı bana vermeden öncesinde aldığım bir kitabı daha var Ahmet Ümit'in. Daha o kitaba geçmeye fırsat bulamadan bu kitabı daha çok merak ettiğim için ön sıraya bu geldi aslında... O kitap tarihi bir hikayeyi anlatıyor, daha da etkili olabileceğini düşünüyorum; şayet bu romanın ardına okuyacak olursam. O yüzden önce bu hikayeyi sindirmem gerektiğini düşünüyorum. :))

Geçtiğimiz hafta kitap okudum, bol bol yazı okudum, olabildiğince ders çalıştım ama bloglarıma birer yazı yazabildim. Bloğuma yoğunlaşmanın, yazabilmemin ve devam edebilmemin haricinde beni engellediğini düşündüğüm, aklımı kurcalayan ve dağıldığıını düşündüğüm kendi düzenimi toparlama uğraşına girdim bir de. Gereksizse Biriktirme demiştim ya diğer bloğumda, ciddi anlamda ona yoğunlaştım... Önce sosyal medyada yer aldığım ama kullanmadığım mecraların kalabalıklığına son verdim. Sonra hep geri dönmeye söz verdiğim ama bir türlü gerekli hassasiyeti gösteremediğim yarım kalmış işleri kaydettiğim yerlerden sildim. 

Sonra dün, kullanmadığım eşyaları başka kişilere sahiplendirmek veya kullanılmayacak durumda ise kullanmaya ısrar etmemek üzerine harekete geçtim. Dolap hesabımı da böylece aktifleştirdim... Severek kullandığım Farmasi ürünlerimi de oradan satabileceğimi düşünerek, kullanmadığım ürünlerle beraber dolap hesabımda bulunabilmesi adına yer verdim... Dolap hesabıma buradan ulaşabilirsiniz, ihtiyacınız dahilindeyse ürünlerimi satın alabilirsiniz...

Son olarak diyebilirim ki; ihtiyacın kadarını biriktir, ihtiyacın kadarını dert et, ihtiyacın kadarıyla hayatına yön ver... Benim gibi bugün durgun musun? Kendine izin ver. Yapabildiğini yap; kitap oku, izlemek üzere kenara ayırdığın filmine odaklan veyahut seni rahatlatan o şeye odaklan. Ama umudu elden bırakma... 

Mutlu haftalar geçirelim inşallah, sevgilerimle. Görüşme üzere... (:

28 Mayıs 2020 Perşembe

Filmi Olan Kitaplar #12 - Kafes & Bird Box


Merhabalar, bu sefer nicedir tamamlayamadığım bir "Filmi Olan Kitaplar" yazımı "Filmi" kısmını izledim de buradayım yine... :) İyi okumalar dilerim...

Koronavirüs sürecinde, akşamlarımızı ailecek daha çoğunlukla film izleyerek geçirdik. Gerilimi, romantiği, komedisi ve korkusu… Korku filmleri, senede bir veya iki defa izlediğim film kategorilerinden. Birileriyle yapıldığı ölçüde bile beni epey zorlayan bir mevzu benim için korku filmi izlemek, çok çabuk etkileniyorum çünkü. Orada kovalayan her kimse, beni geceler boyu korkutabiliyor bile üstelik. Neyse ki ablamlarda kaldığımız süre boyunca izlediğimiz korku ve gerilim filmlerinde, geceler boyu korkmadım öyle. Herhalde buna da yavaş yavaş alışıyorum… =)

Ablamlarda kaldığımız süre içerisinde, benim kitabını okuduğum ve ablam ile eniştemin filmlerini izlediği “Kafes” kitabının filmini de onlarla izleyebildim. Geçen sene okuyup bitirdiğim kitabın filmini, 7 Mayıs günü izledik ailecek. İyi ki de izledik. Şayet o gün izlemesem daha bir süre izlemezdim yoksa, kendimi biliyorum… (:

Bu yazım 2019’da okuduğum “Kafes” kitabı ve kitaptan uyarlanarak yapılan “Bird Box” filmini içerecek. İyi okumalar dilerim… =) 




2019 Bursa kitap fuarına gittiğimizde, o sene çok konuşulan kitaplar arasında olduğundan sebep İthaki Yayınlarından almıştım Kafes kitabını. Stand önünde de, “acaba Cesur Yeni Dünya’yı şimdi alsam da, sonra mı Kafes’i internetten sipariş etsem?” diye kararsızlık yaşamıştım başta. Sonuç olarak daha sonra diğer kitabı internetten sipariş ettim. Kafes kitabını ise fuardan aldığımız kitaplarımdan en son okuduklarımın arasına koydum. O fuar yazımı burada bulabilirsiniz yeniden...


Gerilim içerikli bir kitap olması Kafes'i en son okumama sebep olmuştu tabii ki. Ama okurken gerilmekten çok sıkılmayı yaşadım ben kitapta. Hikayede, "gözle görüldüğü zaman" en korktuğunuz şeylerin etkisi altına girmenizi gerektiren bir dış gücün tüm dünyayı dolaşıyor olması konu alınıyor. Kitap bu durumun getirdiği intiharların bölge bölge dünyaya yayılıyor olduğunun radyo ve televizyon haberlerinde verilmesiyle başlıyor. Arkadaşıyla aynı evde yaşayan ve bunun dışında evlilik dışı hamile kalmış kızımız Malorie’nin hayatta kalma savaşı anlatılıyor. İlk önce bir evde arkadaşının bir gün çıkıp bir daha dönememesiyle, sonra birçok tanıdığına ulaşamamasıyla devam ediyor. Öyle bir güç ki bu, gözlerinizi bantlamak ve teknolojinin imkan verdiği doğrultuda dışarıda var olmak durumundasınız. Görmek, yasak…


*Bundan sonrası kitabı okumak isteyenler için hikayeyi detaylarıyla anlatabilecek şekilde olabilir… 


Ben kitabı Nisan 2019’da okuyup bitirmişim, ama hala hatırlıyorum; bitirdiğimde hikayeye dair hissettiğim şey, çokça mantık hatası bulunduğunu düşündüğümdü. 


Esas kızımız Maloire’un bebeğinin babasından bahsedilmiyor fazla, onu sevip sevmediğinden bile emin değiliz. Bu içinde bulunduğu durum neticesinde, karnındaki bebeği sevip ona tutunma hevesi de görülmüyor. Maloire’nin duygusuzlaşması böyle başlıyor işte, dünyayı saran bir virüs gibi herkesi öldürmesiyle. Kitap boyu buna anlam veremedim, çok fazla ölen birilerini bile görmedi çünkü; sığındığı evdeki kişilerin ölmelerine şahit olması haricinde. Baştan beri hayatta kalma sebepleri yok denecek kadar az görünen bir kızın, gelecek için hayatta kalma çabası çok gereksiz gelmişti bu yüzden bana. 

