Maşallah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maşallah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2020 Çarşamba

Garip Bir 40 Uçurma - 29.04.2020 - #BuBirAnı


Bugün ablam ve eniştemin ikinci çocuğu, benim iki numara yeğenim, Kağanımın da kardeşi Defne'mizin kırkını uçurduk. Allahım uzun ömürler versin, nice 40'ları olsun sağlıcakla inşallah... :)

Yeğenim doğdu doğalı ben de ilk defa dışarı çıktım bugün, ki bu durumda benim de "kırkımı uçurduk" tabiri hiç de yanlış olmuyor tabii ki! :) Korona günlerinde sosyallik bizim bugün yaptığımız kadar oluyor işte; araba dışında bile olsa uzaktan kafa sallamalar ile selamlaşma, yakınlaşmadan mimiklerle kucaklaşma ve nereye dokunursan dokun el yıkama veya dezenfektan kullanmalar arasında... Sağ salim bugünleri de atlatacağız ama inşallah!


Biz bugüne "gelmiş geçmiş en garip 40 uçurma oldu herhalde!" dedik ve sevdiklerimizle uzak durmadan mutluluğumuzu paylaşabileceğimiz günlerin sağlıcakla gelmesi adına tüm sevdiklerimizle yine dualar ettik. Bu seferki tek farkı, uzağımızda da dursalar sevdiklerimizle yüz yüze olmamızdı; şükür ki. Şu mübarek günlerde dualarımız kabul olur inşallah... :) 

Bugünün fotoğraflarını hatıra kalsın diye çektik ve çekindik, sevdiklerimizin de maskeli resimleri elimizde üstelik. Fakat siz fotoğraflarımızda güldüğümüzü göremiyorsunuz ama günümüz garip de olsa o maskenin altında gülmeye devam ederek geçti aslında... Korona günlerinde fotoğraf çekinmek de böyleymiş meğer, gözlerimizde görebilirsiniz umarım mutluluklarımızı. Biz bugün bu garip noktanın içerisinde bir anılar dizisi kaydettik kendimize, kıymet bilmeye de böylece devam ettik işte... (:


Mutluluklarımızı paylaşmak da zor artık, tek önceliğimiz sağlık. Misal Defnem bugün doğalı 40 gün oldu ve bugüne dek bizim haricimizde tek bir akrabamızın dahi yakından görüp tanışamadığı Defneyi ailemizle tanıştırdık resmen; tedbirler ve uzaklıklar dahilinde... Akraba ve sevdiklerimizle çok görüşen bizlere de, 45 günden fazladır görüşemiyor olmak o kadar dokunmuştu ki; yeğenimi herkesle görüntülü aramamız sırasında tanıştırmalarımız dışında, bugün böyle uzaktan tanıştırabilmek da dokunmadı değil tabi. Ama bulunduğumuz durumun içerisinde, buna dahi şükür. Sağlık olsun da, bu günler de gelip geçecek inşallah...

Bugün Defnem doğmadan önce girdiğim evden ben de ilk defa çıktım bu arada. Bugüne dek, hastane kontrolleri ve pazar seferleri dışında hiçbirimiz ihtiyaç dışı çıkmadık da zaten dışarıya... Pazar ve market alışverişlerine ya annem babam birlikte, ya da annem eniştem birlikte gidiyor tedbirleriyle. Defne'nin doktor kontrollerine ise üç kişi gidiliyor, biri araba kullanıyor diğeri Defne ile arkaya oturuyor. Ablamın kontrollerine ise sadece kendisi çıkıyor.. Günlerimizi bu tedbirler içerisine uydurduk, durumları ciddiye alıp bugüne dek hiçbir sevdiğimizle de görüşmedik...


Bugün ise, ilk defa (bahsettiğim ihtiyaçlar dahilinde) hep en fazla iki kişi çıkmaya uğraştığımız kuralı bozduk; arabada arkada annem ve ben iki uçta idik, ablam ise direksiyonda ve Defnem annemin kucağında... Kağanım ise babamla beraber evde kaldı, zira onun dışarı çıkması yasak; ben de bu süreçte ilk defa, arabada oturacak ve hiç dışarı çıkmayacak olmak koşuluyla çıktım zaten dışarıya. Sadece buna ihtiyaç duydum, biraz olsun hava almak istedim; açık havaya karşı bağışıklığımı dahi kaybediyormuşum gibi hissettiğimden sebep işte biraz da. :) 


İşte biz bugün, beni ve Defnemi (ki o da sadece doktor kontrollerine çıktı) gezdirmiş bulunduk akrabalarımızın evlerine gittik ve kapılarında buluştuk. Her ne kadar bu süreçte yumurta için gitmediğimizi söylesek de, onlar hijyen kurallarıyla yumurtalarını hazırlamışlardı ve biz de onlardan alırken yine dezenfekte ettik. Arabamızın yanında mesafeyle, hoşgeldiniz-hoşbulduk yakınlığında görüştük; ne bir sarılma, ne bir dokunma ne de bir öpüşme oldu aramızda... Neyse, bu günlerin de bir mesajı bir dersi var bizlere; her bir şeyin daha da fazla kıymetini bilmemizi bildiriyor ya, varsın olsun da bu zamanlar da böyle özlemle geçiversin...

