30 Nisan 2014 Çarşamba

Hz. Mevlana Ve Yitirilenler



*Resim; Konya Hz. Mevlana Türbesi'ne 2012 Temmuz ayında Annem ve Babamla yapmış olduğumuz ziyaretten... Aşçı Dede Odası ve Bal Mumu Heykelleri... :)

Uzun zamandan sonra geçmiş zamanda kırıldığım birine yazdım bugün. Bazen içimizde büyütüyoruz bazı kişileri, olayları, anıları, mekanları... Öyle ya insanız, nasıl büyütmeden ve büyümeden yaşayabiliriz ki sonuçta. Bedenen büyütmesek de, ruhen büyütüyoruz birbirimizi benliklerimizde...

Hep söylediğim sözlerden biri vardır, ve benimsediğim bir sözdür; "Hiçbir gerçek, bir yalan kadar acıtamaz canınızı bu dünyada." Hiçbir gerçek acıtamaz canımı bir yalan kadar. Yeter ki gerçek olsun; gerçek sandığım şey başka bir gerçekle yalanlanmasın... İçimde büyüttüğüm kişinin yalanı yıkmıştı zamanında beni. Ama kırgınlıklarımı atlatabildiğim için, daha rahatım artık...

Hayat; acılar da sunar bize bazen, tatlı anılara yer verdiği kadar. Ve hayatın içinde acı hatıralara denk gelen anlar ve olaylar, ders alabilmek için gerek bu hayatta... Acılara tutunmamayı öğrenebilmek ve pişebilmek gerek bu hayatta...


Zamanıdır dedim bugün için; ne zamandır bahsetmek istediğim bir konuydu çünkü bu. Bu hayatta yitirmek üzere olduğumuz dostluklar veya ilişkiler adına bir kez daha düşünebilmek ve şans vermek cesaretini gösterdikten sonra, yavaşça uzaklaşabilme cesaretini de göstermek gerek. Zira bizi yıpratan insanlardan uzaklaştıkça; daha mutlu, daha umutlu ve daha kendimizce yaşayabiliriz hayatımızı...

Birini silmek hiç kolay olmadı benim için hayatımda, silmek demiyorum bu anlatıyor olduğum olaya o yüzden. Uzaklaşmam gerekti zamanında birinden, çünkü yıpratmıyordum ama yıpranıyordum sürekli. Dostluğumuz tükenmişti resmen. Zaten epeydir uzaktık da birbirimizden. Ve asıl kırıldığım nokta, yalanlarla incitilmiş olmamdı asıl...

Bunlardan sebep; uzaklaşmıştım bir dostumdan 1 sene kadar önce. Daha yeni yeni kırgınlığımı atlatabildim ve durumu kabullenebildim. Şimdi daha mutlu daha umutluyum... Uzaklaştığım kişiyi silmedim, ama kırgınlığım yaklaşmama engel oluyor ne yazık ki. Çünkü; Kızgınlıklar gelip geçici de olsa, kırgınlıklar bir nebze kalıcı hep bir yanımızda... Bir dostum var benim, Mero'm; o yardımcı oldu sağolsun bu kırgınlığı atlatabilmem de. İyi ki var o, iyi ki var onun gibi dostlar... :)

Epey yol alabildiğimi görüyorum artık. Kızgınlıklarımızı unutmak, kırgınlıklarımızı hafifletmek dileğimle; affetmeyi öneriyorum bende artık... Affetmek acıları unutturabiliyor şükür ki; hafifletiyor kalp yangınlarımızı, geri döndürüyor hayata... Ve aslında en güzel sözleri bu konuda Hz. Mevlana söylemiş, eklemek için uygun gördüm; Üzülme, Dert etme can! Demiş, ne de güzel şeyler söylemiş...

"Üzülme, Dert Etme Can...

Üzülme
Dert etme can!
Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, yürüyebiliyorsan......
Ne mutlu sana...
Elinde olmayanları söyleme bana...
Elinde olanlardan bahset can!

Üzülme
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede..
Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış...

Bil ki! Güzellikler de var bu hayatta..
Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?..
“Hüzün olgunlaştırır” ...
“Kaybetmek sabrı öğretir”...!"

Hz.Mevlana

*Nisan Ayının Şiirlerle Hayat yazısı oldu bu yazımda, aynı zamanda Nisan ayının da son yazısı... Bir ayı daha geride bırakmak üzereyiz bugün. Okuduğunuz için ve bir yerlerden bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Sizler de iyiki varsınız... Yalnız olmadığımı bilmek çok güzel. Sevgilerimle... :)

29 Nisan 2014 Salı

İnsanlık Ölüyor Belki De, Ölmesin...



Öyle anlar geliyor ki bir süredir, insanlık mı ölüyor yoksa bizler mi kuyusunu kazıyoruz diye sorma gerekliliği duyuyoruz. Haberler, kıyamet yeri gibi. Ölüler, Caniler,Cinayetler... Ve bir de son birkaç senedir, ölüme ve cinayete kılıf uydurma merakı çıktı ki, duydukça deli oluyorum. Öldürülenlerin yakınları duyup da nasıl kahrolmasın? Çocuğun, eşin, kardeşin, annen-baban, öldürülsün; ama hesap sana çıksın! Gerçekten aklım almıyor bu durumu...

Susmaya çalışıyorum, kendi sağlığım için. Gerek bencillik denilsin, gerekse düşüncesizlik... Ben kendim ve çevremdekiler için de düşünmeliyim kendimi biliyorum bunu. Sağlığımı daha da çok düşünmek zorundayım artık...

Açmadım haberleri bugün, hazır evde kimse yokken. Ama internetten okudum haberleri, yorumları, bildirileri... Ama hayatta bir kısmımızın taktığı olaylar, umursanmamaya başlandı başka bir kısım tarafından. Bölünmeler, ayrımlar böyle çıkıyor işte. Ben başkalarını da asla yadırgamamaya çalışıyorum. Ama rica ediyorum, öldürülene kılıf aramayın. Cinayet işleyeni haklı çıkarmaya çalışmayın. Kimse haketmez ölümü, ve kimse haketmez öldürülmeyi...

