Ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2020 Salı

Sosyal Medya Ve Ben - Eylül 2020


Son zamanlarda sosyal medya beni garip halde etkilemeye başladı. Kendimi kontrol ettiğimde, hala kullanılması en güzel uygulamalar benim kullandıklarım; ama gel gelelim bazen kontrol edemiyorum sanki kendimi. Yalnızlaştıkça bazen daha fazla buna yöneliyorum sosyal medyaya, yalanım yok...

Eskiden olsa 40 yılda bir dediğimiz tabirle arkadaşlarımız gelirdi, şimdi gerçekten 40 yılda biri doldurabilecek haldeyiz. Okuyorum haberleri, söylentileri; bu virüs 2022'de bitecek diyen de var, 2025'e kadar sürecek diyen de. Demem o ki, bir şekilde bu yalnızlığa alışacağız ve alışmak da zorundayız...

Benim kendi yalnızlığımla esas olarak ciddi bir sorunum bulunmamakta, ama hep bir şeyler yapmayı planlarsınız da; tam yapabilecekken önünüze çok büyük bir duvar örülür ya? İşte bu pandemi benim için ciddi anlamda böyle... Tabii yine de sızlanmak tek çare değil, içimde kalmasın hislerim ve kendimi anlatırken anlayayım istedim...



* 22 Eylül 2019, eski evimizin balkonundan çektiğim bir manzara fotoğrafı... :)

Biliyorsunuz ben Kas Erimesi Hastasıyım ve yıllardır desteksiz yürüyemez haldeyim. Manzarası iyi bir evimiz vardı ama girişten bir kat merdiven çıkınca asansöre kavuşuluyordu. Bu bizi çok fazla konuda engelliyordu. Ama bu Ocak 2020'de halloldu çok şükür... =)

Geçen sene ev problemimiz olduğu zamanlarda, "bu evden çıkamadığımız için bir ömür dışarıda bir şey yapamayacağım herhalde ben!" demiştim. Böyle dememe sebep, girişten bir kat merdiven ile asansöre ulaşıyor olmamız idi ve bu durumun benim yürüyemediğimden ötürü beni ve ailemi çok zorluyor olması idi. Sonuç olarak Ocak başında aldığımız yeni evimizle, engellerin en büyüğünden kurtulduk. Bu durum esasında hala böyle ama pandemi bizi başka bir şekilde evlere tıkıverdi. Şimdi herkes neler hissettiğimi anlıyor sanki. Ki asla istemedim kimsenin bu şekilde anlamasını beni...


Gelelim Sosyal Medya'nın bu dönemdeki etkin rolüne... "Evden çıkamayanlar var, çıkabilmeye cesaret edenler var" oldu Haziran'dan sonra durumlar. İş sebepli çıkanlardan öte, iş dışında da dışarı çıkanlar; ama ihtiyaç sebepli tedbirle çıksalar bile, kronik hastalara "Sen niye evde oturmuyorsun?" diyebilenler... Haziran 2020'den beri, bir kez annemle saçlarımızı kestirmeye çıktık, iki kez ailecek bir akrabamızın bahçeli evine gittik, bir kez de pikniğe çıktık. Aaa unutmadan, bir kez de çocukluk arkadaşımın düğününe gittik, "oyunsuz" idi zaten ve bir saat kalıp geri geldik... 

Diyeceğim o ki, o kadar tedbire ve aralıklarla nefes almalarımıza rağmen; her birinin sonrasında da ne olur ne olmaz deyip yine evlerimize kapandık. Böyle bir dönemde, sosyal medyada yerinde durmayanları da tabii ki kınamadıysak da anlayamadık. İstemsiz bir olgu... Ben son bir ayda da herkesi anlamayı bıraktım, döndüm sadece ve sadece kendimi anlamaya uğraşmak adına... 


