Blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2021 Cuma

11'inden 26'sına - Kasım 2021

 

Bu yazımdan önce 10 Kasım 2021'de yazmışım en son. O günün üstünden iki gün geçti Antalya'dan yengem ve kuzenim geldi. 1 hafta kalıp, okul tatili bitmeden bir gün önce de geri döndüler. Özlem onlar gelince biraz giderildi, fakat gittiklerinden bir saat dahi geçmeden tekrar başladı. Ama şükür ki görüştük, iki senelik ayrılıktan sonra bu sağlıklı arayı verebilmek hepimize öyle iyi geldi ki! :)


En son 2020'nin başında Antalya'da görüşmüştük yengemlerle, "üzerinden 2 sene geçti!" demeye çok az süre kala tatil fırsatımız baş gösterdi. 13 Kasım Sabahından, 20 Kasım akşamına kadar bizimleydi Hatice yengem ve kuzenim İncim. Dayım işi sebebiyle izin alıp gelemedi, yengem ve kuzenim ilk otobüs yolculuklarını yaptılar beraber; bizim yanımıza gelmek üzere! Tam istediğimiz gibi sakinlikte beraber vakit geçirebildik; oturup olabildiğince sohbet edip, sık sık "iyi ki gelmişsiniz" dedik durduk. 

Sevdiğin birinin senden uzakta büyüyor ve gelişiyor olması ne kadar üzücü ise, kalplerimiz bir şekilde kavuşabilmek de o kadar güzelmiş; bunu yeniden kavradık bu bir haftalık tatilde. İncim ve Kağanım okulların ara tatili olmasından ötürü en mutlumuzdular bir hafta boyunca. Bol bol oynadılar, bir süre sonra yer yer de atıştılar ama giderken yine ayrılacak olmanın üzüntüsünü paylaştılar. 

Tatilin en güzel yanına gelirsek, pandemi başladığından sonra doğan Defnemizle yengemlerin ilk defa birebir tanışmış olmaları her birimizi öyle mutlu etti ki! Yeğenimin en güzel vakitlerini biraz olsun kaçırmadan, daha da fazla büyümeden tanışarak anılar biriktirmeye başladık yeniden. =)

Sahil turu yaptık, kutlayamadığımız her türlü haberi doğum gününü ve de güzel gelişmelerimizi bir pasta kesip kutladık, bol bol yedik (ama bir arada olmanın verdiği rahatlığın etkisiydi bu), bol bol çay keyifleri yaptık yeniden! 1 kez gezmeye diye çıktık evden, o da Yalova'daki Atamın Yürüyen Köşk'ünü ziyaret ettik; yengemler gitmeden bir gün öncesinden. Çok güzeldi, havanın o gün çok soğuk olmasının haricinde! :)



İşte böyle bir durumun içerisinde yazamadım, yazmak da istemedim sanırım. Gün gün yazmaya kalksam, bir tek yatmaya yalnız kaldığım vakitleri yazıya kullanabilirdim. Sohbet anlarımızda da belki duraklayıp yazabilirdim ama sohbet vakitlerimizi elimde örgülerimle geçirmeyi tercih ettim. Anı içime çekip beraber geçirilen vakitlerimizi özlediğimi hissede hissede yaşadım! 

Defnem, İnci ablasını çok sevdi. Kağan ve İnci ile çok oynamaya heves etti, ama yer yer de küçük çocuk olmanın gerekliliği ile odalardan kovuldu! :) Defnemi bir ben anlarım, küçük çocuk olmanın bedelini küçük yaşlarımda çok çektim de odalara ve sohbetlere girmelere doyamadım! =)

İncim büyümüş ya, Kağanım da öyle... Hani şu pandemide nasıl büyüdüklerini sanki anlamamışız gibi hissettik bir hafta boyunca. Güzel güzel oynadılar, oturup ders de yaptılar kitap da okudular. Ama ne zaman yeri geldi minik minik de atıştılar, "Heh, işte bunlar bizim çocuklar!" dedik. İncim geldiğinden gidene kadar "İyi ki gelmişiz!" dedi, Kağanım ise "İyi ki geldiniz İnci!" Biri duruyor biri başlıyor konumunda, mutluluklarını dillerde ve mutlu yüzlerinde yaşadıklarını gördük. Pandemiye rağmen iyi ki artık aşılarımız varken buna cesaret edebilmişiz, dedik sonra da... :)

Aradan bir hafta geçti onlar evlerine döneli. Geçen hafta bugün daha buradalardı işte, geziyorduk beraber Yalova senin İznik benim. Arabayla bile olsa geziyorduk beraber işte! Allahım toparlanamaz hallerle bizleri daha fazla birbirimizden uzak etmesin inşallah... Senenin iki üç seferinde mutlaka görüşen insanlar olduğumuz için, son iki senedir görüşememek bize çok dokunmuş doğrusu. Kuzenim İncim gelip gidip temas ettikçe, çocuklarla oturup sohbet edip atıştıkça kendimden geçmişim işte geçen haftadan bu yana!


Sonra üstüne bu hafta başladı işte! Pazartesi günü akşam üstü İstanbul'dan halamla Savaş abim aradı, müsaitseniz geliyoruz dediler. Sohbetler, kahveler, örgü muhabbetleri uçuştu bir akşamcık da olsa! Salı günü öğlen onlar yola koyuldular geri. Yıllardır görüşmemenin üstüne, bu da bizi bir şoka uğrattı. Pandemi öncesinde gelebilmişlerdi halamlar da, o zamandan bu zamana 5 sene geçti sanırım ki...