Bugün neden yazıyorum; içimde susturmaya çalışsam da susmayan üzüntülerim adına... Çocuklarımız öldürülüyor bir süredir. Bir zaman şehitlerimiz için susmadığımız gibi, çocuklarımızın öldürülmesine karşı da susulmamasını istemiyorum... Sokaklar tehlikeli olmaya başladı. Oysa ben hatırlıyorum ki; küçüklüğümüzde, gece saat 3'lere kadar mahallemizde oynardık. Bu zamana kadar hiçbir şey olduğunu da duymadım ben, o senelerde. Şimdi gündüz vakti kayboluyor çocuklar, sonra birkaç gün sonra ölüsü bulunuyor. Allahım ailelerine sabır versin inşallah ve adalet yerini bulsun dilerim...

Benim içimden şunu söylemek geçti en çok; Annelerinin elinden tutmayı, okumayı, yazmayı, oyun oynamayı hakeden çocuklarımıza kıymayın. İNSANLIĞINIZA KIYMAYIN... Bir hırs veya öfke uğruna, hayatınızı ve hayatlarımızı yakıp yıkmayın...

Pamir, Mert, Gizem, Umut... Çocuklar ölmesin. Öldürülenin değil, öldürenin adalet karşısında hesap vermesi, çocukların çocukluklarını yaşayacakken mezara gömülmemesi dileğimle... Başımız sağolsun...

28 Nisan 2014 Pazartesi

Fotoğraflarla 1 Haftam - #47


Fotoğraflarla 1 Haftam, her biten haftayı değerlendirmeye çalıştığım bir yazı dizisi. Bu yazı dizisi kimi zaman o haftayı nasıl geçirdiğimi düşünmemi sağlıyor, çoğu zaman da resimlerle sakladığım anılara dönüp baktığımda yazdıklarımla yeniden geri dönüyorum bu yazı dizisi sayesinde...

Diğer Fotoğraflarla 1 Haftam yazılarım için buraya,
Daha fazla fotoğraf için de İnstagram hesabım burada... :)

Vizelerin ardından ilk hafta, bol dinlenme ve bol keyif anları ile geçti. Aslında pek fazla fotoğraf çekmeye dahi fırsat bulamadım. Dinlenmek ve keyif yapmaktan fırsat bulamadım diyebilirim... :) Bakalım geride bıraktığımız hafta nasıl geçmiş? :)


Kağan'ın 23 Nisan Bayramı vardı bu hafta, annemin de doğum günü... :) Annem 23 Nisan doğumlu. Ama bu hafta haftaiçine denk geldiği için, annemin isteğiyle ablamlarla beraber kutladık doğum gününü. Bir arada olmadıkça doğum günü annem için boş oluyor. Eksik olmasın istiyor evlatları yanından işte. :) 

Kağan'ın ise bu fotoğraftaki sevinci, balona. Balonları çok seviyor Kağan... 23 Nisan sabahı da; önce bayrağımızı astık, sonra da balon oynadık... :) Bir etkinliğe katılamadık bu sene, ama yine de eğlenceli ve güzel bir gündü... Haftasonu ailecek vakit geçerek kutladık, hem bayramı hem de annemin doğum gününü. Şükür birarada oluşumuza... :)


Sınavlar bitti, örgüme sarıldım bende hemen. Bu hale gelene kadar, kaç kere söktüm geri ördüm bilmiyorum. Ama nihayetinde kendi uğraşımla ve annemin gözlemleri ve onayları ile, bu yazının sonunda görebileceğiniz boyuta geldi dün örgüm. :) 

Perşembe günü istediğim düzgünlüğü tutturabildim. Altları biraz gevşek oldu ama, büyüttükçe daha da güzelleşti. Boyunluk örüyorum, bu görsel o örgümün görseli. Ve bir süre ara verişimin ardından dönüşüm biraz zorlu oldu tabii. :) Ama yine ören bayan oldum sonuçta. Hadi devamı da gelsin inşallah... :)


Dün ise hava böyleydi buralarda. Gündüz hep parçalı bulutlu ve serindi hava... Bu görüntüye karşı bilgisayarda takılmak, Pazar günü için hoş bir plandı... Ailecek evdeydik bu Pazar, eniştem haricinde. O da akşam geldi... Ve biz akşam yemek yerken, feci yağmur başladı burada. Bereket yağdı resmen. Allahım yoldakilerin ve dışarıdakilerin yardımcı olsun bu sıra. Nisan yağmuru kendini epey gösteriyor bu sıra. Birçok yeri sel almış dünden sonra sanırım... :/ Yağmur yağsın yağmasına ama, kimsenin de canı yanmasın inşallah...


Ve dün örgümün uzamış hali bu da. :) Hala devam ediyorum, istediğim boyuta erişmedi. Boyunluk olması için, sanırım üstünde gördüğünüz yumağı bitirecek. Alt taraflarındaki gevşeklikden sonrası gayet hoş oldu. Bir bitsin bakalım, gevşek kısımlara yapabilecek birşey buluruz herhalde. :) 


Bir hafta daha böyle geçti işte... Mutlu günlerle dolu bir hafta olsun inşallah. 
Sevgilerimle... :)

27 Nisan 2014 Pazar

Not Aldım Veya Not Ettim - #11 - 3 Haftanın Ardından


Not Almak Veya Not Etmek... Bu yazı dizisinde hayatımın içinden not aldıklarımı, sevdiğim veya hoşlanmadığım şeylerden not ettiklerimi, düşüncelerimi ve kaydetmek istediklerimi göreceksiniz... :)

Daha önceki "Not Aldım Veya Not Ettim" yazısı altında notlarımı okumak isterseniz buraya tık tık... :)

Haftanın notlarını sıralamak, beni hem eğlendiriyor hem de haftalık söylediklerimle beraber bazen içimde kalan hiçbir şey olmadığını hissediyorum. Konuşmayı seven ve anlatmayı seven biri olarak bu benim için bir ihtiyaç resmen. Ve öğrendiklerimi de not alarak öğrendiğimi kendime bırakmıyorum, anlatarak paylaşıyorum da...

