Mart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2021 Pazar

Mart'ın Sonu Nisan'ın Başı - Nisan 2021


Bu hafta Mart sonu ile başladı, Nisan başlangıcı ile devam ediyor... :) Nisan bereketiyle bolluğuyla gelir inşallah diyorum ve haftabaşından notlarla başlayıp, size hayatımdan notlar sunarak yazımı tamamlamayı umuyorum... =)


Geçtiğimiz Pazar günü "Pazar Yazısı #76"da yazdığım gibi, aşı randevumuz haftanın ilk gününde idi ve aşı olarak başladık yeni haftaya... Aşı tarihini almayı bekleyen cümlesine sıra gelsin ve şu aşılanmalar başladığı gibi bitsin bir an önce inşallah. Normalleşmeye, eski düzen gibi rahat zamanlarımıza dönmeye o kadar çok ihtiyacımız var ki... =)

Bu hafta yeğenlerim ile annemler burada idi, haftanın ilk günü onları izlemek ve beraber vakit geçirmek yine çok güzeldi... Defnoş git gide büyüyor, Kağanım da gittikçe bilinçleniyor. Onarı böyle görmesi öylesine heyecanlı ve garip bir süreç ki, ne yaşadığımı bazen gece yatağımda iken tekrar düşünüyorum ve hayatımı seviyorum... Çok şükür...

Aşıya gelince, biz sanıyorum ki Çin Aşısı olduk. Ne telefonda ne de hastanede bir seçim hakkı sunmadılar bize. Haftanın ilk günü akşamına idi randevumuz, saat 20.30'dan sonra evden çıktık ve 21.30'dan sonra eve döndük. Annem babam ben; benim engel durumuma sebep olan kronik rahatsızlığım sebebiyle, annemin kronik rahatsızlıkları, babamın da 60 yaş üstü olması sebebiyle vurulmuş bulunduk. Randevumuzu ben almıştım bir gün öncesinde, kendimle başlayıp üstüne annem ve babam adına da aldım işte... :)

Gittik, aşı odası önünde sıramızı bekledik; sıramız geldi, aşımızı olduk ve bize söylenen 15 dakikalık süreyi hastanede bekleyerek geçirdik ve evimize döndük. İlk gün iğne acısı oldu çok hafif, onun haricinde hiçbir yan etki yaşanmadı bizim ailede. Ama aslında bende birkaç gün hafif baş ağrısı oldu, tansiyon düşmesi gibi ama o kadar hafifti ki yok gibiydi diyebiliriz... Bunu da atlattık geçti gitti yani. Bir dahaki aşımızı da 28 gün sonrasına olacağız kısmetse... Bu hafta başından sonra çok duyar olduk ama "gidiyoruz, aşı yok diyorlar" diyenleri. Allahım hepimizin yardımcısı olsun, aşılanmayan kalmasın bir an önce ülkemizde de dünyada da inşallah.... 


Haftanın ikinci günü, Defne hanım ile Kağan bey bizde kaldılar. Dediğim gibi bu hafta buradalardı ve Defnoş'un diş çıkarma sancıları sebebiyle uyku problemi oldu tüm hafta geceleri. İlk Salı günü, sonra Perşembe derken; bizde idi kuzular bazı geceler bile... Çarşamba günü bir kalktık ki, dudağının üstü kızarmış minik kuzunun. Başta emzikle çok kaşıdığı için sandık, ama sonra farkettik; o iki gün çok ateşlenmişti, belki de ateşten oldu dedik... Sonra da Perşembe ve Cuma o ateşlerin sebebi belli oldu, alttan ve üstten diş çıkarmış kuzucuk. =)

Hafta boyu oyunlar oynadık, kendini geliştirdi ve büyüdüğünü daha çok belli eder hale geldi. Kaçıyor, saklanıyor ufak tefek örtü altlarına ve masa köşelerine... Bir bebeğin şu halleri öyle masum ve sevecen geliyor ki; insanın elinde değil, durmadan şükredesi geliyor...

Benim bu sıra şükretmeye çok fazla bahanem var yine şükür ki; hep istediğim gibi bir işe tutundum sonunda. Biliyorsunuz, işim olsun diye uğraştığım Farmasi ekibimi kurma uğraşımdan çok sık bahsediyorum. Kendi ekibimi kurmaya ve işimi sağlam tutmaya uğraşıyorum. Son 4 gündür de içimdeki "yapabiliyor" hissinden ve "hayalini kurduğum şeyi yaşıyor olmanın" hissinden ötürü uykularım kaçmış durumda. Ama şükür içindeyim buna rağmen de... :) 

Orada okuyan birileri var mı? Hayalleriniz için sizleri de ekibime davet ediyorum... =)) Öğrendiğim gibi öğretip; iş hayali olan ben gibi herkese yardımcı olmak isterim. Hiçbir şeye zorunlu değilsiniz; ne üye ücreti ne de satış... Gelin indirim kodunuzu alalım ve ekibimizde sizinle güzel bir iş eğitimiyle Farmasi Altınbaşak ekibimizde beraber çalışalım... =) Bana ulaşmak için e-mail yazabilir ya da instagram hesabımın mesaj kısmından ulaşabilirsiniz... <3  