Duygusuz muyum sizce? Yani dünya üzerinde geleceği paylaşmak isteyeceğim kimsem kalmıyor, karnımdaki çocuğu bile sevip sevmemekten yana net değilim, ama hayatta kalmaya da hevesim bol. Bilmiyorum, bu bana biraz tutarsızlık gibi geldi…


Öte yandan, bu ne olduğunu bilmediğimiz ama görmememiz gerektiğini bildiğimiz güçten yalnız kalmamak ve yaşamak üzere sığınacak bir ev aramak için yollara düşüyor en başında kızımız. Bir ev bulup zar zor kendini kabul ettiriyor o eve. Hamile olması sorun oluyor, stoklarımız yok diyerekten. O evde kaldığı sürece, gözleri kapalı şekilde marketleri yağmalamak durumunda kalıyorlar ve alt mahzene stok yapıyorlar… Maloire’dan sonra bir hamile daha sığınıyor eve ve süreç böyle başlıyor devam ediyor işte… 

Evin içinde bir adam da var ki, Maloire’a en güzel o destek oluyor. Adı Tom… Sanırım kitapta da filmde de en sevdiğim kişi o oldu. Maloire’un gayreti çok takdire şayan, fakat baştaki tutarsızlığı onu sevmeme engel oldu belki de. Filmi izleyince ise, bu fikrim tamamiyle değişti işte… 

Kitabın “Bird Box” isimli uyarlanma filmine gelirsek; hikayedeki tüm tutarsızlığa ve de eksik kalmış yanlara rağmen, film daha açıklayıcı olmuş durumda idi bana kalırsa… 


Öncelikle kitabın içinde çok detaylı olarak bahsedilmemiş bir mevzunu, filmin ismine konu olmasını  garipsedim aslında. Kitapta da filmde de kuşların kabiliyetlerini keşfediyorlar bir arada yaşarken. Kuşlar, görmeseler de varlıklarını hissedebiliyor o güçlerin. O yüzden kuş besliyorlar ve o kuşları gölün aşağısındaki sığınılan yere, Maloire çocuklarla beraber, insanların yanına gidene kadar hayatta tutuyorlar. Bu bile bana o gücün insanları gördükleri anda etkileyebiliyorken, dış ortamda duyulabiliyorken ama kimse onu görmezken hiçbir şey yapamıyor olduğuna inandıramadı… 

Kitapta bahsedilen Tom’u, tamamiyle bulmak isteyeceğim görünüşte biri oynuyor; Trevante Rhodes adlı bir oyuncu. Bu zamana dek hiçbir filmini izlememişim meğer, ama Tom karakterini ondan başkası oynayamazmış resmen. Maloire rolüne de gelince, çok sevdiğimiz bir oyuncu Sandra Bullock oynuyor ki; karakter olarak çok güzel oturmuş bir yüze sahip kendisi. Başrolleri tutturabilmek mühim iş bence, özellikle de bu gibi kitabı olan filmlerin oyuncu seçiminde… 


Kitapta hikayeyi anlatırken bahsettiğim güç vardı ya, hiçbir şekilde bir insanın o dış gücü görünce nasıl olup da kişileri delirttiğine dair bir bilgi yoktu o güce dair işte. Okurken, kitabın sonuna dek bu gücün açıklandığı ve belki de insanlığı o güçten kurtarabildiklerine şahit olmayı bekledim. Ama sonucu bırakın, ilk beklentim bile gerçekleşmedi, biri görür iken o güce arkanı dönerek görene bakmak gibi dahil… Filmde ise, bu gücün ciddiyetine varan bir Maloire var; nasıl hissedildiğini çok net görüyor, öyle ki ablasının gözlerinin önünde yanan arabalarına binmesine şahit oluyor. Kitaptaki sorulara yanıt vermeyen yana filmde bakış açısı olarak sunulduğu için, bu kadarını göstermesi bile daha inandırıcı olmuş dedirtiyor… 


Filmde Maloire daha neşeli ve hayata dair daha istekli. İki ayrı karakter olarak görünmesi, beni biraz üzdü kitapla karşılaştırınca yani. Başlangıçta ablası ile gidiyor ilk ve son doktor randevusuna, dönüşte filmin konusunun daha inandırıcı noktasına şahit oluyoruz biz de böylece. O gün sabahtan intihar haberlerini duyuyor ve yeterince ciddiye almıyorlar ama dönüş yolunda esaslı bir saldırıya da şehrin karmaşasıyla maruz kalıyorlar. Gökyüzünde bulunan o siyah güç, gözlerinin önünde herkesi etkisi altına alıyor zira. Maloire ve ablası herkes gibi kaza yapıp en başta kurtulsa da, ablasının da gözünün gördüğü bu güç karşısında nasıl kendisini kahredip de intihar etmek üzere yanan arabalarına bindiğine şahit oluyor. O gücün ciddiyetine böyle inanıyor, ablasıyla başlayan üzüntülü suratları görmeye başladığı için o gücü asla görmek istemiyor... Bu kesinlikle daha inandırıcı bir mantık içeriyor bana kalırsa...


Filmde, bu işin ciddiyetine varmış en yakındaki eve sığınıyorlar. Ama bu evin sahibinin hanımı o esnada o gücün etkisi altına giriyor sonra… Derken sokakta tek bir canlı kalmadıktan sonra, olayların şokunu atlatıp o eve sığınanlar ilk önce camları ve televizyonu karartıyor, kapılarını dış dünyaya olabildiğince kapatıyorlar… Maloire zamanla çocuğunu da doğuruyor, kendi gibi hamile olan arkadaşıyla beraber aynı günde hem de. Ama içeriye sızan aklını gördüğü güçle oynatmış ve herkesin kendini öldürmesini mantıklı bulan bir kişi yüzünden, o gün ölüyor herkes; bebekler, Tom ve Maloire haricinde. Çocukları ve Maloire'u Tom kurtarıyor tabii ki de... Sonrasında Tom ölene dek, başka bir evde çocuklarla hayat mücadelesi başlıyor. Hayatta kalmış birilerine ulaşma süreci başlıyor; Tom hayatta iken telsizler sayesinde, gölün 5 km altında bir sığınakta hayatta kalmış insanların birleştiği ve oraya varış yolunu anlatan biriyle konuşuyorlar. Tom öldükten sonra, çocuklar 5 yaşında iken, gölde yolculuk başlıyor işte. Sonucunda oraya varmak da mümkün oluyor işte… 



Kitaptaki ruhsuzluğa rağmen, film daha netti birçok konuda; ben filmin tarafını tutuyorum kendimce, kitabı tekrar okuyacağıma filmi bir daha izlerim daha sonra… Ama gerilim severlere özgü durum mutlak farklı olacaktır. Kitabın anlatımı yine de kötü değildi tamamıyla, işleyişi ve hissettirdikleri heyecan verici değildi sadece bana göre. Kitapta da filmde de anlatım farklılıkları vardı sonrasında; 

Başta da dediğim gibi, Maloire ablasıyla yaşıyor diye gösteriyor filmde ama aslında kitapla en yakın arkadaşıyla yaşıyor. Sonra kitapta asla o korku anlarının gözler önüne serilmiş halini anlatmak gibi bir durum söz konusu değildi, filmde gözler önüne serilen bir “o an” görüyoruz. Bence hikaye açısından en önemlisi inandırıcılıktı ama bir tek film böyle bir hikayeye inanabilirim dedirtti… 

Kitapta da okuduğumda aynıydı, Maloire bu bilinmezlikte öyle bir ruh halindeymiş ki çocuklara bağlanmamak için cinsiyetlerini isim olarak kullanmış; kız ve erkek. Bu fazlasıyla inandırıcı idi ama filmde hissettirilişi daha sağlamdı. Kitapta bu durumdan etkilenmemiştim çünkü, garip gelmişti sadece. Ama kitapta okuduğumuz noktayı, filmde de göremiyoruz aslında. Nihayetinde hikayede söylenen, çocukların iyi geliştirilmiş bireyler olması sebebiyle (Maloire ve Tom'un ortak becerisi ile) duyularını iyi kullanabiliyor olmaları; hayatta kalabilmek ve hayatta tutabilmek için. Onların görmek dışındaki 4 duyusuna değer veriyor Maloire, hiçbir şekilde sorun olmaması adına da, sevgisini en az seviyede gösteriyor. Benim filmde etkilendiğim nokta da burası idi işte...

