Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2020 Cumartesi

Olumlu Ol Ve Çok Sev - Ekim 2020


Eylül'ün son günlerinden ve Ekim'in başlangıcından bahsetmeye geldim bugün. :) Bu sıra gündelik hayatın içinden yazmayı daha çok seviyorum, farkettim sonunda. =) Eskiden ayda bir iki tane bile olsa, gittiğimiz yerleri, görüştüğüm kişilerle konuşmalarımızdan aklımda oluşanları yazardım; şu zamandakinden daha sık... Yine aklımda "Didem'in Gözünden" adlı bloğuma yazmak için fikirlerim var böyle ama gel gelelim henüz yazmaya girişemedim. Yeğenlerime, örgülerime ve okumalarıma ayırdığım vakit daha fazla oldu; bunlarla dolu dolu geçirdim yine son iki haftayı. Şükür ki... 



Çiçeğimle başlamak istiyorum öncelikle. :) 5 Eylül 2020 Cumartesi günü saksılarını babamın değiştirdiği doğum günü çiçeklerim, son üç gündür çiçeklerini açmış ve renkleriyle yeniden canlanmış durumda... =)  Doğum günümde yengem dayım dostum Merom ve can teyzemin gönderdikleri hediye çiçeklerim idi. Taş saksılarında solmaya başladıkları zaman diliminde, dayanamayıp saksı değiştirdik. 

Pek fazla çiçek yetiştirebilen biri değildik son zamanlarda, kaç tane kaktüs diktik ve her biri çürüdü gitti. O yüzden biraz umutsuz idim ama gittim geldim baktım ve sevdim, baktım ki oluyormuş! Bir çiçeği de çok sevince kendisini açıyor ve açılıyormuş meğer... :) Belirgin tarihlerde değişimlerini fotoğrafladım işte. "Sevginin Gücü", sevdim de oldu diyorum şimdi. Diğer çiçeklerimi de çok sevmiştim ama bu kadar gözlememiştim, belki de ondan oldu diyebiliyorum şimdi; çünkü şu sıralar okuduğum birçok konu "hayat içinde kullandığımız enerjilere dair". İçimdeki enerjiyi sevgiyi, kendime yetirdiğim kadar hayatıma da aktarıp faydasını görmenin uğraşındayım şu sıra... :)

Çiçeğim çok güzel açmamış mı ama? (: Bir çiçeğin açması, bir evcil hayvanın sizi sevdiğini hissettirmesi gibiymiş; menekşelerime baktığım eski zamanlardan sonra böyle çiçek büyütmediğimden, yeniden hatırlıyorum bu sıra... :)

* Arkadaki uzun gövdesi ve otlarıyla saksısında duran çiçeğimin adı Tillandsia imiş. İnternette araştırırken gördüm de buldum adını. Ona göre diğer çiçeklerime de baktık, ama onların isimlerini bilmiyoruz... Haftada bir suya ihtiyacı var görünüyorsa suladık topraklarını ve bol bol sevdik bir de... :) 



Yeğenlerimle daha sık görüştük bu hafta, 3 gün bizim evde 2 gün kendi evlerinde idiler annemle... :) Bu haftanın işleri öyle olmasını gerektirdi. Derken, hafta boyu çoğu şeyi yapamadım; çok ders çalışmak, yazı yazmak gibi ama şikayet de edemedim. Güzel bir hafta geçirdim; bugün çiftini bitirdiğim lacivert tek parmak eldivenim ile beraber, hafta boyu 3 eldiven ördüm. Üstelik bir önceki senelerde ördüğüm ve düzeltemediğim hataların üzerine daha çok gidip, benim dahi sıkıntı gördüğüm eksiklerimi toparladım. Bir nevi sadece örmedim, öncesinde geçen hafta sonu daha doğru modelleme yaparak örgü eldivenlerimi bu konuda geliştirdim bu sefer de; daha fazla... :))

Örgülerimin son durumundan memnunum ama en başta yaptığım parmaklar pek geniş olmuştu, iki çift eldivenimin ikisini de sökünce tüm haftamı aldı bu eldivenler işte... Üretmek çok güzel, mutlu olduğum işleri yapmak daha da güzel... Bu sıra birçok şekilde işaretleri gözlüyorum, o sebepten örüyor ve istediğim zamanlarda yazıyor olmak daha kıymetli resmen. 

Olumlu olmaya, yapıcı davranmaya çalışıyorum kendi hayatımda ihmal ettiğim konular adına bu ara da... Ertelediğim işleri düşünmeye uğraşıyorum, Can Aydoğmuş "Düşle, İnan, Yaşa" kitabında şöyle diyor;

Derli toplu olma durumu e-postamıza ve telefonumuza gelen mesajlar için de geçerli. Geri döneceğimizi düşündüğümüz e-postalar, telefonumuzda ve bilgisayarımızda açtığımız karmaşık dosyalar kendi içimizde de karmaşaya yol açar. Her şeyi düzenlediğinizde inanılmaz bir rahatlamaya kavuşabilirsiniz. (Sayfa 32)


Bu cümlelerinin devamında şöyle diyor; 

"Hayatınızda şu ana kadar yapacağınızı söylediğiniz her şeyi tek tek yazın ve daha sonra notlarınıza bakarak sırayla hepsini yapın."


Ben de bu aralar buna daha çok dikkat vermeye başladım. Hafta başından beri ihmal ettiğim çoğu şeyi tamamlama uğraşlarım sonuç da vermeye başladı. Ancak, ben okuduklarım çerçevesinde yapamadığımı ve yaparken mutlu olmadığımı düşündüklerimi de bu listelere dahil etmeyi en baştan bıraktım!

"Yani çevremizi düzenlediğimizde olacaklar kadar, yapacaklarımızı da yoluna sokunca da büyük bir rahatlamaya kavuşacak isek bunun için de daha fazla çabalayabilirim." dedim. Yıllardır o kadar çok yapacağım, okuyacağım, izleyeceğim dediklerim var ki (muhtemelen sizlerin de öyledir). Bunlardan vazgeçmem gerektiğini kabul ettiğimde gerçekten rahatlamış hissedersem, esas düzenleme daha verimli devam eder!

Sonuç olarak, bu bahsettiğim birkaç maddeden vazgeçtim. Yapacağım, dediğim ama yapamamamın beni daha çok üzdüğü bu maddeleri kafamdan ve hayatımdan sildiğimde gerçekten bir rahatlık geldi. Zorlamamakta fayda var, olduramadıklarımız adına... (: 

Can Aydoğmuş, kendini daha çok sev diyor; çok güzel tavsiyeler veriyor kitabında. En net bildiğim kendimi hep çok sevmem gerektiği idi ve uyguluyordum ama bir o kadar da cümleleri nasıl kullanabileceğimi bilmiyormuşum, geçmişten gelen anılardan ve hatıralardan kurtulmak adına. Kitap bana iyi geliyor ve ben notlarımı almaya devam ediyor, uygulamalarımı da yapıyorum. Okumam bitsin yazısını yazacağım da! :)


Düşle İnan Yaşa (Can Aydoğmuş) ve Bin Ömrüm Olsa (Kristin Hannah) adlı kitaplarım yatağımın yanında başucumda ve bazen de gün içinde yanımdalar bu sıra... Kristin Hannah okumayalı epey olmuştu, ki en sevdiğim yazardır bilir misiniz? Öyle özlemişim ki cümlelerini kullanışını... Eğer eski evimizdeki gibi kitaplarım gözümün önünde olsa idi yine (henüz bu evimizde ne raf ne de kitaplığım olmadığı için karton kutularda kitaplarım), daha önce okuduğum romanlarını şimdiye en az üç kez okurdum bence! =)

Ekim başlangıcı ile mandalinayla da kavuştuk, haftanın fotoğraflarından biri oldu benim için; masamda öylece duruyorken çekmiştim işte, üstteki kolaja çok yakıştı... Ama bu haftanın en severek çektiğim fotoğrafları önce yeğenlerimle anlarımızın, sonra da küçük yeğenim Defne'min örgü iplerimle oynadığı anlarının fotoğrafları idi... (:




"Örgülerim, kitaplarım, yeğenlerim, uğraşlarım ve yapacaklarıma dair listelerim dedim; "daha fazla olumlamalarım ve sevgilerilerimize dönmelerim" dedim. Son olarak "Düşle İnan Yaşa"dan alıntıladığım şu cümleleri paylaşmak istiyorum, çünkü ben zaten kitaptan önce de uyguladığım üzere faydasını gördüğümü yeniden dile getirmek istiyorum.


Olumlu olmayı şöyle anlatıyorum kendimce ben; 

Hayat bizlere iki bakış açısı sunuyor bizim bildiğimiz, olumlu bakış açısı ve olumsuz bakış açısı... 

