Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2024 Cuma

Filmi Olan Kitaplar #13 - Not: Seni Seviyorum

 

Filmi Olan Kitaplar Serimin 13. yazısı "Not: Seni Seviyorum" adlı kitap ve film... İyi okumalar dilerim. :)

Ben bu yazı dizimde Filmi olan kitapları okuyup ondan sonra filmlerini izliyor ve yorumlarımı yazıyorum. Birçok kişi kitaplar daha iyi, filmler hiç iyi olmuyor dese de; kitabı yorucu olup filmi daha eğlenceli olan da çok kitap okudum bu seride. Tam tersi durumları da gördüm ve eleştirdim tabii. Ne yazık ki bu seride de dengeli bir durum yoktu, denge çok çok sarsılmıştı. Detayları yazımın devamında bulabilirsiniz... (:

Bu serimin önceki yazılarını da okumak için buraya tıklayabilirsiniz... 




Not: Seni Seviyorum adlı kitabın yazarı Cecelia Ahern... 2003 senesinde çıkmış bu roman, gerçek hayattan uyarlama mı değil mi onu bilmiyorum ama benim için konusu ve anlatımı gereği çok başarılı bir hikaye idi. Kitaba puanımı soracak olursanız, hem anlatımına hem de hikayenin gidişatına kesinlikle 10 puan veririm. :) Tek puan dahi kırmadan...

Kitabın çıktığı sene değil ama filminin çıktığı sene öğrenmiştim ben bu kitabın varlığını, sene 2007 idi. Film çıktığı zaman çok konuşuluyor ve çok övülüyordu.  Filmde de yayınlandığı çok akşam oldu, o akşamlardan birinde tamamen izleme fırsatını buldum ben de. Övüldüğü kadar o zaman da beğenmemiştim ama sinir olduğum çok karakter vardı filmde. Gerek oyuncular gerekse de hikaye gidişatı, romantik bir aşk hikayesini anlatmaktan çok uzaktı. 

Bunun sebebini meğersem çok zaman sonra, bu sene öğrenecekmişim; kitabını okuduktan ve uyarlandıdığı hikayenin aslıyla yüzleşince. Önce hikayenin aslını anlatmam lazım o zaman. 


Kitaba göre;


Holly Ve Gerry, çocukluktan beri tanışan iki arkadaş ve uzun zamandır da aşk yaşayan iki sevgili. Öyle tutkuyla bağlılar ki birbirlerine, kavga ettiklerinden sonra bile ayrı kalmaya dayanamıyorlar. Çok kavga edip anlaşamadıkları zamanları da olsa, onlar ayrılmak nedir bilmemişler; 9 yıl boyunca. Bu 9 yıl, evli kaldıkları süre. Holly 30 yaşına girmeden 1 sene kadar önce Gerry'nin beyninde tümör olduğunu ve maalesef tedavi için geç kalındığını öğreniyorlar.

1 senelik yaşam mücadelesinin üstüne, Gerry ölüyor. Aslında biz kitabı zaten Gerry ölmüş iken okumaya başlıyoruz. Evet, filmde de böyle... Ama kitapta daha hikayeye odaklanmak mümkün, filmde ölen kişinin değerini herkes adına geçtim; Holly için bile tam olarak anlatamıyor... O duygu maalesef verilememiş.


Kitaba göre diyordum; kitapta Gerry öldükten sonra, anılarla ve aşkla dolu geçmişlerini unutmak istemeyen ve sevdiği adamsız yeni geleceğine isyan edip anlam veremeyen Holly'nin hikayesini okuyoruz. Holly 5 kardeş, Gerry ile erken yaşta evlenmiş. Çok iyi bir kariyer kuramamış, çok kez iş bırakmış ve son işini de Gerry'nin hastalık sürecinde eşine bakım vermesi gerektiğini için bırakmış.

Holly'nin iki, Gerry'nin de bir yakın arkadaşı var ve Gerry'nin arkadaşı Holly'nin arkadaşlarından biriyle evli. Gerry'nin Holly'ye ettiği bir söz varmış, "senden önce ölürsem, ben yokken yapman gerekenlerin listesini çıkarıp atmalıyım sana" diye. Bir tartışma esnasında, Holly'nin sakarlık ve de umursamazlığına karşı edilmiş bir sözmüş bu. Bundan arkadaş grubunda da bahşedilmiş...

İşte Gerry, ölüm döşeğinde iken bu listeyi hazırlamış ve 30. Yaşından önce ulaştırmak üzere Holly'nin annesinin evine tüm mektuplarını göndermiş. Holly, 2 aylık bir yas sürecinin sonunda annesinin geldiğini unuttuğu postasını haber vermesiyle gidip alıyor mektuplarını ve pakette 1 yıl dolana kadar her aya bir mektup var. Tek kural var, mektupta yazanlara uyulacak ve her ay başında bir tane açılacak.

Bu mektuplar sayesinde; Holly'e baş ucu lambası almasını, kareoke korkusunu yenmesi, yeni yaşını kutlaması, arkadaşlarıyla tatile çıkması, yeni bir iş bulup sevdiği işi yapmasını ve en sonunda da artık yeni birine aşık olmaktan da korkmamasını öğütlüyor. Holly bu şekilde, kah bocalıyor kah toparlanıyor ama bu süreci onun sayesinde atlatmaya uğraşıyor...

İşte bu mektupların hepsi, "Not: Seni Seviyorum" ile bitiyor. Gerry ölümünü beklerken her fırsatta eşine yardım olabileceği kadar yazmaya çalışmış ve bunları eşinin anne babasının evine ölünce gönderilmesi üzerine birine ulaştırmış. 

Böyle güzel işlenmiş bir konuya, yeni arkadaş Daniel da ekleniyor; kendisi yeni açılan barın sahibi. Kah gülüyorlar, Kah birbirlerinden acaba hoşlanıyorlar mı hissiyle okuyorsunuz. Ama Holly hep sadık, eşine de onun ardında kalan acısını çekmeye de...

Kitapta en katı disipline ve eleştirel bakış açısına sahip ağabeyi de vardı, en cana yakın görünen ağabeyi de. Bir küçük kız kardeşi, bir de onun da küçüğü yönetmen erkek kardeşi var. Bu yönetmen kardeşi, karaoke gecesinden önceki doğum günü gecesini videoluyor ve kızlar gecesi adında bir belgesel film ortaya çıkarıyor. Kitapta bunu da beraber izlediklerini görüyoruz. 

Son olarak Kitapta anne ve babasının desteğini hep görüyoruz, çocuklarına toparla kendini deseler de dinleme anlama ve maddi manevi destek olma var. Ancak Gerry'nin anne babası, babasının ameliyatı sebebiyle cenazesine bile katılamamış ama iyileşince dahi bir uğramamış görüyoruz ki...

Kitapta disiplinli katı abinin yumuşayıp değişmesi ve gelişmesini, kardeşlerine yakınlaşmasını, ailesi ve öncesinde işinden ayrılma sürecinin kendisine nasıl faydalı olduğunu sonradan farkettiğini ve de Holly'nin kardeşlerine ve kardeşlerinin de Holly'e desteğini de görüyoruz.

Sharon ve Denise adlı iki arkadaşının, Holly yas halinde iken hayatlarının birinin evlenecek adamı bulması birinin de 7 ay sonra çocuğu olacağı haberini vermesi ve Holly'nin hayatı altüst olurken herkesin hayatının yoluna girmesinden yana hissettiği depresif hallerini, bu hallerden kurtulma süreçlerini de okuyoruz...

YANİ KİTAP DERYA DENİZ, FİLM ANLATIMI İSE TIRT!