Bir bebek yeleği örüyordum, kol altı oyuntusuna halamdan destek alıp başladım. Sonra hayatın onca durgunluk ve biz bizeliğinin ardına sunduğu fırsatlara baktım; şükür ki bir sorun da olmadı, sıkıntısız geçirdik günlerimizi... Aşılanmaların etkisi diyorum. Evet, her birimizin üzerine az biraz rehavet çöktü ama bizler dikkati elden bırakmadık. Biz çok kalabalıkların arasına girmekten hala çekiniyoruz. Maske mesafe ve hijyene dikkat ediyoruz. İlk yatılı misafirimizi bu ay yaptık işte. 11'inden 26'sına çok güzel vakitler geçti gidiyor bile! :)

Şu üstte elimi ağzıma kapattığım fotoğraf var ya; o da mutlu bir akşamın eseri, ilk defa arkadaşlarım geçtiğimiz Çarşamba akşamı evimize oturmaya geldi! Akşamın güzelliğini, bana hissettirdiğini düşünün artık... Biz Pandemi döneminin hemen öncesinde yeni evimize taşındığımız için, yerleşene kadar kimse gelemedi. Yerleştikten sonra da pandemi dolayısıyla risk altında olduğum için kimse gelmeyi tercih etmemişti! 3 çocukluk arkadaşım, ilk defa yeni evimize gelen arkadaşlarım oldular resmen! İkisiyle iki sene içerisinde sadece birer defa dışarıda görüşebilmiştim o kadar... Üçünü birden o akşam görmek, üstteki kolajda gördüğünüz üzere beni çok ama çok mutlu etti. Ama hepimizi öylesine mutlu etmiş olmalı ki, muhabbetten ve birbirimizle ilgilenmekten fotoğraf çekmeyi bile unutmuşuz. 


Size şu son iki haftada pandeminin bize ne öğrettiğini öğrendiğimi söyleyebilirim; 

Artık hepimiz sıklıkla görüşemeyeceğimizin farkında olarak "kısıtlı anların tadını çıkarmayı" öğrendik. 

Her şerde var bir hayır deniyor ya; teknolojiye dalıp yanımızdakini unuttuğumuz zamanların ardına, bize bizi hatırlatmak için gönderildi Pandemi biraz da bence. Kendimizle kalmayı da öğretti, sakin kalıp beklemeyi de... Çoğu telaşımızın gereksiz olduğunu da, asıl mutluluğu sevdiklerimizle yaşamayı es geçmemeyi de hatırlattı. 

Tüm bunlar çabuk unutmazsak ve güzel içselleştirirsek yeniden, ömür boyu çok büyük öğretiler olacak hepimiz için. Bir sınav daha olacak; bu sınavı ciddiye alan hem kazanacak huzuru, hem de pandemiyi daha farkındalıkla geçirecek. 


Son iki hafta, zamanımızı böyle değerlendirmeme sebep oldu işte. Okuduğum kitaplardan, yazdığım yazılardan, takip ettiğim kişilerden bilinçli olarak biraz uzaklaştım. İnstagram paylaşımlarımı yaptım, evde işim dediğim "Dr. Clinic" işim için uğraşmaya devam ettim. Ama beni hayattan ve işimden alıkoyan diğer uğraşlardan uzaklaştım. Tabii odaklanıp sadece buraya yazabilmeyi çok istedim ve yer yer de uğraştım ama başaramadım! 

11'inden 26'sına dolu dolu geçen Kasım ayını da birkaç gün sonra uğurluyoruz böyle işte. İş açısından da, sevdiklerimle geçirdiğimiz vakitler açısından da çok verimli bir ay olduğu gerçeğiyle; Kasım'ı bu sefer uğurlamak güç olacak benim için. Bu uzun zamandır hayatımda bir ilkken üstelik, Kasım ayı hayatıma güzellikler getirmişken; bu sefer daha bir neşeyle uğurlayacağım işte! :) (Kasım ayını neden sevmediğimi anlayamazsınız belki de. Ama bu sefer tüm soğuklarının bana yaşattığı ve eski kötü anılarıma rağmen, bu sene Kasımı bile sevdim.) Hayırla biter, hayırla Aralık'a ulaştırır ve umarım bundan sonra hep kendini böyle sevdirir bana... 

İşler güçler çok şükür devam ediyor bu arada. Biz Dr. Clinic'te kazanmaya devam ediyoruz. İlklerden olup kazanma yolculuğunuza eğitimlerimizle ve bizim ekibimizde başlamak isterseniz; iki üstteki paragrafta Dr. Clinic yazan yere tıklayarak veya buraya tıklayarak açılan linkteki formu doldurup aramıza katılabilirsiniz... :) 

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, sevgilerimle... =)

31 Mayıs 2021 Pazartesi

Mayıs'ın Da Sonuna Geldik - Mayıs 2021


2021 Mayıs ayının da son gününden yazabiliyorum, sağlıcakla gitsin Mayıs da gelsin Haziran sağlıcakla inşallah... :) Bu sene ya ayların başlangıçlarını yakalar ya da ay sonlarında mutlaka bir yazıyla uğurlar oldum. Güzel bir gelenek oldu bence, bakalım sene sonuna kadar daim olacak mı; göreceğiz... =)


Geçen hafta başında, yeni evimize taşındığımız Ocak 2020'den beri kullandığım odamın yerini değiştirdik. Artık bir yan odada kalıyorum ve kendi yatağımla karşımdaki yataklı koltuk da ablamlara gitti. Bana Mercan halamların evinden daha geniş yeni yatak geldi. Sağlıcakla yatmayı diliyorum şimdi... 

Yatağım ve yatış pozisyonum değişeli bir hafta oldu ve hala tam anlamıyla yeni yatış şeklime alışamadım. Nispeten geçen hafta pazartesiden bu yana biraz olsun alışma emareleri varsa da, her sabah hala kasılmış halde uyanıyorum. Bacaklarım hiç rahat uyuyamıyorum daha...

İşin aslı 2018'den beri sol tarafıma yatmayı alışkanlık edinmiştim, öncelikle midem ve kalbim açısından böylesinin daha rahat olduğundan sebepti. Geçen hafta başından beri resmen sağ tarafımda yapışmış kaslarım yırtılarak açılıyormuş gibi hissediyorum. İlk günlerimi resmen birileri kol ve bacaklarımı öyle ölümüne çekiştirmiş gibi uyandım ki, imkanı yok o acılar gitmeyecekmiş gibi geçirdim günlerimi...