Ve Mart sonunda bir kitap bitirip başka bir kitaba başlayabildim nihayet... Bu ara az ama öz okuyorum galiba; misal okuduğum kitaba başlıyorum, iki gün sonra elime alıyorum ve bitiriyorum... Kar Tanelerinin Bir Bildiği Var kitabı, bir haftalık süreçte, 3 günlük bir okuma ile bitti mesela. Çok akıcıydı, ama bir o kadar da "bitecek hemen diye ağırdan aldım!" =) Debbie Macomber kitapları birbirine benziyor olsa bile, uzun zamandır okumayınca özleyebildiğim bir yazarmış meğer; bunu da biten bu haftada öğrendim! =)

Kar Tanelerinin Bir Bildiği Var 1000kitap hesabımda da üzerine yorum yaptığım üzere; içeriğindeki pedagog yazar erkek karakterimize "çocuğu olmadığı halde kesin yargıları var" diye kızdığınız, ona kızan kıza hak verseniz de abarttığını kabul ettiğiniz baş kadın karakterimize gelgitli olarak bilendiğiniz bir kitap resmen! (Bu kadar karmaşık anlatmak istedim, daha detaylı kitap yorumumu buradan da okuyabilirsiniz.) =) Alın okuyun derim, değişik bir hikaye olmuş; çabuk okuyup güzel vakit geçirmelik...

Goblin'e başladım, o da Debbie Macomber kitabı gibi olacak sanırım; elime alıp bir iki sayfa okuyup bırakıyorum ama hikaye beni kendine çekiyorsa da tam odaklanma fırsatı bulamadım henüz... Kore dizilerine olan ilgimden bahsetmiştim, en son çok severek izlediğim kore dizisi inceleme yazıma da buradan ulaşabilirsiniz. Goblin'in dizisini gördüğüm halde, kitabını görünce resmen erteledim. Kitabı yavaş okumamın sebebi biraz da Goblin kitabının bir seri olacak olması ama bu çıkan ilk kitabı olması. Şimdi nasıl olacak da dizisini izleyeceğim kitap serilerini bitirmeden? Kafamda deli sorular ama bu tatlı sorun, Allah beterinden korusun değil mi??? =))



Velhasıl, Mart'ı noktaladık Nisan başını da kendi adıma büyük uğraşlarla başlattım çok şükür... Farmasi işimle uğraşıyorum, elimdeki ör sök boyunluğu ikidir beğenemediğim için söktüm ve yeniden örüyorum. İşimi öğreniyorum ve sınırlarımı da aşıyorum... 

Bu ara bende çok değişimler var ama anlatmaya bile fırsat bulamıyor gibiyim, doyasıya yaşamaya çalışıyorum. Misal o yüzden gecenin bu vaktinde bu yazıyı yazıyorum. İş eğitimlerimiz saat 12'ye doğru idi bitti bu akşam, dün de öyleydi. Ben bu yoğunluktan pek memnunum ve olur da kısa zamanda alışır isem bu konuda detaylı bir yazı da yazmak istiyorum. Başlığı, "Farmasi İşim Ve Ben" olacak... =)

Bir dahaki yazımda görüşene dek, kendinize iyi bakın. Orada olduğunuz için çok teşekkür ederim, iyi ki beni okuyorsunuz. Sevgilerimle... (:

25 Nisan 2020 Cumartesi

Kabullenme Meselesi - Şubat&Nisan 2020


Ne zamandır yazıya dökmek istediğim hislerim ve düşüncelerim ile dolu halde karşınızdayım bugün... En son bu konudan bahsetmek istediğimi belirteli bir aydan fazla oldu aslında. Ama ne hislerimi dökebilmesi kolay oldu ne de bunu yazmak için tam yeri diyebileceğim zamanım...


Buradaki instagram paylaşımımda bahsetmiştim önce, kabullenmek durumunda kaldım diye; yeni bir eve taşınana dek, "zamanla bir gün yeniden ayağa kalkmamın çok zor olabileceğini de kabullenmek durumunda kaldım." diye... Bloğumda yazacağım bu hislerimi demiştim sonra, çünkü bu basit bir kabullenme değildi benim için ve öncekilere hiç benzemiyordu da. Bu ana dek birçok şeyin farklı birçok açıklaması ve yönü olabileceğine dair bir farkındalığım oluştu çünkü zamanla.


Girişten asansörlü bir eve taşındığımız süreçten bahsediyorum. Söylemesi zor olsa da, bir gün ayağa kalkamayacağım ihtimalinin varlığını da kabullendiğimizde çözüm yollarını aramaya başlamıştık. Şimdi yeni evimizde oturmaya başlayalı yaklaşık iki ay olmakta ve geç de olsa bu yazıyı da yazabiliyorum ya, inanın hala bir yanım "şaka bu galiba" diyor... 