O zaman biraz da filme geçeyim;


Film bir apartman dairesinde geçiyor, eşini kaybeden Holly'nin eşi yaşarken bu apartman dairesinin küçüklüğü ve eve sığamamaktan şikayet ettiği bir kavgayla başlıyor. (Kitapta ise hiçbir şekilde ev küçüklüğü mevzubahis değil, evleri müstakil bir ev üstelik.)

Filmde de kitapta olduğu gibi, Holly'nin sakarlığıyla ışığı kapatıp yatağa geçeceği esnada ayağını yatağa vurması dile getiriliyor. Gerry, bu eve bir gece lambası almak şart diyor. Gerry çok sağlıklı ve de hayatta iken, bir sonraki kocama söylerim alır o zaman diyor Holly de. Gerry de dalgaya vurup, o zaman ben sana benden sonra yapılacaklar listesi hazırlayıp bırakayım madem diyor. 

İşte Gerry öldükten iki ay sonra bu dalga konusundan yola çıkarak hazırladığı mektuplar posta yoluyla Holly'e ulaşıyor. Her ay bir tane geleceğini de ilk mektupla öğreniyor ve ne zaman biteceğini de bilmiyor. Garip... (Kitapta tüm mektuplar elinde olduğu için, ne zaman biteceğini de biliyordu üstelik)


AMA İNANIN EN BÜYÜK SORUN BURAYA KADAR OLAN KONULAR DEĞİL, FİLMİN DEVAMI DA KİTAPTAN ÇOK AMA ÇOK AYRI!

Kitap boyunca, eşini kaybetmiş Holly'e karşı ailesinin başta belki az ve anlayıştan biraz uzak ama sonrasında olması gerektiği kadar ilgili olduğunu gördük. Hem anne ve babası, hem de bütün kardeşlerinin. 

Ancak filmde, Holly'nin annesi Gerry'i hiç sevmemiş ve ölmüşse ölmüş unut artık modunda takılıyor. Holly'nin babası da, annesini terketmiş! Kitaptan çok ama çok ayrı. Zaten dediğim gibi, kitapta 5 kardeşler ve filmde iki kardeşler! (İnsan şunu diyor izlerken, keşke filmi yapıp da böyle hakaret etmeseydiniz bu emeğe...)


Kitapta Gerry'nin cenazesine öz anne babası gelinlerini sevmedikleri ve de babası ameliyat olduğu ayakta duramadığı için gelmediği, sonra bu gelemeyişi de telafi etmeyip 1 sene sonra dışarıda bir erkekle gördüğü için edepsizce davrandıkları anlatılıyorlar.


Ama Filmde, ameliyat sebepleriyle gelmedikleri kayınvalidesi ve kayınbabasının yanına Gerry mektup bıraktım oraya dedi diye gidiyor ve anne baba oldukça ilgili davranıyor ve de gelemedikleri için üzgünlüğünü dile getiriyor. Bu konu da beni çok rahatsız etti ya! :/

Kitapta olmayan ve filmde yeralan bir karakter var ki; keşke Daniel olmasaydı da filmde, o karakteri daha çok seyretseydik! Karakter adı William, Gerry'nin çocukluk arkadaşı ve İrlanda'da tatile gidince tanışıyorlar aslında. Hem oyunculuğu hem makul ve ilgili tavırları, Gerry kadar sarıp sarmalaması ve anlaması Holly'i; beni çok ama çok mutlu etmişti... :/ 

(William karakterini oynayan oyuncu, Jeffrey Dean Morgan! Adamım çok çok iyiydin, filmdeki en iyi sendin!) Üstteki kolajda, William ve de Daniel var, bakın da siz karar verin karizma hangisidir diye... :)



**

Bunlar da ekstra bilgiler olsun madem;


Kitapta Gerry yaz tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar deniz ortasında deniz yatağında mahsur kalıyorlar. Sahil Güvenlik kurtarıyor... 

Filmde Gerry İrlanda'ya kış tatiline gönderiyor ve o tatilde kızlar gölde balık tutmaya çıkıp, sandallarının küreklerini düşürüp gölde mahsur kalıyorlar. İrlanda'da Gerry ile arkadaşlık etmiş yakışıklı müzisyen gelip kurtarıyor! (William efendi! :))

Kitapta Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve cesaretle hayata atılmasına uğraş veriyor. Holly çok itiraz ediyor, orası kitabın en önemli noktası belki de, önceden düştüğü gibi düşmekten korkuyor sahnede ve rezil bir sahne performansı öncesinde tuvalette saklanıyor. Sonra çok zor olsa da Sharon onu sahneye çıkmaya ikna ediyor. Sahneye çıkıyor, yuhalanıyor. Çok kötüydü diyorlar, herkes hem fikir oluyor. Ama başardığı için yine de tebrik ediyorlar ve ailesi her konuda destekliyor!

Filmde Gerry, karaoke korkusunu yenmesi ve sahneye çıkması gerektiğini söylüyor. Hayır diye itiraz etse de, gergin görünse de; Holly çok zorlanmadan sahneye çıkıyor ve şarkıyı söylediğinde sesini çok duru görüyoruz. Şarkısını güzel götürüyor ve bitirirken de oldukça iyi alkış alıyor ama herkes çok kötü olduğu konusunda onaylayıp duruyor. Ne saçma ne saçma!?

***


Bu arada oyuncu seçimlerine de değinmem gerekir; Gerry seçimi ne kadar doğruysa, Holly seçimi o kadar felaketti film için. :/ Hilary Swank, maalesef bu filme yakışan bir kadın oyuncu olamamış. Arkadaşlar arasında oynayan Lisa Kudrow olabilirdi onun yerine veya Emma Stone olabillirdi. Emilia Clarke da olabilirdi. Jennifer Lawrence olabilirdi. Ama Hilary Swank, çok havada kalan bir oyunculuk sergilemiş...

Bir de kitapta olduğu gibi filmde de olan Daniel isimli bar sahibi arkadaş vardı; maalesef onun da oyuncu seçimi felaketti. Adam çok sarhoş gibi veya saf bakıyor. Kitapta çekici ve yakışıklı diye bahsedilen, hoş sohbet Daniel; filmde asla öyle değildi! Sanki sapıklık için Holly'e yaklaşan, saf kötü bir birey gibiydi. (O karakteri oynayan oyuncu da Harry Connick idi..) Yukarıdaki kolajda onun da resmi yer alıyor, bakın karar verin! :(


***
Diyeceğim o ki;

Filmi olan kitaplar arasında bu kitabın filmi, benim için hayal kırıklığı olan bir eser oldu! 

Biz ki Alacakaranlık ve Harry Potter kitap serilerinin filmlerini izledik. O kitaplarda da eleştiriler yapıldı elbet ama ana karakterlerin etrafında dönen hikayeyi bu kadar derinden değiştiren hiçbir filmi olmadı. Bu film ise filmi ayrı kitabı ayrı bir hikaye halini almış yazık ki, çok üzücü bir durumda şimdi!

Ben hep söylüyorum, istenince bu filmler de çok güzel yapılabiliyor; Alacakaranlık, Göçebe, Senden Önce Ben, Kocan Kadar Konuş, Zaman Yolcusunun Karısı gibi... Bu bahsettiğim eserler, kitaplarını okuduğum ve filmlerini izleyip yazılarını yazdığım "Filmi Olan Kitaplar" yazı dizimin parçaları üstelik... :) O yazılarımı bu linke tıklayarak aşağılara inerek bulabilirsiniz... =)

Kısacası; filme puanım 2,5 iken, kitaba puanım 10. Kitapta istediğim duyguları alabildim. Çünkü konu bütünlüğü, zaman sınırlaması olmadığından, gayet net sağlanmıştı kitapta. Ama film için konuları azaltmak gerekse bile, hikayeyi değiştirmeden yapılabilirdi. Ana hatlar verildikten sonra, çok da güzel bir film çıkardı bu hikayeden...