Hikayenin can alıcı noktalarından biri idi benim için; Göl kenarında iken bir ara, sandalda kalın dediği çocuklardan kız olanı "beklemek yerine anneme yardıma gidelim" dediği esnada, iki çocuk da kayboluyor. Kızı kolay buluyor da, oğlanı bulması zor oluyor. Bu durumun sonrasında gelişen korkunun yerini rahatlamaya bırakması halinde, hikayenin o noktasında, çocuklara sarıldığı an’a çok inandım ben… Kız dediği çocuğuna öyle bir sarılıyor ki, o kızın beklentileri yanıt buluyor. Güzel sahnelendirilmiş bir nokta idi..


Son olarak bu kadar eleştirmiş ve yazmış iken puan verecek olursam eğer, 10 üzerinden Kitaba 6 puan, Filme ise 8 puan veriyorum. Ne çok iyi ne de çok kötü diyebiliriz, yine de keşkelerle dolu deneyim idi benim için her ikisi de… 


Bu yazıyı bitirmeden önce, bu fantastik hikayenin bende hala çok düşündürücü kalan yanını da eklemek istiyorum… Diyelim ki, böyle bir güç var; öyle ki çeşit çeşit dünyaya yayılmış insanlığı en korkunç yerlerinden vurdu da, korkularımızla yüzleştiğimizde hepimiz kendimizi öldürecek duruma geldik. Aramızda hiç mi gördüğü şeylere rağmen, psikolojisini sağlam tutabilecek ona istediğini vermemeyi akıl edecek insanlar yoktur? Bu güç sadece, akli melekeleri yerinde olmayan insanları, suçluları öldüremiyor; onları da tam tersine daha fazla cani ve insanların ölmesine inandıracak bir psikolojiye sokuyor öyle mi? Sadece bu mu yani? Bana burası hiç mantıklı gelmedi. 

Kurtulmak için tek bir yol var, o da görmemek ve o güç sadece camlar ve kapılar açıksa girebiliyor… İnsanoğlu güçlü diyoruz, o güç ilahi bir güç olabilmeli ki ancak o zaman çok çaresiz kalabilelim de etkilesin bizleri. Bence! İnsanoğlu düşünen en akıllı varlıkken, bu kadar hata içerikli hikaye bana mantıklı gelmedi işte… =) 

Baya uzun yazdım bu sefer de, okuduğunuz için teşekkürlerimle. Bir dahaki “Filmi Olan Kitaplar” yazımda görüşene dek, kendinize iyi bakın ve sağlıcakla kalın… Sevgilerimle. (:


31 Ekim 2019 Perşembe

Gözyaşlarının Kalesi - Okudum


Bu haftaya oldukça verimli başladım, haftanın ilk gününde yaklaşık bir aydır elimde bulunan kitabımı okumayı bitirdim. Hal böyleyken Ekim ayını da "okudum" yazısı ile uğurlayayım madem, dedim...

Bu kitap için, ummadık taş baş yarar diyorum; çünkü, okumak isterken de alırken de böyle zorlayıcı bir hikaye beklemiyordum... 


İlçemizin ilk kitap fuarına gittiğimden bahsetmiştim Eylül ayında, yazısını burada bulabilirsiniz... O kitap fuarında Arkadya Yayınları'nın stadında, D&R sitesindeki alışveriş sepetimde duran bu kitabı gördüm önce. Görür görmez aldım ve 3'lü kitap kampanyasından da yararlanmak için iki kitap daha seçtim ardına... 

O gün stand görevlisi ile sohbet ederken, "Aslında çok fazla ikinci dünya savaşına dair romana denk geliyorum. Biraz daha konuları bundan uzak romanlar istiyorum." dediğimde, stand görevlisi bana hak vermişti ve birçok kitabı beraber eleyerek diğer iki kitabımı da öyle seçmiştim. Ama elimdeki kitabın da ikinci dünya savaşına dair bir dönem kitabı olduğunu biliyordum işte... O yüzden beklentimi klasik anlatımlar dozunda tutmuştum. Ama ekliyorum; Bülbül (Kristin Hannah)'den sonra, bir o döneme ait güzel kitap daha okumuş oldum ben bu kitapla... 


Aşağıda 1000Kitap hesabımdaki yorumumu da bulabilirsiniz, ama ondan önce bu kitaptan da sonra yine hissettiğim bir durumu not etmek istiyorum; 

Şu son birkaç aydır elime aldığım üçüncü kitap sanırım bu, affetmek konusunu işleyen. Çok fazla "Hayat bir dersi sen onu tamamen öğrenene kadar tekrarlar." uyarıları aldığımı hissediyorum şu ara... Zamanında o kadar çok düşündüm ki, "geçmiş-gelecek" kavramını incelememe denk geldiği bu dönemde de; yine bir affetmek düşünceleri hakim. Oysa affettim, onların yanı sıra kendimi bile affettim! Kitapta bir karakterin de dediği gibi, "Affetmekte zorlandım ama Allahım senin gücünden ver bana. Senin elinle affetmeyi nasip et bana." dedim de affettim. Kitabın bu yönünde kendimi gördüm, geçmişimde hiç affedemeyeceğimi düşündüğüm birini ben de Allaha yalvara yakara affetmiştim. İçimi yakıyordu zira o affedemememin hissiyatı!

Öyle böyle derken, adalet terazinizin sarsıldığı yerde yine de affedici olabilir misiniz? diye düşündürüyor kitap... Önce sizi bağlamayan bir hatayı affettirebilecek misiniz onu sorgulatıyor, sonra aslında sizin bugününüzü etkileyebilecek kocaman bir hatayı affedip affedemeyeceğinizi... 

Onu affedene kadar hissettiğin o lekeden kurtulamazsın. Kendi iyiliğin için. (Sayfa 469)


Kitabın konusuna gelelim o zaman; anne sevgisiyle kuşatılamamış bir genç kızımız var, adı Hannah… Annesi vefat edince, tüm değerleri yıkılıyor sanki. Sevmese de, günün birinde sevebilecek olma ihtimali bulunan kişi hayatınızdan akıp gidiyor düşünün ki. Allah vermesin dilerim kimseye... Hannah eline ipuçları geçtiği anda, hiç geçmişini annesinin geçmişinin peşine düşüyor. Amerika'dan Almanya'ya uzanan bir hikaye bizleri sarıp sarmalıyor. Önce dedesini buluyor, sonra annesinin geçmişini sorguluyor.

Almanya tarihinde kaybolmuş binlerce hikayenin olduğuna eminim ama bu sefer bizzat o Nazilerin çalışma kamplarının gerçekliğine uzanıyor yazar... Kitabın sonunda öğreniyoruz ki, yazar gezdiği yerlerden yola çıkarak etkilendiği savaştaki Almanya gerçeğini anlatıyormuş bize. Hikaye içindeki birçok karakter gerçek, üstelik bir tanesi Nazi kamplarından kurtulup kitap bile yazmış...

Tabii kitabın bana anlattıklarından sonra, "benim affederken zorlandığım durum o kadar da zorlu muydu?" diye sordum kendime. Ama aynı cevabımı da aldım yine "Evet, zorluydu Didem!" O hata da sizin hayatınızı sarstı, kendine yüklenme dedim. Affettim ama affedene kadar geçen süre de gerekliydi, diye bildim yeniden... Kısacası; düşündüren, sorgulatan ve sarsan kitapları seviyorum. Bu kitap da yarısından sonra tamamiyle öyle bir kitaptı işte...