Ancak 3 haftadır bu yazı dizimi yazamıyorum. Malum; ders çalışma hallerim vardı, sonra vizelerim, bu haftada vizeler sonrası köşeme çekilme ve dinlenme hallerim... Derken uzak kaldım işte. Ama sonunda buradayım... :)

Gelelim notlarıma... 3 haftada bir sürü not edinmiş olmalıydım, ama kendime ayırabildiğim vakit epey azdı maalesef bu sürede... Neler yaptım 3 haftadır yazısı gibi olacak bu yazı, ders çalışmak ve normal yaşamıma devam etmemin haricinde... :) Buyrun...

Sex And The City 1 ve 2'yi izledim mesela...


Ne zamandır izlemek istediğim filmlerden biriydi. Sex And The City dizisini izlemeye başlamadım henüz ama, yakındır başlamam bundan sonra diyorum. İlk olarak Carrie Bradshaw'un gençliğinden başlayarak hayatını anlatan diziye başlamıştım bu sene. The Carrie Diaress'ı izlemiştim. Sex And The City'nin Carrie Bradshaw'unu tanımaya başladım böylece. Sex And The City dizisini de merak ediyorum ama, önce filmini izlemek kısmet oldu işte... :)

Filme yorumuma gelirsek, bırakamadım sonuna kadar filmi. İzlerken umut doldum, birçok istediğimi gerçekleştirebileceğime inancım arttı. Gençlik, başarıya giden çabalar ve yaşam savaşları konuları beni mutlu eden konular film dünyasında... :))

Sex and the city de; bir kadın olarak ayakta durmaya çalışan 4 bayanın hayatlarını ve başarıya doğru giden yollarını anlatıyor. Evet ismi bakımından pek fazla yadırgandığı doğru filmin. Ama zaten, bu bir Türk değil Amerikan filmi... :) İzlenmesi zevkli bir film kısaca. Geçen hafta ilk filmini, bu hafta da ikincisini izledim. İkisi de kendince ayrı güzellikteydi. Karakter ve karakterleri oynayan oyuncu seçimleri zaten mükemmel. Söyleyecek başka söz bulamıyorum bu konularda. :)

Not aldım bir kenara bu filmi de... İlham aldığım noktalar oldu filmin içinde; gerek karakterlerin fikirlerinden, gerek filmin içindeki olaylardan... Umarım aldığım ilhamı güzel kullanmaya devam edeceğim diyorum kısaca. Film açısından gerçekten film izlemeyi seven biriyseniz izleyin derim. Gerçekten film izlemeyi seven biriyseniz diyorum, çünkü içeriğinde kimilerine göre ayıp karşılanabilecek sahneler var... :)


Bol Bol Müzik Dinledim...

Müzik dinleyerek ders çalışmayı çok seviyorum. Bol bol müzik dinledim ve bu sürede yine yeni müzikler keşfettim. :) Mesela İndila... 4 hafta kadar oldu onu ilk dinleyişimden bu yana. Epey kaynaştık ve sıkı fıkı olduk İndila ile... :) Fransızca'ya ilgim oluyor böyle şarkıcıları dinledikten sonra. Bir Zaz dinlemiştim son nesil Fransız şarkıcı olarak, beğenerek. Bir de İndila oldu şimdi... :)

Ben ilk olarak Numberone kanalında denk geldim, Derniere Danse şarkısına. İlk başlangıcında iyi midir ki acaba dediysem de, sonra kaptırmışım gördüm ki kendimi. :) Sonra Tourner Dans Le Vide'yi dinledim. Daha sonra diğer şarkılarını... Düşünüyorum da aslında az Fransız şarkıcı biliyorum, günümüzden. Not ettim; Fransızca'ya daha çok yanaşabileceğim şarkılar ve şarkıcılar bulacağım... :))

Saç Kestirme Düşüncem Var...

Yaza girmeye az kalmışken, 1-2 aydır saç kestirme düşüncesi alıp götürüyor sürekli beni. Ama bu sefer ki öyle farklı ki... :) Küçüklüğümden bu yana, saçlarımı her kestirme dönemim olaylı geçer benim. Ablam saçını kestirmek için savaş vermeye başladığı zamanlarda dahi, ben hep saçlarımı kestirmemek için direndim durdum bu zamana kadar. Şimdi ne değişti bilmiyorum ama saçlarımı kısacık kestirme hevesim günden güne artıyor. Sanırım artık bana yakışabileceğini düşünme zamanıma eriştim. :)


Evet itiraf ediyorum ki, bunda biraz Friends dizisinde izlediğim Courteney Cox'un da etkisi var. "Birine kısa saç bu kadar mı yakışır ya" dedirtti resmen bana. :) Ama bunun yanında uzun saç kullanmaktan sıkılmamın da etkisi büyük, kısa saç kestirmemde... Diyorlar ki; "Kısa saç kullanmak bir bağımlılıktır. Bir kestirdin mi vazgeçemezsin bir daha." Ve evet bundan sonra kısa saç kullanmaya hazırım da diyebilirim. Artık kendimi hazır hissediyorum. Hevesle Mayıs ayının gelmesini bekliyorum. :)

İstediğim boy ve tarza yönelik birkaç resim de bırakayım bu arada. Courteney Cox'unki kadar kısa olacak bir kere. Onun haricinde aslında fazla söze gerek yok. Ama bana aşağıdaki resimdekiler kadar yakışır mı biraz muamma da olsa, bu sefer küçüklüğümden beri kestirmediğim kadar kısa kestirmek için niyeti bozdum... :)



Resimlerden de anlaşıldığı gibi son diyeceğim şu ki; omuzlarıma dökülmeyen, mümkünse biraz boynumu açıkta bırakacak bir saç kesimi istiyorum. Saç kesimini düzgün ve layıkıyla yapabilecek bir kuaför arayışındayız henüz. Bakalım kısmet... :)

Bir Fikrim Var...