Sınıfta kalan bir Filmi Olan Kitaplar yazısı oldu, ama neyse ki sadece filminden ötürü. Kitabını da beğenemesem dehşete düşerdim sanırım. :)

Ama şu konuda çok net emin olalım, sadece filmi izleyen güzel izleyiciler; BU FİLM ROMANTİK KOMEDİ DEĞİL! BU FİLM ROMANTİK DE DEĞİL!  Bunda hem fikir olmalısınız, romantik olan Gerry imiş; ona lafım yok. Bir de William'a; ah William, üzümlü kekim... =)


Saygılar, Sevgiler ve de buraya kadar okuduğunuz için çok çok teşekkürler diyorum... :)
Diğer yazılarımda görüşmek üzere...


2 Kasım 2019 Cumartesi

Gece Kuşundan Notlar #2 - Kasım, Anlatmak


2 Kasım 2019 Cumartesi 

Uyku tutmayan bir geceden daha Merhabalar, olabildiğince gelişigüzel düşüncelerimle yazacağım bir "Gece Kuşu'ndan Notlar" yazımla daha karşınızdayım... :) Gece Kuşu iyi geceler diler. 

* Bir Film; Piyanist (2002)

Öncelikle bu geceye geçmeden önce izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum, Piyanist... İzlemeden önce filmler ile ilgili elbet bir bilgimiz olmuyor netlikle ama ben bu filmin nedense hiç gerçek bir hikâyeye dayanıyor olabileceğini düşünmemiştim...

Yine Nazi Almanya'sında geçen bir hikâye, ama bu sefer başrolde bir piyanist ve ailesi ile hayatta kalma uğraşı var. Güzel bir filmdi, ama neler oluyor bitiyor anlatmaya gelmedim tabi ki. Bana hissettirdiklerini anlatacağım... 

Bu tarz filmler izlediğimde çok sık hissetmiyorum bu durumu ama Piyanist filminde; "Allahım insanlar ne acılar çekmişler ve ne zulümler görmüşler, bizim kendi dertlerimiz devrede kulak mı?" Diye düşündüm. Acı ki, oturduğumuz yerde her türlü acıyı birden çekmez iken bile, dünyanın en bedbaht insanı halini alıyoruz ve omuzlarımız düşüyor birden. Tabi ki kimseden değil, öncelikle kendimden bahsediyorum! Fiziksel, ruhsal ve de zihinsel acı çekenlerin yanında biz ne diye hayıflanıyoruz diye düşünüyorum. (Her birini çekmedim ama tüm hayatımı da zorluklar altında geçirdim, Allahım her birimizi öyle ortamlardan korusun dilerim!)... Tabi tamamıyla bu psikolojiye girmiyorum, sadece hikaye anlatıcılarının o dönemin hikayelerini anlatırken hissettirmeleri gereken bu ki, görüldüğü üzere kimi de başarıyor bunu... Piyanist, insanlığın vahşileştiği o dönemi anlatırken, bahsettiğim hissiyatı anlatmak için epey başarılı konumda... (Başrol oyuncusu Adrien Broody de, rolünün halkını çok iyi vermiş...)


**
Anlatamam Ki... 




Geçen günlerde bilgisayarım epey bir sorun yaşattı bana ve sağolsun bir arkadaşım toparlamam konusunda yardımcı oldu. Onun sayesinde bilgisayarımın sorunu şimdilik halloldu, Allah razı olsun. :) Bence epey bir süre sıkıntı da çıkaramaz...

Bu hafta için bu yazım haricinde iki yazı yazdım bu üstte bahsettiğim konuya rağmen ama sanki kendimi anlatamıyormuşum gibi bir his de var yine bende. Anlatsam ağır kaçacak cinsten uzun cümlelerim var, her türlü yöne eğilip bükülebiliyor üstelik bu durum. Ne beni anlatabiliyorlar ne de ben yazabiliyorum gibi. Yani bilgisayarımın beni zorladığı zaman dilimlerine rağmen, sabrım hala var ve sorunlarla baş edebiliyorum ama...

Öte yandan iyiyim de, Ekim çok güzel geçti diyebiliyorum; kendimi çözümleyebildiğim ve bana iyi gelen bir aydı diye, ama kendimi anlatamıyorum sanki şimdi de.. Anlatacak durumlar birikmiş gibi yazmak istiyorum ama bir o kadar da yazamıyorum. Akışına bıraktım, bloğun konuları kendiliğinden çıkmayı sürdürüyor böylece... (:

** -- Üstteki kahve benim biten gündeki kısmetim bu arada... Gündüz canım kahve çekmişti, anneme söylediğimde yarına akraba günümüz olduğu için, "hazırlık yaptığını ve hiçbir şekilde yapamayacağını" söylemişti. Sadece yarım saat kadar sonra, bir arkadaşları aradı ve uğrayacağını söyledi. Hiç hesapta yokken kahve yaptı canım annem üçümüze de... :) Velhasıl böyle güzel şeyler de oluyor! Kısmetinse o gelir seni mutlaka bulur, dedikleri kadar var yani...

***
Kasım Ve Öncesi...

Kasım geldi, ikinci gününe uyanmak üzereyiz ve önceki senelere göre daha iyiyim şimdilerde. Kasım ayı bir süre en sevmediğim ay oldu ama şimdi alıştım gibi. Çünkü öğrendim, ben onu her şekilde kabullenmedikçe o bana tek tip gelmeye devam edecekti. Tedirginliğimi üzerimden atarak başladım, umarım iyi gelir.

Sebebim var elbette, yinelemekte fayda görüyorum; hep Kasım ayında kötü sürprizlerle karşılaştım, onları unutması, Kasıma başlaması ve özgür bırakması da zor oldu ama sonunda oldu sanki. 

Meğer özgür bırakmadıkça sizi rahata erdiremiyormuş, en güzeli unutmak değilse de kabullenmişlik gibi hissediyorum artık. Bu durumun netliğini kazanana dek yıllardır Kasım'la aramda bir set varmış gibiydi ama bugün facebook hesabımda da bahsettim; karşı köyün prensi ile anlaşma sağlanmış da, düşman köy ile dost oluyormuşuz gibi hissediyorum. Prens gönlümü almaya uğraşacak mı bakalım, ben ona dost eli uzattım bu sefer! Bu Kasım böyle başladı işte.. :)


****
Bir De Şarkı Bırakalım Geceye...

Bu gece olabildiğince kısa tutacağım diyordum esasında ama şu üç gündür çok dinlediğim bir şarkı yorumunu da paylaşmadan gitmek istemiyorum. Melek Mosso - Keklik Gibi yorumu, en çok dinlediğim şarkı oldu üç gündür. Gün içinde 10 kez dinliyorum sanırım ve hala hoşnutum. Gece gece onu sizlere de tavsiye ediyorum.. :)

Beni nesi etkiledi bu yorumun, diye düşünürken; "Arzu Şahin- Yaralı Ceylanım" yorumunda hissettiğim memnuniyetle benzeştiğimi anımsadım. :) Ne garip ki bir dönem oldukça takıldığınız şarkıya bugünde de bir eşdeğer şarkı yorumu çıkıyor. O da benim şansım diyelim, bir teyzemiz söyledi bugün; "Bu kız çok şanslı bence!" diye. "Aslında şanssızımdır, dediğimde "Şansını sen engellermişsin, deme öyle!" dedi. Gittim onun üzerine buna yordum ben de gece gece; 

Şanslıyım şarkılarım var, şanslıyım arkadaşlarım var, şanslıyım ailem var, şanslıyım kitaplarım var, şanslıyım sevdiğim bir hayatım var.. Ama biz, bizim şansımızı kaybetmemiz gerekiyormuş; sözle gözle, inkarla.. Hazır "yeni ay retrosu var şu sıra bizleri etkileyen" derlerken, olabildiğince sözlerimize hareketlerimize ve dileklerimize dikkat edelim yani...