Sosyal Medya'da olabildiğince az vakit geçirmeye çalışıyorum da şu sıra; misal İnstagram'da günlük1 Saat 45 dakika geçirme hakkı sundum kendime, ama bu kuralıma bile zor uyuyorum ara sıra. Bazen o süre dolunca uygulama uyarsa da devam ediyorken buluyorum kendimi. Bir bağımlılık gibi olmasını istemediğim için de, olabildiğince irademi geliştirmeye uğraşıyorum yine şimdi... Kaydedilenlerim tıka basa dolu, o an izleyemiyorsam bir dahaki girdiğimde izleyeyim diye, bunu beğendim bir klasöre ekleyeyim de aileme de izleteyim diye; baktım ki dağlar kadar olmuş, gerçekten ama gerçekten sevdiklerimin ötesindekileri silmeye başladım 2 haftadır işte. Azaldı mı derseniz, nispeten işte! :) Nasıl bir kaydedilenler biliyor musunuz? Ekran görüntüsüyle videoya almıştım bir ay önce, üç buçuk dakika sürdü ilk kaydettiğime ulaşabilmem! :/

Sosyal Medyada şu kaydetme alışkanlığımı bırakmaya uğraşmaya başladım bu yüzden öncelikle... Son bir ayda 2500'den 1000'e indirdiğime inanıyorum, fakat saymadım sayamadım! :)


Sonra şu son zamanlarda Sosyal Medya'da takınırken şartlanmış gibi kendimde unuttuğum şeyleri hatırladım; kendini beğenmemek öğrenilen bir şey, kendine yakıştırmamak da öyle!

Cumartesi günü banyo yaptıktan sonra saçlarım ıslak yüzüme baktığımda, birçok kez kendime söylemeye ihtiyaç duyduğum şu sözleri söyledim ve herkese farkındalık olması için de bloğumun instagramının hikayesinde de paylaştım bu sebeple; 

Gözümün üstündeki beni bırakmayan noktayla, yanağımda çıkan yeni sivilcemle ve tüm sivilcelerimle iyiyim güzelim... :)

Ne kadar çok unutuyoruz, herkese dediğimiz kadar kendimize "iyi ki varsın" cümlesini kullanmıyoruz. Esasında "iyi ki varım" diyebilmek, toplumsal bağlamda bir olabilmenin anahtarı. Önce kendini sevmeli, kendine değer vermeli ki insan o değer bütüne yayılabilsin... Diye; bence daha sık "iyi ki varım" diyebilmeliyiz dedim ve kendime "iyi ki varım" dedim... 

Ne çok şey unutuyoruz, bir diğer unuttuğumuz mevzuda da Pazar günü bulundum; sallantılı küpelerimi odamda masa altı kutularımı toparlarken buldum ve sakladığım yerden çıkardım kullanmak üzere... Kendime yakıştıramadığım küpeleri yakıştırınca, esasında bakış açımı değiştirebildiğimi farkettim. Zaman geçtikçe büyüyor, olgunlaşıyor ve farklılaşıyorum... Pazar günü de fotoğrafımın üzerine şöyle yazmıştım;

Kendime yakışmıyor, yakıştırmıyorum sanıyordum; sallanan küpe de yakışıyormuş, yakıştırıyormuşum. (Günlük güncelleme geldi sanırım bana) :D


Yeğenim benim - bizim geçtiğimiz yerlerden geçiyormuş meğer, bunu farkediyorum şu sıra. Kendisini beğenmemenin, toplumca kabul görüldüğü zaman diliminde yaşıyor o da; "küçüksün ve kendini sevmeyeceksin, doğru olan bu!" diyorlar sanki birbirlerine. Her bir küçüğün kendinde sevmediği yanlar var, çünkü sosyal medya bunu öğretiyor ve çocuklar da bunu birbirlerine öğretiyor. Ben sosyal medyaya yeğenimi sokmamak için elimden geleni yapıyorum, ama sanki bir yerde de bunu engelleyemeyecekmişim hissi var bu ara içimde... Her bir büyüğün kendinde sevmediği yanları var sonra, çünkü sosyal medya onlara da bunu öğütlüyor. Sevme ki kendini, daha fazlası için takıl benimle diyor! Düşünsenize ne acı bir şey? 

Telefon elimde olduğu sürece bana - bize bir ütopya sunuyor, kendimizle mutsuz ederek. Fakat o telefonu elimden illa ki bırakacağım, uyumam yemek yemem ve dinlenmem gerek. Bu anlarda da onu istememizi istiyor, bilinçaltımızdaki olumsuzluklar hep devrede kalıyor. O alemde esas mutluluk var sayarsak; uyurken de mutsuzuz, yemek yerken de mutsuzuz, dinlenirken de... Bizi böyle ele geçiriyorlar ve farkında olmamıza rağmen yeni dünya düzeninden uzaklaşamıyoruz! Bu da bu sıra çok ama çok acı geliyor ama bu farkındalığa tutunarak bataklığa çekilmemeye uğraşıyorum... :)


Velhasıl bu bilgilerin doğrultusunda, yaptığım yanlışları görüp sınırlarımı korumaya devam edeceğim. Yanımda bir sürü defterim var misal, ben o defterlere ağırlık veremez oldum; çünkü hikayelerime ve gönderilerime eklediklerimle kendimi tatmin etme uğraşındayım. Esas olarak yanlış yaptığımı kavradığım noktalara dikkat ederek, beni motive eden noktalarla iş olarak gördüğüm şekilde kullanmaya devam ederken; kendimi tamamıyla sosyal medyaya teslim etmeme kararı aldım. Farkındalık yaratabilsin diye de paylaşmaya devam ediyor olacağım... 