Olumsuz bakış açısını tercih ederseniz, olumsuzluk sizi daha fazla yoruyor ve sanki karanlığa çekiyor...
Olumsuz tarafların büyüsü sanki, ardı arkası çekilmiyor ne kötü düşüncelerin ne de kötü olayların ve gidişatların. Çekiyor içine resmen.

Ama Olumlu taraftan bakıyorsanız, çiçek açıyor etraf. Her şey dört dörtlük olmasa bile, gözlerinizi rengarenk gökyüzü altında açmışsınız gibi yaşayabiliyorsunuz hayatı. Aldığınız havanın sizi mutlu etmesine izin veriyorsunuz ve hayatın basitliğine bakıyorsunuz. Olumsuz tarafın sizi karmaşıklığa sürüklemesi gibi değil, olumlu tarafın sizi daha rahat ettirmesi. 

Yani benim için olumsuz düşünmektense olumlu düşünmek çözüyor işleri, hayatı ve düzenimi-düzensizliğimi... Deneyin, kötü yana bakmak mı sizi hayatta ayakta tutuyor iyi yanlara bakmak mı? Olumlu taraflar sizi daha çok içine çekecektir çoğunlukla, buna kendimce eminim...



Düşle İnan Yaşa; 

"Çevrenizdeki herkese yeni bakış açınızı anlatıp onları da olumluya yönlendirin. Olumlu duygulara "EVET", olumsuz duygulara "HAYIR" deyin ve bilinçaltı çalışmasıyla kendinizi her zaman sonsuz olasıklara açarak devamlı pozitif düşünmeyi içinize sindirin. Bunların hepsinden çok daha iyi, çok daha mucizevi, çok daha olağanüstü, sonsuz güzellikte, hayallerimizin, düşüncelerimizin, arzularımızın ve beklentilerimizin ötesinde neler olabilir? Hepsiyle ilgili sonsuz olasılıkları sorgulamaktan vazgeçmeyin."


Sevgilerimle... :)

19 Eylül 2020 Cumartesi

Eylül 2020 (14-19) - İnternet Günlüğüm 2020 #1


Merhabalar, yine ben geldim ve bu sefer 2020 Eylül'ünden 14-19 tarihleri arasındaki günlerimizden bahsetmeye geldim. Bir önceki Eylül başlangıcını değerlendirdiğim bu yazıdan sonra...

Bu hafta garip bir haftaydı; nasıl geçtiğini anlamadım, bir önceki gün öbürünü aratmadan geçti gitti hızlıca. Dün yazacaktım bu yazıyı da aslında ama Kağanım (yeğenim) öğlenden bizde kalmak üzere gelmişken, geçirdiğimiz vakti önemsedim çoğunlukla... Yeğenimle yan yana olmamızın, oyunlar oynamanın, gece geç vakte kadar oyunlar oynayıp videolar izlemenin keyfine varacağız derken; gece 2'de uyuduk ikimiz de.  Hal böyle olunca, uzun zaman sonra geç kaldım uykuma ve bir gecelik şaştı düzenim aslında; 1,5 aydır toparlamışken. Neyse, bugünden itibaren aynı düzen devam inşallah :))



**
Azıcık bu haftadan bahsetmek istiyorum bu yazımda, acayip ilginç bir hafta oldu; enerjisi garip ve gidişatı başta korkutan ama "çok şükür" e ulaştıran... 

Haftaya saat itibariyle başlamadan önce 13.09.2020 akşamı, Can Aydoğmuş'un meditasyon yayını vardı ve çok güzel enerji ritüellerinden bahsettiği o yayınında onu dinleyerek başladım yeni haftaya.. O yayını burada bulabilirsiniz bu arada... :)

Yayın o kadar güzeldi ki, Pazartesi sabahına mutlulukla sakinlikle ve uykumu almış şekilde uyandım önce; günüm de haftam da mucizelere inanarak geçti sonra... :)) Can Aydoğmuş'u iki aydır ciddi şekilde takip ediyorum, yolu hep açık olsun ve enerjisi bize de yansısın diliyorum..


14.09.2020 Pazartesi günü, bir önceki gece Patasana (Ahmet Ümit) adlı kitabıma başlamış ve geç bile kalmış olduğumu hissettiğim bir gecenin ardından yine enerjik uyanmıştım... Kahvaltımın sonrasında da, Mavişimin mevsim geçişi ve çiftleşme döneminin stresi içindeki halinden kurtarabilmek umuduyla oyunlarımızı oynamak üzere kafesinden dışarı çıkarmıştım yine. Uzun zaman sonra hiç ısırmadığı ve hep neşeli takıldığı gündü yeniden. Sabrımın ve sevgimizin gücü olarak görüyorum ben bunu... ☺

O gün kendini yine öptürdü bana, ama uzun zamandır yaklaşmadığı kadar yakınıma geldi sonra. Önce hiç asabiyet olmadan konuştu yanımda tüylerini kaşıttı yine ve dokundurttu kendine ısırmadan da, sonra da öptürdü ve öptürdü; dayadı kafasını dudağıma... :) Şükür... Evinizde yaşadığınız evcil hayvan ile geçirdiğiniz rutin sakinliklerin bozulduğu dönemler zorluyor ve de üzüyormuş insanı da işte. Ama internet iyi ki var; bu sene daha fazla olan öfkeli hallerine, nihayet gerekli tepkileri verebildim de zorlanmadık daha fazla işte... (:

Bu konuda daha fazlasıyla düşüncelerimi yazdığım, fotoğraflarımızı paylaştığım instagram gönderim de burada...


**

Örgülerimi çıkarma vakti gelmişti, geçen kış sezonunun sonundan beri örüp de biriktirdiğim birkaç el emeklerimi dolabımdan çıkardık da fotoğrafladık bu hafta başında yine... Bugün itibariyle bloğumun instagram adresinde de olacak diğer görselleriyle beraber...

Dolap profilimizde örgülerimizi paylaşmaya başladım aslında; bu kolajdakiler benim ördüklerim, bir de kullanmadığımız örgüleri de satışa çıkardım. Sonbaharlarda beraber umduğum gibi emeğimi kazancım olarak geri döndürebileceğim yine inşallah... =) Ama esasında el emeği, ürettiğin şeyin kıymeti bilinmiyor ülkemde şu sıralar. Bu ekonomik durumumuzdan öte durumda bir konu bence... Daha kısa sürede, fabrikasyon olarak üretilen ve üzerinde marka etiketi bulunan ürünler ederinden fazla ediyor da; el emeği, bir yumağını 11 TL'den aldığınız ve en az 3 yumak harcadığınız el emeği örgünüz o kadar edemiyor nasılsa!

El emeğine ve çabaya verilen kıymeti hiçe atmayanları, emek verilmiş ve doğaya da üretim tüketim dengesini bozan ürünlere ederinden fazla primi vermeyen nice insanımızı tenzih ederim tabii ki... :)

Bu sene geçen seneden de fazlasıyla, örgülerimizi "instagram.com/yillargecerkendidem" adlı instagram hesabımızda paylaşıyor olacağım. Bahsettiğim örgülerimizi (ablam ve benim ördüğümüz örgüler) Dolap uygulaması üzerinden de satmaya çalışıyorum şu sıra, "orgulerimizvar" profil ismiyle. O profilimize de buradan ulaşıp destek verirseniz çok mutlu olurum... (:



**

Patasana demiştim, Ahmet Ümit'in okuduğum ikinci kitabı olacak kendisi... Kitap ile ilgili alıntılarımı 1000kitap.com profilimde paylaşmaya başladım bu hafta, sanıyorum daha çok alıntı da paylaşırım. İçeriği, konuları işleyişi ve toplumsal konulara değiniyor olmaları hoşuma gidiyor bu tarz kitapların. Ve bu üstteki görselde yazan sözü de pek doğru buldum da sevdim;


"Ama asıl bugünü karanlıktan kurtarmak gerek. Bir halk karanlık ve zulüm içinde yaşarken, yalnızca geçmişi aydınlığa çıkarmak için uğraşmak yeterli değil."


** EKPSS Yeniden Ertelendi bu arada ve henüz yeni sınav tarihi de belirlenmemiş durumda...

Üstteki fotograflar Salı günü gecesi fotoğrafları, gündüzü ders çalışma uğraşıyla geçen bir güne uyandım sonrasında. Bana kalan son bir ayda (sınav 11 Ekim'de olacakken), Tarih ve Matematik konularımın genel tekrarını yapmaktı. Pazar gününden Tarih konularımın genel tekrarına başlamıştım, Salı günü Matematik'i çok da fazla sona bırakmamam gerektiğine bir arkadaşım tarafından ikna edilmiştim ki; akşamına "EKPSS sınavı ertelendi" haberini aldım. Üstelik, bir hafta öncesinden bu haberler hakimmiş, bir haftadır da "nedeni ve ne olacağı" tartışılıyormuş... 