Sevdiklerimiz bilinçli idi, hiçbir şekilde korkmadık da mesafe bozuldu diye. Dışarıda hiçbir şeye dokunmamak zor olsa gerek sadece; ben arabadan çıkmadım ama ablam birkaç kez site önlerinde bulunan parmaklıklara dayanarak bekleyecek oldu da, hemen elini çekti her seferinde. Girip çıktıkça ellerine dezenfektanlar sıkmalar ve olabildiğince her anlamda uzak durmaya çalışmalar, bunlar bu dönemin aklıma kazananları.


Sonuç olarak; 2,5 saat arabada, maskelerle vakit geçirdik. Zorlu idi, bu deneyimi ben de yaşadım ilk defa ve dedikleri kadar stresli olduğunu da görerek yaşamış oldum işte. Süreç başladı başlayalı evdeyim, daha sadece geçen pazar balkona çıktım. Öylesi özlemişim ki meğer dışarıda olma hissini, fakat oksijen bir o kadar da çarpıp rahatsız etti ki beni! :) (İlk tamamen apartman dışına çıktığımda, o hava yüzüme nasıl dokundu ise bir sersemledim bile!)

İşte şu dönemde söz konusu virüsün her nasılsa havadan bile bulaşabileceğini savunan ve inkar edenlerden sebep; sosyal mesafeye dikkat etmiş ve hiçbir yere dokunmamış bile olsak, insan eve gelince kendini kirli hissediyormuş... Hepimize güç, kuvvet ve sağlam psikoloji diliyorum; bu süreç de böyle geçecek inşallah, ben buna inanmaya devam ediyorum.. :)


40 uçurman hayırlı olsun Defne kuşum, seni gören tüm sevdiklerimiz senin için bizim haricimizde birçok hayal kurduklarını ama bu süreç sebepli ertelemek zorunda olduğumuzun bilincindeydiler. Geçsin gitsin bu günler, hepsiyle nasipse bilinçli halde de tanışacak ve o günlerin ne güzel olduğuna şahit olacaksın bizimle beraber... 


Seni seviyoruz Defnem; bu da seni akrabalarımızla ilk tanıştırma anımız... (:

27 Ağustos 2019 Salı

Not Aldım Veya Not Ettim #41 - #Öğrendim - Yeni Öğrendiğim Kelimeler


Uzun zaman olmuş, Not Aldım Veya Not Ettim adlı yazılarıma bir yenisini eklemeyeli. Yeniden merhaba... En son Ocak ayında 40. yazımı yazmışım bu yazı dizim altında. Oysa çok severek yazıyorduysam da boşlamışım sonrasında da yani... Bu sefer, 41 kere maşallah diyorum; adettendir, 41. yazım sizlerle iken hem de... :)

Türkçeden ve başka dillerden kelimelerle geldim bu sefer. Anlamlarını öğrendim, durumlarına anlam veremeyip kalakaldım ve ilginç bulduğum birkaç noktaya dair de böylece söz etmeye geldim. 5 adet kelime ve durum içeriği olacak bu yazımda. İyi okumalar diliyorum...

Diğer Not Aldım Veya Not Ettim yazılarımı da, yine burada bulabilirsiniz... (:


Ekabir - Eski Türkçe'den Yeni Türkçe'ye...




Babam ile bahar aylarının sonuna doğru tartışıyorduk bir haber üzerine. İzlediğimiz bir haberin üzerine, biri için "ekabir ekabir tavırlar" dedi bana babam. Anlamazca baktım önce, "Ekabir?" dedim. "Sen onu bilmiyor musun?" dedi bana babam. "Tabii ki de bilmiyorum baba, nereden bileyim." dedim ve sonra babamdan köyde kullandıkları eski bir tabir olduğunu öğrendim. Eski Türkçe'den yeni Türkçe ile dilimizde kalmış bir kelime imiş. Siz hiç duydunuz mu?

Ekabir, kendini beğenmiş kimse anlamına geliyormuş. Aslında kelime yapısıyla sanki bir yerde duymuşum gibi geliyorduysa da, bilmiyordum babam söyleyene kadar anlamını. Ama beni en çok araştırdıktan ve bu kelimeye dair bir anlam daha öğrendikten sonrası şaşkınlığa uğrattı...