Kabullenme olgusu öyle zorluymuş ki, sonrasında farkettiğim üzere 8 yılın ilk yarısı boyunca kasılmalarımdan sonraki tüm değişimlerimi her bir şeylerle bağdaştırmaya çalışmışım...

Ortaokulun öncesinde olduğum kas uzatma ameliyatımın olumsuz etkilerini 3 yılda atlattığımdan bahsetmiştim ya, ilk karşılaştırmam o deneyimimizle ilgili olmuştu. O zamanlarımı bu hayat hikayem yazımda da anlatmıştım… İnsan karşılaştırıyor, acılarıyla çelişiyor, zorluklarını hesaplıyor ve eşit olması için çok umut bağlıyormuş meğer. İlk zamanlar hep kendime "3 yıl ya! Hele bir 3 yıl daha geçsin, o zaman boyunca toparlanır da sonucunda yine kalkarım ayağa..." demiştim. Sonuç hep aynı olsa da olmasa da, en güzel yaşayarak öğreniyor insan...



Bir önceki oturduğumuz evimizin girişten asansörlü olmaması büyük bir sorun haline gelmişti, benim ilk atağımı geçirdiğim 2011 Kasım ayından sonra... Olabileceğini hiç tahmin etmezdim, özellikle son 2-3 yılın ardına ama üstte bahsettiğim instagram paylaşımımda; "Şimdiki evimiz girişten asansörlü, duyanlara duymayanlara güzel bir haber olsun; hayatla yeniden iç içe olabilmem adına bir adım attık biz." diyebildim bu sene, çok şükür ki... :)

Zaman gösterdi ki bu hastalık, hiç olmaz dediğimiz noktada bize büyük sorunlar yaşatabilirdi. 3 yıl değil belki 5 yıl, belki de 10 yıl sürebilirdi atağımın etkisi. Ama az ama çok yan etkileriyle sürdü de üstelik. Her durumda da hep başa çıktığımı düşündüğüm gibi, belirsizlikler içerisinde de en güzel umuduma sarılarak tutundum da anlar boyunca...

Bir süre beni o "3 yıl" umudu tuttu ayakta. 3 yıldan sonra 6 yıl olana dek ise, "sonuçta o ameliyattan daha ağır bir durum, elbet daha uzun sürebilir de" diye tuttum kendimi... Ama 7-8 yıl olduğunda, bir şeyler değiştirmeliyiz ve geliştirmeliyiz kendimizi demeye başladık ailecek. İşte o devrede ev değiştirme mevzumuz da ortaya çıktı. 2-3 senedir o kadar çok konuşulur ama imkânlar oluşturulamaz hale geldi ki, olacağına dair umudumu bitirmeyi sıklıkla düşünür hale geldiğim de oldu zaman zaman...


2018 senesinde bir gece idi, bir film izledikten sonra çok ağladığımı hatırlıyorum; onu takip eden birkaç gece boyunca da ağladım, ne değişecek ne de gelişecek bir durum var ortada diye. O film bana o kadar kendimi izliyor gibi hissettirmişti ki o esnada. Umuduma yeniden kuşanmak aklıma gelene kadar, kabullenmek aklımın ucundan geçmemişti o zaman da işte... Ama ondan sonra durup düşündüm ve ihtimallerin tam karşıt durumlarını hiç hesaba katmadığımı fark ettim. Evet, hesaba katmak istemediğim yanların da farkında idim aynı zamanda… :) İnkar zamanlarımı yer yer zorlu atlattım böyle, ama bunun sonucunda atlattım ben de..


Benim olmazsa olmazlarım ile umuduma tutunacağım derken olduramadığına içerleyen yanım çelişiyor ve beni zorluyordu. Sonunda kabullenmeye başladım; bir gün ne olacak neler bitecek kimse bilmiyor, ama ben tek bir olguyu düşünürken kendimi tüketiyorum. Diye... Kesin yargı %100, olurlara bakmak %0 idi benim için. Oysa bu bile dünyanın sonu olmamalıydı benim için. Her türlü ihtimal yaşandıkça kabulüm, bu konuda da zamanı geldiğinde başka çıkış yolları aramalarım mümkün olmalıydı… Büsbütün kabullenme değil tabi hala, olmuyorsa da “olsun” diyebilmeyi bilebilme gerekliliği bu işte. Velhasıl buna da şükrediyorum şimdi…


İnsanı kendi yoruyor bazen işte... Bugün olmuş hala herhangi bir durumda kendimi çok kesin hükümlü buluyorum, tek ve düz çizgide ilerleme heveslisiydim bu konuda resmen. Zor olduysa da, bir gün belki de hiç eskisi gibi ayağa kalkamayacak olmamın beni kötü hissettirmesiyle de başa çıktım. Bunların sonucunda önlemleri alabildiğimize inanıyorum. Tekerlekli sandalyeyi kullanmayı kabullendiğim gibi, ikinci ihtimalde ayağa kalkamayacağımı kabullenmem daha da zor olduysa da oldu işte… :)