Düşündüm, son bir ay diye kendimi sıkıntı strese sokmayacağım ama boşlamayacağım da derken öğrenmem nasıl bir işaret diye... Bu bir yandan şans ve diğer yandan da garip hissiyatlara sevk etti beni. Büyük anlamda şans, Tarih ve diğer dersler neyse de; daha Matematik konusunda birkaç aya ihtiyaç duyabilecek biriyim, Matematik'e karşı büyük bir sevgim ve ilgim yok zira. Ama şimdi bir üçüncü şans daha verilmiş gibi oldu bu da; önce Nisan'dan Ekim'e ertelenmişti sınav (ki önce Eylül de denmişti), şimdi de biraz daha ileriki tarihe. Bu şansı değerlendireceğim, elimden geleni yapmayı ciddiye almaya devam edeceğim; ama olmazsa da yine dert etmeyeceğime dair sözüm var kendime... :)


Çarşamba sabahı, ablamın bir yaşına daha kavuşması olarak uyandık bir sabaha daha... Önce Mavişimle oynadım yine, yaklaşık 40 gündür devam ettiğim üzere günlük Duolingo uygulamasındaki dersime özen gösterdim biraz yine (ki bu sefer İngilizcemi yeniden pekiştirene dek yılmaya niyetim yok. İnstagram hesabımda günlük hikayelerimde bulabilirsiniz detaylarımı). 

Çarşamba gününün öğlen saatlerinde kötü bir haber aldık sonra, dünya birkaç saat durdu sanki sonra. Annemin dayısı Hüseyin dayımın bir iş kazası geçirdiğini ve hastaneye kaldırıldığını öğrendik... İnsan böyle bir haber olunca, duraklıyor ve elinin ayağının boşaldığına, hiçbir şey yapmak istemediğine şahit oluyor. Dünya gerçeğinin en büyük sınavlarından biri o hastanelerden bir haber beklerken yaşandığını düşünüyorum... Dua ederken o korkuyla bazen insan kötüyü düşünüyor, kötüyü düşündüğüne kızıyor, iyiyi umarken iki hayat arasında bir yerde kalıyor; o korkuyu hiç kimseye yaşatmasın Rabbim diliyorum... 

Çok şükür 3-4 saat sonra iyi haber alabildik dayımdan ama ilk süreçte hayati tehlikesi olduğunu bildirmemişler bana, taa akşam öğrenebildim bunu. Annem ve babam akşam geç vakitte geldiler eve, o gün hastaneye gidene ve dayımı görene dek annem de çok korkmuş. Diliyorum bir daha yaşatmasın Rabbim o korkuları... Dayımla annem beraber büyümüşler ve yakın yaşları dolayısıyla kuzenler gibiler. Çocuklukları, evlilikleri, çocukları derken hep bir arada yaşamış gelmişler bu zamana. Kendimi bildim bileli var olan aile akrabalarımızdan yani... 

Vücudunda birçok kırığı, hasarı var ama çok şükür hayati tehlikesi o günün akşamından beri yok dayımızın. Çok şükür Rabbim onu bizlere bağışladı, korkularımızı boşa çıkardı ve bugün de taburcu olup evine çıktı. Esasında hastanede kalmasını gerektirecek durumları mevcut ama pandemi dolayısıyla evde istirahatine devam edecekmiş. İnşallah bundan sonraki doktor kontrollerinde de iyi haberlerini almaya devam edeceğiz, inancımız bu yönde. Herkese acil şifalar diliyorum bu vesileyle, dayımla beraber... :) 


**

Perşembe günü gelen hediye kitaplarımla, iyi haberlerin ardından devam etmeye çalıştık hayata.  Aklımız hastanede, kontrol altında tutulan dayımızda idi yine ama gece alındığı yoğun bakımdan şükür o sabah çıkarılmıştı da... :)

Sabah birkaç gündür burada olduğundan haberimizin bir önceki gün olduğu Hüseyin Eniştemiz getirmiş üstteki kitapları meğer, Perşembe sabahı kavuştum bayramda bana ısrarla yazdırdığı kitap listesinden seçilmiş kitaplarıma. Öyle güzel almış ki, benim de ilerleyen tarihlerde bir önceki alışverişimden sonra alacağım kitaplar bunlar olurdu muhakkak; ona yazdığımı bilmesem yani. Bahsettiğim Hüseyin eniştem, annemin rahmetli büyük teyzesinin eşi. Sağolsun en çok okumak istediğim diğer kitaplarımı almış. :) 

Bir önceki Kidega Alışverişimde (bayramdan sonra yaptığım), "Yabancı" adlı kitabı Hüseyin enişteme yazdırdığımı unutmuşum; şimdi elimde iki adet Yabancı adlı kitabım var ama yeni geleni dostuma hediye edeceğim. Bu sorunu da böyle çözeceğiz... (:

O gün yeni kitaplarıma kavuşmuş halde, uğraşlarıma döndüm ilerleyen saatlerde. Dersime de çalıştım ama çok verimli değildi doğrusu. Tarih konularının genel tekrarına devam ediyorum şu sıra hala. Bir aya bitiririm bence. Madem ertelendi, gerektiği kadar çalışmayı ihmal etmeyeyim diyorum yine... Kitaplarımı okumaya devam edeceğim, yazılarıma da ekleyeceğim sırası geldikçe ilerisinde. Okumak istediğim kitapları ele geçirince, hepsini bir arada okuyasım geliyor; iki ayrı konuda kitabı aynı sıralarda okuyabiliyorum (biri gece, biri gündüz olmak üzere), ama sanıyorum ikiden fazlasını da okumakta zorlanırım artık! Sakin olmalıyım...



Dünü Kağanımla zaman geçirerek bitirdim, gecenin sonunda da üstteki fotoğrafı çektirdik. O bu sıralar fotoğrafların kıymetini küçüklüğündeki gibi bilemiyor, çünkü yavaş yavaş ergenliğe giriyor; kendini beğendiği ve beğenmediği noktaları var. Zamanla öğrenecek diye kabul ettim artık bu durumunu, dış görünüşün herşey olmadığını o da öğrenecek bizler gibi; biraz daha yaş alması ve deneyim edinmesi gerekecek... :)

Dün onunla videolar izlerken örgü ördüm, epey bir zaman el topu ile oynadık oturduğumuz yerden yine (hala favori oyunumuz bence)... Geçen hafta o yenilmişti, bu hafta ben yenildim. Yenilen hakkını vererek cezasını çekti yine, tatlı tatlı masaj yaptı yenene; hem oynarken hem de ceza çekerken çok eğlendik yine! :)) Akşamına film izledik, derken geceye sakladığım yeni keşfettiğim oyunumu gösterdim ona; Travia Cars, bilgi oyunlarına ve soru cevaplara bayılıyor hala... Derken, güzel bir gün geçirdik işte ve bugün öğlen de gitti evine Kağancım; annesi ve kardeşiyle. Bu sefer Defnecim de gelmişti sabah, onu da görebildim bu hafta şükür yine... :) 

Annem ablamlarda yeğenlerime bakmaya devam ediyor bu sıra da, haftaiçi gündüzleri çoğunlukla orada. Şükür ki bu rutinimiz iyi gidiyor ve bana iyi gelmeye de devam ediyor. Defnemizi buraya alıştıramadık, uyuyamıyor gelince buraya hala. O yüzden annem çoğunlukla gündüzleri onların evinde ama ara sıra buraya uğratıyoruz fırsattan istifade de işte. Ya tutarsa gibi bir durum söz konusu, bir günü bir gününe uymuyor; bebek işte demeyi de iyi biliyoruz artık, Kağanımda acemiliğimiz çıkmış sanki! (: Bugünlerimize şükür, dünkü dertlerimize "vay, nasıl atlattık" diye bakabiliyoruz... 

Bugün çok erken uyandım-uyandık, Kağanım ve Defnem burada olacaklar öğlene dek diye. Ama çocuklar için katlanılıyormuş, bir kez daha anladım... Onların enerjisi yetiyormuş meğer, biraz mayışmış haldeyim ama iyiyim uykusuz kalmış olmama rağmen yine. Bugün tüm haftayı da düşününce, şükrediyorum bol bol yine; iyi ki yeğenlerim var, sevdiklerim sağlıklı, ufak tefek sıkıntıları olsa da hayatımızın içindeler diye. İyiyi görmeye, pozitif kalmaya devam işte; hafta ne kadar zorlu geçti gibi gelse de, geçti işte diyebiliyorum... 


Can Aydoğmuş'u düşündüm tüm hafta, geçen hafta Pazar akşamı üçüncü kez katıldığım canlı yayınında yaptırdığı o enerji içerikli önerileri ve paylaşımları daha da güç verdi yine. "Düşle, İnan, Yaşa" adlı kitabını almış ve başladım diye gündüz okumak üzere yanımda bulundurmaya devam ediyordum ki, daha dün esaslı okumaya başladım. Önsözden öteye okumak üzere devam ediyorum şimdi... Sizi Can Aydoğmuş'un hesabına da yönlendirmek istiyorum, buradan... 