"Senin ve benim yapmamız gereken tek şey, kendi haklarımızdan ve liderliğimizden vazgeçip, kendimizi tümüyle O'nun (Tanrı'nın) sevgisine ve merhametine bırakmak." (Sayfa 485)




Not; bir ayda okuyup bitirmiş olmamın tek sebebi, hikayenin bazı kısımlarında zorlanmış olmamdı. Madem öyle 1000 Kitap hesabımdaki 29.10.2019 tarihli kitap yorumum burada da kalsın o zaman;
Yaklaşık bir aydan fazla sürede okumuş görünsem de kitap öyle zor okunan bir kitap değil aslında. Ama benim çok yerde boğazımın düğümlenmesine ve duraklama isteğime sebep olduğu için uzadı bu kadar. Son 150 sayfasını iki günde bitirdim, misal son 100 sayfasını bu akşam okudum işte...

Affetmek konusunda ne kadar cömert olabilirsiniz? Adalet inancınıza ters düşen durumlar mevcutsa bile affedebilir misiniz? Peki önyargılarla eksik bilgi parçalarıyla yargıladıklarının altında ne kadar büyük sırlar olabildiğini bilebilir misin acaba?

Sanırım öğrenemediğimiz şeyleri hayat karşımıza çıkartıyor, affetmek konusu üçtür kitaplardaki hikâyelerde işlenmiş karşıma çıkıyor ve bu sefer ikna oldum. Kızdığım kırıldığım yerlerden affedici olmayı kendime daha da fazla ekleyeceğim...

Hannah, annesinin ölümü ardından annesinin bilmediği geçmişini ararken ailesini ve de eski Nazi Almanyasını keşfediyor. Keşfederken kendini de keşfediyor ki, affetmeyi biz okurlara da sorgulatıyor. Dediğim gibi, çekilen acılar çok duraklattı ama diğer yandan da çok şey öğretti bana. Hikayelerin gerçek olduğunu sonunda öğrenmek de daha bir beğenmemi sağladı kitabı ve yazarını.. Yazarın kalemine emeğine sağlık, ben okumaya zorlandım ki o kitap için bizzat araştırdığı üzere hikayeleri dinlemiş...

Velhasıl;

"Savaşlar çılgın adamlar yaratır. Çılgın adamlar her şeyi yapabilir." (Sayfa 461)


Okuduğunuz için teşekkürlerimle, Kasım ayında görüşmek üzere diyorum şimdilik. :) Ben bloğumda bu yazımla Ekim'i uğurluyorum şimdiden. Güzel geçti, düşünceler açısından zorlu ama tamamiyle hakkını veren bir Ekim'di benim için Ekim 2019... Allahın izniyle Kasım'ı da güzel karşılayalım ve güzel atlatalım inşallah; sevgiyle, saygıyla, bağışlayıcı olarak ve kendimize güvenmeye devam ederek... 

Sevgilerimle... (:

3 Eylül 2019 Salı

Issız Kar Taneleri - Okudum


Ağustos ayında toplamda 3 kitap okuyabilmişim, bunu da sayarsam üç yani... :) Eylül ayında bir başka yeni Kimberley Freeman kitap ile devam ettiriyorum, elimdeki son Kimberley Freeman kitabı "Esir Şarkılar Vadisi" adlı kitap ile... Ama onu da bitirmeden önce dayanamayıp bu yazıyı yazmak istedim. 

Ağustos ayında başlayıp, Eylül başında bitirdiğim kitabım Issız Kar Taneleri Temmuz'da dostumun bana okumam için getirdiği kitaplardan biri idi. Bu ay teslim edeceğim ve umarım benim "Esir Şarkılar Vadisi" kitabımı bitirmem de denk gelebilir o teslim etme dönemine! Hadi inşallah... İyi okumalar olsun hepimize, Eylül bol kitap okumalı geçsin inşallah. :)


Öncelikle 1000kitap'daki hesabımdan yaptığım kitap yorumumu paylaşacak olursam, ki kendisi bence "spoiler olmadan" yaptığım bir yorum;

Kitap; "Herkes affedilmeyi hak eder." düşüncesinden yola çıkarak başlıyorsa da, sürekli "peki, ben affeder miydim?" diye de sorgulatıyor... Ama biliyorum ki, kendin için olsa da affetmek bir yerde gerekli oluyor...

Sofi, Natalya ve Lena üç kuzenler. Natalya ve Lena abla-kardeş, Sofi ise beraber büyüdükleri kuzenleri... Bir sürü hatalar yapıp, hepsinden sağlam dönmeye uğraşan ve bazen de dönüş yapmakta çok zorlanan üç kuzeni okuyoruz kitapta. Sanırım kitabı çok az okumaya başlar başlamaz, kime kızılacağını ve kime kızılamayacağını idrak eder benim gibi herkes. Kızdığıma çok kızdım, sevdiğim karakteri de "ufak bir yanlışa doğru yönelirken bile" çok sevdim... :)

Lena en küçükleri, Sofi en bilgiçleri ve Natalya saf olmasa da en saf takılan en güzelleri. Ayrı bir üçgeni anlatıyor kitap bu üç kuzenle; kıskançlıklar da var, hayaller de var, hatalar da.. Böyle bir üç günde aşkı da bulmak zor, doğru yolu bulmak da... Bu tarz kitapları hikayenin kolay kolay bitmemesi ve de klasik bir tek hayat ve birkaç öğretiden fazlasını okumak açısından hikaye kolayca bitmiyor diye çok seviyorum galiba. Ateşböceği Yolu gibi, Bülbül gibi, Alacakaranlık serisi gibi hikayesi bol bir kitaptı. Ben sevdim. Kimberley Freeman'ın kalemine sağlık. :)

Kimberley Freeman'ın okuduğum bu üçüncü kitabı, fazlasıyla konu fazlalığı olması açısından sevdiğim bir kitaptı. Çabuk bitmeyen ama bezdirmeyen bir dizinin senaryosunu okuyormuşum gibi hissettirdi. Sanırım Freeman'ın en sevdiğim kitabı şimdilik bu; Kor Adası, Zümrüt Şelaleleri ve Issız Kar Taneleri arasından en sevdiğin kitap hangisi oldu denilirse... :)

-Spoiler- (Buradan sonrası, kitaba dair bilgiler içerir. Okumayan ve okumayı düşünen kişiler, okumak istemeyebilir!)