Zorlu da olsa mantıklı bir adım attık biz diyorum yani... Geçmişte yaşadığımız tüm tecrübe ve zorluklar, bu kabullenmeleri gerektirdi işte. Bir gün ayağa kalkarım veya kalkamam; hem benim çabama hem de Allah’ın takdirine bağlı bu iş tabi ama dünyanın sonu değil, yine de bulabilirim hayata devam edebilme gücümü (artık biliyorum). Ciddi anlamda bir tedavisi bulunmamış hastalıktan ve de kasların bir türlü verimli işleyememesinden bahsediyoruz benim hastalığımda sonuçta. Kasların zayıf düşmesi çok kolay da, güçlenmesi pek zor zira…

Zamanla bir gün yeniden ayağa kalkamayacağımı kabullenmek zorunda kaldım, bunu kabullenmese idim “bir önceki evimizden ayrılmamızı da gerekli göremezdim”. Evden desteksiz çıkamaz hallerimden, imkanlarımızın olduğu bir eve sahibiz ama şimdi. Olur ya -havalar güzelleşince ve dünyanın içindeki zorlu bir virüsle savaş hali atlatıldıktan sonra- kendim dışarı çıkmak istersem, akülü sandalyeme bindirmeleri yetecek şimdi. Bu bile büyük bir nimet bizim için artık…


Bazen bunun olabileceğini bile hiç düşünemezdim. Yeniden bir ev sahip olabilmek mi, hem de girişten! Bunu en çok ailemin sırtında o merdivenleri indirilip çıkartılırken yürekten diliyordum. Çünkü bir gün ya onların gücü yetmeyecekti, ya da benim solunum veya diğer grup kaslarımdan biri iflas edecekti. Ki her iki durum da bizim için en kötü senaryolar idi.


Kabullenmek dediğimde kötü gelebilir de, aslında ciddi anlamda kötü değil ya! İhtimalleri bilmek ve benimsemek neden kötü olsun? Olumlu yanları bildiğimiz gibi, olumsuzu da kabullendiğimizde hayat daha kolaymış mesela! Bu düşeceğinizi bilerek ilerlemek gibi de değil, düşebileceğinizi tahmin ederek elinizden geldiğince düşmemek için uğraşmak bu... Düşmeyeceğinizi hesaba katmayı reddederek kendinize her koşulda zarar vermek olası iken, ihtimal dahilinde tutmak daha akıllıca geldi bana sonunda…

Tabii ki konuşurken ve yaşarken, “bir gün ayağa kalkamayabilirim”i ön planda tutarak hareket etmiyorum. Kasları olabildiğince aktif tutmaya ve gücünü korumaya devam ediyoruz, ailem ve fizyoterapistlerimle. Gelgelelim; bir gün mutlaka ayağa kalkacağım diye düşünerek, olası önlemleri almadığımız her an yaşadığımız tüm zorluklar moralimizi de bozar oldu, bizi zora sokup epey zarar verir de olmuştu. Kabullenme Meselesi de bu noktada meydana geldi zaten…


Hayat günlüğüm olan bloğumda bu konuya yer vermek ve bu gelişmemi kendimle de sizlerle de paylaşmak çok önemliydi benim için ama tüm bu süreçleri tam olarak anlatmak da bir o kadar derinden olmalı ve tam istediğim gibi olmalıydı.
Çünkü ben yazdıkça var olduğumu, deşarj olduğumu ve mutlu olduğumu hissediyorum. Yaşadıklarım bana “bir gün” demeyi gerektirdi; her ihtimali düşünmem gerektiğini de, umudumu hep kalbimde taşımayı unutmamam gerekirken sımsıkı inancımla hayata tutunmamı da o öğütledi. İnstagram paylaşımımda bu konu hakkında söylediğim son cümlemle veda etmek istiyorum bu yazıma, çünkü bence bu konunun en yerinde son noktasıdır kendisi;

“Son günlerde bir iyi ki’m daha var, esasında bugünleri iyi ki geçmiş anılarımızla yaşıyoruz; geçmişini bilmek güzel, zira günü gelince illa ki hepsi bizi bugünlere kavuşturmak içinmiş diyebiliyoruz işte.”