Çünkü sadece o söylüyor diye değil, olumluya ve çabaya doğru yönelen girişimlerin iyiliğine ve güzelliğine ben de inanıyorum onun gibi. Bu durumun bir mucizesi var; duanın, inancın, enerjiyi bilmenin ve onun farkında olarak hareket etmenin. Gücün, gerçek ve özdeki gücün farkına vararak yaşamanın büyük bir etkisi var hayatımıza... Allaha inancınızı kuvvetlendirmek ve esas kıymetli olanları algılayabilmek için, farkında olmak gerek bence. Ben buna inanıyorum işte... :))



Son olarak, bugüne şükürlerle, rabbimize şükürlerle bitirmek istiyorum, 2020'deki ilk "İnternet Günlüğüm" başlıklı yazımı... Allahım bizi sarssın, işaretler göndersin ama yolundan hiç şaşırtmasın dilerim. İçimden geldiği gibi, duygusal yazdım bu "internet günlüğüm"de! Yine durdurmadım kendimi tamam da, bu seferki de pek bir duygusal kaçtı sanki! Neyse... =)

Sevgilerimle...


12 Eylül 2020 Cumartesi

Eylül, Garip Geldi Bu Sefer - 2020

 

Eylül her zamankinden sakin geldi bu yıl, pandemi ortamı belki de beni böyle mi etkiledi bilmem; stresten uzak olmaya daha bir hevesliyim, ertelemeye daha fazla tahammülsüz hisseder haldeyim. Bence bu iyi bir şey de, geleceğe dair düşünceler içerisine girmeye kalktığınızda; rahatınızdan ödün vermeniz gerektiği noktalara da izin vermez bir durumda... Anlatacağım...



Normalde Eylül'ün ikinci haftası okullar başlardı, onun heyecanı sarardı dört bir yanı. Şimdi ise ekran başlarına geçiyor çocuklar, evde bir sessizlik oluşturulmaya çalışıyor, şarjlar bitmesin diye şarjda devam ediliyor derslere. Bizim ailemizde de böyle bir öğrenci var, yeğenim Kağan. Arkadaşlarına ve öğretmenine, kısmı olarak bile olsa o kavuşmasının heyecanı ve mutluluğu paha biçilemez. Aslında uzaktan eğitim bile olsa, iyi ki başladı bu açıdan da... Başta sıkıntılar oldu, bağlantılar açısından ama deneye yanıla doğruları bulundu ve öğrenilmeye devam ediliyor bu dönemde de. Eğitim dönemi böyle başladı işte, 2020'de. Ve Eylül böyle başladı bu sene...

Zamanında derlerdi ki bize; okullar kapanacak, zamanı gelecek ve herkes ekran karşısında ders yapacak. Okullara o kadar ihtiyaç duyulmayacak, teknoloji ve ortam o kadar değişecek ki.. Bunlar söylenirken bile hayal edebildiğimiz ortam böyle değildi... :)

2020-2021 Eğitim ve Öğretim yılına, ekranlar başında başladık... Kağanım başta adapte olamadı, sürekli şarj aletinden uzak iken derslere giriyordu ve şarjı bittikçe dersten ayrılmak durumunda kalıyordu. İnsanoğlu o kadar çabuk alışıyor ki her şeye; şimdi suyu, not kağıdı kalemi, şarja bağladığı bilgisayarı ile giriyor dersine ve şikayet ettiği de olmuyor şu sıra... Sadece tek bir gün, 8.30'da uyanmaktan dolayı sıkıntı yaşadığını dile getirdi bu hafta; çok çabuk ona da alıştı sonra. Ekranları kapanmasın, şarjları bitmesin, öğretmenleriyle bağları kopmasın; sağlık olsun da sonrasında da çabucak kavuşsunlar inşallah... :)

Yeğenim ders başına geçtiği hafta, birbirimizin ders ve ödev saatlerini de kovalar olmuştuk bu arada. Bir hafta onlarda kaldığımızda, o ödevlerini yapmasına benim "Farmasi Satış Eğitimlerim" için ara veriyordu; geri kalanında da bol bol ödev yapıyordu. 2020'nin başında dahi söylendiğinde bu virüs davası, ortamın böylesi değişebileceği aklıma hiç gelmemişti. Şimdiyse, sanki bundan sonra hep böyle yaşayabilirmişiz gibime geliyor. Alışma mevzusu sanırım, bir kere ayak uydurmaya gör! 

Eylül'ün başlangıcıyla okul heyecanı kadar, bir de denizlerde avlanma sezonunun açılması heyecanlandırdı beni. Erken yasak gelince, normalden daha uzun süren yasaklar; "daha fazla üreme, daha fazla büyüme ve daha fazla balık olur inşallah" diye düşündürüyordu ki, şu anda da olanlar tamamıyla böyle gibi görünüyor işte... Neyse, belli olmuyor mu üstteki kolajdan; haberin fotoğrafını çekebilecek duruma gelmişim bu sene ben. Tam bir balıkseverim diyebiliriz artık bana! :) 



28. yaş günüm, senelerdir olandan daha sakin geçti gitti. Bir gün öncesinde ailecek yemek yedik, pastamı da sabah kahvaltısında kestik. Derken geçti gitti kutlaması. Düşünmeye daha çok vaktim kalınca anladım; her türlü oluyormuş aslında, o günün varlığı bile yetiyormuş insana...

Doğum günüm öncesinde ailecek olunca, yemek yiyip pasta kesince; bir daha doğum günümde toplanmadan geçti gitti. Hediye dahi istemedim bu sene, öncesinde yaptığım kitap alışverişimi hediye bildim. Ama bir sürpriz hediye gelince, şenlendi tekrar ortalık. Doğum günümde gelen o çiçekleri, işte daha geçen haftalarda başka saksılara ektik... :) Cumartesi'den Cumartesi'ye, daha bugün bir hafta doldu ama sadece iki günde bile daha bir canlandı çiçeklerim. Eylül'de değişim (Fotoğrafta görünüyor mu, bilmem), çiçeklerimin iki günde canlanması gibi çabuk gerçekleşti. 

Bu sıra bu çiçeklerime iyi bakmaya çalışıyorum, solmasınlar ve hep yeşersinler diye işte... Eylül geçip giderken, buraya "çiçeklerim yeni saksılarına tutundu" diye de yazabilirim inşallah...


Eylül'ü yarılamak üzereyiz ve 11 Ekim'deki EKPSS sınavına az kaldı bu arada... Farkettiğim bir gerçek ortaya çıktı ki, bir şeyler yapmak çok istiyorum ama bu yapmak istediğim şey "en iyisini yapmak için uğraşırken, gündelik mutluluklarımdan uzaklaşmamak"mış meğer... Şimdi sınava az bir zaman kaldı, elimden geldiğince de çalıştım ve çalışmaya hala devam ediyorum. Ama eksiklerim uğruna, kendimi de bedenimi de yormaya tahammülümün olmadığını farkettim...

İşte bu farkındalığım için, "olsa ne güzel olur ama olmasa da bir sebebi vardır" düşüncesiyle durumlara bakıp; stressiz girmek istiyorum şu sınava. Kusursuzluğu hedeflemek istemiyorum bu sefer ve bu saatten sonra... Büyük ihtimal de bu sınavdan aldığım not, en kusursuzu olamayacak bu sefer. Çünkü onun için her gün kalan günler boyunca sürekli çalışmayı sürdürmem lazım. Oysa benim bir tek bitiremediğim konular Matematik konusunda biraz daha pratik ve Tarih konularında Genel Tekrar üzerine... Uzun uzadıya yapamayacağım tekrarları düşünerek, tekrar edersem sonucunda mutsuz olabileceğimi fark etmem üzerine böyle hareket etmeye karar verdim. Elimden geleni yine yapıyorum, ama daha fazlasını yaparak gündelik mutluluklarımı altüst etmeyeceğim...

Örgü örmek olsun, gündüz-gece kitap okumalarım olsun, her gün mutlaka kuşumuz Maviş'le ilgilenmek olsun... Okul döneminde yaptığım ve o döneme göre yapmak zorunda olduğum noktaya, bu yaşımda düşmek istemiyorum; birkaç saatlik sınav için yılların stresini yapıp, sonucunda kitap okuyamadan stresimi atamadan geçirdiğim günler ve gecelerle doldurmak istemiyorum hayatımı. En basitinden buna gücüm olmadığının farkındayım şu sıra. Eylül sadece bu farkındalık için bile çok garip şekilde geldi ve sarmaladı beni... :) (Not; Eylül ayı tabii ki burada metafor...)