Ama şunları da unutmayacağım; 

Gördüğüm ilişkiler ve mutlulukların hepsi gerçek değil, ikili ilişkilere imrenirken kendimi unutmamalı ve es geçmemeliyim. 

Kıskandığım erkek ve kız davranışları ile dolu video ve içeriklerin, o eksik hissettiğim aşk duygusunun yerini sızlatmasına gerek yok; gerçek aşk sosyal medyaya sığabilecek kadar küçük değildir aslında...

Herkesin işi nasıl rast gidiyor diye düşünmek, yine beni kendimden uzaklaştırıyor. Bu ben değilim, beni ilgilendiren başkalarının hayatı değil! Onlara seviniyorum ama az biraz bile olsa imrendikçe benim hayallerimi gerçekleştirmekten de uzaklaşıyorum, çünkü düşünceye geçiyor ve eylemi unutuyorum. Bunu da es geçmeyeceğim...

Her beğendiğimi kaydetmeme gerek yok, kaybetmekten yana korkumu tetikliyor gibiyim. Oysa düşünceler çok güçlü, ben düşündükçe var oluyor çoğu şey...!

Allahın gücünü, inancının gösterdiği yolları ve yönelmen gereken yolların huzura çıkardığı vakitleri es geçmemelisin Didem. Senden sana söyleyeceklerin bugünlük de bu kadar.

Bu cümlem de diğerleri gibi hepimize; Sosyal Medya hiçbir şey aslında, doğru kullanabilirsen de her şey olacak sana. Sevgilerimle... =)

20 Kasım 2016 Pazar

Korkularımızla Başa Çıkabilmeye Uğraşıyoruz


Yeğenim ve ben, bu hafta korkularımızla başa çıkabilmeye uğraştığımız bir hafta geçiriyoruz. Önce ben giriştim bu işe Salı günü, Perşembe günü de Kağanım. Bu dediklerim bir çırpıda olmadı ama tabii, günün ve haftanın bize getirdikleri dahilinde gelişti başa çıkabilmek durumunda kalmalarımız. Korkular ki, hayatı daha derinden yaşamamızı sağlayan bir gerçeği bu dünyanın... Anlatmaya başlayayım o zaman bende size, neler oldu neler bitti korkularımız dahilinde... :)


Geçen hafta Cuma günü annem ve benim yıllık sağlık kontrollerimizi yapmaya başladığımız gün oldu bu sene için. O gün beraber Genel Cerrahi Polikliniğine gidip Gastrit problemimiz için kontrol olmaya... Annemin de benim de şikayetlerimiz epeydir katlanarak devam eder halde. Annem de asitle beraber, bende çiğ olan bazı sebzelere hassasiyet ile beraber... Derken nihayet gidebildik Genel Cerrahi Polikliniğe ve kontrolden sonra önce ultrason sonra da Endoskopi isteğinde bulundu doktor. 

Endoskopi, anestezi yapıldıktan sonra ağızdan mideye kameralı hortum atılması demek kısaca. Bu beni korkutuyordu ama anestezi bölümüne gidene kadar daha sakin bir korku idi bu. İlk defa yaptırmayacağım sonuçta ama ilk defa bir rıza belgesi ile karşılaştım o gün, risklerin her türlüsünü kabul ettiğime dair maddelerin sıralandığı bir belge...

Anestezi odasına girmeden önce elimize aldığımız riskler belgesinde hafif şeyler bekliyordum ben; ama hafif başlayan maddeler, ağır risklere doğru gitmeye devam etti. O sırada insan şunu diyormuş; "Bu riskleri niye kabul ediyorum ki ben?". Bu dediklerimden sonra, kabul etmeyeceğime ve bu işlemi yaptırmayacağıma dair vazgeçme anlarını bile yaşadım. Ama annem ve babam rahatsızlıklarıma katlanıp katlanamayacağımı sordular, saatler süren şişkinliklerin kalbimi ve nefesimi daha da fazla yormaya başladığı anları. 