Çok şükür ki o şiddetli ağrılar fizyoterapistimin de dediği gibi geçti. Şimdi yerlerinde bir kas tembelliği diyebileceğim hareket etmekte zorluk çekme durumları kaldı. Umuyorum ki zaman içinde nasıl soluma yatmaya alıştıysam, sağıma yatmaya da öyle alışacağım inşallah... İşin özü şu ki, normal insanlar daha çabuk alışabiliyor ama kaslarını çalıştırmakta zorlanan ben daha zor alışıyorum. Acılara tahammül etmesi benim için biraz daha zor ama aslında iyi de tahammül edebildiğimi düşünüyorum. :)

Odamın yeni hali, pandemi başladı başlayalı Kağanım gelip kalmadıkça kullanamadığım yataklı koltuğumun gitmesi açısından da gayet ferah oldu. Zaman içine annem masamı bile bir kitaplıkla değiştirmeyi düşünüyor esasında. Öyle bir durumda odamda masaya ihtiyaç duyduğum zaman, salonda kullandığım portatif masamı kullanmayı düşünüyorum sonra... Değişiklik iyidir ve son durumdan bugün itibariyle memnunuz çok şükür işte. Umarım bir daha tek tarafa yatma durumum olmaz da, kaslarım çok iyi durumda çalışır ve yatağımdaki uykularımla kaslarım her defasında iyice dinlenebilir duruma gelir. Malum şu sıralar erkenden ve kolayca uyuyabiliyorum ama ona rağmen yorgun uyanıyor haldeyim...


Erken uyuyorum demişken; Mayıs 2021'in son haftasının ortasından beri erken yatma uğraşlarımı ciddiye alıp uygulayabilir durumdayım. Bunu içinde bulunduğum Farmasi ekibime borçluyum, çünkü beraber uyku düzenimizi oturtma kararı verdiğimiz bir arkadaşım var. Uyku düzenini oturtunca, sağlık durumlarımız da oturacak gün içindeki düzenlerimiz de bizce. Çünkü malum ki, kilo alma ve verme durumunun düzgün beslenme ile ilişkisi olduğu kadar düzgün bir uyku düzeniyle de doğrudan ilişkisi var! 

Düzenli uyku uyumayınca ne kilo verebiliyorsunuz ne de gününüzü verimli şekilde sürdürebiliyorsunuz. Ben bu sıra oldukça kilo almış biri olarak söylüyorum; sabaha karşı uyuyup, öğlen olurken uyanmak beni çok kötü etkiler hale gelmişti. Son dört gündür göz ağrılarım bile azalmış durumda resmen! En güzeli de bugün oldu; resmen öyle dinç uyanıp, kendimi gün içinde o kadar iyi hissettiğim bir gün geçirdim ki... Nazar değmesin; bundan sonra yatışım 12, kalkışım 9:30 inşallah.. :)

Ha muhabbet üstteki resimleri es geçmesin; Mayıs'ın bu son haftasında başladım işte, Nicholas Sparks'ın Aşka İnanıncs adlı kitabına. Uyku düzenimi ayarlama uğraşlarımda hep bu kitabımı okuyup uyudum sonrasında. İnsan bir kez düzensizliğe alışınca, eski meşguliyetlerini bile unutuyormuş ne yazık... Hatırlamaya ve iyi olan şeylere tutunmaya gayret ediyorum bu sıra... :))


Bu kolajdaki resimleri sayıyorum sağ baştan olmak üzere; yer yatağı salı günkü fizyoterapi dersimin öncesinden, Defnemin oturuşu Cuma gününden ve yatağımın yanındaki gece lambamın fotoğrafı ise Cumartesi'nin ilk dakikalarından... Beni bu hafta şu üçlü görüntüler ve benzerleri sakinleştirebildi işte...

Fizyoterapi derslerim çok iyi geçti ama derslerde de farkedilen çok fazla kasılmış olduğum idi yine. Ben derinden hissettim, fizyoterapistim İsmail yüzeyden... Derken ders bitti Salı ve Perşembe, Kağancım kendi derslerinde idi Defnoşuma koştum yine. İki ayağının üstüne oturmasına bayılıyorum bu sıra. Kaplumbağa desen yalan olmaz, saklıyor kendisini resmen kabuğuna!! :) Maşallah kuşuma... 

Gece okumalarımı ihmal etmedim, gündüz internet üzerinde araştırmalarımı sürdürdüm ve ben yine olabildiğince "ne yapabilirim" düşüncelerimi es geçemedim. İlerlemeye devam ettiğimi düşünüyorum, yerinde saymadığıma eminim... Ama hani siz elinizden geleni yaptığınız halde bazı şeyler de yolunda gitmez ya, o hissiyata kapılıp kendimi bırakmamam gerektiğinin bilinciyle savaşıyorum şu sıra...

Yani benim çevremde her şey çok güzel gidiyor aslında ama benimle beraber bu yola yüreklilikle çıkmaya heveslenen kesim hala kendini geri çekmiş durumda. Onlar da bu alanda boy gösterebilir, bana güvenebilir olsa; her şey daha yolunda gidecek aslında... Zor olan insanları denemeleri gerektiğine inandırmak meğerse, anlamaya başladım zaman içinde! :)


Ve dün, bir haftayı daha geride bırakırken; birkaç komşu ile apartmanımızın arkasında bitki çayı keyfi yaptık beraber... Uzun aralıklar içerisinde bir araya gelebiliyoruz, misal bundan önce görüştüğümüzde de bayramın ikinci günü idi! :)

Normalleşmeye çalışırken içinde bulunduğumuz dönem adına hassas da davranıyoruz, ama artık sosyalleşmek adına elimizi taşın altına sokmaya cesaret de bulabiliyoruz. Çünkü bıçak kemiğe dayanıyor, her birimiz affedilebilir çıkışlara başvurabilir hale geliyoruz...

İşte biz de dün küçük bir çıkış yaparak, açık havada bitki çayı içip sohbet ettik; başlamadan öncesinde fotoğraflar çektim ve birkaç video da çekip birleştirdim Reels videosu yaptım. Burada bulabilirsiniz o videomu da... :)

Haziran dilerim ki yasakların son bulmasıyla, iş emek sağlık ve de mutluluk bereketiyle evlerimize gelir... (Amiin) 

Bu arada dünü akşam üzeri ablam ve yeğenlerimle kapattık; çay keyfi yaptık beraber, ben kendi beslenme listemi düzenledim ve yeni haftaya da pamuk gibi uyandım. Dilerim daim olur, hiç bozulmaz kurulan iyiye doğru olan düzenlerimiz... :)) Sağlığımız da keyfimiz de hep yerinde olur...