Bugün İnstagram hesabımda da paylaşmıştım, burada da paylaşma gereği duydum kısaca; kendimize mutluluklar borcumuz var, her dakika strese soktuğumuz gereksiz anlar değil. 11 Ekim 2020 günü birkaç saatlik bir sınava gireceğim; kimi zaman çalıştım layıkıyla, kimi zaman da çalışamadım farkındayım. Netliğiyle emek verdiğim ölçüde, olacak veya olamayacak; şimdiden an'ı kaçırmanın gereği olmadığını düşündüm sadece. 

Neticede, sınava girip giremeyeceğimizin de garantisi yok; dolu dolu sıkıntı yaratmaktansa kendime, bu hafta Kağanım bizde kalmışken doluca tadını çıkardım yan yana olabilmelerimizin... Oturup ders çalışabilir ve onunla daha da az ilgilenebilirdim ama haldır huldur ders çalışmayı yediremez durumda olduğumu farkettim... Derinine biraz daha girilesi konularım var; önümüzdeki yeni haftayla beraber o konulara devam edeceğim, Kağanım bugün evine gitti zira... Ama olur olmaz, kendimi sıkmayacağıma dair kendime söz verdim... Siz de yapamadıklarınıza değil, yapabildiklerinize odaklanın olur mu? Bugünün öğüdü, tavsiyesi ve düşüncesi böyle benden...

Beni örgü örmek mutlu ediyor, gece yatmadan önce kitabımı okuyup gece lambamı uykumu gelince söndürebiliyor olmak, Kağanımla gündüz oyunlar oynayıp videolar izlemek ve yer yer artık tartışabiliyor da olmak, mutlu ediyor işte... Ama bir o kadar da bir sınav uğruna ders çalışırken yetişemeyecek olduğumu hissedip kendimi, bilgimi ve geleceğime dair çabamı eksikmiş yetersizmiş ve gereksizmiş gibi görmek tedirgin ediyor. Bu yazının çıkmasına da bu hissiyat sebep oldu zaten, tedirgin olduğum noktalara gelince mutsuzluk hissettim. Belki öğrencilikten uzaklaştım, belki tekniğimi kaybettim; sınav için ne hazırım ne de değilim, ama sınavı tek kapı olarak görmek istemediğimi farkettim. Kısacası "Eylül-Ekim az kaldı, çabaladım ve ne olacak göreceğiz" diyebilmeyi öğrendim; stres yapıp güçsüz duruma geçmemeyi de benimsedim...

Eylül güzel geçsin, yapabildiğim kadarını yapabileyim kafi, durumundayım. Hayırlısı neyse o olsun her birimiz için... :)

Sevgilerimle... Yorumlarda görüşelim mi?

18 Eylül 2019 Çarşamba

5 Günlük İzmir Tatili - Eylül 2019


Geçen hafta bugün başlayan İzmir tatilimizin yazısıyla, yeniden merhaba... Bizim tatilimiz geride bıraktığımız pazar günü bitti ve bugün eve dönüp yorgunluğu atmaya uğraşalı da üç gün oluyor. Bir haftadır yazı yazmadım ya, uzun uzun cümleler kurasım var; affınıza sığınıyorum şimdiden, iyi okumalar dileyerek... :)

Beş günlük bir İzmir gezisi planlamıştık kendimize, taa Şubat ayında; bu yazı onun yazısıdır işte...

11.09.2019- Çarşamba


İzmir çok güzeldi... Epeydir gitmek istediğim bir şehirdi ve fırsatını Şubat ayında yakalamıştık. Annemle dayımlarım amca kızının düğününün İzmir-Urla'da olacağını öğrendiğimizde, madem öyle neden tatili de o zamana kaydırmıyoruz ki? dedik dayımlarla beraber. Hal böyle olunca, ortak bir otel rezervasyonu yaptırdık; "şansımıza deniz havası da olursa tadından yenmez, fırsat buldukça da gezeriz" dedik ama, fırsatı daha çok gezmekten yana elde edebildik... :)

11 Eylül sabahı erkenden yola çıktık, 10.30 gibi İzmir'de idik. Dayım, yengem ve İncim 5 gün öncesinden İzmir Kuşadası'nda tatillerine başlamışlardı; 11 Eylül Çarşamba günü de Seferihisar'daki otelimizde buluştuk ve kavuştuk... Otel odalarımız ayrı taraflarda ayrı yönlere bakıyordu ama biz zaten yatmadan yatmaya kullandık odalarımızı ve günün geri kalanında beraberdik daha çoğunlukla. 

11 Eylül sabahı kahvaltımızı İzmir'de yaptık. Fotoğrafları düzenlerken es geçmişim, şimdi farkettim; o sabah İzmir'in meşhur boyozu ile kahvaltı ettik öncelikle, İzmir kordona yakın bir fırın cafeterya'da... :) Güzeldi, evet annemlerin de dedikleri gibi, bildiğimiz talaş böreği idi; ben sanırım daha fazlasını bekliyordum, çünkü bana öyle olduğunu söyleyen bile olmamıştı. Sadece çokça kendi kendime merak ediyordum, taa Kavak Yelleri dizisinden beri. :) Sabırlı insanmışım, o gün bugündür İzmir'den başka yerde yemeyeceğim demiştim. Aferin bana... (:

O gün çok oyalanmadan İzmir içerisinde az biraz dolandıktan sonra, Seferihisar tarafına ilerledik; otelimize varmak üzere. Önce biz vardık, yarım saate kalmadan da yengemler... Öğlen atıştırmalıklarına yetişmiştik, fastfood ürünlerinden yiyerek başladık biz tatile; sonrasında da mayolar giyinilip havuza inildi. Serindi, esiyordu ve benim girebilmem tatil boyunca mümkün olmadı... Gerçi o gün iyi ki girememişim; akşamına da yol ve esinti beni çarptı, yediğim akşam yemeğinin de faydasını göremedim. Ama aylar sonra beklenen buluşmanın ve tatilin tadını fazlasıyla çıkarmaya başladık o gün.


Otelimizden bahsedecek olursak; Labranda Lebedos Princess, Seferihisar'da deniz kenarında kendi sahili bulunan bir oteldi. En güzel yanı denize yakın olması ve yeşillikler içerisinde olması idi galiba. Kendi bahçesinden toplanan yeşilliklerle ve meyvelerle karşılandık her öğünde bir de, yemekler ve lezzet konusunda çok memnun kaldık... Hizmet kalitesi ve ilgi alakadan bahsetmiyorum bile, gerçekten engellilere yönelik eksikleri bulunan bir otel olmasına rağmen; müşteri memnuniyeti üzerine hiçbir kusurlarını görmedik, teşekkür ederim ailem adına ve kendi adıma... :)

Otelde memnun kalmadığımız bir tek nokta vardı, engellilere özel girişten odaları bulunmamakta idi. Biz rezervasyon yaptırırken bize alt kattan, girişi düz bir oda vereceklerini söylemişlerdi ama onlar da "biz aslında bildiriyoruz müşterilerimize bu durumu" dediler ilk gün ne yapabiliriz diye araştırırken... Belli ki bir yandan bir yanlış anlaşılma oldu; odalar iki katlı binalarda, her katta 5er oda olmak üzere sıra sıra dizildiği üzere, 7 merdiven çıktıktan sonra başlıyordu. Bize ilk kattan ve ana binaya yakın kısımdan oda verdiler neyse ki, ama seyyar bir rampa bulmaları mümkün olamadı. Denendiği üzere ellerinde bulunan rampa, o merdivenler için uygun düzeyde değilmiş. Beş gün idare ettik, yatmadan yatmaya girdim ben daha çoğunlukla. Zaten odalar kısmının dışında bir de eğlencelerin yapıldığı Amfi tiyatro kısmına geçiş iki yanı merdivenli bir köprü ile sağlanıyordu. Ama bunlar dışında her noktasında akülü sandalyemi kolaylıkla kullanabildim (bir de ana bina üst kat barı haricinde, unutmadan).

Amfi tiyatroda ilk akşamımızda mini disko eğlencesine, üstte bahsettiğim sebeple katılamadım. Ama tek başıma o gün gezmek bile bana yaramıştı.. Sonra ertesi gün olması lazım, Türk gecesi idi ve alanın gözüktüğü köprünün otel kısmı ucundan annemleri gönderdikten sonra gezinmeye başlamadan önce bakıyordum alana. Yanıma bizimle odanın giriş merdivenleri konusunda sıkıntımızı çözmeye uğraşan hanımefendi geldi, beni o alana çıkartabileceğini söyledi. Başta gerek yok desem de, sonra bir sürü personelimiz var bizim için sorun olmaz dedi ve o merdiven engellerini önümden sildi götürdü. Sonrasında hırka da verdi bacaklarıma, polar diz battaniyesi de göndermişti ardından bana... İyi baktılar yani bana, müşteri memnuniyeti had safhada idi... =)



12.09.2019 - Perşembe


Ertesi gün Çeşme planımız olması üzerine, kahvaltımızı yapıp çok geç olmadan otelden çıktık... Çeşme'de annemlerin bir diğer amcalarının eşi ve kızları oturuyor, onların yanına gittik. O amcamız seneler önce vefat etti ve kızlarının tayini de geçen sene Çeşme'ye çıktığından beri oradalar işte. Önce yenge ve kuzen ziyareti, sonra onların eşliğinde Çeşme ve Alaçatı gezmesi yapıldı... 