Sofi’yi çok sevdim, Natalya’ya çok gıcık oldum, Lena’ya hem kızdım hem de üzüldüm ama sevmekten de geri duramadım. Natalya hata üstüne hata yaptı, kuzeni ve kardeşini birçok kez hayal kırıklığına uğrattı. Kitap boyu acaba ben affedebilir miydim onu? Diye düşündüm. Sofi, hata yapsa bile onun hatasından dönebilecek bir karakterde kız olduğunu bildiğimden ona inandım. Lena’ya çok çok üzüldüm, yaşadıkları ona göre çok ağırdı ama ne bunu tam olarak anlayacak bir eşi vardı ne de onu sarıp sarmalayacak ablası. Zamanla her biri toparlandı onun hayatında da, ablası tam bir abla eşi tam bir eş olduysa da; en çok o çekti gibi bir durum var. Biraz da “elindeki altın tozlarını görmezden geldiği için” oldu bazı hataları… 


Öte yandan, size hikayeyi anlatmak da istiyorum. Kendim için de, hikayesini sevdiğim bir kitap olduğu için durmalı burada hikayesi diyorum;

Sofi, Natalya ve Lena adlı abla kardeş kuzenlerinin küçüklüğünden bu yana evlerine amcası tarafından bırakıldıklarından beri beraber büyüyen ve hayallerini beraber gerçekleştirme kararını alabilecek kadar birbirlerini öğrenen üç genç kız... En büyük hataları, bir evlilik bürosundan zengin birini avlayıp onun paralarını hayalleri için almaya başlamaları oluyor. Sonra bu yaşlı ve kaba adam, bir gün "güzelliği ile önüne fotoğraflarını önüne sürdükleri Natalya'yı" Amerika'ya davet ediyor. Giderim kolayca da dönerim dese de Natalya, adam daha fazla paranoyak ve tedbirli çıkıyor. İlk günden Natalya'yı eve kilitleyip gitmesiyle, Natalya'nın evden kaçmayı planlaması bir oluyor; lüks arabasını da kaçırarak... Arabayı satıyor, Amerika'dan Rusya'ya dönmeyi de başarıyor. Ama artık orada yaşayabilmeleri mümkün değil, adamın onları bulma ihtimali çok büyük görünüyor... Sofi, Lena ve Natalya Londra'ya taşınıyor...

Derken hayallerin gerçekleşmesi çok zorlu olsa da, her biri istemeden de olsa hayallerine kavuşuyor ama çok büyük eksikliklerle. Natalya ünlü oluyor, ama istediği dozda değil; Lena aşkı buluyor, ama sevgilisi istediği kararlılıkta değil, evlilik hayatlarının ve ikiz çocuklarının yükünü daha çoğunlukla kendisi çekmek zorunda epey bir süre... Sofi geç de olsa kendi tasarımlarını yapıp satabiliyor, aşkı da buluyor Fransa'ya taşınıyor ama hep bir eksiklikle, sevgilisi hep seyahat ediyor, işleri tam istediği gibi yola koyması çok zaman alıyor ve çocuğu hasta oluyor... 

Derken tüm bunları, evlilikle ve iş hayatı ile yolları ayrıldıktan sonra her sene yaptıkları Kış Buluşmalarında hep tek bir nedene bağlıyorlar; "yaptığımız hata yüzünden, kötü şansa sahibiz." Ama geri dönüşü de yok... En büyük hatayı daha sonra iş dünyasından bir süre yine silinen Natalya, kardeşi Lena'nın yanına döndükten sonra Sam ile birlikte olmaya kalkışarak yapıyor. Kalkıp ülkeyi terk etse bile, Sam'ın itirafı ile Lena affedemeyeceğini düşündüğü bir çıkmaza ve bir türlü kurtulamadığı içki batağına iyice düşüyor... 

Lena hep ezilen, babasının hep döneceğine inanıp, ilk döndüğünde tekrar terk edilen ve hayallerini hiç elde edemeyen; Natalya hep güzelliğiyle bir yere gelmeye çalışıp, doğru yerlerde bulunmayı doğru kişilerin sözlerini dinlemeyi başaramadığı için başaramayan ve Sofi aklını kullanmasını fazlasıyla iyi bilen ve iyilik adına sevdiğinin uzaklığını bile bekleyen; hata yapsa da hatasından döneceğine inandığımız en büyük kuzen... Bu üçlüyü okumak güzeldi, Natalya'ya kızmak çok kolay, Sofi'ye inanmak çok doğru ve Lena'yı küçük diye daha fazla kayırmak mümkündü. Diyeceğim o ki; sonunda her biri kötü adamdan da kurtuldu, ama o olay olana kadar Lena'yı o adam az kaldı katil de edecekti! Sofi ve Natalya'yı seç dediğinde, O yine de Natalya'yı seçti ölmemesi için. Sofi'yi öldürmeye razı geldi, çocukları ve ablası için...


Şimdi bu kadar anlattıktan sonra, ben bunu yapardım demek yine de kolay değil, affetmek çok derin bir olgu! Dedim ya; kendi iyiliğin için bile olsa, affetmek yine de en iyisi. Ne Sofi'yi ne de Natalya'yı öldürürdüm ama ben. Saflıktan bir şans daha verirdim Sam ve Natalya'ya belki ben de; bir yapan bir daha yapar deseler bile, ölmelerine de katlanamazdım açıkçası... 

Çok düşündürdü bu kitap beni. Affettim deyip, içten içe kırgınlığımı iki sene öncesine kadar sürdürdüklerimi düşündüm; varsın gitsinler be yollarına dedim. Kitap okumayı bu sebeplerden seviyorum, beyni meşgul ediyor; kalbimi, vicdanımı, merhametimi ve adaletimi savunduruyor bana. Daha küçükken olsa, kesinlikle "kısasa kısas" derdim; şimdi diyemiyorum. Sanırım ben de büyüyor olgunlaşıyorum. 

Ben yine de büyük konuşmayayım istiyorum, görüyorsunuz! Allah kimsenin başına da vermesin bana da; ama ya siz, siz ne yapardınız? :) Yorumlarda görüşelim mi... Sevgilerimle.

1 Ağustos 2019 Perşembe

Cesur Yeni Dünya - Okudum


Temmuz'da okuyup bitirdiğim son kitap ile Ağustos'a merhaba demek kısmetmiş. :) Okudum, fikirlerimi yine size yazıyorum... Temmuz çok yoğun ve sevdiklerimle dolu dolu geçti şükür. Bu sebeple az kitap okudum ama Ağustos'da yeniden daha çok kitap okumayı umuyorum. Hoşgeldin Ağustos, sakin sakin geç e mi? Daha sıcaklara doyamadım ben... :/ :)


Cesur Yeni Dünya, Mayıs ayında yaptığım son kitap alışverişimde aldığım kitaplar arasında idi. Tabii nicedir de okumak istediğim kitaplar arasında idi ve maalesef beni beklentilerimden uzağa götüren bir kitap oldu... Beklenti büyük olunca, genelde böyle oluyor işte...

Şöyle ki, kitabın 1932'den bu yana yazılmış en kült bilim kurgu ve geleceği görme konusundaki ütopik kitaplardan olmasının yanı sıra, bana çok fazla karamsar geldi. "Yok ya bu kadar da olmaz," dedirtti. Aldous Huxley'in hiçbir baskısında değiştirmeyi düşünmediği içeriğine saygı duyuyorum öte yandan da ama yazım dili de fazla yüzeysel geldi... :) 

Bu ön girişleri de geçersek, açıkçası demek istediğim; belki de bu konuda çok taş yiyeceğim ama bazı yerlerde okunanların içeriği tam anlaşılmasın diye uğraşılmış gibi düşünmedim değil. Anlatım çok detaylı değildi bana göre ve de hikaye oldukça karamsar olunca, bende bu hisleri ortaya çıkardı ilk okuyuşta. Sonra zamanla biraz hikayeye kapılmaya başladım zamanla, sonuçta ne olacak diye düşünürken; böyle bir dünyada hiç yaşamak istemeyeceğimi düşündüm durdum, bitirene kadar... (:

O dönemde, bu dönemden de ötede yaşanacak bir zaman dilimi için yazılan bir kitap için gerçekten düşünülen ütopya çok sıradışı tabi bir de. Eleştirilerime bakmayın yine de siz ama edebi yönünü sevemedim ben, kitabı okurken çok zorlandım... Bir hikaye tarzı anlatımdan öteye (çeviriden ötürü olduğunu düşünmek istiyorum), bir o yandan bir bu yandan bakalım derken eksik kalmış gördüm kendimce. Tabi bir eleştirmen değilim ama kendimce fikirlerim bunlar... 