Eski Türkçe'de Ekabir kelimesi, "Devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler" için kullanırmış. Sonra zamanla bu anlam yerini kaybetmiş; TDK'nın kelime anlamından öğrendim bunu da, "Kendini beğenmiş kimseler" için kullanılmaya başlanmış. Şimdi sormak istediğim şu; size de garip gelmiyor mu, birilerini anlatır iken, sıfat haline bürünüp daha kötü bir anlam için kullanılır olması? :) Şahsen bana garip geliyor; bir kısım kişileri anlatırken, bir sıfata sahip kişileri anlatmaya özgü kullanılmaya başlanmış olması... Özellikle de, "bazı büyük makama ve başarıya ulaşan kişilerin, kendilerini beğenmiş kimseler haline gelmelerini" düşündükçe. Sanki bu kelime öyle bir değişim yaşamış gibi geldi bana. Ya sizce? :)


Hamiş - Eski Türkçe

Bu kelimeyi bir kelime yarışma programını izlerken öğrenmiştim. Sorusu sorulmadan, şıklar arasında görsem, hayatta o sorunun cevabı diye işaretlemezdim. Sanki böyle "Hamiyet" isminin kısaltması, ya da şimdiki zaman diliminde hamilelere "Hamiş" dedikleri gibi, sevimli bir sesleniş biçimi gibi gelirdi bana! :)

Hamiş, mektup yazılıp bittikten sonra altına konulan kısa not imiş meğer! Kimin aklına gelir? Veya biz bunu neden ortaokulda öğrenmedik ki? diye düşündürdü beni. Cidden öğrendiğimizi hatırlamıyorum belki de... Biliyor muydunuz bilmek isterim bu arada. Eskimiştir diye yazılmış Google'da, belli ki bu zaman diliminde sık kullanılan bir terim değil şimdi. Gerçi mektuplar eskidi, bu tabir mi kullanılmaya devam edecek değil mi? (: Ama ben hala mail arkadaşlığı yaptığım için şu zaman diliminde bile, bilmediğimi garipsedim doğrusu. Her mailimin altına değişik ve içten "hamişler" koymaya gayret ediyorum mesela. Bu da mailleşmenin adabındandır benim için hala! =)


Tsundoku - Japonca


Daha şimdi mail arkadaşı demişken, bu "Tsundoku" terimini de ardına iliştirmeliyim ki; mail arkadaşım Hülya sayesinde öğrendim. Tsundoku, Japonca kitapları alıp istiflemek anlamına geliyormuş... Öyle ki, bu bir sendrommuş aslında. Okuyabileceğinden fazla kitap alıp, onları okuyamadan bir başka yığın kitap almak bir sendrommuş. Yani bizde istifçilik diye tabir edilen şey, onların deyimiyle Tsundoku imiş...


Tsundoku, hiç okumayıp kitapların biriktirilmesi durumu imiş. Bu tip hastalarda kitap alma isteği hat safhada imiş ve o kitapları alıp okuyamasalar da biriktirmek onlar için tutkuymuş. Her ne kadar "Bibliomania" diye tabirle karşılaştırılsa da; Tsundoku'da bir okuma alışkanlığı varmış; ama bibliomania denilen tabirde, okuma alışkanlığı oturmamışken alıp biriktirme durumu hakimmiş. Kitapları alıp, okuduğuna inandırma isteği hakimmiş içten içe. Anladığım kadarıyla Bibliomania, daha fazla görünüşte okur görünmek isteyenlerin hastalığı imiş işte... Ben google'daki makalelerden okuduğumu söylüyorum. :)

Tsundoku, okuma alışkanlığı olup da, okuyamamasına sebep durumlarla elindeki kitapları biriktiren ve yine okurum diye yeni kitaplar almaya devam eden kişinin davranış bozukluğu imiş yani... Sebeplerinden biri, gördüğü kitabı bir daha bulamamak olabiliyormuş genelde; ya baskısı tükenirse, ya bir daha almaya geldiğimde bulamazsam diye... Sonra bir başka sebebi, örnek aldığı kişilerin okuduğu kitapları okumak isteme durumuna aşırı bağlılık olabiliyormuş. Bir başka sebebi de, eskiden ilgi duyduğu kitap tarzlarına yeni kitaplar çıktıkça ilgisini yitiriyor olması imiş. Yani o kadar çok kitap alınıyor ve de daha bitiremeden başka türde yeni kitaplar çıktıkça, okuyamadığı kitaplar üzerinden ilgi öyle bir kayabiliyormuş ki; sonuç yeni kitaplar olmaya dayanıyormuş yine... :)

Bunu mail arkadaşım Hülya ile "kitap biriktirme" konusunu konuşurken öğrendim işte. Ben Tsundoku hastası değilim diye düşündüm tabi ister istemez, belki o sendroma 1-2 yıl önce kapılmış ve kurtulmuşum! :) Bir ara elbette ben de okuyamıyordum, çok kitap almaktan ötürü ama okuyordum yine de. Çoğu Tsundoku sendromu hastalarında, alıp okuyamama durumuna sığınma durumu hakimmiş. Bende öyle bir durum yok şükür, bir de paylaşım konusunda da rahatım. Sanırım çok severek okuduğum kitaplar benim olsun, tekrar tekrar okuyabileyim istiyorum sadece. Bu da bir hastalık boyutuna ulaşmaz canım! Değil mi? :) İnsan böyle yeni bir şey öğrendiği zaman, ister istemez sorguluyor değil mi? Var mı istifçilik sizde de?