İlk günler hayli yorgun geçti, Kağanım ve benim için. Alaçatı'yı gezmeye diye gittiğimizde, yolda uyuyan Kağancım ile yorgun olan ben dinlenmeye çekildik diğerleri gezerken... Söylediklerine göre Eski Datça Evleri gibi sokaklara sahipmiş orası da. Ama biz geçen sene gittiğimizde o sokaklar çok doğal gözüküyordu, o kadar yapılı boyanmış olmasına rağmen. O kadar doğal mıydı Alaçatı da, bilmiyorum ama annemler gezmiş epey beğenmişler. Ben size bu noktada "Eski Datça ve Datça" gezimizi yaptığımız geçen sene yazısını hatırlatayım, hazır lafı da geçmişken. Buraya tık tık lütfen... =)

Çeşme'nin en sevdiğim noktasına gelince, kalesinin görünümü çok güzeldi bana göre... Ama fotoğraflayamadım, çekim alanım arkada oturduğum için epey kısıtlı idi. Bir başka geniş zamanda, gezilesi bir yanı var ise içi de gezilebilir bence. Bize bu sefer kısmet olmadı çünkü...

Akşamına otele geri geldiğimizde, yemek vaktine iki saat kadar falan vardı ve sabah gördüğümüz üzere o akşam Türk Gecesi planı vardı. Yemekler ve de eğlenceler Türklere özgü diyordu... Önce yemek vaktine kadar her birimiz dinlenmeyi tercih ettik, sonrasında yemeğe indik. Türk yemeklerine özgülük de takdire şayandı tabi, şu eksikti diyemeyeceğim. Yemek sonrası 9.30'da başlayacak olan eğlencesinde de Türk Gecesi hakimdi, dediğim gibi o eğlenceye benim katılımımı sağladılar; aklımda yokken... Dansözle başlayıp, halk oyunlarımız ile devam eden ve son olarak da Türk düğünlerinde çalan şarkılarımızla seyircilerle beraber devam eden bir eğlence idi... Not; otelden reklam tavsiyesi almadım, sadece deneyimlerimizi ve beğenilerimizi paylaşıyorum. :)


13.08.2019- Cuma...


Otelde üçüncü günümüzde kapalı bir havaya uyandık... Hava hem epey soğumuş daha fazla esiyor, hem de sabah erkenden yağmış atıştırmış o kapalı hava belli ki yine yağdıracaktı. Kahvaltımızı içeride yaptık, biraz bekleyelim de olmadı Sığacık'a ineriz dedik. Yani günün ilk yarısını otelde pinekleyerek geçirdik. :)

Üst kolajda gördüğünüz kaplumbağalar, oteldeki derenin kaplumbağaları bu arada! Sığacık ile alakaları yok... Oteli turlama fırsatımız oldu da o gün, önce onları doyurduk. Her biri konsey toplantısı yapıyormuşcasına dip dipe doluştular ekmek attıkça.. Sanıyoruz ki doyuruyorlardır da, biz ekmek attığımızda hayli doluştular oradaki kıyıya da... 

Öğlen saat 14.00'a kadar otelde bar kısımlarında oturarak ve çocukları olabildiğince çocuk odalarında oyalamaya uğraşarak geçirdik günün yarısını. Neyse ki, İncim ile Kağanım korktuğumuz gibi oynamaz halde değillerdi ya tatilde. Otelde epey koşturdular ve birbirlerine de olabildiğince uyum gösterdiler... Otelde çocuk kategorisinde bir onlar vardı zaten, üç de bebek vardı kucakta. Okul mevsimi açılınca tabi, daha çok torunlardan dinlenmeye kaçmış nine ve dedeler hakim gibi bir durum da ortaya çıkmadı değil... :) 


Sığacık'a indik öğleden sonra, sezon yarı yarıya kapanmış da olsa güzeldi oralar hala... Birçok dükkan kapanmıştı, kaleiçindeki sokaklarının iki tanesi tamamen terkedilmiş gibiydi. Ama sonra Egenin Hamsi'si dizisinin çekildiği karşılıklı dükkanların bölgesine yaklaştıkça gördük ki, o sokakta hala devam ediyor hayat... Kapalı açık demeden biz gördüğünüz üzere gezdik ve fotoğrafladık da zaten. Bir nevi Alaçatı gibiydi orası da, ya da Eski Datça... =)

Rengarenk mevkiler, süslenmiş ve özen gösterilmiş alanlar hepimizin dikkatini çekiyor malum; bir laf var o aklıma geldi orada, "güzel bakmak sevaptır!" Aynen öyle idi, Sığacık'ın o sokaklarına iyi bakmışlar. Sezon henüz kapanmadan gitse idik daha canlı ve daha da sevecen gelirdi büyük ihtimal ama dediğim gibi bu hali bile güzeldi bence... 

Üst kolajda alt resimlerden duvarları nazar boncuklu pansiyon&cafe var ya hani, orası da "Olanlar Oldu" filminin çekildiği yer imiş. Ata Demirer'in izlemediğim filmlerinden biri! Haberim olsun, bu yazı sonrasında izleyip o pansiyonun resimleri ile yorumlarımı da yazayım sonra bloğuma... :) Tabi, sizin de haberiniz olsun!


Sığacık'ı gezdiğimizin akşamına, amfi tiyatrodaki eğlence üst kattaki bara taşınmıştı; ben gitmemeyi tercih edip yemek sonrası sessizleşen ana restoranda kaldım o akşam... Gündüz üst bar kısmından babam beni indirirken azıcık merdivenlere sürtülen ve ağrıyan ayaklarım sebebiyle, ne kadar yardım ederiz dedilerse de çıkmak istemedim. Ana restoranda kitabımla, çayımla ve Kağanımın bana gide gele getirdiği su ve çikolatalı süt servisleriyle kitabımı okudum...

Hava yine serindi ama gündüzki kadar da değil... Geçen sene ilk otel tatilimiz olan Marmaris'teki yazılarımdan hatırlar mısınız bilmem ama ben hatırlıyorum; orada da kendime bulduğum köşeleri, akülü sandalyemle gidip kaldığım kısa ama faydasını gördüğümü düşündüğüm yalnızlık anlarımı sizlerle paylaşmıştım. İzmir'de de bu alanlarımı ve anlarımı pek sevdim yine...

Ben aşağıda tek başıma takılırken ve kitabıma ihtiyaç duyduğumu düşündüğüm anlara odaklanırken, yukarıda müzik sonrası tombala turnuvasından İncim ödüller kazanmış. O günün gündüzü yağmurlu, gecesi serin de olsa, hepimiz şanslı idik bir yandan da işte... =)

Otel kedi dostu bir kedi idi bu arada. Sayabildiğim kadarıyla 6'dan fazla kedisi vardı ve o kediler hiç kimseyi rahatsız etmeden dolanıyordu etrafta. Otelin lobisinin koltuklarında yerini almış o grili kedi de, genellikle lobide oluyordu işte. O akşam fotoğrafladım onu, odalarımıza çıkmadan önce çorbalarımızı içtikten sonra lobiden geçerken... 

14.09.2019- Cumartesi...


Malum düğün günümüz 14 Eylül Cumartesi günü idi ve o gün oteldeki son havuz keyfini yaptı benim haricimde bizim gruptakilerin hepsi... =) Denize ne yazık ki kimse ayağını sokmayı deneyemedi. Hava o kadar serindi ki, denizi denemeye bile cesareti olamadı kimsenin. Havuza bile giremediğime sonradan üzülemedim, titreye titreye girdi ve titreye titreye de çıktılar sonra. Kısmet işte bazı şeyler, benim kısmetimde kitabımı okumak varmış ve bir de sevdiklerimle beraber olabilmenin keyfini çıkarmak... 

Seneye yaz boyu havuz ve deniz keyfi nasip olsun bana bize inşallah. İstiyorum ki, Eylül'e bırakmaya gerek olmadan şartlar koşullar sağlanabilsin. Bu yaz annemlerin köy işi, gelenler gidenler ve gitmemiz gereken yerler; derken iyi ki kıştan bu tatil rezervasyonunu da yaptırmışız, dedik... Neye niyet, kime kısmet dedikleri. Bana yiyebildiğimce yemeler, gezebildiğimce gezmeler nasip oldu...