Yeni haftaya ben bir sene öncesi ve bir sene sonrası karşılaştırması yapabilme imkanımla başladım... :) Haziran böyle bir farkındalığın sonrasında geliyor işte, o farkındalık şu ki; geçen sene canımı sıkabildiğim kadar, şimdi sıkmıyorum değiştiremeyeceğim mevzular karşısında. Aslında hayat hala aynı derecede yolunda gitmiyor çoğu zaman; kısmen ben yetemiyorum, kısmen o ne istiyor benden karar verememiş oluyor.

Sonuç olarak, bir sene sonra hiçbir önemi kalmamış canımı sıktığım o mevzu bugüne etki edemedi. Sadece canımı sıkıp o günümü heba ettiğimle kaldım belki biraz. 

Mayıs sonu Haziran başlangıcı öğüdü olsun o zaman; 1 sene sonra bir önemi kalmayacak şeyler uğruna canımızı sıkmayalım. Öyle bir ay olsun, ardından gelenlere de örnek olsun... :) 

Mutlu, umutlu, verimli ve bereketli bir Haziran olması dileğimle; hayırlı günler ve geceler diliyorum hepimize.
Sevgilerimle... =)




13 Temmuz 2020 Pazartesi

Okudum, Yazamadım Ama Toparlandım


Bugüne bir garip haberler dizisiyle uyandım, çok detay vermek istemiyorum bu konuda ama beynimi allak bullak etti.... Çocuk kaçakçılığının yasal düzenlemeye uydurulmasından, tüm dünya düzeninde alışveriş sitelerinden kayıp çocukların ve nice çocuk kaçakçılığının yapılıyor olmasından bahsediyorlar. Ama gerçek ama değil, öte yüzünde bahsedilen internetin kara tarafında bunun zaten var olduğu söylentisi ve bunun normal karşılanıyor, hiçbir şey yapılamıyor olduğu söylentileri... İnsanlar boşuna delirmiyor kısacası, kötülük denen şey hep bir yolunu buluyor; insanın umudu yoruluyor, iyiliğin kazanacağını düşünmeye devam ederken. Yorulsam da iyiliğin kazanacağına dair umudumu bitirmemem gerektiğinin farkında olmaya devam ediyorum bugün, bugün sadece yaptığım bu oldu ciddi anlamda...

Allahım sonumuzu hayır etsin, bize sabır versin ve o adını dahi anmak istemediğim sitelere, yaptıkları rezilliklerinde boğulmayı nasip etsin inşallah! Araştırmadan konuşmuyorum, ya da inanmadan; ama yine de, netleşsin diyoruz ya "belki de yok öyle bir şey falan!". Sadece okuduğunuzda dayandırıldığı sistem, tüm kanıtlar, sandığımız gibi bir şey değilse bile, bir şey olduğunu gözler önüne seriyor. Kötülük hep bir şekil alıp yolunu buluyor ama diğer yandan da "gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır." mevzu var. Sanırım buna inanan insan sabredebiliyor, ne kadar zorlansa da...


Tatsız şekilde başlamak istemezdim, ama bugün uyandığım gibi okuduğum tweetler dizisi aklımdan çıkmıyor bugün doğrusu. İçimden nasıl gelirse yazmaya devam yani... Hazır böyle devam ediyorken, bugün birden bire aklıma gelen İclal Aydın'ın şiir okuduğu bir "Servet Kocakaya" şarkısı da paylaşayım. Sanıyorum bu şarkı (Zor Günler) da beni biraz moda soktu bugün. Varsın bugün böyle olsun... :)


Bu hafta sonu nihayet Kırlangıç Çığlığı isimli "Ahmet Ümit" ile tanışma kitabımı bitirdim. Nihayet diyorum, zira bu haftaya kadar elimde bulunuyordu ve okunma sırasını bekliyordu. İki haftadır okunmak üzere elimde ama hakettiği okunma performansını geçtiğimiz hafta verebildim aslında! :) İçeriğinden alıntıladığım cümleler de, hikaye bütünlüğü de beni benden aldı aslında. Ahmet Ümit'in bu kitabında, daha önce okuduğum polisiye romanları kadar zorlanmadıysam bile; yine de bu tarz hikayelerin sinirleri geren bir merak hali içerisine sokması, benim pek alışık olduğum bir mevzu değil. Kitabı okurken, cinayetleri işleyenin kim olduğunu ve sebebini çok merak ettim. O merak içimi kemirirken, okuduğum dünyanın içinde yaşıyor gibi olduğum için; bazı cümleleri çok üstüme alındım, bazı durumlara çok içerlendim! 


"Siz benden daha iyi bilirsiniz Başkomserim, bu dünya acımasız bir yer, insanlar için de köpekler için de, sesinizi çıkarmadınız mı alırlar ekmeğinizi elinizden" (Sayfa 44 - Kırlangıç Çığlığı)
Kitap içeriği ve anlatım çok iyi olduğu için, belli bir çerçevede ve ara vererek de olsa devam ettim. Tanışma kitabımız çok iyi bitti. Üstteki merakımı ve çekingen gülüşümü fark edin isterim, bu kadar gerilmem gerçekten normal değil ama bu her kitap için böyle olmuyor tabi. Derdine ve hikayenin gerçeği yansıtan bütünlüğüne inandığım için kapıldım aslında... Ahmet Ümit bu kitabında "Çocuk İstismarına" büyük yer vermiş. Sanıyorum bugün karşıma çıkan haberler konusunda neden günümü etkileyecek kadar etkilendiğimi şimdi anlarsınız? Gerçekten insan olan nasıl duyarsız kalabilir ki, hem kötülüğe hem de çocuklara yapılan kötülüğe? Biz sadece böyle bir şeyin var olduğunu bildiğimiz için gerildik ki, bizzat yaşarken susanlar veya susmak zorunda kalanlar (anlayış göstermek için söylemiyorum, asla) nasıl dayanabiliyorlar acaba? 


"O kadar çok hayal kırıklığına uğradım ki, artık umut etmek istemiyorum. En saf, en masum sandığımız kişiler bile binbir hesap içinde. Hem de kirli, kanlı hesaplar. En fenasına hazır olmak lazım. O zaman daha az mutsuz oluruz..." (Sayfa 144- Kırlangıç Çığlığı)


Maviyle renklendirdiğim kısmı alıntı yaptığımda, gerçek hayatla ilgili düşünmeden edememiştim. Ama kitabı bitirdiğimden iki gün sonra böyle bir gerçekle yüzleşeceğimi de farketmemiştim. Fazla iyimserlik gösteriorum biliyorum, hayat üzerinde nice kötülükler var; çoğunu bilmiyoruz, çoğuna da akıl sır erdiremiyor ve hayal gücümüze dahi sığdıramıyoruz... Kitabın içeriğinde de değiniliyor, "herkes kendi adaletini sağlayacak olsa, dünya daha önü alınamaz bir çöplük olurdu" tarzında cümlelerle. Şimdiki düzen ne kadar iyi ki, diye sorguluyor insan doğrusu... 