Sevgilerimle, Didem Köse… :)


13 Mart 2020 Cuma

Bursa 18. Kitap Fuarı - Mart 2020


Mart ayı geldi, bir hafta sürecek olan  kitap fuarımız açıldı yine. :) 2 sene öncesine kadar iki senede bir gidebildiğimiz fuarımızı, 2 senedir rutin olarak ziyaret edebilir haldeyiz şükür ki. Hal böyle olunca, kıyaslama yapıyorum tabii ki; bu sene fuar, geçen seneye nazaran daha iyi indirimlerle dolu idi. Hem de kitaplara gelen onca zamlara rağmen... =)

Bursa Kitap Fuarımız bu sene 7 Mart 2020 Cumartesi günü açıldı, 15 Mart 2020 Pazar günü de sona erecek yine. Genelde son günlerine yakın gidebilirdik biz, bu sefer ikinci gününde ziyaret edebildik ve geçen seneden de güzel kampanyalarla karşılaştık yeğenimle... :))



Bu sene Kağanım benden de hevesli idi neredeyse, geçen seneden beri okuma yazma biliyorsa da okuma bilincine bu sene daha yakın durumda bence... 14 Şubat 2020 - 1 Mart 2020 aralığındaki Antalya seferimizden döndüğümüzde, fuara gidebilmek için beni beklediğini söylemişti. Yetiştiğime seviniyordu kendince, gidebileceğimize seviniyordu. Beni ise en çok, beni kitaplarla ve beraber geleneksel haline getirebileceğimiz fuarla da benimsemesi çok mutlu etti! =) 

Velhasıl, her sene Kitap Fuarı gezime eşlik eden bir kişim daha var artık; geleneksel ziyaretlerimize eşlikçi aldım onu da, sevgili yeğenim Kağanım... :) İki numara yeğenim de yolda! Kağan, ilk defa bebek arabasında fuara katılmıştı 2013 yılında. İkinci yeğenim de dünyaya geldikten bir sene sonra bizimle olur bence. ;) O da doğsun ve aramıza katılsın da sağlıcakla ve hayırlısıyla... =)

8 Mart 2020 Pazar günü, yeğenim babam ve ben güzel gezdik ve eğlendik fuarda. Kağanımın bütçe kontrolü bende idi ve fuar gezerken onun da aldıkça alası tuttu. Ama ikimiz de 60'ar TL harcadık da çıktık o gün fuar alanından. Kağanım 10, ben 11 kitap aldım... Bizi epey bir süre idare eder, bu kitaplarım haricinde bekleyen kitaplarımın da var olduğunu düşünürsek; haydi haydi yeter valla birkaç ay boyunca... :))


Gelelim fuar alışverişlerimize; üstteki kitaplar benim aldıklarım, yeğenimin aldıklarını fotoğraflamadım. Ama en güzel kampanyaların baş sırasında çocuk kitapları vardı gördüğüm üzere. Can Yayınları standına yoğunluktan yaklaşamadık ama yine %30 indirim vardı Can Yayınlarının yine. Yapı Kredi Yayınları'na da çok bakamadım kalabalıktan ama internetteki kampanyalardan ayrı gelmediği için o stanttan kitap almayı tercih etmedim de... İş Bankası Yayınlarından daha çoğunlukla kitap aldı yeğenim. Ki özellikle İş Çocuk Klasikleri birkaç aydır en çok okuduğumuz ve en severek okuduğumuz yayın dizisi şu an! :) 


Üstte kolaj fotoğrafında ortada yayınevlerine göre ayırdığım üzere de, ben sadece 3 yayınevinden kitap alışverişi yaptım; Destek Yayınları grubu, Pegasus Yayınları ve Martı Yayınları... :)


Destek Yayın Grubunun bu sene de standının %50'lik bölümünde, 5 TL'lik kitapları vardı. Üstte sıra sıra dizilmiş en kalabalık kitap topluluğu 5 adet ile Destek Yayınları'ndan yaptığım alışverişti;

1.) Penceremde Kuzey Rüzgarı - Daniel Glattauer (Devam kitabı "Dalgaların Yedincisi" ile beraber 5 TL tutarına tabi idi) =)
2.) Yarım Kalan Bir Türküdür Sevgi - Sevim Kahraman
3.) İris - Meltem Yılmaz
4.) Başkalarının Hayatı - Amy Grace Loyd

Ben yeni yazarları da, arka yazısını beğendiğim kitapları okumayı da tercih ediyorum. Geçen sene daha çok önceden okuduğum yazarlar da vardı da, bu sefer daha çok yeni kitaplara ve yeni hikaye tarzlarına şans verdim diyelim...


Pegasus Yayınları'ndan 2 kitap aldım ama stand önünde birkaç dakika daha fazla dursam, çok şans verilesi kitaplar vardı; Fantastik kitaplar alanında da, edebiyat romanlarında da 14.90 TL kampanyası vardı... Ki Pegasus Yayınları en sevdiğim yayınlarındandır, elimden bıraktığım çoğu kitabı ilerleyen aylarda okumak isterim doğrusu. Aldıklarıma gelince;

1.) Kleopatra'nın Kızı - Michelle Moran ; Tarihi bir roman olduğu gerekçesi ve konusu gereği aldım. Bu kitap öncelikle anneme aldığım bir kitap ama, sonrasında ben okuyacağım. Kitabın konusunun gerçekten Kleopatra'nın varisleri, yani evlatlarından bahsedildiği yazıyordu. Okuyup göreceğiz ama bu kitaptan umutluyum da ne yalan söyleyeyim...
 