Ben bu azıcık istifçiliğimden kurtulayım diyorum, okuduğum ve bağışlayayım dediğim kitaplara okul bulamıyorum veyahut satmak istediklerimi satamıyorum. Hepsi de tertemiz kitaplar biliyor musunuz? :) Bir kısmını yine ayırıp okul kütüphanelerine bağışlayacağım galiba ama okul kütüphanelerine bağışlanmayacak romanları ne yaparım belirsiz. Benim kocaman bir kitaplığım yok, görselde yine gördüğünüz üzere. Ama sevdiğim kitapları da o küçük kitaplığımda tutmak istiyorum yani; el mahkum, yapacağım yine bir şeyler sonbaharla beraber... :)



Mamihlapinatapai - İngilizce


En özlü kelime diye tabir edilerek, Guiness Rekorlar kitabına giren bu kelime; İngilizce'den en zor çevirimi yapılan kelimelerden biri kabul ediliyormuş. Mamihlapinatapai kelimesinin anlamını duyunca, bana hayli garip geldiği için buraya da not etmek istedim tabi ki; 

İki kişinin de bir şey yapmak istediği, bir şey söylemek istediği, aralarında bir şey olmasını arzuladığı ancak içten içe karşı tarafın başlatmasını istediği bir olayda iki tarafın paylaştığı bakış! (Vay be!) :)

Benim instagramda gördüğüm bu kelimeyi, "Al Yazmalım" filminden Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın birbirine baktığı sahne ile anlatmışlar. Çok doğru bir tespit değil mi? :) Kadir İnanır diyordu ya içinden " gel benimle desem, gelir mi ki?" Türkan Şoray da aynı sahnede içinden şöyle diyordu "seninim işte, alıp götürsene beni!" :D Hatırlayanlar gülümsedi, hüzünlendi değil mi? Küçüklüğümüzde izlerken, bu durumu bile anlatan bir kelimenin olduğu aklımıza gelir miydi!

İşin diğer yanına bakarsak, dehşet bir kelime bulma tabiri. Ama beni düşündüren bu kelimeyi oluşturan kişinin bu harfleri nasıl bir araya getirmiş olduğu aslında... Söylemesi zor bir kelime baksanıza ve kullanan var mıdır acaba? Böyle bir kelimenin sahibi olmayı isterdim diye düşündürtüyor bu kelime bana; hem anlamlı, hem de bir o kadar aslında çok zor şekilde tespiti yapılacak ama her halükarda konuşulmaya sürdürülecek bir tabir... Mamihlapinatapai. Üçüncü kez yazıyorum ama bir türlü ezberleyemedim! (:


Prozvonit - - Çekçe Slovakça

Bizim çaldır-kapat yapıp, dakikası ve kontörü olan kişileri çağrı atmak deyimiyle, kendimizi aramaya teşvik etme durumumuzun bile bir tabiri varmış meğer. Bunu biliyor muydunuz? Prozvonit imişiz meğer! =) Tabii çaldır kapat yapanlardandım ben de...

Ağır eleştirmişler, bakın alındım söylüyorum! "Tam olarak, para ödememek için "çaldırıp kapatan", kendisini karşı tarafın aramasını bekleyen kimse" demişsiniz bana ve benim gibilere! :( Çaldırıyoruz kapatıyoruz, zevkten mi sanıyorsunuz? Dakika satın almak kolay mı bu devirde? Kontör almak kolay mıydı eskiden?? :P

Harbiden şaka bir yana, çağrı atan kimseye neden isim koyarsınız? diye düşündürdü bu beni... Çağrı atıyoruz, şahsen TL yüklemek de kolay değil şimdilerde, eskiden kontör almak da kolay değildi tabii ki de... Belki eskiden daha kolaydı bir yerde, ama şimdilerde 30 TL aşağısında yükleme yapamıyorsunuz biliyor musunuz? Hazır kartlı olmak diye bir deyimi tarihe karıştırma hevesinde sanırım operatörler. Herkes faturalı olacak yakın zaman diliminde herhalde... Ama fatura tarifeleri de ayrı derecede ateş pahası!

Şimdi kendi açımdan değerlendiriyorum bu "Prozvonit" olma durumumu; Bizim ailede annem, ablam ve eniştem "faturalı hat" kullanıyorlar. Babam ve ben halihazırda hala "prozvonit" halindeyiz. (Bu arada yazarken bakmadan yazmaya çalışıyorum da, bunu bile unutuyorum!) Prozvonit olmamızın başlıca sebebi bu durum. Bir aileden 3 faturalı az değil bence. Aile bireyleri ve birkaç arkadaşla araştığımızı varsayarsak, her birini konuşmak istediğimizde çaldırmak ya da en fazla arayıp diyeceğimizi deyip kapatmak daha karlı bizim için... 