Bunu sorgularken de elbet sebebimiz var; polis teşkilatının "Körebe" adını taktığı yıllardır yakalanamayan, kimliği bulunamayan seri katilimiz, çocuk tacizcilerini öldürüp çocuk alanlarına bırakıyor. İnsan sürekli, kötünün insan eliyle öldürülerek cezalandırılıp cezalandırılmayacağını sorguluyor ya hani; kötülük yapan kötülük bulsun diyoruz. Ama her kötülük yapanı öldürmeye kalktığımızda, aslında içindeki güçsüzlüğe utanca ve çaresizliğe yenik düşmemek için ayakta durma biçimini bulmuş insanları da öldürmüş oluyoruz. Yani aslında kötülük yapan da, "her defasında saf gerçek bu olmasa da" mağdur olmuş olabiliyor zamanında. Zaten öyleleri, sadece cezalandırılmayı hak ettiği kişileri öldürüyor olmalı... Hayat bir noktaya kadar adil de olsa, insanlar "mağdur ile maktulü" ayırt etmek konusunda adil olamadığı için; mağdur da suçlu olabiliyor, suçlu hep suçlu psikolojisi bu yöntemle yıkılmış da oluyor. Esas suçluyu da, esas hakkını arayanı da, esas çaresiz kalanı da, esas sesini duyurmaya uğraş vereni de ne görüyor ne duyuyoruz adeta... Bunun da alıntısı aşağıda;

Zor olan, senin yaptığın, suçlu da olsa, kötü de olsa insanı anlamaya çalışmak. Asıl önemli olan bu. Çünkü kötüler gider ama kötülük kalır. Eğer insanların neden kötülük yaptığını anlayamazsak, nasıl önlenir ki bu musibet? (Sayfa 351 - Kırlangıç Çığlığı)


Sorguladığım süreçlere kötüleri ekleyecek olursak, gerçekten insanı kullanan ve insanı kendine düşman eden kötüler kötülükler; onların yeri cehennemin dibidir deriz ya hani, orası bile az aslında bir noktada. Bize göre ölüm, sana emanet edilen canı koruma içgüdüsüyle başka birine yapılabilir. Hani son çarendir, içindeki istek hali bile değildir! Garip bir durum varsa tedavi olma ihtiyacına düşersin, ne birini öldürmek ne de birini kalbinden uzaklaştırabilmeyi düşünürsün... Dünya para ile dönmeyi başladı başlayalı, böyle düşünen, kendi kadar istediği iyilikler kadar başkaları için de isteyebilen kişilerin "görünülürlüğü de dikkate değer halleri" de pek az durumda. Anlatması zor geliyor şu an aslında, hala o kitabın içerisinde yaşıyorum galiba! :) Bir süre polisiye veya cinayet romanı yok bana, önce bunu sindirebilmem gerekli. Ama bir daha bu kadar uzak da kalmayacağım bu tarz romanlardan. Kendime sözüm olsun...

Mahluk diyorum ama gerçekte bizim gibi insandılar. Çıkar için her türlü kötülüğü yapmaya yatkın bir ruha sahiptiler, sonra da kendilerini bağışlarlardı. İnsanın en büyük kepazeliği işte bu bağışlama duygusuydu. Kötülüklerin sürekli tekrar etmesinin nedeni de bu olabilirdi. Kendimizi hoş görmemiz, eninde sonunda inandırıcı bir gerekçe bulmamız. Olmadı, ben aciz bir kulum, her türlü kötülüğü yapabilir, suçu işleyebilirim, ama yaradanıma sığınır, kendimi bağışlatırım ucuzluğu. (Sayfa 357- Kırlangıç Çığlığı)

Ahmet Ümit'e bu güzel romanı kaleme aldığı için, dostum Meroma da bu kitabı okumam adına önerdiği için teşekkür ediyorum... :) Ahmet Ümit ile tanıştık ve tanışmışlık sürmeye devam edecek. Elimde Meromun geçen sene bu kitabı bana vermeden öncesinde aldığım bir kitabı daha var Ahmet Ümit'in. Daha o kitaba geçmeye fırsat bulamadan bu kitabı daha çok merak ettiğim için ön sıraya bu geldi aslında... O kitap tarihi bir hikayeyi anlatıyor, daha da etkili olabileceğini düşünüyorum; şayet bu romanın ardına okuyacak olursam. O yüzden önce bu hikayeyi sindirmem gerektiğini düşünüyorum. :))

Geçtiğimiz hafta kitap okudum, bol bol yazı okudum, olabildiğince ders çalıştım ama bloglarıma birer yazı yazabildim. Bloğuma yoğunlaşmanın, yazabilmemin ve devam edebilmemin haricinde beni engellediğini düşündüğüm, aklımı kurcalayan ve dağıldığıını düşündüğüm kendi düzenimi toparlama uğraşına girdim bir de. Gereksizse Biriktirme demiştim ya diğer bloğumda, ciddi anlamda ona yoğunlaştım... Önce sosyal medyada yer aldığım ama kullanmadığım mecraların kalabalıklığına son verdim. Sonra hep geri dönmeye söz verdiğim ama bir türlü gerekli hassasiyeti gösteremediğim yarım kalmış işleri kaydettiğim yerlerden sildim. 

Sonra dün, kullanmadığım eşyaları başka kişilere sahiplendirmek veya kullanılmayacak durumda ise kullanmaya ısrar etmemek üzerine harekete geçtim. Dolap hesabımı da böylece aktifleştirdim... Severek kullandığım Farmasi ürünlerimi de oradan satabileceğimi düşünerek, kullanmadığım ürünlerle beraber dolap hesabımda bulunabilmesi adına yer verdim... Dolap hesabıma buradan ulaşabilirsiniz, ihtiyacınız dahilindeyse ürünlerimi satın alabilirsiniz...