2 haftadır bir fikrim var. Bir gözlem bloğu açmayı düşünüyorum. Aslında bunu bu bloğumda da yapabilirim, ama ayrıca fikrimi ve gözlemlediğimi söyleyebileceğim bir bloğum da olsun istiyorum aynı zamanda. Bu blogda hayatım ve fikirlerim üzerine herşeyi paylaşmaya yine devam edeceğim aslında. Ama orada sadece hayattaki insan ilişkilerimiz ve yaşam üzerindeki canlılar üzerine herşeyi yazabilmeyi istiyorum. Kısmet...

Bakalım bu fikri ilerleyen zamanlarda gerçekleştirmeyi düşünüyorum. Belki önümüzdeki hafta, belki de ondan sonraki hafta... Ama yakındır. :) Öğrendiğim, gözlemlediğim, anladığım ve anlamlandırdığım her konu hakkında olabilir yazacağım bu blogda yazılarım. Altyapısı için çalışıyorum şu an. :)

Yorumlarınız benim için önemli, umarım yorumlarınızı sunarsınız bu fikrim hakkında... :) Bakalım nasıl olacak tabii. Bu haftalık not edeceklerim bu kadar... Umarım sıkılmamışsınızdır. Haftaya görüşürüz. Sağlıcakla ve sevgiyle kalın. Mutlu Günler... :)


Not 1; Bu yazıdaki resimler Google Görsellerden Alıntıdır. 


Not 2; Bu Not Aldım veya Not Ettim yazısı, 3 haftanın ardından fazla ne yaptım ne ettim tarzı oldu aslında. Ancak Pazar yazısı niyetine yazdım biraz da bu yazıyı. 

25 Nisan 2014 Cuma

Nisan'ın Sonuna Doğru...


Nisan ayı benim için yazmak açısından az verimli geçti. Malum; vizeler vardı, mevsim geçişleri etkiledi, baş dönmesi problemim aksetti, mevsim geçişleri ara ara çakralarımı da kapattı... :) Ah vardı da vardı yani... :)

Karamsar olmaya meyilli bir yapım olmasa da, en çok sevdiğim yönüm neşeli olma hallerim olsa da, mevsim geçişleri ve etrafımdakilerin mutsuzluğu beni karamsarlığa sürebiliyor işte... Bu sefer ki İlkbahar'dan etkilenme dönemim Nisan sonuna denk geldi. Mart başındaki hafif halleri saymıyorum tabii... :)

Bu sıralar birkaç gündür, ne kadar yazmak istesem de yazamıyorum bazen. Bu sene çok uzun süreli etkilemedi mevsim değişimi desem de etkiledi işte sonunda. Bir yorgunluk, bir halsizlik, bir gariplik çöküyor durduk yere bazen... Olmadı diye diye çağırdım herhalde sonunda, uyuyan devi yine uyandırdım galiba böylece... :)


Neler yapıyorum, nasıl geçiyor bu aralar günlerim onu yazmak istedim bugün... Uzak kalmak istemiyorum yazmaktan, yazmak ve rahatlamak istiyorum...


Kuşların Nisan başından beri selamsız sabahsız geçmiyorlar diyebilirim. :) Böyle düşünmek çok güzel değil mi? Kuşların balkonumuzun önünde uçarak dans etmeleri, varlıklarını tüm gökyüzüne ve yeryüzüne ilan etmeleri... Bazen onları izlerken kendimi fazla kaptırıp sanki onlarla uçuyormuşum gibi hissediyorum. Gökyüzünde uçmamız mümkün olsaydı onlar gibi, sıkıntı da mevsim değişikliği de kalmazdı belki... :)


Bazen martıları izliyorum, bazen de şu rengarenk hal almış gün batımını yakalamaya çalışıyorum. Bu zamana kadar ne kadar gün batımı yakaladım bilmiyorum. Ama her birine baktığımda ayrı bir ferahlık hissediyorum. Ailemi ve sevdiklerimi gülerken yakaladığım her kare kadar özel ve güzel hissettiriyor. :) 

Günbatımı canlandıkça ve veda ettikçe, baharı ve yaşamı daha çok hissediyor insan bugünlerde... 


Ayın 16-17'sine kadar böyleydim resmen. Sürekli yazarak ders çalışma halleri içindeydim. Yorulmama ve dikkatimi ve ilgimimi kaybetmeme çabaları da göstermek zorunda kalıyordum tabii. Gerek müzikle, gerek de böyle göz önündeki kedilerle veya tv'de oynayan video kliplerle... 

Vizeleri atlattıktan sonra, 1 hafta dinlenmek için kendime vakit ayırdım. Sonra derslere sıkı sıkı sarılacağım, vizeler gibi son 3 haftaya sıkışmasın tüm üniteler ve konuları diye... Doğruya doğru; 2 senelik üniversite neyse de, evde okuduğum bu bölüm bazen yoruyor beni. Tüm okul hayatım boyunca edinmediğim notları aldığım için sanırım bu yorgunluk. Bu yorgunluğu ve kararlı kararsız ders çalışma hallerini, yine bu dönemde de dört elle derslere sarılarak atabilirim diyorum. Beni batıran tek ders Bilim Felsefesi oldu vizelerde onun haricinde güzeldi. Finallere de Allah Kerim diyorum, Bilim Felsefesi için... :)


Vizeler esnasında epey hava sıkkındı. Bulutlar, yağmurlar... Ama nihayetinde bu sıra biraz açıldı yine havalar. Tabii gündüz açıksa hava gece yağmurlu, gündüz yağmurluysa da gece hava sakin oluyor. Nisan yağmurları etkin durumda yani... Vizeleri atlattıktan sonra, 1 hafta dinlenmek için kendime vakit ayırdım. Sonra derslere sıkı sıkı sarılacağım, vizeler gibi son 3 haftaya sıkışmasın tüm üniteler ve konuları diye... 