Şimdi sorarım; Prozvonit olmayalım da bu devirde, ne yapalım kardeşim? -Siz biliyor musunuz telefon açıldığı anda 65 kuruş alınıyor artık! "Kaç lira 100 kontör biliyor musunuz siz?" :D Gerçek anlamda her şeyin ateş pahası, herkesin faturalı olduğu zaman diliminde; prozvonitlik candır arkadaş! (Alın, bir kerede yazdım. Prozvonitim, prozvonit!) =))



Velhasıl bu 5 kelime ve 5 durum, bu yazımın konusu idi. "Tsundoku sendromuna sahip değilim ama Prozvonitin dibiyim!" cümlesi de bu yazımın ana konusu oldu ister istemez sanırım! :) 

Yazımı buraya dek okuduğunuz için teşekkür ederim, beğendi iseniz ve faydalı buldu iseniz paylaşmanızı veya bir yorum bırakmanızı da rica ederim...

Sevgilerimle... (:

29 Ağustos 2017 Salı

Yürümenin Ötesinde Hissettirdi - 28.08.2017


Bu yazı Sürpriz içermektedir; duyurulur... :) Sevgilerimle, başlıyorum o zaman. (:


3 aydır; nasıl hissederim, nasıl olur diye merak ediyordum ama bu kadar yakın zamanda ve bu kadar başarılı şekilde gerçekleştirebileceğimi hiç düşünmemiştim. İnsan kendine güveniyormuş da, gel gelelim iş icraata gelince istemsiz bir korku da ortaya çıkabiliyormuş... Dün bende de korku durumu ortaya çıktı yine; Örümcek'e alınacağımı tahmin etmemiştim yine, bayram öncesi kuvvetlenme yapmak için ağırlık çalışırız sanıyordum, Uzay terapide beraber çalıştığımız Galip ile...

Gelgelelim önce gerdirmelerimi sonra da Örümcek sistemine bağlayabilmek için kıyafeti hazırlamaya başladığında anladım ve "Bugün örümcek'te zıplayacağız yine, süper!" dedim içimden. Başlangıçta sisteme bağladı; zıpladım, yuvarlak daire aletin üzerinde belden aşağımı döndürdüm, otur kalk yaptım. Derken beni yürüme bandına alacağını söyleyince birden şok oldum; içimde ya yapamazsam hissi vardı, delicesine korku dolu idim. Galip'e "Bugün olmasın ya hazır değilim bak, korkuyorum." desem de başta utana sıkıla, kaçışım yoktu ve yürüme bandına çıktım sonunda... :)


Dün; örümcek sisteminde yürüme bandında yürüyüş yaptım, yapabildim. Hiç yapamam derken, bir simülasyon gerçekleştiriyormuşçasına yürüdüm ve şükür ki bu seviyeyi de atladım. İçimde tamamlanmışlık hissedercesine, dünü tam yaşamışlığımın hissiyatı var hala bende... (Şükür) Bayram sonrası bu ve bunun gibi simülasyonlar ile devam edeceğiz sanırım, seviyeleri atlaya atlaya ilerleyeceğiz umarım. Bölüm canavarına ise daha var bence; ama seviyeleri azim ve çabayla atlattıkça onu da yenmenin sırası gelecek inşallah... :)


Dün seans sırasında yürüyüş bandına çıkıp yapabileceğime inanana dek herşey daha korku senaryoları ile doluydu önce. Bir an kendimi yeniden kendime inandırmam gerektiğini hatırlattım da, öyle gerçekleşti korkumun tesir etmeden geçip gitmesi. Buna esas olarak Galip'in ısrar ve güven vermesiyle gerçekleştiğini de unutmadan söylemem gerek... Şimdi korkuyor olmama bende anlam veremiyorum ama o yapamayacak olma ihtimalinin verdiği o garip korku ile "Herşey güzel giderken, ya moralimi bozacak bir şey yaparsam." gibi saçma sapan ama hala haklı da gelen bir güvensizlik oluştuğunu biliyorum kendine. Yanındakine güveniyorsan, o korkuyu kenara atıp denemeye çalışmalıymışsın meğer. Bir kez daha son anda bunu hatırlatıp kendime, denedim bende işte. Galip'in sayesinde...

Size o güzel an'ı şöyle anlatabilirim: Yürüme bandına çıktım, ilk adımlarımı yeniden attım ya; işte o an yürümenin ötesinde hissettirdi beni... Sanki hiç yürüme kabiliyetimi, tek başıma ayakta durma kabiliyetimi yitirmemişim de; bir bakıma büyüten benmişim gibi. Kaslarımı örümcek'e bağlı halde o kapasitede kullanırken böyle düşünmem normal tabii... İyi olduğumu, durumumun iyiye gittiğini bilsem de; yine de bu kadarını yapabileceğimi bile beklemiyordum. Beni yeniden keşfediyoruz sanki... Geliştirmeye uğraştıkça kaslarımı ve de minik dediğim adımlarımı büyütmüş olarak şu günlere gelmişken, şöyle hissediyorum kendimi;


"Haritası fizyoterapistlerime bırakılmışçasına, gidiş yönlerini onların bildiği; ve sevdiklerimin destekleriyle kendime inandığım gibi inandıklarını bilerek, gidiş yolunu seçmeye devam edip, sırları araladıkça hazineye yaklaştığımızı hissettiğimiz bir define yolu varmış gibi içimde."