2.) Kumdan Hayaller - Dorothea Benton Frank ; Bu kitabı da kendime aldım, bir genç kızın ailesinin geçmişiyle bir şekilde yüzleşmesini anlatıyormuş. Böyle anlatınca birçok kitapta okuduğumuz hikayelerin ortak konusu gibi görünse de, bu kitabı da kendime aldım. Uzun zamandır bu tarz kitaplar okumadım, varsa yoksa tarihi kitaplar elime geçti; çoğu da Kleopatra'nın Kızı gibi tarih değil, savaş tarihi üstelik. Fantastik kitapları da özledim bu arada ama elimdeki kitaplar bitmeden merak ettiklerime de yönelemiyorum tabii... :)


Ve Martı Yayınları... Çok uzun zaman olmuştu Martı Yayınları'na yanaşmayalı. Bir zaman çok değilse de takip edip okumak istediğim kitaplarını sıralamıştım. Fakat çok az kitap okudum Martı Yayınları'ndan. Bu yayınevinin standında da 3 Kitap 20 TL kampanyası vardı, hem eski hem yeni baskılar olmak üzere...

1.) Profesyonel - Danielle Steel ; Ne zamandır okumak istediğim ve merak ettiğim bir yazardı, fırsattan istifade tanışma kitabımız olacağını umarak en merakımı uyandıran hikayesini aldım kendime...

2.) Sana Söylemediğim Her Şey - Celeste NG ; Amazon'da en iyi kitap seçilmiş, buna dayanarak aldım öncelikle elime. Sonrasında da stand görevlisi gerçekten güzel bir kitap olduğunu söyledi. Hal böyle olunca şans verdim ben de. 

(Fuarları gezmeyi stand görevlileri ile kitaplar üzerinde konuşma fırsatından ötürü de çok seviyorum, biliyorsunuz değil mi? O stand görevlileri bazısı orayı sevdiğinden, bazısı da gerçekten satmak uğruna duruyorlar orada. Ama görüyorsunuz hangisi kitapları seviyor, hangisi zorunluluktan duruyor. Yanaşacağınız kişiyi düşünmenize gerek bile kalmıyor...)

3.) Sonsuza Dek, Şimdiki Zaman - Suzanne Corkin ; Birçok hastalığın atıfta bulunulan ve nöroloji biliminin sarmalında en fazla sonuç doğuran vakalarından birini anlatıyormuş kitap, Henry'nin vakası... Suzanne Corkin bir nörologmuş. Bir hastalığın tedavi süreci ve o hastalıkla başa çıkan gerçek bir nöroloji doktoru hastasını anlatıyormuş kitapta... Kurgu değil, baştan sona gerçek bir vakadan yola çıkılarak; insan beyninin fonksiyonlarına dair diğer vakalara da ilham olan bir vakadan bahsediliyormuş. Merak ediyorum doğrusu ama bu kitabı da okumaya daha çok var şimdilik...


Gelelim benim şu an okuduğum kitaba; İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra'da Büyük Baskın diye adlandırılan bir dönemin anlatıldığı, "Kırmızı Şemsiyeli Kız" kitabını okuyorum. Ne kadar kaçarsam o kadar tutuluyorum şu sıra savaş tarihi içerikli kitaplara... Arkadya Yayınları'nın bu tarzda okuduğum, sanıyorum ki üç veya dördüncü kitabı bu... Bu da diğerlerinden bir farklı gerçi ama bakalım okuyup memnun kalacak mıyım? :)

Artık "okudum" yazılarında ve bilimum bana dair diğer yazılarda yeniden görüşmek üzere diyerek, bu yazımı burada sonlandırıyorum. Anlatacak bir sürü anım var yine ama halim yoktu belki de, diliyorum önümüzdeki günlerde onlara da yavaş yavaş değineceğim.
O zamana dek sevgimle kalın... Görüşürüz. (: 


8 Mart 2016 Salı

Haftasonundan Kalanlar (05.03.2016-06.03.2016)

Bu haftasonu hem deli hem de dolu idi. İçimde hem hüzün hakimdi, hem de kalabalıkla bunu kapatabiliyor olmak beni mutlu etti. İnsan her iki şeyi de aynı anda yaşayabiliyor ya hani, nasıl garip ve deli dolu bir his diye düşündüm durdum. Şimdi ile geçmiş arasında gidip gelmediğim bir Mart ayı geçmedi 6 senedir. Mart ayı haricinde geçirdiğim diğer aylar da böyleyse bile, Mart ayı hala bir başka...