F.S. 632, kitaptaki ütopyada geçen zaman dilimi. Yani Ford'tan Sonra... İnsanların kulukça merkezlerinde üretildiği, şartlandırma ile yetiştirildiği bir zamandan bahsediyoruz; hipnodepya denilen uykuda eğitim ile sağlanıyor bu... Bir sınıflandırma hakim bu arada bu toplumda da (Alpha'dan başlayıp, Betha, Gamma, Delta ve Epsilon diye gidiyor.); en üstten en alta olmak üzere, işçiyi de yönetim tarafında çalışacakları da onlar belirliyor. Üst sınıflarda yaşayanlar daha akıllı, alt sınıflardakiler ise akılsız doğacak şekilde bile ayarlanmış. Şartlandırmaları da buna göre yapılmış, misal işçi sınıfına çiçekler ve kitapların kötü olduğu öğretilmiş, üst sınıflara da alışverişin ve çiçeklerin güzel olduğu öğretilmiş... 

Acıdan ve de bireysellikten öte, "Herkes, herkes içindir." fikri var. Anne babalık diye bir kavram yok, herkes herkesin akrabası ve anne babalık ayıp utanç kaynağı bile sayılıyor bu dönemde. Misal;

Cesur Yeni Dünya’daki bedenler tuhaf bir şekilde ruhsuzdur, ki bu da Huxley’nin değindiği noktalardan birinin altını çizer: Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur. (Sayfa 15)

Hani Türkiye'de birçok açıdan eleştiriler mevcut kadına çocuğa ve erkeğe dair, her özgürlüğe ve de her kolaylığa sahip değiliz ya işte; bu kitapta da kadınlar için her türlü özgürlük var, erkekler için de. Ama gel gelelim "sistem işleyişine yapılan yorum çok doğru olmuş!", bu sefer de o kadar çok özgür ki her şey; özgürlüğe kendi için kısıtlamalar getirmeyi, düşüncelerini ve hayatını bu yanda yönlendirmeyi düşünen insana kötü gözle bakılır olmaya başlamış insanlar. Dünya üzerindeki sistem işleyişlerinin eleştirisi çok doğru olmuş (tekrar söylüyorum); böyle bir durum olsa, insanoğlu bu illa böyle abartacak bir nokta buluyor vesselam... :)

Gelelim takıldığım bir diğer noktaya, insanlar aşırı mutlu ve kaygısız olsun diye uğraşılmış bir düzen anlatılıyor kitapta. Uyuşturucu ilaçları içmek tercih değil şart gibi bir durum halini almış, mutsuz olmak diye bir şey yok ve bu sefer insanlar bundan şikayetçi olmaya başlar duruma geliyor. Üzüntüye yer vermeyişlerini de şunun gibi sözlerle anlatıyorlar;
Bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme. (Sayfa 109)

Bunun yanı sıra herkesin çalıştığı bir yer var, işsiz kimseyi bırakmadıkları nokta çok doğru; keşke dünya üzerinde en azından bu sağlanabilse diye düşünmedim değil okurken. :) Eski kitapları okumak yasak ama o günün değerlerini öğrenmemek diye bir şey söz konusu değil. Tabii devlet her şeye yardımcı olduğu için de çalışmamak gibi bir durum söz konusu değil. Adamlar resmen demiş ki, "Biz size eski dünya üzerinde tabulaştırdığınız cinselliğe her türlü izin veriyoruz, gerisi için bize bağımlısın. Şartlandırılacaksın, mutlu olacaksın ve bunun için beraber çalışacağız." Bana boş bir dünya gibi geldi, tüm iyi gibi görünmesine rağmen... :)

Ama kitabın şurası bugünü de etkileyen bir konuyu içeriyor bence; "Mutluluk ve erdemin sırrıdır; yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek." (Sayfa 42)


“İnsan mutluluk konusunu düşünmek zorunda olmasa, yaşam ne kadar eğlenceli olurdu.” diyor kitap bir de (Sayfa 182). Ama insan sırf mutlu olsa da, bu dünyanın ne anlamı olurdu diye düşündürmeden edemiyor kitap devamında, hep ama hep... Bence deniz bir dalgalanacak ki, durgunluğunun tadını çıkarabilelim bir noktada! Benim gibi düşünmeyen var mıdır bilmiyorum ama mutsuzlukların mutluluklara tat verdiğini düşünüyorum. Misal absürt olacak belki ama acının üstüne ayran içmek gibi bir şey bu, insan her an gülemiyor işte. Dalgalanıp da durulmanın kıymeti diye bir şey var...

Tabii şu nokta var; suç oranları azaltılsa, insanları hukuk içinde yaşatsak, saygı sevgi baki olsa da, biz aradaki ayrık otları ile uğraşsak yine. Ama insanın mutlu anlarına dokunulmadığı gibi mutsuz olduğu anlara da dokunulmasa... Her şeyin bir sınırı olsa, sistem insanı insanlıktan çıkarmasa!


Kitabın bir diğer anlamadığım noktası burası idi, eksik buldum ciddi anlamda; bu insanlar mutluluk içinde yaşıyor, amenna da, her şey birilerinin istediği gibi olduktan sonra ne anlamı var böyle bir dünyanın da? Savaşlar olmasın tamam, birileri ölmesin öldürülmesin tamam, ama insanları ruhsuzlaştırmak da insanlıktan çıkarmanın bir diğer yolu. Sanırım bu kitabın en iyi noktası, paraya ve de mala mülke değer verilmemesi idi. Ama robotlaştırılmış beyinler ve bedenleri değildi güzel nokta. Haz ve de mutluluğun tamamen serbest kılınması ile de mutlu gibi görülen mutsuzluğa yol açıldığını düşünüyorum...


Kitap ise şöyle diyor bu konuda; =)

“Mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. Günahla mücadelenin veya ihtiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne altüst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur.” (Sayfa 220-221)

Tüm bu doğrultuda, benim çoğu okuyucunun yorumu gibi; "vay be nasıl bir öngörü" dediğim bir kitap olmadı. Ben daha çok, "Allahım nasıl karamsar bir dünya!" dedim... Kitapta din konusu da işlenmiş ama Allah kavramı yok tabii ki bu arada. İnsanları üretimhanelerde istedikleri kadar üretebiliyorlar ve Ford Aşkına diyorlar bir durum olduğunda da... :) Bu noktaya dini yönden bakacak olanlar eleştirebilir belki ama ben eleştiremedim bu noktadan. Öyle bir dünyada elbet öyle denirdi herhalde dedim ama eksiklikleri yok mu cidden de diye düşündüm kendimce de...

Hastalıklar birçok bölgede bitirilmiş, bazı insanlar buna karşı gelmiş anladığım kadarıyla; başka bir bölgede yaşayanlar var, ki buraya "Ayrık Bölge" diyorlar ve buraya da gidiliyor kitapta... Bu söylenen sistemle değil, eski sistemle yaşayan üreyen ve hayatına devam eden kimseleri incelemeye gidiyorlar kendilerince. Bu kişilerden birini, Vahşi dedikleri bir insanı da "yeni sisteme" getiriyorlar; uyum sağlayabilecek mi yoksa sağlayamayacak mı? diye. Anne baba ile büyüyen, normal bir ortamda doğan büyüyen biri elbette öbür türlü yere ayak uydurabilir mi? Uyum sağlayamıyor Vahşi de... Onun karşı çıkışlarına getirdikleri bölgelerdekilerin tümü "delirmiş" diyee bakıyorlar. Bu kadar karamsar bir kitabı okuyup sonucunda Vahşiye hak vermemek de elde değil tabi! :)

Vahşi'yi önsözünde anlatırlarken, sevmeyeceğim karakter olarak görmüştüm ama sonuna kadar hak verdim adama sonra... Tabii sonra sonunda o da abartılı bir şekilde, insanlıktan uzaklaşıp çadır hayatına girişti ama paçasını kurtaramadı şartlandırılmış insanlardan! :) Hep takip edildi, hep rahatsız edildi...