Doğruya doğru; 2 senelik üniversite neyse de, evde okuduğum bu bölüm bazen yoruyor beni. Tüm okul hayatım boyunca edinmediğim notları aldığım için sanırım bu yorgunluk. Bu yorgunluğu ve kararlı kararsız ders çalışma hallerini, yine bu dönemde de dört elle derslere sarılarak atabilirim diyorum. Beni batıran tek ders Bilim Felsefesi oldu vizelerde, onun haricinde güzeldi vizelerim. Finallere de Allah Kerim diyorum, en azından Bilim Felsefesi için... :)



Bunun haricinde yaptıklarım arasında, her sabah çay keyiflerimizin sürüyor oluşu var... Allahım bozmasın; bu sıralar biraz Kağan'ın değişik tavırları ile yorması açısından gerginsek bile, sürüyor normal gidişatımız... 


23 Nisan geldi geçti bu arada, bayramlarda klasikleşmiş güzel bir gelenek olan bayrak asma törenimizi gerçekleştirdik yine 2 gün önce. :) Bu sene geçen seneki gibi Kağan'ın 23 Nisan'da etkinliklere katılması mümkün olmadı. Geçen sene ablamın çalıştığı yerdeki etkinliklere katılmıştı. Bu sene iş değişikliği nedeniyle, bir etkinliğe denk gelemedi maalesef.

Öyle böyle; 23 Nisan Canım Annem'in de doğum günüydü. Kutlama yapamadık daha bu hafta. Haftasonuna ablamlar gelince yapmayı istedi annem... Anneler hep tüm yavrularını yanında istiyor işte. Annem iyiki var. Hep diyorum, "O benim ışığım..." Ailem benim Dünyam, annemse bu dünyanın içinde beni aydınlatan ışığım... Allahım başımdan eksik etmesin, bana bağışlasın annemi ve ailemi... :) Annem iyiki doğmuş ve iyiki benim annem...


İşte tüm yaptıklarımın yanında; birkaç gündür uğraş verip başarmaya çalıştığım örgüm bu da... Dün sonunda 2-3 gündür tüm sökmelerimin sonuna geldim. Ve son kez baştan başlayışımla, hata yapmaksızın lastik örgümü örmeye başladım ve sürdürüyorum... Maşallah bana, ören bayan oldum yine. :)

Bu ilk örgü örme maceram değil. Daha önce yardımlarla yelek örmüşlüğüm bile var. Tek parmaklı eldiven de ördüm, atkı da... Bir süredir örgü örmüyordum ama. Geri döndüm döneli çok hata yaptım, çok söktümse de; geri döndüm örgü alemine... :) Bu sefer de boyunluk örüyorum kendime, annemle beraber kullanacağımız bir boyunluk. Umarım güzel olur. Her ne kadar dikkat etsem de, bazı noktalarında delik gibi olmuş. İlmek kaçırma değil ama, yer yer gevşek tutulmuş gibi. Oysa o kadar da sıkı yapıyorum. Ama örgü büyüdükçe hatalar da azalıyor... :)


Günlerim böyle geçiyor işte, Nisan ayı bitmek üzereyken. Kimi zaman dalgın şekilde örgüme odaklanmış şekilde, kimi zaman bir sabah programına dalmış halde, kimi zaman da sadece gökyüzüne dalmış halde buluyorum kendimi... Halsizlik yorgunluk azalıyor gittikçe, yazmaya daha çok odaklanır oldum bu sıra. Sadece buralara pek sık uğrayamıyorum bu sıra... Ama aklım buralarda, sevgilerimle... =)


22 Nisan 2014 Salı

Nur Topu Gibi, Alerjik Nezle


Birkaç hafta önce şiddetli bir baş dönmesi ile rahatsızlandığımda yazamaz olmuştum. Yeni hastane randevu sistemi ile(15 gün sonrasına randevu olsa dahi alamadığından şans eseri bir randevu bulabildiğimde sevine sevine) 2 hafta sonrasına randevuyu aldım. Geçen hafta Salı hastaneye kontrole gidebildik böylece...

Hayatta bazı kişiler para pul veya peçete koleksiyonu yaparlar. Bu durum bende hastalık biriktirme koleksiyonuna dönüşmüş. Annem öyle dalga geçti benimle geçen hafta. :) Geçen hafta öğrendik ki Alerjik Nezlem artmış. :)



Yaklaşık 1 aydır neler yaşıyorum, onları anlatmak istedim bugün... :) Bir de Alerjik Nezle hakkında bilgi vereceğim biraz... :)

Geçtiğimiz haftalardaki şiddetli baş dönmelerimin yeniden artması ile zorlu birkaç gün geçirirken, geçtiğimiz hafta salı gününe kulak burun boğaz polikliniğine randevu almıştım. Salı saat 4 sularında doktorun yanına girdiğimize kontrollerim yapıldı ilk. Burada bir kbb doktoru var, çok ilgili ve işini iyi yapan bir doktor. Şikayetlerimi sıralayınca ben, "Nörolojiye gitmelisin aslında. Sanmam kulağında birşey olduğunu. Hastalığın ile alakalı bir durum olabilir." dedi. Dediği gibi de oldu, kulakta görünürde de, İşitme Odyometrisinde de birşey çıkmadı şükür. Sonuç olarak baş dönmem için nörolojiye gitmemiz gerekiyor.  1,5 ay sonraki kontrollerime bıraktık şimdilik bu durumu...

Duyum testime bakıldıktan sonra, gitmişken burnumdaki damar çatlağını da gösterelim dedik. "Alerjik nezle var sende" dedi doktorum. "Kaşıntın, göz sulanmaların ve hapşurmaların var değil mi?" dedi sonra da. Aslında bir süredir epey bulunan bu belirtilerin alerjik olduğunu bilmiyordum. Doktor "Burun çatlağın iyi durumda. Ancak çok kaşımaktan da kanatıyorsun biraz." dedi. Benim belirtiler bazen beni kaşıntıdan öldürüyor da. :) Küçük yerin kaşınması da beter yani...

Neyse sonuç itibariyle doktor odasından çıktığımdan beri, nur topu gibi alerjik nezlemiz oldu. Aslında bende bulunan alerjik rinit artmış. Alerjik Rinit'in bir diğer adının Alerjik Nezle olduğu yazıyor internette. Daha önce okuduğumda dikkat etmemişim demek ki. Hem bu kadar da değildi belirtilerim... Bana olduğunca ilaç yasak olduğu için doktor ilaç vermedi. Şikayetlerin daha çok olursa ilaç veririz dedi.