=)



Kendime güvenebilmek, kendimde yeniden bu güzellikleri keşfedebilmek çok güzel bir duygu.
Henüz 2005'te olduğum Kas Uzatma Ameliyatından bahsetmedim bloğumda ama; "kendimi şu an o ameliyat gibi bir başka ameliyata 5 sene önce girmişim de, tedavisi daha uzun süreceğini bilememişim ve olanlarla geliştirmişim kas durumumu" diye inanırken buluyorum bu güzel sonuçlarımıza dair...

Karmaşık düşüncelerim esas olarak dündü aslında; birkaç haftadır öyle karmaşık hislerime tercüman olmaya gayret ediyordum ki, dünkü bu durum da tuz biber oldu... Dün tedaviden çıktığımda hem yorgun, hem bitkin hem de tam hissediyordum; başarabilmiş, günü tam anlamıyla dolu dolu geçirmiş ve de kendine gelmeye hazır... Ama eve geldim; bu karmaşık hislerin de verdiği eski kötü anların geride bırakılmışlığı ile çok şey hissetmenin ama aynı zamanda da bunları düşünüp kendi kendime, ne nazar değdirmenin ne de hafife almanın aleminin olmadığını düşünürken, karmaşık duygularda hüngür hüngür ağlamak istedim.

Dün eve geldiğimizde bırakın ağlamayı, konuşmaya halim yoktu; bu yorgun hissetme hali 5 saat boyunca sürdü üstelik... Yorgunluğumun bir kısmı güzel duyguların birleşiminden ve de kendimle gurur duyuyor olmamın verdiği mutlu hüzünden ötürü, bir kısmı da uzun zaman sonra bedenimi tamamen vererek ve nefesimi yetiştiremeyerek hareket etmediğimden ötürü idi...

Şimdi tekrar; Galip iyi ki ısrar etmiş diyorum ve bir dahaki yeni bir girişime dek korkmamaya çalışacağıma kendi kendime söz veriyorum. Zira yürüme bandına alırlarsa da "korkmam artık" demiştim bir öncesi örümcek'e alınma gelişmemi gördüğümüzden sonrasında. Ama son anda kendimi o yürüme bandıyla bir türlü yüzleşemeyecekmişim gibi hissederken buldum dün... :) 

Galip'i de, Yasemin'i de, Uzay Terapi ve Fizik Tedavilerimi de seviyorum; bana can-kan ve enerji olan her bir ailemin bireyleri ve dostlarımı seviyor ve yanlarımda oldukları için büyük teşekkür borçlu olduğumun mutluluğunu yaşıyorum yine...




O aletin üzerinde ilk adımları attığımda, birkaç dakika bile yapabileceğimi düşünmezken yürüdüğümü hissetmek müthişti (Maşallah bana). :) 2,5 dakikadan sonra nefesimin kesilmesine rağmen, Galip'in bana ısrarları ve beni dinlemez tavırları ile 5 dakikaya kadar zorladık. Dün ders boyunca o sınırlarımı zorladığımız zamanlarda, ilk yorulan nefesim ve kalbim, sonra da dizlerim oldu. İlk 5 dakika sonrasında nefesimi toparlamam da normal olarak kolay olmadı. Tabi ondan sonraki 7,5 dakika denemesi de gerçekleşemedi; önce 2,5 dakika, sonra da 1,5 dakika dayanabildim. Bu da demek oluyor ki, ilk denememizde toplamda 9 dakika yürüyebildim. Biliyorum ki; kondisyonum zaten yoktu ve ben bu kadarını bile beklemezken, bu durum çok ama çok iyi benim ve bizim gözümüzde. Kondisyonumu geliştirdikçe bu durumların daha da düzeldiğini göreceğimize inanıyorum...


Şimdi üzüldüğüm tek bir nokta var, araya 10 gün kadar bayram tatilinin girecek olması. Ama bir yandan da sevindiğim bir nokta var ki, bu bayramda Antalya'daki sevdiklerimle bu güzel gelişmeyi de yüz yüze konuşabilecek ve beraber sevinebileceğiz. Bayram'da kısmetse Antalya'dayız; babamsız ve ablamlarsız; annem ve ben, Mustafa Dayım-Yurdagül yengem ve Gizoşum ile onların arabayla Antalya'ya gidiyoruz bayram için... Bu güzel gelişmeyi gönül isterdi ki ablamlar ile babam da yanımızda olarak hep beraber bayramla taçlandırsaydık; ama babam burada bayram sonrasında hemen çalışmaya başlayacak yine ve biz belki de birkaç gün gecikmeli döneceğiz evimize. Ama döndüğümüzde babamlarla kutlayacağımız birçok gündemle beraber kutlayacağız inşallah, Eylül ayında bu güzel gelişmeyi yine...