Urla'daki düğüne gitmek üzere, Cumartesi günü 3'ten sonra hazırlandık, 5:30'da da yola çıktık... Giderken otelle ilgili konuştuğumuz üzere, ortak noktamız; acıkmayı özlediğimiz oldu... Böyle bir tatilde acıkmaya fırsat kalmıyor, öğünler hazır ve size sadece takip etmek kalıyor ya hani. İşte bu durumu o gün konuşmamızın, düğün yerine gittiğimizde çok manidar olduğunu anladık. =)

Düğün kır düğünü idi, açık alanda üşüyeceğimizi anlayarak üzerimize şallarımızı alıp gittik ve düğün konseptinde nikah ile yemek arasındaki zaman dilimi epey uzundu. Acıkarak yemek yemek o gün kısmet oldu yeniden. Yedik içtik, akşam bastırınca da herkesi sahneye döküp oynattık...

Gelinimiz ve damadımız birbirine çok yakışmıştı, düğünü sebebiyle amcamızın kızını tanımak nasip oldu bana da... Uzak mesafe akrabalığı olduğu için, bize görüşmek nasip olmamıştı yıllar yılı. Belki küçüklüğümüzde de karşılaştık ama ben hatırlamıyorum. Annemin amcası ve eşini tanıyorum ama Gökçenur'u tanımıyordum. Tanıştık ve memnun olduk, dilerim Gökçenur ve Deniz'in hep mutlu olduğunu görürüz bundan sonrasında da...


15.09.2019- Pazar...


Ve Pazar günü, bizim otelden ayrılma günümüzdü... Sabah kahvaltısını ve sonrasındaki çay keyfimizi uzatabildiğimiz kadar uzattık, saat tam 12'de otelimizden ayrıldık. Güzel şeyler bir şekilde çabuk bitiyor, soğuk zamana gelmesi kötü olduysa da güzel geçti ya tatilimiz, anısını böyle saklamak istedim yine.

İçimdeki bir hayal daha gerçekleşti ve hatıralar kısmına gönderildi... İzmir'e bir daha gitmek ne zaman kısmet olur bilmiyorum ama şimdilik "Pişisini de Boyozunu da Midyesini de" yediğim için mutlu ve de doymuş durumdayım. Bazı şeyler yerinde mi güzel, belki de biz biraz büyütüyoruz bu olguyu; ama bir yandan da, öyle istiyorsak ve gerçekleştirebiliyorsak öyle olsun diye düşünmek gerek değil mi? Bence öyle... :)

Dönüş günümüzde Midyesini denedim İzmir'in, gezdik de biraz o çevreyi. Bilmeyen olduğumuz için hayli acemi bir tur atmaktı bu, ama yine de güzeldi...

İzmir'in havası, ilk günümüz ve son günümüzde en güzel halinde idi; sonraki günler hep serin ve de soğuk karşıladı bizi... İzmir'i bizi karşıladığı şekilde bir şeye benzetsem, şaşırtmayı seven sürprizlerle dolu bir insana benzetirdim! Gidene dek hep duyduğum, İzmir'in kolay kolay soğumadığı ve sıcak güneşiyle her daim yakıp kavurduğu idi... Ama bu sene mevsim genellerinde bir değişiklik hakim ya işte, başa gelen yine çekildi ve en olabildiğince tadını çıkarttık yine.

İzmir'e bir daha gitsem, daha sıcak bir mevsimde gitmek isterim şimdi. Belki daha iyi bir halde iken, soğuk denizini bile deneyebilirim. Marmara Denizi'ni soğukluğu sebebiyle sevmeyen ben, İzmir'i sevdiğim şu halinde denizinin soğuk olduğunu söyleseler de denemeye istekli gördüm kendimi. =)


Velhasıl bir tatil daha bitti, rutine döndük yine; fizik tedavilere dönme vakti, bir dahaki güzel bir tatil ve gezme fırsatını yakalayana kadar zamanım var yine. Daha iyi olmaya ve daha iyi gezmelere... İzmir'de az biraz baş dönmelerime rağmen iyi gezdim ama daha da iyi olmalarıma odaklanmam gerekiyor yeniden işte. 

Haydi rutine dönme vakti, hazır iyice dinlenmişken... 
Sevgilerimle... (:

10 Eylül 2019 Salı

İnternet Günlüğüm 2019 #2 - Eylül Günlükleri


O kadar uzun zamandır yazmamışım ki "İnternet Günlüğüm" başlığımın altında, senenin 2. İnternet Günlüğüm yazısını yazdığıma inanamıyorum hala. Eylül 2019 yazmaya gönlüm de razı olmadı bu sebeple.. Ocak'tan bu yana olmak üzere değerlendiririm de belki diye, Eylül Günlükleri bu yazımın adı; hani biz küçükken vardı ya "Narnia Günlükleri" diye... :) Ah çok geçmişe gittim galiba şimdi!


Eylül, Uluslararası Gemlik Zeytin Festivali ile başladı yine... Eskiden Gemlik'in Kurtuluşu ile beraber kutlanırdı zeytin festivalimiz, 11 Eylül öncesinden başlar ve 11 Eylül ertesi bitmiş olurdu. 5 senedir böyle değilmiş ama benim gitmeme fırsat olmamıştı hiç bu yeni başlayan festivalimize. Her yaz mutlaka Antalya'da veya Ankara'da oluyorduk çünkü, bu sene farklı oldu benim için de...

Her akşam bir sanatçının konseri vardı bu sene, geçen sene de öyle miydi bilmiyorum ama... Her gören oldukça coşkulu geçmesinden memnun halde idi, üstelik yeniden... Benim bahsettiğim zaman diliminde de 11 Eylül arifeleri ve 11 Eylül'lerimiz çok güzeldi böyle. Doğrusu yeniden Gemlik'i coşku içinde ve kaliteli sanatçılarla görmek, beni çok ama çok mutlu etti. 30 Ağustos Zafer Bayramımızın akşamında Resul Dindar sahnede idi, ertesi günü yazısını da yazmıştım.. Kendisini o kadar çok severim ki, ilk defa gittiğim konseri sayesinde daha da çok sevdim! :) O yazımı okumak isterseniz, burada bulabilirsiniz...

Zeytin Festivalimiz güzeldi, ama o 3 gün boyunca misafirlerimiz olması sebebiyle gündüz inip festival alanını gezemedik. Ben zeytincilerin olduğu alanı gezebildim ve zeytinlerimizden tadabildim; her biri ayrı güzeldi ama akşam vakti ne kadar olabilirse oldu benimki de işte...

Siyah ve yeşil zeytinlerden Atatürk Portresi yapılmıştı, daha festivalin ilk günü Gemlik sayfalarında ve arkadaşlarımın hesaplarından gördüm. Ama ancak son günü inebildim o portreyi de yakından görebilmeye. Resul Dindar'ın konserine indiğimde, ters noktalarda olduğumuz için görememiştim maalesef. Emek fotoğrafta bile gözler önünde ama canlısı daha da güzeldi vallahi. Yapanların emeklerine sağlık. :)

Gidenler, tarihi eşyaların bulunduğu ve zeytincilik tarihinin anlatıldığı sergi çadırlarının da çok güzel olduğunu söylüyorlar, ama ne yazık ki ben onu da kaçırdım. Güvenlik sebebiyle, akşamları kapatma kararı almışlar meğer... Zeytincilik tarihini, her bir Gemlik'linin öğrenmesini gerekli görüyorum ben de. Gemlik'imize gelenlerin ziyaret edip merak ettiklerini öğrenebilmesi açısından da yakın zamanda bir zeytin müzesi açılabilmesi düşüncesini de destekliyorum. Bakalım, ne zaman açılırsa... Ben buradan bildiririm zaten, orası kesin de. :)

Velhasıl, Eylül ayında Gemlik Zeytin Festivali ile başladık Eylül'e. Festivalimiz Resul Dindar'ın konseri ile başladı ilk gün, üçüncü gün de Ziynet Sali konseri ile sona erdi. Festivalin ikinci gününün akşamında Ece Seçkin'in konseri vardı ama biz ona gitmedik. Ziynet Sali'nin konseri de iyiydi ama bana kalırsa en güzeli ortalarından sonrası idi... Biraz Gemlik Ziynet Sali'yi coşturdu, Ziynet Sali'de sonlara doğru daha çoğunlukla Gemlik'i tabii... (:


Bu sene ikinci kez saç kestirdim Eylül ayında... Genelde saç kestirme aralıklarım 6 aya kadardı, ama bu sene bir farklılık oldu; Mayıs ayından sonra, şekilsiz görüp bir kez de Eylül vakti kestirdim. Bunda bu ay İzmir'de annemin amca kızının düğününün olmasının da etkisi var tabi, ama yine de kısa saç tutkusunun bende fazlasıyla yer etmeye başladığını da gözlemleyebiliyorum. Öncelikle rahatlığına alıştım tabii, ama şimdilerde kısa saçın daha estetik durduğunu da kabul ediyorum. Özellikle saç yapımın yağlı olmasından ötürü, kısa saçı daha iyi idare edebildiğimi düşünüyorum ben de artık... :)