Son yorumlarım şunlar olsun o zaman; böyle bir kitap asla beklemiyordum, beni şaşırttı ama iyi anlamda değil ne yazık ki... Böyle bir ütopyada yaşamak istemem ama dediğim gibi 1930'larda böyle bir dünyanın olabileceğini düşünebilmek gerçekten iyi bir hayal dünyası ve de engin bir düşünce ister. Edebi yönünü beğenemedim, okurken zorlandım; misal en çok da, 5 sayfa boyunca aynı paragrafta üç dört kişinin kafa sesini ard arda okurken sıkıldım... Bunlar haricinde okuduğum en garip bilim kurgu kitabı idi, çünkü Aldous Huxley'in ütopyası çok karamsar idi; neredeyse iyi hiçbir nokta bulamadım... Üstüne acaba daha masalsı ve daha iyimser bir bilim kurgu romanı var mıdır diye de düşündüm, daha sonra araştıracağım da! Ama bu kitabın üstüne bir süre başka bu tarz hayal dünyası okumak istediğimden de emin değilim... :)

Bir özeleştiri de yapacak olursam gitmeden önce, bu tarz eski kitapları okumadan önce bol bol düşünmeye devam etmeyi sürdürmem gerek. Klasikleri, kültleri boşuna sevmiyor değilim yani, yaramıyor bana böyle karamsar kitaplar. Kitabı bitirdiğim gece dört bir yandan sarılıp, mutlu edilmeye uğraşılıyordum. Ama nasıl mutsuzdum! Sevdiklerimin ve gerçekten sevenlerimin olmadığı bir dünyada, sıkıcı bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyordum! Etkileniyorum çok çabuk da! =)

Okuduğunuz için teşekkürlerimle ve kitaptan en sevdiğim alıntıyla sonlandırıyorum bu yazımı. Sevgilerimle... (:

"Ama ben yan etkileri severim." 
"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz." 
"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum." 
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz." 
"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum." 
"Eklemek gerekirse, ihtyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz." 
Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda Vahşi, "Hepsini istiyorum," dedi. 
Mustafa Mond omuzlarını silkti. "Hepsi sizin olsun," dedi. (Sayfa 238)... 

9 Nisan 2019 Salı

Şimdiki Zamanın Kusursuzluğu - Okudum


"Arkadaşlık ve aşk, bir arada sürdürülebilir mi şu ikilem? Şimdiki zamanın kusursuzluğunu kavrayamayan gençlerimiz, ertelemenin ve de o sırada bir o kadar da birbirlerinden vazgeçmemenin savaşını veriyorlar. Uzun zamandır bu kadar güzel "arkadaşlık ve aşk içerikli, romantik bir kitap okumamıştım ki; bu kitabı okuduğuma çok ama çok mutlu oldum.

"Herkes bir teşekkürü ve elvedayı hak eder!" diyor kitap ve de "Şimdiki zamanın kusursuz olduğunu hep hatırla!" Bir bu iki cümle değil, birçok öğüt ile yapıyor bunu. Güzel bir kitaptı bence, çok güzel.

Amanda ve Noah'ı okumak beni zaman zaman duygusallığa, zaman zaman da öfkeye davet etti ama seri diyorlar hani; devamını da okumak isteyeceğim cinstendi bu öfke ve duygusallıkların boyutu. :)"


Üstteki incelememi 1000kitap sitesindeki hesabımda "Şimdiki Zamanın Kusursuzluğu" kitabı için yazdım bugün. Daha fazla söyleyeceklerim olduğu için de bu yazıyı yazıyorum... :) Beni 1000kitap sitesindeki hesabımda da bulabilirsiniz... :)

Geçtiğimiz hafta başı başlayıp, beğendiğim halde arada bir başka kitap okuyup -Günübirlik Hayatlar - Irvin D. Yalom- bitirdikten sonra; bu haftasonunda yeniden elime alıp okuduğum ve bitirdiğim üzere, bu güzel kitabı bitirerek haftaya giriş yapmış bulundum pazar gecesi... Kitabın yazarı Alıson G. Baıley'miş, kitap Yabancı Yayınlarından ve yazarın tek kitabı. Aslında bazen çok korkuyoruz değil mi, bir yazarın ilk ve tek kitabını okurken ama ben korkmadım ve sonunda iyi ki de dedim... :)

Ciddi anlamda hem öfkelendim ana karakterlerimize sıklıkla, hem de çok hak verdim belki de. Şimdiki Zamanın Kusursuzluğu'na bıraktım kendimi 3 gün boyunca... Duygu dolu bir kitaptı, bittiğine bile üzüldüm diyebilirim... Kitap birçok kez, "göz göre göre" neleri neleri erteliyoruz'u sorgulatıyor kendi hikayesi arasında. Ama öyle ya, haklıyız da bazı zamanlarda. Kendimizi yerin en dibine sokup da, sevdiğimizi ve onun hayatımızdaki konumunu korumak, daha önemli çoğu zaman. Bir şeyleri elimize yüzümüze bulaştırmamak için çabalıyoruz da; isteklerimizi erteliyoruz sıklıkla. Belki mecbur kalıyor, belki de mecburuz diye düşünüyoruz...


Hayatın bilinmezliği berbattır. Bir bakarsın saçların rüzgarda savrulurken yükseklerde uçuyorsun, sonra bir bakmışın ki yüzünde kocaman bir şaşkınlıkla kıçının üstüne oturmuşsun. (Sayfa 22)


Amanda Kelly ve Noah Stewart'ın arasındaki arkadaşlık bağı, aşılamaz ama ötesine geçilmesine de engel olmak isteyen Amanda'nın belirsizliklerden korktuğu kadar derindir... Öyle ya, kendisinden bin kat kusursuz kız kardeşi Emily bile zamanında en yakın arkadaşı ile böyle bir durumu başaramamıştır. Şimdi aralarında apayrı bir uçurum vardır... Amanda Noah'ı öyle kaybetmeyi göz alamaz, zira ondan başka tek bir arkadaşı bile yoktur ki kendisini anlayan! Noah'ı oldu olası arkadaşı sanarken, ona derin hisler beslediğini anlar Amanda; her şeyin daha kötüye gidebileceği ihtimali üzerinde düşünür dururken, hisleri karşılıksız da değildir üstelik!


"Dost dediğin, içinden geçirdiğin şarkıyı bilir ve sözlerini unuttuğun zaman sana onu söyleyebilir." (Sayfa 35, benim en sevdiğim alıntılardan biri idi kitapta)

İşler güzelleşiyor derken, aradaki arkadaşlık bağları bitip tükenmesin isteyen ikili, ne birbirlerinden vazgeçebilir ne de düşünüldüğü gibi birlikte olabilir. Bunu okumak sıkıcı olacak derken de, her defasında olay örgülerinde sürüklendim durdum ben okuduğum sırada işte... :)

Uzun zamandır bu kadar çocuksu ve gençlik aşkı dolu bir kitap okumamıştım. Hani ciddi ciddi kendimizi o aşk hayatına kaptırıyoruz, bizim için dünyada tek gerçek o oluyor o andan itibaren... Bunları okumayı özlemişim meğer. Noah ve Amanda'nın atışmaları, kavuşmaları, birbirlerine kol kanat germeleri o kadar dolu dolu iç sıcaklığına kavuşturdu ki beni; hep isterdim böyle yakın bir arkadaşım olsun ve evet sonucu aşka da bağlansın! Zordur ama en güzelidir bence; eşler sevgililer, birbirlerinin en yakın arkadaşları da olabilmeliler bana göre...