Yani, her halükarda riskler vardı etrafımızda...

Biliyorum bende, en küçük bile olsa her operasyon risk taşıyor ama o gün imzalayacağım belge bana ağır geldi. Başta konuşmayla devam eden itirazlarıma, minik gülme çapında gözyaşlarım da eklendi. Bu korkumun getirdiği davranışlarımdı. Hemen sakinleşemedim, "anladım kabul ediyorum yazısını da ismimi ve imzamı atmamı da" hemen gerçekleştiremedim. Birazcık gülme krizi gelmiş halimle bekledim, sonra düşündüm. Evet annemin dediği gibi ben bu işlemi iki kez yaptırmıştım, ama o zamanlar reşit değildim ve bu belgeleri ben imzalamamıştım. Tüm belgelerimi annem imzalıyordu ve bu riskleri bu kadar detaylı değil de yüzeysel girmiştim o operasyonlara. Şimdi benim korkum daha da fazla can tatlılığındandı, somut olarak daha da farkında oluşumaydı... 

Bu zamana kadar girdiğim her operasyonda (Kas gerdirme ameliyatı, endoskopi, anjiyo), aklımda tek bir ihtimal vardı; her operasyon her türlü riski içinde barındırır. O zamanki cesaret anlarımı düşünüp o belgeyi nihayetinde imzaladım. Ama o koridor bana geri kalan hayatımda ne yapacaklarımı, ne yapmak istediklerimi ve de neleri yapmadığımı düşündürdü; tıpkı diğer küçük büyük operasyonlarım ve sevdiklerimin operasyonlarında olduğu gibi...

Derken bu hallerle Anestezi doktorunun onayından bu operasyona girebileceğime dair onayı almak için odaya girene kadar sürdü bu hallerim. Girdiğimde kas erimesi hastalığımı, tam tanısını, kalp rahatsızlığımı ve bilimum şeyleri anlattım. Sonra ben sormaya başladım; "Ben biraz tedirginim bu operasyon için, operasyona kimler girecek, kim yapacak?" Anestezi doktoru olduğunu söyleyen abi "Ben anestezi ekibimle beraber gireceğim, korkmana gerek yok." dedi. Bunu söylemeden öncesinde hastalığımın tam tanısıyla ilgilenip bu rahatsızlığını bildiğini bildirmesi bile yeterli gelmişti zaten. Kalp doktorumun kontrolü ve onayını istedi, bakışları ve gülümseyişleriyle bana güven verip korkumun bir kısmını da onlar aldı götürdü...

Veri raporlama uzmanı olduğu kartında yazan abla, "Beni ne zaman çağırırsan, ben yanında olabilirim." dedi gülerek. "Adınız?" dedim, kartını gösterdi. Teşekkür ederek, adını aklıma not ettim. Çağıracağımdan emin olabileceğini belirttim, bir stres altına girdiğim anda... :) Can tatlığını düşünmeyi de, kötüyü çağırmayı da es geçtim. Ben canımdan da değil, yaşayabileceğim zorlukların risklerinden korktum daha çok. Ama bu korkuyu da atmam ve daha doğrusu bu korkuyla bir kez daha -hem de bu sırada- karşılaşmam gerekiyormuş... 

Velhasıl bir önceki yazımda belirtmiştim; "Birimizin enerjisi akıp da kimlere kimlere umut oluyor ve etkiliyor hiç düşündünüz mü?" Gülen Suratlar'a sahip o abla ve abi sayesinde de oldu biraz cesaretimi toplayabilmem ve yapabileceğime inanmam. Ben bir kez daha düşündüm, kimlerin enerjimizi ve umudumuzu olumlu yönde etkileyip etkileyemediğini... :)


Derken Perşembe günü geldi çattı, o sabah ise Nöroloji randevumuz vardı. Annem ile aynı anda girdik, şikayetlerimizi belirtip kan ve MR testlerine yönlendirildik. Kan testimizi verdik, MR'dan randevu aldık, doktorumun verdiği bir ilacı almak için Gemlik'imizin meydanındaki Bursaspor'un Timsah heykelinin hizasında bir yerde annemi beklemeye koyulduk. Kağanımın dikkatini çeken Timsah hayvanının yaşam koşulları oldu. Ve bu konuda sorular sormaya başladı;

"Teyze, Timsahların dişleri çok güçlü değil mi?" 
"Evet Kağancım çok güçlü."