Son olarak diyebilirim ki; ihtiyacın kadarını biriktir, ihtiyacın kadarını dert et, ihtiyacın kadarıyla hayatına yön ver... Benim gibi bugün durgun musun? Kendine izin ver. Yapabildiğini yap; kitap oku, izlemek üzere kenara ayırdığın filmine odaklan veyahut seni rahatlatan o şeye odaklan. Ama umudu elden bırakma... 

Mutlu haftalar geçirelim inşallah, sevgilerimle. Görüşme üzere... (:

23 Haziran 2020 Salı

Kendimi Aşıyorum - Yıllar Geçerken

;)

8 senedir yazmayı sürdürdüğüm bloğum konusunda, utanmayı ve kendimi geri planda tutmayı bıraktım. Bu sıra bence kendimi fazlasıyla aşıyorum. Bence öyle... =)


Geçtiğimiz haftaya kadar, 5-6 senede 74 kişilik bir beğeniye ulaşabilmiş bir facebook sayfam vardı. Geçen haftanın sonunda, bir haftada en yüksek beğeni sayısına ulaştım; 99 olduk... :)

 Kendi tanıdıklarıma tamamıyla facebook sayfamı duyurursam "ki yapmadığım şey değil", yüzsüzlük olurmuş gibi geldiğinden; beğeni daveti göndermemiştim geçtiğimiz haftaya kadar. Yakın çevreme ve beni okumaktan keyif aldığını söyleyen arkadaş çevremin haricinde, bunu yapmak bir utanç kaynağıydı benim için. Ama bu kuralımı da bozdum. Bozabildiğime sebep olarak size rahatlıkla, utanç duyguma çalışma sağladığım geçtiğimiz 1,5 aylık süreci gösterebilirim; bu yazımda keşfettiğimi söylediğim tekniğin aracılığıyla...


Ben diyeyim, utanmamı gerektirecek unsurlar ortadan kalktı, siz deyin Didem nihayet yapmak istediği birçok şeye adım atmak üzere, ben diyeyim yine "Neuroformat ile" travma haline getirdiğim geçmiş duygularımla yüzleşmeye başladım... Velhasıl, konuşmaya başlasak derinlerinde çok şey var bu durum adına... :)

Kısaca, Kendimi Aşıyorum dedim. Çünkü beni daha da yakından tanıyabilme fırsatı, daha önceden de yüzeysel şekilde yazdığımı gören ve çok az kısmının okuduğunu bildiğim kişilerin de girişimine açıldı. Ben Facebook sayfama birilerinin gelmesini, ben davet göndermiş olsam da, bir nevi okuyacağım olarak görüyorum. Elbette o durum o kadar da net olmuyor. Ama işin en güzel yanı, çok az bile olsa, birileri tarafından görülüyor olmak çok güzel... Hele ki yazdığınızı okuyor ve geri dönüş yapıyorlarsa... 

Şu sıra çok şekilde içsel hesaplaşmalar yaşıyorum, üstte eklediğim yazımdaki konu itibariyle. Ne çok içselleştiriyoruz hayatı, ne çok kişisel algılıyoruz hayatımıza giren çıkanların bize davranışlarını, ne çok umursuyoruz her birini... Biliyorduysam da birçoğunu, farkına vardığım halde hiçbir şey yapamayacağımı zannederken ne kadar zorda imişim meğer diyorum şimdi.

Yeni gelen kişilere, gelecek olanlara da bir merhabam olsun istedim bu düşüncelerimle; şu sıra hem Ekpss'ye hazırlanırken, hem instagram'da diğer "orgulerimizvar" ismiyle açmış olduğumuz hesabımı "yillargecerkendidem" yapıp da gerçekleştirmek istediğim birçok gönderi ve aktiflik derecemi ayarlamaya uğraşıyorum. Örgülerimizi yine orada paylaşmaya devam edeceğim mesela.. En çok fotoğraflarını çektiğim "okuduğum kitaplarımdan" bahsedeceğim, bir çoğunu satmayı da düşünüyorum yine o hesabımdan.. Farmasi danışmanı oldum ben bu sene, o konuyla ilgili paylaşımımı da yapacağım.. Son olarak şahsi hesabımda sadece hikayelerde paylaştığım, yazılarımda da "bloğumda yazısı var bugün" dediğim konuları da yine o hesabımda paylaşacağım... Sizce de kendimi aşmıyor muyum?? (:


Bu yazımı biraz da dediğim gibi blog dünyama yeni katılan kişilerime ve de katılacak kişilere merhaba demek için de yazıyorum... Ben Didem Köse, 28 yaşındayım. Gözlem yapmayı, okumayı, yazmayı çok seviyorum. Bunlardan da önce bu hayatı yaşamayı daha fazlasıyla seviyorum... Son birkaç senede keşfettim ki, yaşamak için "birileri ne der" dememeyi öğrenmek gerekliymiş. Birileri hep söylenir, hep bakar, hep kusur bulurmuş. Söylemelerine de gerek yokmuş, bazen yapmadıkları bile size yetermiş; zamanla dermişiz ki, "Aman dikkat çekmeyeyim!" Oysa hayatı severken bu pek bir yaralarmış insanı! Kendinizden önce birilerini düşünür ve kendinizi tamamıyla yaşamayı unuturmuşsunuz...

Yaşadığınız iyi kötü deneyimler, sizin birikmiş anılarınızmış çünkü; kimsenin hiçbir şey demeye hakkı da yokmuş... =)

Ben Kas Erimesi hastasıyım. İki blog tutuyorum. Biri bu, diğeri "didemingozunden.blogspot.com"... Yazarken hep küçüklüğümdeki iğnemeleri yapacak insanlar diye korktum, çekingen sorgulamalar ve bunu yaparken yaraladığını "sözde" farketmemeler. Bazen çok yaralandım, bazense de aşabileceğimi farkettim. O yüzden bu bloğu hala tutuyorum belki de, kendimi aşmam gereken çok mevzu olduğunun hissiyatıyla. Yazdıkça yaralarımı, yazdıkça kendimi tedavi edebildiğimi, yazdıkça hem motive olup hem de motive edebildiğimi gördüm çünkü. Ben bu durumdan mütevellit memnun ve de kaygısızlaşıyor haldeyim. Bu blog birçok şekilde beni mutlu etti, birçok kez de acılarıma ve sıkıntılarıma şahit oldu. En güzeli, her birinin bir yere ulaştırması gerektiğini kavradım. Kavradığım kadar kavrattırabiliyorsam, öğrendiğim kadar öğretiyor veya farkındalık yaratabiliyorsam ne mutlu bana. 