Velhasıl annemde bu haastalığın üzerine şöyle dedi; herkes para mendil poşet koleksiyonu yapar, sende de hastalık koleksiyonu var. Haksız değil ki! :)

Ben yaklaşık 1-2 aydır bu belirtilerin artmış halleri ile uğraşıyorum. Birden duygusallaşmış gibi gözümden yaşlar akıyor, birden gözümü oysam ancak kaşıntısı geçecekmiş gibi göz kaşıntısı geliyor, bazen de garip bir burun kaşıntısı ve akıntısı... Sormayın bu küçük belirtiler de olsa, arttıkça insanı yoruyor. Hele şu gözün kaşınma durumu... Allahım hasta da etmesin, doktorsuz da bırakmasın gibi bir söz var. Annem çok sık söyler bu lafı, aynen öyle işte... :)

Biliyorsunuz bazen hastalıklardan da bahsediyorum burada. Biraz Alerjik Nezle'den bahsedebilirim diye düşündüm bugün. Her konuda biraz bilgimin olması fena olmuyor benim için... :)


Alerjik nezle; hayati tehdit bulunduran bir hastalık olmasa da, hayat kalitesini etkileyen bir hastalık olarak söyleniyor. Ve Alerjik Nezle, alerjik hastalıkların en çok görüleni deniliyor...

Kısaca tanımlamak gerekirse; Bulaşıcı olmayan, göz sulanması, göz kızarıklığı, burun akıntısı, hapşurma, geniz akıntısı ve kulakta kaşıntı ve uğuldama belirtileri gösteren alerjik bir durum.

 Genelde; mevsimsel veya yıl boyu süren olarak ayrılması ile birlikte, bu ikisi arasında kesin bir ayrım yapılamamaktaymış. Benim durumum her ikisinden de kaynaklanıyor, ama sanırım benim ki biraz daha hafifi.

Yukarıdaki resimde Alerjik Rinit'in belirtileri arasında gösterilen, göz kızarıklığı bulunmuyor bende, ama kulak uğuldamalarım, burun akıntılarım ve göz kaşınmalarım da epey fazla oluyor... Bir de sigara dumanına karşı alerji durumum var ama bu biraz da solunum problemimden ötürü...

Bu belirtiler hayat boyu kendini gösterdiği gibi, sürekli takip edilerek ilaç tedavisi ve alerji aşısı tedavisi ile de hayat kalitesi düzeltilebiliyormuş... :)

Tedavi Yöntemleri olarak; Alerjiye neden olan durumlardan kaçınma, İlaç Tedavisi, Alerji Aşısı ve Doktor Kontrolüyle Takip yöntemleri söyleniyor... Hayat kalitemizi düzeltebilmek için, alerjiyi tetikleyen durumlardan uzaklaşmak gerekiyormuş öncelik olarak... 


(Fotoğraf geçen Salı'dan. Hastane sonrası "Herşey yolunda şükür" pozu) 

Hastalıklarına bir hastalık daha ekleyen ben, hassasiyetime bir hassasiyet daha eklemiş bulunuyorum böylece. :) Soğuk havalarda dayanıksızlığımla bilinen ben, bir de mevsimsel durumlarda ve yoğun hava kirliliği bulunan ortamlardan etkilenişimle de biliniyorum artık. Zaten biliniyordum da, bir kez daha tescillendim işte. :) 
(Hastalıklarla yaşamayı kabul etmek, yaşamı daha da kolay yaşanılır kılıyor bence. Tavsiyemdir...)

Hepsi bir yana, Allahım hepimize bol şifa versin. Ne hastanelere düşürsün, ne de hastanelersiz ve doktorsuz bıraksın. (Buldum işte, buydu annemin sözü) :)

*Alerjik Nezle hakkında verdiğim bilgiler buradaki bilgilere dayalı bilgiler olmakla beraber, öğrenilmiş bilgilerdir. Öğrendiklerime ve deneyimlediklerime göre doğru bilgilerdir diyorum. Bildiğim, okuduğum ve duyduğum kadarıyla, durum bundan ibarettir.

Okuduğunuz için teşekkür ederim, bir hatam olduysa affola. 
Sevgilerimle...  
=)

21 Nisan 2014 Pazartesi

Fotoğraflarla 1 Haftam - #46


Fotoğraflarla 1 Haftam, her biten haftayı değerlendirmeye çalıştığım bir yazı dizisi. Bu yazı dizisi kimi zaman o haftayı nasıl geçirdiğimi düşünmemi sağlıyor, çoğu zaman da resimlerle sakladığım anılara dönüp baktığımda yazdıklarımla yeniden geri dönüyorum bu yazı dizisi sayesinde...

Diğer Fotoğraflarla 1 Haftam yazılarım için buraya,
Daha fazla fotoğraf için de İnstagram hesabım burada... :)

Yorgun bir haftasonuyla biten bir haftanın ardından buradayım yine. Umarım 2 haftadır kendimi olduğunca uzak tutmak zorunda olduğum bloğumdan bir daha bu kadar ayrı kalmam diye umut ediyorum. :) Bakalım geride bıraktığımız hafta nasıl geçmiş? :)


Haftaya Salı gününde hastane randevum ile başladık. Şiddetli baş dönmemden bahsettiğimi hatırlıyorum daha öncesinde, 2 hafta önce yinelediğinden de bahsetmiştim. Nihayet randevu günüm geldi çattı ve gidebildik kontrollere. Bu fotoğraf da hastane sonrasında annemler pazarda iken arabada onları bekleyiş anlarımdan... :) 

Biz baş dönmemin kulağıma baskı yapmasından ve ağrılar sebebiyle kısa süreli işitme problemleri yaşamam sebebiyle ilk önce KBB (Kulak Burun Boğaz) Polikliniğine gittik. Ama doktorum şikayetimden bahseder bahsetmez Nörolojiye gittiniz mi dedi. Biz Nöroloji'yi ikinci sıraya atmıştık ama... Duyum testimde de, görünür de de kulağımda bir şey çıkmadı. Ancak gitmişken burnumdaki çatlak damarıma baktırayım dedim. Durumu iyi olsa da, "Alerjik nezlen artmış o yüzden kaşıdığından da kanatıyorsun sen, kaşıma harekete geçirirsin yine" dedi doktor.