Kasım hızlı geldi, sindire sindire geçsin inşallah. Ben kabullendim bahsettiğim gibi, Kasımla da zor oldu anlaşması kavuşması ama daha da güzel geçecek; Kasım hepimize hayatlarımıza karşı anlayışla, huzurla ve mutlulukla gelsin. Bir de sağlıkla ve soğuklara dayanıklılıklarla, benim yine epey ihtiyacım olacak gibi duruyor da... (:


* Gece Kuşu'ndan Notlar'ı sundum, sponsor yok! =) Kendi kendimin sponsoruyum, maşallah bana...
02.11.2019

21 Eylül 2018 Cuma

Filmi Olan Kitaplar #11 - Senden Önce Ben


30 Nisan 2018 günü, elimde dahi olmayan kitabını okumadan filmini izlemeye bir gece karar verip izlemiş ve hiç beklemediğim kadar etkilenmiştim ki; bana hüngür hüngür ağlayarak bir yazı yazdırdı bu film ve sonraki günlerime de umut oldu. Yazmak istediğimi daha çok hissettirip anlattı. Hikaye beni çok yaraladı...

Bu bahsettiğim yazımı okumak veya tekrar okumak isterseniz burada bulabilirsiniz... :)

Kitabı bugün bitirdim ve bu benim için bir ilk oldu. İlk defa bir filmi olan kitabı okumadan, filmini izledim ve birkaç ay sonrasına da kitabını okudum. Bu pek tercih ettiğim bir şey değil. Eğer bir filmi izlediysem, kitabını okumayı da tercih etmem. Eğer merak ettiğim bir kitap-film var ise, önce kitabını okurum sonra da filmini izlemeyi tercih ederim... Yani demek istediğim, kitabı olan bir filmi izledikten sonra kitabını merak edip alıp okuduğum olmamıştı...


Neyse, çok konuştum; bu hikayenin kitabı da beni filmi kadar yaraladı ve ben de sırası gelmişken Filmi Olan Kitaplar yazısını yazmaya geldim... (: Bu defa filmi olan bir kitabın, filmini kitabından ayrı tutamadım. Yani filmi yapılsa da olurmuş, dedirtmedi. Bir de hikayenin çıkış noktası kitaptan da olsa, filmi daha güzel geldi doğrusu... 

Filminde ağladığım o geceyi hatırlıyorum da; o geceden sonra okumayı ertelediğim o kitabı, bir an önce alıp okumayı istemiştim. Doğum günü hediyem olarak, Saniye kivrama iki kitabını da aldırdıktan sonra; diğer doğum günü hediyem olan kitaplarımı bitirip, 12 Eylül günü "Senden Önce Ben"i elime aldım ve bugün de okumayı bitirdim. Kitapta, filmdeki olaylardan daha fazlasını bekliyordum doğrusu. Hani genelde kitaplardan olayları keserler de filme hepsini sığdıramazlar ya, kitabı okuduğumda daha fazlasını da okuyacağımı, kalan beklentimi doyuracağımı düşünmüştüm. Ama tam tersiymiş meğer, filmde kitaptan "ya şu sahnede olsaymış!" dediğim bir sahneye rastgelmedim. Filmdeki sahnelerin her birinden memnun oldum bir kez daha okudukça...

İnstagram'a bugün kitabı bitirdikten sonra, sondan bir önceki sayfanın fotoğrafını çekip üzerine; "Bitti. Filmi gibi yaraladı da, bitti... #SendenÖnceBen" diye yazdım ve paylaştım. Ben kitapta daha fazla ayrıntı da bulabilirim diye umarak okumuştum, umduğumu bulamadım ama buna rağmen kitabı da filmi kadar sevdim. Ve öyle yaraladı ki, o son mektupta yine ağladım. Sesli okumak istemiştim, önce sesim titredi sonra da ağladım. Bu hikaye beni cidden yaraladı...


Anlatım edebiyat içerikli diyemem, sade bir anlatımı vardı. Yanımda devam kitabını da getirmiştim,  Antalya'ya gelirken; "Senden Sonra Ben". Bugün de onu okumaya başladım. Anlatım dilinin sadeliği güzel bir şey aslında, anlattığı içerik açısından gerekli görülen tüm bilgiler de içeriğinde mevcut zaten...

Size şunu söyleyebilirim ki; ben bu kitabı da filmini de çok büyüttüklerini düşünüyordum, şimdi böyle olmadığını bir kez daha gördüm. Kitabın anlatımına dair her ne kadar daha beklenti dolu idiysem de... Bazı hikayeler, aktarılmak isteneni aktarıyor. Filmin ana karakterlerindeki çaresizlik ve her birine kızsanız bile haklılık paylarının olması, sizi hikayeye bağlıyor. Bir de hikayenin bizi götürdüğü esas nokta; beklenmeyen anlarda, beklenmedik hikayeler karşımıza çıkar ve bizim tek yapmamız gereken içeriğinden kendimize ödevler ve dersler edinmemiz gerektiğidir...

Kısaca konudan bahsedecek de olursam; Will, oldukça sportif ve dolu dolu yaşamını geçirmeyi seven bir iş adamıdır. Hayat dolu ve ideallere sahip, adrenalin tutkunu... Bir gün yaya halde işine giderken, ona çarpan bir motosikletli Will'in ömür boyu omurilik zedelenmesi ile yaşamasına; kolunun bir kısmı ve boynunun üstünün harici, vücudunun kontrolünü kaybetmesine sebep olur. Tek başına hiçbir şeyi yapamamak Will'e yaşamak istemediği hayat halini alır. Bu sebeple, ötenazi yapan bir merkezde hayatını sonlandırmak istediğini anne babasına söyler. Onlar Will'i ikna edebilmek için sadece 6 ay isterler, 6 ay sonra yine ayn düşünür ise istediği gibi olacaktır... O 6 ayda da, Lou ile tanışır. Ve bu, belki geç belki de erken bir tanışmadır...

Engellilik üzerine, üzerine yeteri kadar düşünmeyi bilmeyenlerin ve başına gelmeden anlamayanların; okuyunca bu dünyanın kendilerinden ibaret olmayan, engellilerin yaşam zorluklarını anlamanıza hikaye içeriğinde sizi davet eden güzel bir kitap bence...


Filmden alıntıladığım, beni en sarsan sahne; Will'in kendi haklılığına inandırmaya uğraştığı sahnelerdi öncelikle. Lou'ya "yaşa" derken, kendini baskılamaya ve geçiştirme diyordu. Hem o kadar hak veriyor hem de o kadar hak verilmesini istiyordu kendisine. Siz de ona kızarken hak veriyordunuz bir süre sonra... Filmde bu içeriğe yeterince doydum mesela, o duygu bana filmden daha iyi geçti yani...

Ama kitaptan alıntılarıma da gelince; Lou'nun hayat yolculuğunu da bulmak üzerine idi sanki, her ne kadar filmdeki ile olay sıralaması aynı idi ise de: kitap ayrı film ayrı hissettirdi diyebilirim. Sanki filmde Will'in gözünden baktım ama kitap Lou'nun dilinden olduğu için, bir açıdan Lou'nun yoluna da daha çok tanıdık oldum...