Kendimin farkına vardığım, utandığım ve korktuğum birçok şeye savaş açmaya devam ediyorum. Ben kendimi aşmaya devam ederken, beraber hayatın gizli ve apaçık olduğu noktaları görmeye beraber devam edelim istiyorum. Önce kendime, utancımı bir kenara bırakıp çabalamaya devam ettiğim için, sonra da benim takip isteğimi kabul eden tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim. 

Sizlere bu düşüncelerimle hoşgeldiniz demek istedim bugün, yeni gelenlere ve geleceklere de merhaba... Oralarda birilerinin olduğunu bilerek yazmak, çok güzel hala... :) 

Sevgilerimle, Didem Köse...

Son sözüm hepimize; 

"Ne istediğini bilmek zorunda olduğunun farkında ol!"

8 Şubat 2017 Çarşamba

Bloğumun Taslaklar Kısmından, Kısa Kısa

Ne zamandır Blogger Taslaklarımda yarım kalan yazılar kafama takılıyordu. Bazen sonraya ertelediğim notlarım olur benim, kimi uzun kimi kısa; bir biriktirir, bir azaltır dururum. Derken şu an 73'ü bulmuş Taslaklarımda yarım kalan yazılarım... Bunlara bir el atma yazısı yazmak istedim. 3 sayfalık taslaklar kısmının en eski taslaklardan başlayıp göz atmaya başladım. En eski taslak halindeki notlarım 2012-2013 senelerinden başlıyor, bu bloğu yazmaya başladığım zamanlardan yani...




Dün bu bahsettiğim Taslaklar bölümündeki notlarımın en eskilerinden 6 yazısını incelerken gördüğüm şey; her birinin sebebini ve yazdığım anlarımı hala hatırladığımdı. Bazısı hala süren ve bazısı bitmiş olan olaylara dair yazmak ve es geçmemek istediğimi fark ettim... Kırgınlık Eseri Bu Yazı, Anlamsız Düşünceler ve Taslak diye başlıklar atmış olduğum yazı taslaklarıma yer vermek ve geçmişte bırakıp çürütmeden şimdiyle kıyaslamak istedim; gelişmelerimi görebilmek için...

Geçmiş, bazen geleceğe de yani şimdinize de ışık tutabiliyor. Ben o yüzden pek bir şey silemiyorum çoğunlukla, sakladığım çok not var böyle... 



Bazen- 10.08.2013;



İçten gelen bir yazı --> Söyleyemediklerim...

Bazen; kırılırsınız, hemde çok kırılırsınız. Önlemler alırsınız bir süre sonra, sırf bir daha kırılmamak için. Hayat öyle yol gösterir çünkü. Kırılan hep benim dediğiniz an, koruma içgüdüsü devreye girer.

Sonra gün gelir, koruma duvarınız yıkılır... Arada aylar da geçmiş olsa, yine başaramadım sanıp korkarsınız önce. Sonra üstüne gidersiniz hayatın, denemek için kırgınlığınızı...

Niye mi anlatıyorum bunları? Kırgınlığımı hapsettiğim duvarı yıktılar bu sıra. Korktum ortaya çıkarmaktan kendimi başta.

"Şimdi kırgınlığımı gözlerimin önüne alıp, kendim için demeye başlayabildim." diyerek devam ettirmek isterdim bu yazımı ama o zamanlar bunu diyebilmem mümkün değildi. Kırgınlığım büyüktü ve etkisi şimdi o zamanki gibi sürmese de hala hatırlıyor ve hatrımda tutuyorum o günleri. 

Kendimiz için değil, bizi kıranlar için yaşıyoruz bazen. Artık bunu iyice itiraf edebiliyorum kendime. Çabalamayı inatla sürdürüyoruz bizi kıranlar için; kırılmaya devam etsek bile, değişen tek bir şey olmasa bile... Çabalamaktan vazgeçme derler ya, olmuyorsa zorlama da derler ama bunu da unutuyoruz. Sabır bir yere kadar dayanıyor, bazıları için ise de kimine sabrımız ölüme dek sürdürülebilinecek cinsten oluyor; eğer sevgimiz ve emeğimiz karşılıklıysa. Ama karşılıksız ve umursanmaz halde iseniz, kendinize dönün ve kendiniz için yaşamaktan vazgeçmeyin! Kendiniz için...

Kırgınlık konusunda diyebileceğim şimdilerde şudur; kendiniz için yaşamayı unutmayın şu hayatta, kırdıkça kırılmanızın sürdürülmesine aylar ve yıllarca izin vermeyin... Her şeyi denediğinize inanıp, kendinize haksızlık ettiğinizi düşündüğünüz yanınıza kulak vermeyi ihmal etmeyin... Yıllar Geçerken öğrendiklerimden biri budur mesela...


Taslak- 10.05.2013


-Kilo Verme Maratonum diye başladığım bir yazı dizim var. 4 yazı çıkartabildim. Devamını getiremedim birkaç haftadır. Nedeni şu ki, kilo verdiğimin pek farkına varamamak. Aldığım Kararlar bozulmadı, ancak yine de bir nebze yol alabildim. Ama kilo vermek konusunda değildi aldığım yol... 

-Bir süredir, birileri üzülmesin diye kendimizi üzmeye karşıyım artık. Kimse üzülmesin, bende üzülmeyim. Bu görüşten yanayım biraz da. Çünkü çok açık ortada ki; üzülen taraf oldukça üzüldüğünle kalmıyor üstüne birçok zararını da görüyorsun. Yakınların üzülüyor, sağlığın bozuluyor. Ki bu sağlığının bozulması, biraz da hastalığımdan ötürü bende mevcut... 

-Hala birileri üzüleceğine ben üzüleyim razıyım diyorum bir yandan. Ancak bir nebzeye kadar artık. Çünkü bazıları bu ihtimamı boşa savuruyor. İnsanlar buldukları en zayıf noktanızdan durmadan vuruyorlar, acımadan... Kararım kesindir ki, bir noktaya kadar üzülmeye devam edecek artık olmuyorsa zorlamayacağım. Ne karşımdakini üzecek ne de ben üzüleceğim.