"Teyzecim, Timsahların kemikleri var mı?" 
"Var Kağancım ama bizim kemik yapımız gibi değil."

"Kuyruğunda da kemik var mı?"
"Var diye biliyorum Kağancım ama eve gidince emin olmak için bakarız."

"Timsahlar ıssırır teyze değil mi?"
"Evet, doğaları gereği Kağancım."

Bu sorular zamana yayılarak sürdü gitti. Ben-babam ve Kağan gerek bu konuda, gerekse başka konularda fikir alışverişleri yapa yapa bir 10-15 dakikayı geçirdik arabanın içinde. Derken babam bir süre sonra, "Seni heykelin üzerine çıkarıp fotoğrafını çekelim ister misin Kağan?" diye sordu Kağan'a. Kağan, "Hayır istemem." dedi. Nedenini sorunca da, "O beni ıssırır bence, ben korkuyorum." cevabını verdi. Onun bir heykel olduğunu ve de ısıramayacağını belirttik elbette ama yeğenim ısrarla onun korkunç olduğunu ve ısıracağını söyledi. Aslında bıraksak korkusu sürer miydi bilmiyorum ama o korkusunun kalıcı olmamasını istediğimiz ve Gemlik'te yaşadığından ötürü bolca da o heykelini göreceğinden ötürü korkmaması gerektiğini düşündüğümüzden babam heykelle temasa sokup onu ikna etmeyi harekete geçirdi. 

"Gel yanına gidelim de gör ısırmayacağını. Hem dedene güvenmiyor musun? Sana zarar verecek bir şeye izin vermek ister miyim?" dedi babam. Arabadan çıktıysa da direksiyon başından inip arka taraf kapısını açtığında, "Hayır gelmeyeceğim." cevabını aldı yine Kağan'dan.  

Ben babama, "en iyisi bir yanına git baba heykelin görsün Kağan da bir zararı olmadığını" dedim. Babam heykele giderken Kağancım hala "Gitsin de dedem göreyim bir." diyordu. :) Babam gitti, timsah heykelinin ayağına ve ayağının altındaki topa dokundu. "Gördün mü Kağan, o sadece taştan yapılmış bir heykel." dedim ve babam gelince Kağan ikna olmuş şekilde açılan kapıdan indi böylece. O sırada annem de geldi telefonu ayarladı ve geçtiler kamera karşısına. Heykelin oraya çıkarttıktan sonra tereddüt içerisinde de olsa, korkma meselesi birazcık hala devam ediyor da olsa o fotoğrafı çekene dek durdu Kağanım. 

Üstteki fotoğrafta; Sağdaki fotoğrafı arabanın içinden ben, soldaki fotoğrafı da heykelin önünden babamlar çekti. Kağanım heykelin yanından indikten sonra mutlu ve korkusundan arınmıştı. Korkuyor musun Kağan? diye sorduğumuzda "Hayır" dedi. "Ama hala korkunç bence." diye de ekledi... Benim için bu sözler, Kağanım da korkusuyla başa çıkmış demekti... :)


Teyze-yeğen korkularımızla başa çıkabilmeye ve üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Bu hafta böyle geçti. Haftaya Perşembe annemin ve benim Endoskopi için randevumuz var. Küçük operasyonlarda bile, insan hayatı sorguluyor. Yaşadığımız hayatın şu an'ı bile risklerle dolu, deyince kendime bunu sağlık için yapmam gerektiğini kendime bir kez daha belirtmiş oluyorum. Korkumun üstesinden epey gelebildim, kendi kendimle ve ailemle konuşarak. Perşembe gününe gelince de; annemle beraber o damar yollarını açtıracağız anesteziyi vermelerine izin verecek ve herşeyin hayırlısıyla ve güzelce geçip gideceğini düşünerek o operasyon gününü de atlatacağız. 

Kısacası, "korkularımızın esiri olmadan korkularımızdan arınabilmeliyiz" diyorum. Riskler almamızı değil, korkularımızın üstüne de gitmeyi değil, şartların gerektirdiği şekilde cesur davranabilmemizi diliyorum bizlere. Bu gerekirmiş hayatı ve yaşamayı şartlar dahilince göğüslemeye, ben bu hafta bunları anladım işte. Sevgilerimle... :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...