Kitaptan en sevdiğim cümlelerden birkaçını değil, bu sefer iki ana karakterimizin dilinden de birer tane alıntı yapacağım;


Lou'nun dilinden;
Tekerlekli sandalyeye bağlı birine eşlik etmeden fark edemeyeceğiniz şeyler vardır. Bir kere kaldırımların çoğunun ne kadar döküntü olduğunu anlarsınız. Kötü kapatıldığı için delik deşik olmuş ya da düpedüz taşları sökülmüştür.

Will'in dilinden;
“Ve biliyor musun? Kimse bunları duymak istemez. Kimse korkularından, acından veya aptal bir enfeksiyondan ölmekten korktuğunu duymak istemez. Kimse bir daha sevişemeyeceğini bilmenin nasıl bir şey olduğunu bilmek istemez. Kendi ellerinle yaptığın yemeği yiyemeyecek olmanın, kendi çocuğunu tutamayacak olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmek istemez.”


Yani Kitabını okuduğunuzda, filminizi izlediğinizde size hiçbir şey kaybettirmeyeceğini; aksine çok güzel bir bakış açısı kazandıracağını, bir pencere açacağını düşündüğüm bir filmi olan kitaptı... Senden Önce Ben'i okuyun, okutun; olmadı izletin. Çünkü bir kişi dahi gündelik hayatında yaptığı engelleyici hareketlerden sırf bir engelli için değil; yaşlı, çocuk, genç, kadın, erkek demeden insanlık için vazgeçer ise, o zaman dünya daha yaşanılası bir yer olmaya devam eder...

Bir Filmi olan kitaplar yazımın daha sonuna geldim. :) Bu sayede, bir kez daha engellemeyin ve ortak alan kullanımlarına; "biz de varız, yaşıyoruz!" diyerek dikkat çektim ya, gidebilirim. :) Sevgilerimle...

30 Nisan 2018 Pazartesi

Bir Film İzledim - Me Before You


30.04.2018 Pazartesi 03.15; 

Çok uzun zamandır küçümsediğim ve konusu itibariyle kendimle eşleştirme gereği duymama tenezzülünü gösterdiğim bir filmdi, Senden Önce Ben. 


Bu gece izledim, içimdeki korkuların uzun zamandır bu kadar su yüzüne çıktığı anı hatırlamıyorum. Güya ben kitabını okumadan filmi izlemeyecektim. Güya ben, filmi izlemeye gerek duymuyordum ki; olayların dramatize edildiğine emin olduğum bir filmdi benim için. En fazla içim gidecek, bizim ülke ve dünyada böyle olaylar yaşanıyor da beni niye bulmuyor hala diyecek ve birkaç gün müziklerini dinleyip atlatacaktım etkisini.

Ama film bana şunu yaptı, yarım saat ağlattı. Filmin kendisi değil, bana geçen duygulardı elbet beni ağlatan ama neden bu kadar yıprattı bilmem. İçimde tıkalı olduğuna emin olduğum bir yerin tıkanıklığını açtı sanki ve korkuları da varolmadığını hissettiğim çaresizliğimi de su yüzüne çıkardı. 

İçimde kendimce hiç önemsemediğim bir öfke, hiç yapmayacağıma ve de itiraf etmeyeceklerime emin olduğum cümle ve durumlar; kısacası hepsi kalbimin tam üstünde yerini almış ve saldırıya geçmişti sanki. Bunu sadece filmin son 1 saatinin yaptığını söylersem, baş karakterin korkuları ve de hayatı seven umudunu kaybetmeyen ama bir o kadar da umudunu umuduna gömen yanına kendimi benzettiğimi anlarsınız. 

Belki de anlamazsınız... Çünkü ben de şu an kendimi anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum aslında. Gecenin bir yarısı, elimde telefon filmi izleyip siteyi kapatmışım ama mail sayfamın taslak bölümüne bunları yazıyorum. Ne için peki? - Hayallerim için yöntem arayışında bulunan ben, buradan bana bir yöntem kapısı açılır mı diye umut dolu haldeyim çünkü...

Korkular, umursamaktan yana endişesiz umursamazlığa verdiğim ve böyle başarabileceğime inandığım korkular; biraz daha yok sayarsan bizleri, sabah kalk akşam yat rutinin gerçek olacak ve bir başkası olmayacak diyor. Oysa elimden geleni yaptığıma inandığım  halde, bir hayat hikayemi yazma konusunda beceriksizim; içimde bir yer, her sabah, gün boyu her saat ve dakika olmak üzere "Bugün o gün!" dese bile. Ben bu durumu rutinim yaptım, neyime gerekti ise...

Büyük konuşmaktan, kendimi küçük veya büyük görmekten vazgeçip, sadece yapmaya dair içimde bir ateş topunun alev alması; "böyle, bir gecede bir film izleyip dakikalarca ağlamama ve de sarsılmama bağlıymış. Öyle mi?" Diyorum işte. 


Sadece yapmam gerek, bir arayış içinde "nasıl yapsam" ı düşünüyordum oysa günler aylar ve belki de yıllar boyu. Başarısız girişimler, ama bir gün olacağına inancımı yitirmeyişlerimle bugünlere geldik. Kendimi iç çeke çeke ağlayacak boyuta nasıl getirdim bilmiyorum (kısmen biliyorum), ama kendime ders etmem gerektiğini de biliyorum...

Saat şu an sabaha karşı 4; uyumak için geç bile kaldım, artık tam zamanı. Korkuların yüzeye, bahanelerimin ise böyle bir depreme ihtiyacı varmış. Ben isteklerim ve kendimi kısmen baş karakter ile bağdaştırmam sebebiyle (bana göre baş karakter William Traynor idi), çoğu kötü hayalimi, görmezden gelmeyi tercih ettiğim hislerimi gördüm. 

Filmde emeği geçen tüm oyunculara ve kişilere teşekkürlerimle, William Traynor karakterini kısmen affetmeyeceğim gibi... Ama muhakkak, bu benim miladım olabilir gibi hissediyorum. 

Yarın korkularımdan korkmadan yazmaya ve kendimi gerçekleştirmeden bu dünyadan göç etmemek üzere harekete geçmeye kendimden daha emin ve daha olumlu hissediyorum kendimi...

Sevgilerimle, Didem Köse... 04.03 - 30.04.2018 Pazartesi ~

22 Ocak 2017 Pazar

İnternet Günlüğüm 2017 #1 - 2017'nin İlk 21 Günü


Yılın 21. gününü bitirdiğimiz saatlerden, ilk İnternet Günlüğüm yazımla Merhaba... :)

Derler ki; 21 gün tekrarlanan davranışlar, alışkanlık halini alırmış insanda. O yüzden her ne yaparsanız, 21 gün boyunca devam edin. Sonrası için daha kolay adapte olacaksınız... Şimdi yeni yılın 21.gününde, soruyorum size ve kendime; var mı ilk 21 günde edindiğim bir alışkanlığım ve alışkanlığımız?



Madem öyle anlatmaya başlayayım bende; benim alışkanlık diyebileceğim en büyük davranış, yine ilk olarak ders çalışmak üzerine oldu doğrusu. Üstteki resimde, Cuma gecesi son tekrarlarım yaptığım esnadaki romantik anlarım hakim... :)

İlk günlerinden daha da hızlandırmaya başlayıp, yeni yılın 15. gününe dek ders çalıştım durdum doğrusu. Finaller bu dönem daha da fazla zorladı beni, üstelik bir de bunalttı. 15 gün boyunca, hem ciddiye almak hem de fazla umursayarak kendimi bunaltmamak adına iki etken arasında savaştım durdum. Başa çıkabilmek uğruna verdiğim sınavlardan, fazla yorgun çıktığımı söyleyebilirim... .)