Öncelikle bu Taslak için diyebileceğim ilk şey, Kilo Verme Maratonum ile ilgili geçen bu dört senede güzel yollar alabildiğim. Geçen 4 senede esas kilo verememe sebebimi çözmüş durumdayım şimdilerde.  Anladım ki; kendim için yaptığım hataların başında, Sabah-Akşam olarak günde iki öğün yemem geliyormuş.  Az yesem de çok yesem de bu sebeple yarıyormuş meğer. Bu durumu sabah-öğlen-akşam diye düzeltip, su içme ve hareket etme durumlarıma da daha çok dikkat ederek kontrol altına alabildiğimde kilo verme amacıma ulaşabildim. Kilo verdiğimi ben bile hissediyorum şimdilerde, görenlerin söylediğinin haricinde...

Birileri üzülmesin diye kendimizi üzmek konusuna gelince, hala aynı fikirdeyim galiba. İlla birileri üzülmesin derken, haksızlık yapmak kendimize de büyük ayıp hala bence. Bazen birileri üzülmesin diye, kendilerimizi kör kuyulara atıyor ve attırıyoruz. Hala birileri üzülmesin ve bizler de üzülmesin kafasındayım. Ama katlanılan şey veya ulaşılacak sonuç iki seçenek için de aynı gözüküyorsa, birilerini üzmek ve bizim de öyle üzülmeyi göze almamız gerekiyor. Birileri üzülmesin derken, bir yalana, bir hataya ve sonu bilinmez bir duruma katlanıyoruz bazen. 

2013 yılı, benim için büyük kararlar alma yılıydı. Ve bu büyük kararlar arasında, kendim adına biriktirdiğim ve sonu hiçbir noktaya gitmeyen bir durum hakimdi hatırlıyorum. Bunu sonlandırdığım seneydi 2013... Üzmedim ve de üzülmedim bu konuda. İkimizden birinin artık yapmasının vaktinin geldiğini hissettiğimi yaptım, sessizce çekildim birinin hayatından... Şimdi olsa yine yapardım diyebiliyorum. Bazı şeyleri göze almaktan korkmamak gerekmiş, hayrını o zaman görebiliyormuş yaşadığı bu hayatın insan...



Anlamsız Düşünceler- 22.01.2013



Şu an odamda yalnız yazarken bu yazıyı, anlamsız düşünceler altında yorgunmuş gibi hissediyorum kendimi. Küçükken çektiğimiz sıkıntıların hepsinin boş olduğunun farkına varınca daha çok üzüldüğümü anlıyorum. Farkına varmamak bazı şeyler için daha doğrudur belki...

Her şeyin daha da farkındaymış gibi hissediyorum bu aralar. Sevildiğimin sevilmediğimin, yapmam gerekenin yapmaman gerekenin ve olduğum kişiden asla ödün vermeden tüm üzüntülere göğüs germekten vazgeçmemem gerektiğinin... Hepsinin farkına varıyorum olanlar çerçevesinde.

Yoruluyorum bu sıra. Düşünceler yoruyor, yapmak istediklerim ama yapmaya uğraşıp yapamadıklarım ve olmasını istediğim ama olduramadığım... Yine en sonuncusu üzüyor hep. Olmasını istediğim ve olduramadığım... Düşünceler basıyor böylece. Dört bir yandan sarıyorlar etrafımı. Aslında uğraştığım çaba sarfettiğim birçok şey olmasına rağmen, sonunda üzülen tek kişi olmaktan alıkoyamıyorum kendimi...

Ataklarımın en yoğun olduğu 2012-2013 senesindeki kendi çıkmazlarımın içinde kafamda oluşan Anlamlı-Anlamsız Düşünceleri yazmıştım ve düne kadar unutmuş olduğum bir yazı idi bu... Çok sıkıntıdaydm, kötü bir durumda idim o zamanlar ve hayatım boyunca olmadığı kadar boşluğa ve çaresizliğe düşmüş hissediyordum kendimi... Olsun istediğim hiçbir şeyi oldurmaya güç bulamıyordum, üstelik çabalamama rağmen. Enerjim düşüktü, kendimi tetikleyecek bu tür yazıları çok yazdığımı hatırlıyorum o zamanlara dair de... 

Çok yoruluyordum o senelerde aslında. Ama bu yorgunluklardan, sevdiklerim ve beni sevdiklerine inandıklarım için pes etmeden çabalarımı sürdürmeye devam ederek kurtulabileceğime inanıyor ve unuttukça da bunu tekrarlıyordum kendime. Şimdilerde bazı zamanlar o zamanlardaki kadar olmasa da, hala yorgun hissedebiliyorum kendimi. Ve üzüntülere kendimden ödün vermeden göğüs gerdiğim zaman toparlanabileceğimin daha da farkındayım şimdilerde. 

O zamanlardan bu zamanlara bana yılmadan destek olanlara da, içimdeki büyütmem gerektiğini düşündüğüm ve büyütmeyi sürdürebildiğim enerji ve yaşama tutkuma da şükrediyorum. Geçmişten bugüne, Yıllar Geçerken, güzel şeyler biriktirdim ve biriktirmeye devam ediyorum. Bu yazı da onlardan biri oldu, iyi ki... 




Taslaklarımda daha nice böyle kısalı uzunlu yazılarım var. Ertelenmiş de olsalar bu üç konu gibi, onların da vakti gelir belki de. 6 yazı inceledim demiştim başta, 3'ü silindi 3'ü de burada işte... Yazmayı istediğim sadece başlığı yazan, içeriği hatrımda ve not ettiğim noktada kalan yazılarım da var daha. 

Yoğun geçen haftanın ardından, Taslaklarımdan notlarımdan söz etmek ve incelemek istedim kendimi. İçimden ne geldiyse, geçmişle şimdinin durumunu inceledim. Gelişme gösterebilmiş olduğumu görebilmek, mutluluk verici benim için. Siz inceler misiniz kendinizi hiç böyle? Ben zaman zaman, çoğunlukla da sıklıkla böyle şeyler yapıyorum kendimce işte. Hepimize de yararı olmuştur umarım diyorum...

Sevgilerimle... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...