Annemle kestirdim yine bu sefer, 6 gün önce işte. Saç kestirme sıklıklarımıza bakılırsa, anneme yetişmek üzereyim, Mayıs'tan sonra onun ikinci kestirişi bu... Akrabamızın gelini yeniden kuaför dükkanını açtı Haziran ayında bu arada, düz ayak olması açısından artık yeniden onun dükkanını tercih edeceğim elbette yeniden. Görüldüğü üzere, kendisi işinde epey iyi. Tekrar hoşgeldin işinin başına Dilek abla... (: 

Bu arada, lafını etmişken değinmeden geçmeyeyim; Gemlik'te girişten herhangi bir dükkan, özellikle de kuaför dükkanı bulabilmek çok güç. Bu durum ben kendimi bildim bileli var üstelik... Buralarda kuaförler bina içerisinde daire tutuyorlar daha çoğunlukla ve o daireler asansörlü daireler de değil üstelik! (Evet, çoğu şehirde durum böyle olsa da yanlış işte!) Dar alanda ve eşit olmayan basamaklarının olduğu eski tip merdivenleri olan eski apartmanlardan bahsediyorum bu arada! Neyse ki bu durum şu son senelerde azıcık da olsa toparlanmış durumda. 

Ama gel gelelim hala girişleri basamaklı ve yüksek girişli dükkanlar mevcut. En azından her şehirde en az iki tane girişi düz kuaför dükkanları veya herhangi esnaf dükkanları olmasına özen gösterilmesini arzu ediyorum! Biz engelliler açısından en zor bulunan dükkan ve marketler, girişi engelsiz olanlar. Lütfen empati kurun, kendinize bir şey olmasını beklemeden çevrenizi düzgün hale getirmeyi alışkanlık edinin... Gönülden bunu arzuluyorum.


Bu aralar Mavişimle yeniden sıkı fıkı haldeyiz ve kitaplarımla da oldukça ilgiliyim... Bu seneki okuma hedefime ulaşmak için emin adımlarla ilerlediğimi düşünüyorum. 50 kitap okuyacağım demiştim ya hani; şu an 24. kitabımdayım, geriye kalan 26 kitabı da okuyabileceğime inanıyorum. Son zamanlarda kalın kitaplar okuduğumdan ötürü biraz yavaş ilerliyorum tabi (üstteki resimde de okuduğum son 4 kitaptan görüldüğü üzere)... =)

Mavişimle "ana-oğul" moduna girdik şu aralar, öpücük verme modunda fazlasıyla korkaklığını üzerinden attı bana karşı ve üstelik anne babama da karşı... Kafesine yaklaştığımda artık köşeye pısmıyor kuşum, söylediği kelimeler 15'i cümleleri de 5'i geçti... =) Evet, az buz da olsa cevap verir halde artık; Günaydın'a nadiren de olsa Günaydın gibi, öpücüğüme öpücük, canım kelimesine canım veya aşkım demesi gibi... Evde bir hayvan besleyen var ise eğer, o evin çocuğu gibi oluyor bir süreden sonra. Bilen bilir tabi... Sabahları ona "Günaydın Mavişim" demek, akşamları "İyi geceler Mavişim" demek bir rutin halini alıyor. Öyle ki eğer Mavişiniz de bunu benimsiyor ve size öpücükle dahi olsa hemen karşılık veriyorsa, o kalbiniz istemsizce de eriyor... :)

Evde Maviş'i sevmeyen yok, zaten sevilmese barınabilir mi bu evde değil mi? Mavişim de evdekileri benimsedi tabi; anneme "Badiş" diye sesleniyor, Kağan ortalıkta görünmediği zaman bizim gibi "Kaaan" diye sesleniyor durmadan! :) Güldürüyor her bir durumu beni resmen; neşe veriyor, sevdikçe de neşeleniyor... Mesela dışarı çıktığı an, bir duraksayıp omzuma uğradıktan hemen sonra üç tur uçup uçup geldiğini biliyorum. Sanırım kanatlarını açıyor o hareketliliği... Ama daha önceki kuşlarımda hiç böyle bir rutin hatırlamıyorum mesela.

Sabahları uyanınca beni uyandırmaya çalışmaları çok sakin sonra. Önce minik ama sesli bir öpücük atıyor, ses vermeyince o öpücüğü sürekli tekrarlıyor. Günaydın Mavişim, deyince de sakinleşiyor! Bu öyle güzel bir rutin halini aldı ki, bazen hiç cevap vermeyecek halde uykulu oluyorum. Ayıkamıyorum resmen. Ama Maviş bıkmadan usanmadan ziline vuruyor sert sert, Mavişim deyince yine duruyor ve yavaşlıyor o arada... =) 

Üstteki fotoğrafımıza gelince, ilk zamanlar omzuma geldiğinde utana sıkıla, korka korka öperdim Mavişi eğilip de omzuma doğru; ıssırırdı o zamanlar. Şimdilerde öyle alıştı ki, omzumda da benden çekinmiyor, dışarı çıkar çıkmaz benim omzuma konuyor ve geldiği gibi çoğu eğilmemi görür görmez öpücüğüme aynı anda karşılık veriyor... Bir hayvanın sevdiği insan olabilmek, kalbi doyuran ve ruhu dolduran büyük güzel bir his böyle! Yapabileceğine inanan herkesin bir hayvan edinebilmesini ve onun yaşam hakkına olabildiğince saygı duyabildiğini düşündüğü şekilde, canını yakmadan bakabilmesini isterim... (Biz İzmir'e 5 günlüğüne gideceğiz ya şu ara, sanırım özlemi sardı beni; rutinlerimizi özleyeceğim!)


Bu sıra elimde edindiğim en kalın kitap var; Esir Şarkılar Vadisi, 816 Sayfa... Bu seneki kitap fuarında gördüğümden bahsettiğim ama ismini gelince unuttuğumu söylediğim kitabı, Mayıs ayında bulup aldım ya hani; diğer kitaplardan sıra ancak gelebildi. İlk defa bir tatile yanımda kitap götüremeyecek olmanın garipliğini yaşıyorum bir de, yarın çıkacağımız İzmir yolculuğu sırasında "çok gezeceğiz" diyerek kalın kitabımı yanımda götüremiyorum. İnce olsa sanırım daha rahatlıkla götürürdüm ama olduramadım! :) Neyse ki 5 güne dönüyoruz diye avutuyorum kendimi. Bir de bu arada, "elimde başka kitap yok ki, oradan alırım birkaç kitap!" düşüncesi oluştu yine bende; kafam zehir. Elimdeki kitapları bitirmeden kitap almayacağım demiştim ya, Mayıs ayındaki alışverişimdeki kitaplardan sonra üstteki üç kitap da elime geçince; kitap alamamış oldum uzun süre. İçimdeki bu heyecanı, yeni kitaplar almak ve keşfetmek hevesinde olanlar anlar ancak! =)


Velhasıl; günlerim güzellikle geçiyor şükür, tek sıkıntım kendi kötü düşüncelerim oluyor daha çoğunlukla şu an... Kendi kendimi yiyorum bu ara: iyi kötü, aşırı veya az olmak üzere hislerimi büyüterek ve hissikablelvuku haline getirmek açısından! Kendime sabır diliyorum, insanın kendiyle sorunu olunca daha da zor. İyiyim ama bazen ağır düşüncelere dalmak iyi gelmiyor. Umuyorum ki çıkacağımız kısa süreli yolculuk iyi gelecek ve hazır okullar da açılmışken dün, sonrasında rutine dönmeden önce daha iyi olacak bizler için... Sabrımın tükendiğini, içsel anlamda bir şeyleri kendime saklamamın iyi gelmediği, korkularımı ve kırgınlıklarımı yine büyüttüğüm zaman dilimlerini yaşadığım günlerdeyim. Sebebi ne bunun derseniz, bence yine mevsim geçişi. Onlar benden, ben de onlardan pek haz etmiyor gibiyiz. Ama bence artık birbirimize saygı duyuyoruz! En azından eskisi kadar ağır ve kontrol edilemez hüzünlerle geçirmiyorum. Buna da şükür değil mi? =)


Sizin Eylül Günlüklerinizde durumlar nedir? Rutine döndünüz mü? Zorlanıyor musunuz hayat anlamında, bezdiriyor mu bu mevsimsel geçişler sizi de? Alışmışızdır ama de mi? Yaş aldı benim 28'i, bir zamandan sonra alışıyor ve gelişiyormuş her durumda insan meğer... Hayat hep ama hep bayram olsa da çekilmezdi neticede... Hepimize sakinlik, mutluluk ve başarabilme gücünü diliyorum; sevgilerimle... (=

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...