14 Ocak 2017, Dönem Sonu sınavlarımızın ilk günüydü ve benim için garip geçti. O gün gecesinden uyuyamadım, bir de 3'e kadar ders tekrarı da yaptım. Annem, babam, ablam, eniştem ve duyan herkese garip de gelse, son gün tekrarı toplu şekilde yinelemediğim sürece boşluk oluyor kafamda. Nedeni şudur ki, tek oturumda 3 derse girmek gerçekten zor geliyor...

Cumartesi sınavlarım güzel geçmişti ama stresim sürüyordu. Annem ve babamla biraz gezindikten sonra, geç de olsa döndük akşam. Direkt ablamlara geçtik. Yemek sonrasında tekrar yapmakta zorlandım ertesi gün için ama sabah erken kalkmak için telefonumu 06.30'a kurdum bu sefer de. Pazar günü döndüğümde, nasıl yorgun olduğumu siz düşünün. :)

Öyle böyle sınavları atlattık ama ablamlarda geçirdiğimiz 4 gün boyunca, ancak toparlanabildim. Anlayacağınız, benim için pek hızlı ve pek yorucu geçti ilk 21 gün. Bir de buna gündemden kötü haberler eklenince, 2017'nin başında gücümüz tükenecek bu gidişle dedim... Ama toparlandım, sınavlar bittikten sonra yine şükür... :)


Sınavlardan sonra yapmak istediğim şeylerden biri okuduğum kitaplarıma dönmekti, bir diğeri de film izlemek. Her ikisine de dönebildiysem de, en büyük acıyı izlememi bekleyen filmlerden çıkardım... :)

Bu hafta bitmeden 6 tane film izledim; 4'ünü Salı günü, 2'sini Çarşamba günü olmak üzere. Düşünün bendeki film izleme özlemini... 

Aşkın İkinci Yarısı (Yerli film; Mehmet Aslantuğ ve Arzum Onan Aslantuğ'un başrollerini oynadığı romantik dram)

Rock Kampı 2- Büyük Final (Disney filmlerinden, Camp Rock filminin devam filmi olan gençlik filmi.)

Wedding Planner Mystery (Yabancı Romantik Aksiyon filmi diyebilirim. Bir düğün plancısı kadının, başına gelen olaylar arasında aşkı arayışını anlatıyor film. Hem romantizm hem de aksiyon ihtiyacımı karşılayan bir filmdi.)

Ata Demirer - Tek Kişilik Dev Kadro 2 (Ata Demirer'in ilk stand up dvd'sinin ikincisi. Benim için ilk stand-up versiyonu hala bir numara. Yeri çok ayrı.)

Dedemin İnsanları (Çağan Irmak'ın nihayet izleyebildiğim 3. filmi, sırada Uzun Hikaye filmi var. Gerçekten dönem tarihini ve yaşanan hayatların dramlarını öyle güzel geçiren bir film ki, umarım sizler de izlersiniz.)

Avcı: Kış Savaşı'na gelince; Fantastik filmlerde izlediğim en güzel filmlerden biriydi. Aksiyon-Aşk-Dram-Fantastik öykü içerikli çok güzel bir filmdi... 


Gördüğünüz üzere, korku filmi hariç her türden filmleri izlemiş olarak bir haftayı geçirdim. 2017'nin ilk 21 günü bitmişken, kurduğum planlarımdan birini gerçekleştirmek üzereyim; aylı en az 8 film izleyeceğim demiştim, 6 film izlemişim bile. Hadi inşallah diyelim... :)


Bunlar haricinde 21 gün içinde; bol ders çalıştım, bir dönem sonu sınavlarımı ve bir ders dönemimi daha geride bıraktım. Dersler sırasında çok az şey yaptım; ördüm, birkaç ufak tefek şeyler izledim ama az yazdım başta. 

Şimdilerde, bol okuyup yazmaya geri döndüm yine. Hali hazırda yazdığım bir hikayeme yeni bölüm atmadım wattpad hesabımda ama yakın zamanda geri dönüş yapacağım ona da, umarım birkaç güne... 

Bol bol İspanyolca, İtalyanca parçalar dinliyorum bu sıra. Henüz İngilizce ve İtalyanca çalışmalarıma dönemedim ama döneceğim ona da yakın zamanda... Şimdilik şarkılarla adapte oluyorum yeniden o sürece kendimce... :) Bu ara sık dinlediğim şarkıcı Dean Martin yine, ısrarla tavsiye edebileceğim bir sanatçı kendisi benim için. 

Yeme düzenime yeniden şekil verdim, özellikle de bu hafta oturdu rayına; akşam üzeri mutlaka tek tabak yemek yemeye ve öğle öğünümü hiç atlamamaya uğraşıyorum. Bol su ve bol solunum egzersizi anlayışımı da sürdürüyorum.

Ve 21 gün içinde kurulu düzenime dair oluşmuş bu yazımı bitirmeden de, Dean Martin'in bir şarkısı ile son vermek istiyorum; Dean Martin - Mambo İtaliano... :) 

Ya sizler, 21 gün içinde neler yaptınız; düşündünüz, tarttınız ve herhangi bir alışkanlığa ulaştınız mı? Yorumlarınızdan mahrum bırakmayın beni. 
Düzenlerimizi kurmak ve güzelliklere ulaşmak dileğimle. Sevgilerimle... :)

23 Kasım 2016 Çarşamba

Filmi Olan Kitaplar #7 - Bir Gün


Kitabı bitireli bir hafta oluyor ama gel gör ki üzerimden etkisini atamadım. Üzerimden atamadığım etkisi, hayal kırıklığının etkisiydi. Yani bestseller'lara önyargıyla yaklaşıyordum, artık yaklaşmayı geçtim daha da önyargılıyım. Gelin sebeplerini de söyleyeyim size; öncelikle kitabı okumamış kişileri hayal kırıklığına uğratmamak için bu yazıyı okumamalarını önererek başlayacağım, zira siz belki de benim gibi düşünmeyecek ve beğeneceksiniz kitabı bilemem sonuçta... :)

Bu ve bunun gibi diğer Filmi Olan Kitaplar yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz...



O kadar gözlerde büyütülmüş bir kitap gibi geldi ki, aşk kitabı olduğu yönünde. Bence bu kitap aşk kitabı değil, hayat gerçeklikleri bakımından bir kitaptı. Aşk hikayesi açısından, ne bir konu bütünlüğü ne de bir anlatım şahaneliği bulamadım. Başarılar, başarısızlıklar, bağımlılıklar ve hayata tutunmalar ile tutunamamaları içeren bir kitaptı bence daha çok... Bu yönden yazarın emeğine sağlık, güzel bir anlatım var bu konularda. Öyle ki; bir ara kitapta Dexter'ın kendi çocuğuna karşı alkolle beraber savaş verdiğini okuduğum sahnelerde çok sinirlendim...

Bu benim görüşüm tabii, yine yineliyorum. Ama ben kitap bitene dek şunu sorguladım; bu iki kişinin mi aşkını anlatıyor? Yoksa kavuşamamayı mı? Çok aşırı bir eleştiri yapıyorum belki de ilk defa bloğumda bir kitaba ama bu bir aşk kitabı değil bir hayat kitabı olarak anlatılmalıydı bence. Ben kitabı elime aldığımda gerçekten okuduğum aşk kitapları gibi bir aşk kitabı beklemiştim. Beklentim çok büyüktü galiba, beklediğimi bulamadım...

Kitap "beklentimin de büyüklüğünden ötürü"uzun zamandan beri en zor okuduğum kitaplardan biri oldu. Çok uzun kitaplarda gerçekten bu hayal kırıklıklarını bazen yaşayabiliyorum, bazen de öyle oluyor ki elime aldığım kitap 700 sayfa bile olsa bitsin istemiyorum. Benim için Filmi Olan Kitaplar'dan okuduğum kitaplar içerisinde, filmi güzel olan kitaplardan biriydi...