Bu haftasonu annemin günü vardı, akraba günü. Değişen hayat koşulları altında, eskisi kadar görüşememenin yolunu bizim bayanlar bu şekilde çözebiliyorlar diye düşünüyorum. Görüşemedikleri zamanlar da olsa, günden güne görüşüyorlar en azından... :)

Aslında günleri hafta içinde oluyor normalde, ama Annemin İstanbul'daki teyzesi Ayşe teyzem (Sol üst resimde, annemin yanında) gelebilmek için, Cumartesi'ye aldırdı bu seferlik. Hem akrabalarla görüşmek için fırsat yakalamış oldu böylece, hem de hasret giderdik 2 gün boyunca... Biraz da bu sebeple daha da dolu geçti belki de, Ayşe teyzem gelince akraba gününün bir kısmı bitti sonrasında da bir diğer kısmı başladı yengemlerle ve Ayşe teyzem ile beraber... :)

Akraba günü dediğimiz şey bir nimet zamanımızda bence, sürdürebilene helal olsun. Üst fotoğraflarda, bir gece önceden gelen Ayşe teyzem ile annemin ve Sakine teyzemin son olarak çörek hazırlıkları hakim ve de alt kısımda da keyif çatma fasıllarımız.... Annem gün hazırlığı veya misafir hazırlığı yaparken yanında bulunmayı çok seviyorum. O telaş içerisinde iken müzik açmayı ve yer yer de ona yardım edebilme fırsatını elde edebilmeyi seviyorum. Bu haftasonu bunları dolu yaşadım yine ve "ihtiyacım olan şeyler ne kadar da küçük şeylermiş." dedim.



Cumartesi günü sabahtan öyle bir telaşımız vardı ki, yetişti yetişmedi telaşı. Ama nihayetinde herkes gelmeden önce tüm hazırlıklar bitti ve yetişildi güne. Gelen geldi, sofra kuruldu, çay faslı ile sohbetler de başladı. Bu sohbet arasında geçmişi de düşündüm, o an'ı da, geleceği de... Şöyle dedim; 
"Geçmiş dediğim beni bugüne taşıdı, unutamam elbet, anı oldu her biri an'ı. Ama şu an da beni geleceğe taşıyacak ve ben şu an'a da ileride geçmiş diyeceğim; Yıllar Geçerken olacak tüm bunlar... An yine daha değerli geldiyse bile, geçmişin de bir değeri var hala, an kadar değeri kalmamış görünse bile..."

İnsan unutamıyor, alışıyor da canını yakan anılarını da içini ferahlatan anılarını da düşlüyor yer yer. Ne şimdiyi beğenmediğimden ne de geçmişi unutmak istediğimden. Sadece Mart olunca, içim hem acıyor hem de değişik bir gerçeklik kaplıyor daha çok içimi. Böyle işte...

Bunları yazmasam olmazdı işte. Üst resimdeki kitap, hala okumaya devam ettiğim Efe Moral'in kitabı Dido idi. Bu sıra kitap bitiremez olduysam da, okuyorum çok şükür....


Ve günün sonunda, gün bitti ve bunu da atlattık pozları verdik annemle; maşallah bize. Bir kadının daveti varsa, ne kadar da emek harcamak zorunda, annemden ve ablamdan dolayı yakından takip etme şansını elimde barındırıyorum hep şükür. Temizliği, alışverişi, ne yapacağım, nasıl yetiştireceğim stresini ve o sırada da ne kadar koşturduğunu gördükçe, "kadınlarımız işte" diyorum. Tek istedikleri güzel tavırlar, anlaşılmak, değer görmek, kıymet bilinmek. Onlar bize ve çevresine emek verenler, emekçi kadınlarımızın günü bugün. Baş emekçimin de tüm emekçi kadınlarımızın günü de kutlu olsun.... 

1857 yılında, ABD'nin New York kentinde bir dokuma fabrikasında çalışan 4000 kadın işçinin haklarını ararken çoğu kadın 129 işçinin can vermesiyle sonuçlanan olayla bugünün tüm dünya olarak anma günü ilan edilmesine sebep olan işçilere de, Allah rahmet etsin...



Ve Pazar günüm; gündüzü film izlemek ve örgü örmekle, gecesi de bu usb kablomu iple sarmak ile geçti bu haftasonu. Kabloyu sarmada örme tekniği bir çeşit düğüm tekniği; ipi kablonun üzerinden çapraz tutup, açılan kısımdan da ucunu alt kısımdan geçiriyoruz ve bu düğüm işlemini kablonun tamamını sarana kadar sürdürüyoruz. Anlatamamış olabilirim; ben buradan baktım ve resimlere bakmam da yetti. Çok da zevkli geldi, acaba kulaklığımın kablolarını da mı örsem diyorum şimdi de. Benim kablomun koruyucusu sıyrılmaya başlamıştı ve temassızlık yapıyordu. Şimdi temassızlık da yok, kablonun yırtılma durumu da... Tavsiye ederim örmesi de çok zevkli... :) 

Ayrıca hep diyorum; sadece tüketen değil üretici de olmak lazım, gelişmek ve dinlenmek için. Babam üst resimdeki kabloyu ben örerken kendisi yorulmuş da olsa, ben halimden çok memnundum o anda ve şu anda. Arada değerlendirme yapmak gerek. Eskiden her eşyamızı ilk bozuluşunda atmazdık, bu geleneği sürdürmek içimden geliyor belki de. Bu zihniyet bazı konularda hem işime yarıyor hem de hoşuma gidiyor...