Yeğenimin ve tüm sevdiklerinin yanında yürüyeceğim günleri de göreceğim umarım...
Sevdiklerime dün akşam ve bugün gösterdiğim, uzaktaki sevdiklerime de internet aracılığıyla gönderdiğim bu resimlerimin ardından; "Çok sevindirdin beni.", "Çok mutlu oldum yine.", "İnşallah olacak, yürüyeceksin hissediyorum.", "Seni ayakta göreceğimiz günler de yakın.", gibi mesajlar ve sözlerle geri dönüşler almak bana güç vermeye devam ediyor. Üstteki korkularımı ve mutlulukla kendime inancımı bu sebeple bırakmadan sürdürebileceğime, seviye seviye atlatıp bölüm canavarını da alt edeceğime inancım büyük. :) Bunları ve bu yazıyı buraya yazabiliyor olmak de, tamamlanıyor hissetmenin tam karşılığı işte... Yıllar Geçerken adlı bu blog, benim bu hayattaki en güzel bulduğum başarılarımdan bir diğeri, işim ve hayatım artık... İyi ki açmışım bloğu, iyi ki yazmaya başlamışım; Mayıs 2012'de...

Dünden beri bu gelişmelerin ardından geçmişle beraber düşünüyorum bugünümüzü de işte. Sındırgı'dan döndüğümüzden sonraki halimi ve ikinci atağımı geçirdiğim 2013'de hastalığımın ilerlediği zamanları hatırlamadığım gün yok zaten. Ama dünden beri o günlerle bugünleri kıyaslamayı arttırdığımdan, o korkulara dönmeyi aklımdan çıkaramazsam diye de düşündüm istemsiz...

Nazar değmesin, korkularım baş göstermesin... Sevgilerimle, kendimize inanmaya devam edeceğimiz günlerle dolu bir ömür diliyorum hepimize... :)

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Oldu Da Bitti, Maşallah...


Merhabalar; Finallerimin bitmesinin ardından, karşınızdayım nihayet. Hala biraz yorgunum ve kafam biraz bulanık ama çok rahatladım şükür. Sebebi ise tabii ki başlık; Sünnetimiz de, finallerimiz de oldu da bitti maşallah... :) Çok şükür, bu sünnet sürecini de bu ders dönemini de böylece atlattık. Hepimize geçmiş olsun... :)


Geride bıraktığımız Cuma günü, Kağanımın sünneti oldu da bitti işte çok şükür. Üstelik beklediğimizden de iyi geçirdik ilk süreci. Ama akşamına başladı sıkıntılarımız, iki gecedir de uyuyamıyorduk sıkıntılardan ama dün rahat bir uyku uyuduk çok şükür. Başlangıçta kolay ve küçük bile olsa Kağanım; "Sünnet denilen şey ne de zormuş..." dedirtti bize kuzum. "Ama sağlık olsun da, bu zor süreci de böylece atlatıyor olalım böylece" diye dua ettik durduk...



Sünnet Sürecimize Gelirsek; 

Cuma günü öğlen Kağanım ile; anne-babası, kivrası ve dedesi beraber sünnet kabinine gittiler burada. Sonra evde, bir bekleyiş başladı tabii. Nasıl olur, çok ağlar mı, Kağanımız durur mu, meraklı bekleyişimiz sürdü de sürdü işte... Sonra merak edip aradık ki ablam, "geldi bile, çıktı geliyor yürüyerek" dedi. "Hayret" Ve "Oh çok şükür." nidaları ile karşıladık bu haberi elbette. Çünkü Kağanımdan beklediğimiz daha da fazlası idi. 

( Kivrası demişken, bizim adetlerimizde kirvelik vardır. Zamanla ağızda kirve-kirvaya dönüştü. Kirvelerimiz yeni değiller, daha önceden annannemlerin aile dostları ve hemşehrileri iken; önce dayımların, sonra da kuzenimin kirvesi olmuşlar. Ben bildim bileli görüşürüz kivramlarla yani... Bu zamana kadar akraba bağımız bundan ibaretken, bir bağ daha kuralım denildi Kağanımın sünneti ile. Küçük oğulları Ufuk abim, kuzumuzun kirvesi. Kirvelik, güzel bir bağ. Kirvelerimizi seviyorum-seviyoruz. Allahım muhabbetimizi bozmasın. Sağlık ve sıhhatle, ömür boyu bu güzel bağımızı sürdürmeyi nasip etsin inşallah... )

İşte Cuma günü onlar sünnetçide, biz de evde; bekledik ne zaman gelecekler diye. Ama gelen giden olmayınca biraz sonra yine aradık ablamları. Öğrendik ki sonradan, daha yeni girmişler içeri. O yürüyerek çıktığı, fıs fıs sıkıp dışarı yollamalarıymış meğer. Ablam da, bitti sanıp bize onu söylemiş; geliyoruz, diye...