Beni ömür boyu mutlu edecek gücü vardı. Aynı zamanda beni dize getirecek de... Çoğu insan böyle bir mutluluğu yakalama fırsatına hemen atlardı, Ama ben değil. Mutluluktan ne kadar havalara uçarsanız, düşüşünüz de o kadar şiddetli olur ve hayatta her zaman bir düşüş, bir çarpışma veya bir çatışma vardır. O yegâne, dünyayı altüst eden mutluluğun sonunda mutlaka bir zaiyat olması kaçınılmazdır. 

Hayır, ben ortalama mutluluğumu sürdürecektim. Düşmeye başlamanın ne demek olduğunu biliyordum. Sadece ufacık bir kısmını biliyordum ve bu bile beni neredeyse bitiriyordu.

Ömür boyu mutlu olamayacaktım belki ama bir daha, bir araya gelemeyecek derecede milyonlarca parçaya da ayrılmayacaktım. (Sayfa 65)


Noah da, Amanda da hatalar yaptı tabii ki de; kendilerine sınırlar çizmek isterken, gençlik takılmaları çoğaldı... Kısa ayrılıkları uzaklıkları olsa da, dönüp dolaşıp birbirlerini buldular her sokakta. Biriyle böyle bir bağla bağlı olmak, birbirini öylesine değil hep sevmekti ki, bu "anlamamak gibi bir durumu olmamak" demekti aralarındaki! Böylesi bağı kim istemezdi ki? 

Velhasıl ben isterdim açıkçası ve hala istiyorum ki; okurken istemsizce her defasında kendimi Amanda'nın yerine koyduğumda, en çok ona kızdım aslında. Ertelemek ve de sevgisini değilse de, yaşadığı onlarca an'ı ve yalnızlığını dindiren kişiyi yabana atmak konusunda Amanda tamam haklıydı da; ama Noah'ın hatalarıyla çok canı acıdı bu sırada, çok da hata yaptı öte yandan da... Kitabı okurken sıklıkla; ayakta ve Amanda'nın yerinde olup da, ondan çok kendimi sevmeye özen göstermeyi düşledim. "Güveniyorum kendime ve bize, seviyorum kendimi ve bizi; başarırız" deyip bir aşkı devralmayı istedim...

Amanda kendini güzel bulmayan ve diğerleri gibi süslü püslü olmayan kızdı. Hani şu sevimli dedikleri cinsten! Ama gel gelelim, gençlikte ve de orta yaşta bile, sevimlilik aranmaz ki karşı cinste. En kusursuzu beklenir, en kusursuzu aranır ya... Amanda bile kendini kimseye yakıştırmamayı, bu karşısına çıkan "küçümseyen tipler yüzünden biraz da" mümkün kılamadı uzun bir süre. Zaman zaman cesaretini eline aldığında bile dış görünüşüne ve zeki olmasından dem vuruldu, benim gibi görünmez tipler onu çok iyi anlardı kısacası... :) 

Karşılaştırılmaktan tüm gençlerimizi vazgeçirebilmeliyiz, çoğunluk kendine boşuna güvenip kendinden aşağı gördüğünü ezen değil; her zorlukta kendine güvenen ve rekabet uğruna birilerini ezmeyen tiplerden oluşabilmeli diye düşündürüyor kitap... Ayrılıklar da, zıtlıklar da, güzellik dengesi de bu ölçüde var işte kitapta.



Her zaman içgüdülerinizi dinlemelisiniz. Bir şey veya bir kişi hakkında neden kesin bir şeyler hissettiğinizi bilemezsiniz ama karın boşluğunuzdaki o his, orada bir an durmanıza neden olur. (Sayfa 190)


Diyor ki kitap, "Herkes bir teşekkürü ve bir elvedayı hak eder." 

En güzel öğütlerinden biri buydu. En sevdiğim karakter ilerleyen sayfalarda değişiverdi, Amanda ve Noah haricinde bir karakteri daha çok sevdim; bu cümleyi sarfeden kişi idi, Dalton Connor... Bazen seçimlerimiz veya yaşadıklarımız, bizi tanışmamız gereken kişilerle tanıştırmak için değişir veya gelişir! Dalton ile aynen böyle tanıştılar aslında. Kitabın bu yanı beni çok bağladı kendisine biraz da.

Güzeldi işte, Dalton da Noah da... İkisi de korudu kolladı Amanda'yı ve en çok o ikisi anladı aslında. Amanda kendisinde değil de, çevresinde gördüğü kusursuzluklara takılı kalmış bir genç kızdı. Noah ile beceremeyeceğini düşünmesi de, kendisini ona layık görmemesi de bundandı aslında.. Öyle ya, belki başıma gelse ben de aynısını yapardım, dediğimde Amanda'yı daha çok sevdim ve dışarıdan gördüm kendimi bir yerde... Dalton şöyle söyledi ona "Şimdiki Zamanın Kusursuz olduğunu hep hatırla!" 

Mutlu son mu oldu mutsuz son mu diye merak ederseniz okumanız lazım. Ben sıklıkla, özellikle sonlara doğru; keşke bu kitabın da filmi yapılsa! dedim ama bir serinin baş kitabı imiş. Bu hikayeye bağlı veya bu hikayeden bağımsız bu "perfect serisi"nin devamı ne zaman gelirse onları da okumak istiyorum inşallah...
Şimdiki Zamanın Kusursuzluğu, 2019 kitap fuarında Yabancı Yayınlarından aldığım iki kitaptan biriydi... Üç günde bitirdiğim bu kitaptan sonra, Yabancı Yayınları'ndan aldığım bir diğer kitaba başladım dün; adı Lanetli ve gayet yine benim hayal dünyama yakın genişlikte bir hikayesi bulunmakta. Elimdeki diğer kitaplar da biter bitmez, kitap alacağım siteden sepetime Yabancı Yayınlarından birkaç kitap daha atmayı düşünüyorum bu sıra... :) Ya sizin takıldığınız bir yayınevi var mı bu sıra? Geçen sene İthaki Yayınları kitaplarını sevmeye başlamıştım, bu sene Yabancı Yayınlarını da listeme alıyorum ben galiba... :)


Bir başka kitap konuşmalarımızı yapacağımız yazımda görüşmeden önce, bu kitaptan son alıntımı yapayım burada diyorum; okuduğunuz için teşekkürlerimle... (:


"Her zaman kendimize sınırlar çizeriz. Geçmeyeceğimize emin olduğumuz hayali çizgiler. Ta ki onları geçene kadar. 
Bir anne veya baba, yavrusuna böyle bir çizgi çizmeye çalışan birine zarar vermekten ve hatta onu öldürmekten çekinmez. 
Çizgi hareketlenir. 
Yalnızlık acısından yok olmuş bir kız ne kadar onur kırıcı olsa da, her şeyi yapmaya hazırdır, çünkü bu kronik acıyı uyuşturmak ister. 
Çizgi hareketlenir. 
Çizgi, bir gün aslında sınırlarınız olmadığını anlatana kadar hareketlenmeye devam eder." 
(Sayfa 241)


Sevgilerimle... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...