İşte böyle geçti bir haftasonu daha; şükürlerle, anmalarla ve değerlendirmelerle. Güzel günlere, sevgilerimle... :)

1 Mart 2014 Cumartesi

Bahar Mı Geldi? -Hayır Henüz Değil...


Bu yazıma başka başlık bulabilir miyim bilemedim. Bu bir Mart'ın gelişini daha konu edindiğim bir yazı. 4 senedir benim için Bahar mevsimi Nisan ayında geliyor. Sebebine, yazımın devamında yer vereceğim...


4 senedir Mart ayının gelmek üzere oluşuna, psikolojik veya fizyolojik tepki verir oldu vücudum. O kadar alışkanlık olmuş olmasına rağmen bu durum bende, yine de anlam veremiyorum aslında bu duruma hala... Mart ayının başına doğru, hep içime bir huzursuzluk konuyor. Tabii son durumumu buna bağlamıyorum, o çok başkaydı. Kullandığım tedavi amaçlı ilacı kullanmayı bırakınca; göğüs sıkışıklığım da, huzursuzluğum da, dikkat bozukluğum da, uykuya bağlanmamın şiddeti de geçti...

4 yıldır Mart'ın gelişini kabul edemeyişim, 4 sene önce Mart'ın ilk haftasında kaybettiğimiz dostumdan ötürü. Gerçek bir dostu yitirirseniz, hayatınızın bir kısmını yitirmiş gibi olursunuz, böyle söylüyorum artık. Ben bunu öğrenmiştim o zamanlar... Mart'ın gelişini bir türlü kabullenemedim o zamanlardan beri. Her Mart geldiğinde sanki yeniden o zamanları yaşayacakmışız gibi gelir bana, bir tedirgin olurum. Somut anlamda yaşamıyorsak da, ben Mart'ı bitirene kadar yaşıyorum o zamanları her sene...

Bir Mart daha geldi işte, hüzün dolu bir Mart daha... Ama bu Mart'ın bir sene içinde geçiş evresi olarak varolmuş olması, hayatımın bir rutini artık kabullendim bunu. Garip bir kabulleniş, kabullenmesi zor ama mecburi... Mart'ın başları benim için, her zamankinden daha çok hatırlamalar ile geçiyor. Bu Mart da öyle geldi yine...

Bu 4 senede öğrendiğim çok şey oldu. Bir dostu kaybetmenin, yaşanan güzel hatıraları daha da canlandırdığını ve dostun hiç unutulmadığını... Beraber büyüdüğünüz dostla beraber, aslında küçüklüğünüzü de gömüyorsunuz bir bakıma... Ve düşünüyorsunuz ki, herşey yakındır o andan sonra size. Hayatı daha gerçekçi yönden de ele almaya başlıyorsunuz. "Anı Yaşamanın Önemine" vurgu yapardı son 1 senesinde dostum. Şu bir gerçek ki; ben ondan sonra "Gerçekten Anı Yaşamayı" da öğrendim...

Ve son olarak, zor oldu bu cümleleri edebilmek elbette. Ama bir gün hepimizin yerinin toprak altı ve öteki dünya olduğunu bilmek, biraz ferahlatıyor işte. Ama bir tek şeyin hiç yitip gitmeyeceğini öğreniyorsunuz zamanla; Özlem... Özlem bitmiyor, hep ama hep artarak devam ediyor... Benim, ailem ve arkadaşlarım için bu kadar zorken bu şey, ailesi için daha zor biliyoruz. Allahım cümlemize sabır versin böyle zamanlarda. Özlem, bir yıl dönümü daha gelirken katlanıyor işte...

Velhasıl bu yazıyı yazmak geldi içimden bir Mart daha başlarken. Bahar mı geldi dersiniz? -Benim için henüz değil... Ama Mart ayı geldi, günler çabuk geçiyor. Umarım bol hatırlamalarla ve anmalarla geçecek bu ay da... Aslında hatırlamak da bir lütuf bizlere, hele güzel insanlarla yaşanmışsa güzel anılar... :)

Mutlu bir ay diliyorum hepimize. Sevgilerimle...

* Resim alıntıdır. Arkadaşımın resmini eklemek istemedim bugün. Onun yerine bu beğendiğim tablonun resmini paylaşmak istedim. Olduğunca, alıntı yapmamaya gayret etsem de bazen oluyor işte. Sahibinin kim olduğunu bilmiyorum bu tablonun, araştırdım ama bulamadım da maalesef...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...