Son arayışımızdan yarım saat kadar sonra geldiler eve. Kağanım belki kucakta gelir dedik ama, yürüyerek geldi çok şükür maşallah. Hepimiz maşallah ve şükür diye diye hayret edip durduk. Saniye kivram (Kivramızın annesi), "Ummadık taş baş yararmış." demişti, işte aynen öyle oldu. Gün boyu koşturdu da koşturdu kuzum, dur dedik de bizi dinlemedi. Günü bir öğlen uykusu haricinde yatmadan akşam etti, diyebiliriz... Öğlen kuzumun sünneti olduktan sonra, pide ayran ve tatlısını yedik akrabalarımızla. Sünnet düğünü sonra yapılacak ne de olsa diye, kendi aramızda yemek yedik sadece işte...

İlk günümüz o bölgenin uyuşuk olmasından ötürü, beklediğimizden çok iyi geçti yani. Esas durum ilk günün akşamında başladı bizim için. Gün içinde tuvalet yapmak hiç sıkıntı olmadı da, akşam uyuşukluk geçtikten sonra tuvalet yapmaları sıkıntılı olmaya başladı kuzumun. Uyuşukluğun geçmesi ile, tuvalete çıkmaları zorlaştı kuzumun. Tuvaletini yaptıkça acısı çıkmaya başladı yani...

Herkes dağıldı ve sonrasındaki süreç başladı bizler için böylece... 


Bu resimde ise; İlk 3 resim sünnete gitmeden öncesi; Enver Dedesi (Babasının Dedesi), Ahmet Dedesi Ve Kamil Dedesi (kivrasının babası)'nin elini öperken. Son resim ise, sünnetten geldikten sonra, Ahmet dedesi altınını takarken... :) O gün sunnetten sonra  

Sünnet Meselesi Ve Sonrası Var Bir de;

Sünneti birkaç dakikadan fazla sürmemiş. Eli maharetli bir sünnet doktoruydu yapan kişi. Anestezi ile yapılmadı yani, doktorun değil sünnetçi bir doktorun yapmasını istedik ailecek yani. Kağan'ın ağladığı nokta, elleri ve kollarının tutulması olmuş büyük ölçüde sünnet esnasında. Ağlaması elbet işlem bittikten sonra da sürmüş biraz. Beklediğimiz daha sonasında da ağlaması idi. Sünnet sonrası bir klips takılmış pipisine. Düne kadar takılı idi o da. Düne kadar çıkarmaya uğraşıp yer yer çok ağladı. Dünde doktorumuz geldi onu çıkardı. 

Böylece; İlk gün, Sünnet. İkinci gün, acı dolu bir gece. Üçüncü gün, asabiyet. Dördüncü gün ise, yani dün, korku dolu bir akşam. İşte sünnet sürecimiz böyle geçti, geçiyor...

Dün akşam doktoru görünce, Kağanımızın acıyacak korkusu yine başladı. O kadar sıktı ki kendini dün akşam, acıyacak diye çişini yapmayınca; korkulu anlar başladı bizim için. Sonucunda, kendi kendine pipisini kanattı kuzum. Korktuk bizde çağırdık hemen akşamın bir vaktinde doktorunu. Ama doktoru geldi baktı ki, sünneti ile alakasız kendini sıktığı için olmuş sadece. Sakinleştiricisini vermemizi söyledi, kanamasını durduracak bir ampül kırdı o bölgeye ve kanamasını kesti. Ve "9000-10000'den fazla sünnet yaptım, ilk defa böylesiyle karşılaşıyorum." dedi doktorumuz, çay içmek için oturunca. Asabiyeti ve korkusu sonucunda sıkıntılı geçiriyormuş bu süreci. Ağrı yapabilecek bir durumu yok bu süreçten sonra, dedi doktorumuz..


Durumu nasıl şimdi dersek; benim yeğenimin canı biraz fazla tatlı. Bana çekmiş diyeceğim ama, ben bu kadar da değilim. Benim de tatlıdır canım, ama inadım yoktur fazla. Sıkmam zorlamam kendimi mesela, canım acıyor diye inatla tuvalete çıkmaya zorlayamam diye düşünüyorum. Acıya sabrım oluştu yani zamanla, bunu test etmişliğim var başka ağrılarım olduğundaki zamanlarda. Ama kuzum da sabretmeye alışacak belki de. Kısacası olduk bitti ama, sıkıntılarımız biraz sürüyor hala. Bu sıkıntılar da sünnetinden ötürü değil, Kağanımın kendisinden ötürü maalesef... 



Velhasıl; sünnetimiz de bitti, bu okul dönemimiz de... Ve bu süreç nedense beni biraz yordu. dün yazabilirdim ama yazmayı canım da istemedi halim de yoktu... 

Sünnetimiz bitti, rahatladık ailecek bu süreçler sonucunda. Sınavlar bitti, hem kitaplarıma ve hobilerime, hem de bloğuma ve sosyal medyaya dönebilirim. Yaz başladı benim için bu haftabaşında böylece. Oldu da bitti maşallah yani... :) 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sevgiler... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...