Bir Gün kitabından uyarlama filmine gelince;


Filmde sevdiğim birkaç sahne vardı ama öncelikle oyunculara geleceğim. Başrol oyuncuların, kitabı okurken canlandırdığım kişilere uyan oyuncular olduğunu gördüğümde şaşırdım. Emma sanki gerçekten Anne Hathaway'miş, Dexter ise Jim Sturgess'miş gibiydi. Filmin sonuna dek tamamen gerçek karakterlerdi onlar benim için, bu hikayenin gerçek karakterleri...

Filmdeki aşk daha gerçekti. Ama filmde de kitaptaki umutlar, başarılar ve başarısızlıkları içeren hayat hikayesi daha iyi ele alınamamıştı mesela. Filmi Olan Kitaplar'dan en zorlandığım yazı bu resmen. Filmi ile kitabı bir olan ama bir o kadar da bir hissettirmeyen, anlatım açısından değil benim açımdan, bir hikaye idi Bir Gün benim için... 

Her senenin 15 Temmuz'unda görüşen Emma ve Dexter'ın kaybettiklerine çok üzüldüm. Hep erteleyişlerine, hep kaybedişlerine onlar kadar göz yumamadım. Yıllar Geçiyor demekten vazgeçmeyen ben, üzülmem normal biraz galiba. Zaman akıyor, kaçırmamak için aşkı görmezden gelmemeli aslında. Keşke biz insanoğlu yapabilsek bir de bunu tabii ki...


Üstteki resimde filmde beğendiğim sahneleri fotoğrafladığım kareler var; 

Birinci karede; filmin başlangıcında 15 Temmuz tarihi sabit dururken mavi ekranda, yılların tarihleri akıyor. Hayat cidden böyle, bunu görmek daha da üzdü beni biraz...

İkinci karede; bisikletiyle giden Emma var, kitapta anlatılmayan bir bölüm olduğu için alıntılamıştım. Emma'nın kazası... Neden bilmiyorum ama kitapta hiç hatırlamıyorum bunu anlattığı bir yer. Sadece 15 Temmuz üzerine odaklanıldığından bazı konular atlanmış kitapta. Filmde bunu yorumlamış mı yoksa öyle değil mi emin olamadım...

Üçüncü karede; Emma ve Dexter'ın bir kavuşmaları. Ya sanırım bu en sevdiğim sahneydi, kısa da olsa... :)

Dördüncü karede ise; Dexter ve kızı. Kitapta okurken kızdığım Dexter'a sempati duydum filmde resmen. Yani size ne kitabı okumayın ne de filmi izlemeyin diyemem. Eminim ki, birçoğunuz kitabı okunup beğenecektir de. Ama bana kitap okumama rağmen fazla hitap edebilmiş değil... 


Filmden Alıntıladığım sözler de var elbette

Güzel olan hiçbir şey kolay değildir.
Birini sevmek ama ondan hoşlanmamak… (Ki mümkün)
Yarın ne olursa olsun, bugün yaşanmış olacak…


Gibi... "Yarın ne olursa olsun, bugün yaşanmış olacak." En sevdiğim söz oldu. Yarın ne olursa olsun, bugün yaşandı ve bitti. Bu yazı da yazıldı ve bitti. :) 

Sevgilerimle, okuduğunuz için teşekkür ederim...

11 Şubat 2015 Çarşamba

İzledim - İlk Aşkım...

*Bu bir İzledim yazısıdır... :)


İlk aşkınız kimdi ve sizin hayatınıza neler kattı? Hiç düşündünüz mü? :) Ben yeniden ve yeniden düşünüyorum da; ilk aşkım dediğim platonik aşkımın hayatıma kattığı şey, ne olursa olsun kendimden utanmamam gerektiği ve kendim olmaktan vazgeçmemem gerektiğiydi. Ve ondan sonrasında aşık oldum diye düşündüğüm her defasında, bu öğrendiğimi uygulamaya çalıştım...

Aşk dediğiniz karşılıklı olur derseniz de, bir kere kandım aşkı karşılıklı yaşadığıma. Onda da öğrediğim şey, sırf karşımdakini hoş tutmak için kendimi üzmemem gerektiğiydi... Ya size ne kattı, ilk aşkım dediğiniz? :)


Dün İlk Aşkım (ma première fois) filmini izledikten sonra, hem duygulandım hem de çok düşünceye kapıldım. Bana biraz, daha önceden izlediğim bir filmi hatırlattı sonu itibariyle. Ama işin açıkçası, o anımsadığım film kadar da duygulandım. Anımsadığım film ise, Uzaktaki Anılar (A Walk To Remember) filmi idi...

Filmden çok bahsetmeyeceğim, izlememiş olanlara haksızlık olur. Ama bana şu etkiyi verdi film; ilk aşklar ve ilk kez değişik duyguları hissettiren insanlar unutulmaz. Ama bir de ilk aşk dediğiniz olgu, hayatı da öğretir insana... Ben henüz böyle dolu dolu bir aşk yaşamadım ama yaşarsam nasıl olurdu diye düşündüm yine ister istemez. Tamam itiraf ediyorum, bunu bazen çok sık düşünüyorum zaten... :)


Neyse konumuza gelelim; filmin oyuncu seçimleri de, müzikleri de çok güzeldi. Başroldeki çift karakterler de, kızın arkadaşı da; oyuncu seçimi için hoş bir tercih olmuş... Ana karakterlerden sonra, kızın arkadaşını çok beğendim. Aşık olacaksan eğer, mutlaka filmdeki gibi seni anlayacak bir arkadaşı da olmalı insanın... :)

Pauline, başrol kızımızın en yakın arkadaşı. Şöyle diyor arkadaşına; Pauline tango, "seni haketmeleri için çok çalışmaları gerekecek." Pauline, sevdiğim diğer bir karakter oldu benim...

"Ve aşk hiç beklemediğin ve planlayamadığın bir şey", diyor film. Kızın planlı programlı olması çok hoş da, aşkı hesaba o bile katamıyor işte... Aşk da olsa hayatında, yaşamayı sadece aşkın üzerine planlama diyor. Bir gençlik filmi tarzında, güzel öneriler veren bir filmdi bence. Her filmin beğeneni olduğu kadar beğenmeyeni de oluyor elbet. Ancak ben sıkılmadan tekrar tekrar izleyebileceğim bir film daha izlemiş oldum diyorum şimdi.


Hala bir ömür mutlu olacağım dediğim bir ilk ve son aşkı bulmuş değilim demiyorum, Kağan'ım var sonuçta. :) Ama olur da bir gün, ruh eşi dediğim kişiyi de bulursam eğer onunla bu filmi izlemek isterim diyorum. Eh ne diyeyim; -ilk veya son- gerçek aşkı bulmamız dileğimle...

2 Temmuz 2014 Çarşamba

İzledim - Tamam Mıyız?


*Bu bir İzledim yazısıdır... :)


Tamam Mıyız? Bence Tamamız... :)

Geçen hafta Pazar günü izledim bu filmi. Annemler o sırada, bir komşumuzun oğlunun düğünündelerdi. :) Arkadaşım Melike geldi; önce biraz sohbet ettik, sonra da "Film izlesek ya beraber." dedik. Düzgün bir film bulana kadar biraz zaman geçti ne yazık ki. Ama en sonunda "Tamam Mıyız?" filmine rastgeldik, açılsın diye de çok dua ettik. Zira izlemek istediğimiz birçok filme rastlamış da olsak Youtube'da, filmlerin içinden başka bir şey çıkıyordu hep... :)

Melike ile beraber 41 dakika izleyebildik ancak, sonra onun gitmesi gerekti. Geri kalan noktaları meğer daha da can alıcıymış, annemler gelene kadar bitirdim. Ve sonrasında böyle bir film izleyebildiğime de çok sevindim... Uzun zamandır böyle duygulu ve duyarlı bir film izlememiştim... :)

Birçoğunuzun da bildiği gibi; Film hayatını ya en diplerde ya da en yükseklerde yaşayan Temmuz'un (Deniz Ceciloğlu) yolunun, bedensel engelli İhsan ile (Aras Bulut İynemli) kesişmesiyle başlıyor. Bu güzel başlangıç iki tarafında sorunları tartıp biçmesiyle beraber, hayatlarını bir şekilde rayına oturtup oturtamayacaklarını merak ettiriyor bizlere. 


Tamam Mıyız? Filminin Konusu; 

Film şunu soruyor izleyiciye; siz bir engellinin hayatına adım atıp, onu derinden tanımayı denediniz mi?

İhsan Bedensel engelli, Temmuz ise kendini onun kadar engelli hisseden biri. Çünkü ne hayatında istediği mutluluğu yaşayabilmiş, ne de kendini ispatlayabilmiş birisi. O İhsan'ın rüyalarına girmesinden sonra, İhsan'ı tanıma yolunu seçer. İhsan'ın hayatını gördükten ve onu tanıdıktan sonra da, olmazlarını oldurabileceğine inandırmayı ve inanmayı bir varış yolu olarak seçer. Film böylece şekillenir gider... 

Fazla bir şey de söylemek istemiyorum ama, konuşmadan da edemiyorum. Ama en iyisi bu kadar bilgi verip durmam sanırım. İzlemenizi tavsiye ederim, düşündüren ve düşündürürken de yer yer güldüren yer yer de gözlerinizi dolu dolu eden bir film...

Tabii filmin Çağan Irmak'ın adının ve etkisinin de eseri olma durumu var ki, yok sayılamaz... Çağan Irmak'ın bu zamana kadar 2 filmini izlemiş oldum böylece. Ve ikisi de hayatımda bir yer edindi...


Filmde beni düşündüren yerler oldu...

Filmde beni düşündüren noktalardan biri, bir erkeğin engelli olmasının daha mı zor oluyor acaba sorusuydu. Bunu düşündüm ister istemez. Bir bayan da gurur yapar bunu, herhangi bir insan da aslında. Ama biz film ve dizilerde daha çok bir bayanın mı engelli oluşunu görmüşüz ki acaba. Bana bunu hissettiren sanırım bu durumdu... 

Film çok güzel ve çok etkileyiciydi. Ve İhsan'ın "İnsan eti ağırdır" demesi cidden etkileyici ve can alıcı sahnelerden biriydi. "Hayatına empatiyi yer edindiren iyi insanlar da yaşamakta Dünyamızda" dedim yine ister istemez... 

Ve "insan eti ağırdır." kelimesine ciddi anlamda takıldım. Ağırdır cidden insan eti, sabreden ve sevgiyle hayata bağlayan sevdiklerimin varlıklarına şükürler olsun... :)

Aynı zamanda bir engelliyi kabullenemeyen ve insandan saymayan bir babayı da işlemiş filmde Çağan Irmak. Baba-Oğul sahnelerinde de bir garip oldum. Ve "Şükür Allahım, babam ya da ailem öyle biri değil." dedim. İster istemez bir engelli olarak baktım filme çoğunlukla yani...

Bir engelli olarak, garipsenecek hiçbir yanını görmedim ama filmin. Acındırma yapmayan bir film. Çağan Irmak, izleyiciye şunu göstermiş oldu; 

"Acınacak birşey yok. Her engelli de bir insan. Ve onların hayatı acıma ile anlaşılmaz, ancak empati ile anlaşılabilir sizler tarafından." 

Bana bir engelli olarak bunları hissettirebilen bir film, engelliler ile ilgili empati kurabilmenizi sağlayabilecek bir filmdir. :) 

Çağan Irmak'a ve filmin güzel oyuncularına teşekkürler, çok güzel bir vakit geçirmeme ve engellileri izleyiciye düzgün biçimde sunmaya gayret eden kişilerin başarıya ulaşacaklarını görmeme sebep oldular... :)

Filmin müziğiyle veda edeceğim; Sıla-Tamam Mıyız?
Sevgiler...


Not; resimler Google Görsellerden alıntıdır...

22 Şubat 2014 Cumartesi

İzledim - Aşka Davet


* Aşka Davet edildim bugün. :)


Bu filmin ismi ne zamandır dikkatimi çekiyordu ve oyuncuları dolayısıyla da dikkatimi çekiyordu elbette bu film. Bu sıra fazla film izleyemediğimi farkedince bugün, bu film yine beni kendisine çekti. :) İzledim ve izlenmesini tavsiye ederim. :)

Başrollerini Richard Gere, Jennifer Lopez ve Susan Sarandon'un oynadığı, dans içerikli bir film... Ve evet beni kendisine bağlamasının bir büyük nedeni de içinde dans'ı barındırması. :) Müzik ve dans birleşimi, enfes bir durum değil mi zaten...


Jennifer Lopez dans etmesine bayıldığım yabancı şarkıcılardan biri. Bu filmde de dans yeteneğini tamamen gözler önüne seriyor. Ancak Richard Gere de becerisini ortaya koyuyor dans konusunda. Çifte şenlik diyebiliriz buna. :)

Filme bayıldım ben. :) Dans içerikli bir film olduğunu görünce bir durakladım zaten. Sağlığım yerinde olsaydı, sürekli bir dans dersleri almaya yönelirdim, biliyorum. Bir eskisi gibi ayağa kalksam yine kendi kendime takılmalarım sürecek de, bakalım... :)


Filmin konusuna gelelim; Richard Gere'in oynadığı John Clark, hayatında herşeyi yolunda giden bir adamdır. Ancak bir şeylerin eksik olduğunu düşündüğü esnalarda, metronun geçtiği sokaklardan birinde bir dans okulunun camında dalgın bakan bir kadın görür. Bu süreklilik onu dans okuluna yazılmaya yöneltir. Ancak uğruna dans okuluna yazıldığı kadın; onunla birşey yaşamayacağını ve dansa yönelmesini söyler. Bundan sonra dansı bırakmayı da düşünen John, aslında dansı ne kadar da sevmeye başladığını farkeder. Bundan sonrası John dansta başarılı olabilecek mi, olamayacak mı? Dans içerikli bu filmi izlerken bence çok eğleneceksiniz... :) Ben çok eğlendim de, ondan yani...

Benim izlemimin doğrultusunda yorumumu okudunuz. :) Filmin en çok hoşuma giden yönü, beni şaşırtmasıydı. Eğlendiren ve rahatlatan bir film. Umarım siz de izler ve beğenirsiniz. Söylemeden edemeyeceğim, sonu güzel biten bir film. :) Bazen sırf sonu iyi biten filmler izlemek isteriz ya, ondan söyledim affola. :)

* En üstteki resim google görsellerden alıntıdır. Onun harici 2 resim benim çekimimden. Richard Gere'in eşi ve Jennifer Lopez ile dans anlarından fotoğraflar. Dans içerikli bir filmde dans'ın sizi etkilemesini ve içinizi kıpırdatmasını istersiniz ya, bana göre bu filmde o kıpırdatma vardı. Hele böyle güzel oyuncu seçimleri varsa diyeyim ben size, artık susayım bu noktadan sonra. :) 

İzledim, beğendim, tavsiye ettim. Bol filmli günler dilerim... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...