Velhasıl; burun ve göz kaşınmalarımla, bol bol hapşurmamla ve yerli yersiz göz sulanmalarımla dolu dolu günlerim gittikçe artıyor. Doktor ilaç yazmadı, bana olduğunca ilaç yasak çünkü. Aşırı olmayan bu belirtilerle baharı atlatacağız bakalım, hayırlısı. Nur topu gibi Alerjik Nezlem var diyorum artık... :) 
Nörolojiye ise Mayıs sonu Haziran başı gibi senelik kontrollerimde görüneceğim bakalım... :)



Bulutla sohbet ettiğimiz bir andan görüntü bu da. Çay keyiflerimizin manzarası, oturma anlarımız, balkon sefalarımız, siz nasıl görmek isterseniz... Ama ben şu ötedeki bulutun gözleri burnu ve ağızları var görüyorum. Sanki benimle konuşuyor. :) Ya siz ne görüyorsunuz? 

Gördüğüm rüyadan etkilendiğim bir sabahın fotoğrafıydı bu... Etkilendiğim rüyalar gördüm bu hafta da, bol ders çalışmalı akşamlarımın gecelerinde... Beyin yorgun olunca daha çok rüya görülebiliyor. :)


 Geçen sene bahar dönemi derslerimden kalan Sembolik Mantık dersime çalıştık Nilo'm ile bu Perşembe... Ah Nilo'mla matematik dersleri daha eğlenceliydi benim için lisede, bu hafta da Nilo'mlaSembolik Mantık eğlenceliydi Nilo'mla... Nilo'm ablam, bizim müsait olduğunca görüştüğümüz komşularımızdan.. Kendisi Matematik öğretmeni aynı zamanda. Bu sıralar yine derslerinden ötürü görüşemesek de, yaz aylarını iple çekiyoruz bu sıra. Yorulmuş Nilo'm da benim gibi... :)

Bu haftasonu ilk sınavım Sembolik Mantık dersinindi... Sınavda Çatal açma soruları hariç diğerlerini yaptım. Nilo'mun öğretmenliğine sağlık... Ama Finalde ne yaparız bilmiyorum. Lise de görmediğimiz birçok değişik konular var. Allahım bu dönem Sembolik Mantık ile Bilim Felsefesi dersinin gazabından korusun beni ve tüm bu 2 dersi alanları... :)


Cuma sabahı bol bulutlu bir güne uyandık. Haftasonu için de bol yağmur demişlerdi. Bursa'da haftasonunun en yağışlı geçen günü Pazar günüydü... Önümüzdeki haftada yağmur varmış, haberiniz ola.... :)


Cuma akşamı ablamlara gittik, sınav yerime ablamın evinden gitmek daha kolay çünkü. Yoksa bizim evde iken daha da erken kalkmamız gerekiyor. Hem böyle sınav zamanları, Kağan'a da ailesi ve bizlerle bol bol vakit geçirmesi açısından epey yarıyor... :) 


Son sınavlarıma gitmeden önce çektim bu fotoğrafı da. Çok okudum, epey tekrar ettim. Şu fantastik filmlerde kitabın sayfalarını çevirirken bütün kitabın içindekilerim beyinlerine yazıyorlar ya hani; öyle yapmak istedim Bilim Felsefesini resmen. Ama olmadı işte pek. Sınavında da epey zorlandım. 

Bilim Felsefesi batırdı beni resmen. Felsefeyi tek başına severdim de, bu pek bi ağır olmuş ya. Bu kadar da yüklenilmez ki öğrenciye der, tribimi de atarım yani. =) Vizede olmadı pek, bir bu ders kötü geçti bu dönem vizelerimde. Finalde toparlarım umarım diyorum, olmadı seneye kalacak gibi... :(


Buyrun bu da "Vizeler Tamamdır" pozu... :D Haftasonunun daha da güzelleşmeye başladığı an'lar. Bakın bir aydınlanma gelmiş üstüme resmen... :D Vizeler Tamamdır, 1 hafta sonra da son 3 haftaya bırakmadan finallere hazırlıklarım başlar. Bir daha ayrı kalmayacağım bloğumdan inşallah efendim... Kağan'a rağmen derslerimi çalışacağım inşallah... =)

Velhasıl vizeler bitti, ve sınavların ardından yorgun bir ben hakimdim dün. Erken kalkmaya alışkın olmadığım için 2 gün üst üste erkenden uyanınca sabahları, yorucu oluyor benim için.. Uykuları da, ders çalışmalarımı da düzene koymam gerek 1 hafta sonraya kadar... :)

İşte geldim buradayım; verimli ve müthiş bir hafta diliyorum hepimize sağlıkla... =)

18 Nisan 2014 Cuma

Marquez'in Vedası



Dün Marquez'in hayata veda ettiğini okudum internette. "Okumak istediğim bir yazarın bir kitabını dahi okuyamadan, hayata veda ettiği haberini alıyorum. Ne garip ve ne kısa dünya!" dedim kendi kendime... Sonra haberin devamını okurken bir veda mektubu yazmış olduğunu duydum. En son mektubuymuş bu sanırım. Bilinçli midir, hislere dayalı mıdır bilmiyorum tabii ki. Ama beni hayli etkiledi ve keşke herkes veda mektubu yazabilmek için Marquez kadar şanslı olsa dedim. :)

Öncelikle ruhu şad olsun Marquez'in, Allahım rahmet eğlesin. Sonra da, böyle bir veda mektubuna sahip olabilmek için yapılması gereken, çok çok ama çok yazmak. Demek istiyorum. Bu dünyada kimse için söylemediğimiz cümle kalmaması için söyleyemiyorsak en azından yazmalıyız. Ruh ve beden sağlığımız için gerekli bu hem dünya üzerinde... :)

Geçelim mektuba, Marquez bakın ne de güzel yazmış...

"Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim. Ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. 

Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. 

İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. 

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. 

Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… 

Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. 

Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. 

Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. 
Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. 

Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?"

Diyeceğim var benim de bu mektup üzerine. Belki Marquez'e belki de tüm üstüne alınmak isteyenlere sözlerim...

İnsan pişman olmamalı bu hayatta hiçbir şey için Bay Marquez. Yaptıklarından sorumlu olmalı bu hayatta insan. Bir şeyden pişman olacaksa yapmadığı için pişman olmalı yani. Her hatalı davranışından bir ders çıkarabilmeli çünkü, böyle yaşamalı hayatı doluca...

Dolu dolu yaşamalı hayatı; Gökyüzünü seyretmeli, yağmura koynunu açmalı, korkmamalı hayattan yaşamaktan ıslanmaktan... Yeri gelince sevmekten de, sevilmekten de, sevmiş gibi gösterenlerin şevkatsizliğinden de korkmamalı çünkü... Bir çocuğu sevindirmekten, bir yaşlının elini tutmaktan, yaşı gibi yaşamaktan vazgeçmemeli...

Sonu böyle bitmeseydi mektubunun, mutsuz olmasaydın Marquez. Hayat mutsuzca yaşanmaması gereken, kıymeti bilinmesi gereken bir yer... Ama bu mektup birçoğunun umut ışığı olur belki. Hayatı bencillikle değil, layıkıyla yaşarlar. Kendileri için de hayattaki diğer insanlar için de dolu dolu, layıkıyla... Dünya böyle Marquez, sen vardın şimdi de yoksun. Yok olana kadar bu dünyadan, mutlu ayrılabileceğimiz şeyler gerçekleştirebilmemiz dileğimle... Yüreğine sağlık Marquez, ruhun şad olsun...

*Resim Google görsellerden alıntıdır...

17 Nisan 2014 Perşembe

Mola Nihayet Bitti


Bazen yazmak için mola vermek gerektiğine iyiden iyiye inanıyorum artık. İnsan bazen kendini garip hissediyorsa, ve içinin karmaşıklığını yazmamayı uygun görüyorsa, ara vermesi gerekiyor... Benim ara vermeme sebep derslerime ağırlık vermem gerektiğinden olsa da bu sefer; bir şekilde biraz sadece kendimi dinlememin, bazı konular açısından iyi geldiğini anladım. Mecburi bir ara verme dahi olsa bu, birkaç nokta için iyi geldi işte...


Yazamayalı, yaklaşık 1,5 hafta oldu. Ve çok ders notu tutmuş olsam da, diğer anlamda yazmayı çok özledim... :) Parmaklarım ve kollarım çok ağrıdı, çok not tuttum çünkü. Ama bu durum kol kaslarımın çalışması açısından da iyi oldu. Acıya dayanmam gerekiyordu başta, kollarım şimdi bu sayede hızlandırılmış bir çalışmaya tabii tutulmuş gibi oldu yani. :)

Sıkı yazmaya başladığım ilk zamanlar (yani geçen hafta başı falan), kol kaslarımın ağrısının çokluğundan; yazarak çalışmalarımı bırakmayı da düşündüm. Benim için hüsran olacak bile olsa... Fizyoterapistime sordum, "kaslarımın ağrısından ötürü yazmaları bırakmalı mıyım sence?" diye. İlk zamanlar yazmayı bırak deseydi, bırakmaya razıydım istemeyerek de olsa. Ancak yazmayı bir kez daha bırakmamamı söyledi bana. "Ağrıların kasların çalıştığından ötürü oluyor, bu kaslarına fayda bile sağlayacak. İlk birkaç gün ağrı değil acı olacaktır, ağrıya benzer. Ama alıştığında kol kasların epey güçlenmiş de olacak." dedi. Ağrım acıydı biliyordum, iyice anladım. Birkaç gece zor uykuya dalsam da, ağlatacak dereceye gelmedi şükür. Demek ki kol kaslarımın çalışma zamanı gelmiş ataktan sonra. Ve şişen kaslarım düzelmeye başlamış yeniden, şükür. Umarım kollarım acıyı aşıp ağrıya ulaşmaz yeniden...

Karşınızdayım işte, mola bitti nihayet. Yazmayı özlemeyi sevmiyorum yazamazken, ama yeniden yazabilmeye başlayınca da "özlemek güzel şey" diyorum... Kendime vakit ayıramadım ders haricinde. Ama özlerken özlemeyi sevmesek de her açıdan, özlenen şeye yeniden kavuşunca " işte değdi" diyoruz ya; bende "Özlediğime değmeye başladı ve değecek de" diyorum şimdi. :)

Son duruma gelecek olursak; nihayetinde çalışmalarımı elimden geldiğince layıkıyla not tutmalarımla bitirdim. Vizelerde 1 veya 2 dersimin şimdiden biraz kötü gelebileceğini bilmek tedirgin etse de biraz, vizelerden sonra yeniden derslere haftalık olarak notlarımla sıkıca tutunma kararı aldım. :) Ah ben ve şu bitmek tükenmek bilmeyen kararlarım... Bitmezler efendim karar almalarım, bitmezler. :)

Bu haftasonu vizeler var, ve ben vizelerin bitmesini beklemeden birkaç plan tutturma çabasına girdim bile bazı hayallerim için. Ve bu sefer düzen tutturabilme olasılığım da görünüşe göre epey mümkün görünüyor, benden söylemesi... Yeni yazılarım da, gecikmeli yazılarım da, birkaç gün içinde burada olacak inşallah. Mola bitti, ben geri döndüm. Vizeler de bitse, müthiş olacağıma inanıyorum...

Hepimize bir kez daha Aöf vizelerimiz ve tüm sınavlarımız için başarılar diliyorum... :)

15 Nisan 2014 Salı

Fotoğraflarla 1 Haftam - #45


Fotoğraflarla 1 Haftam, her biten haftayı değerlendirmeye çalıştığım bir yazı dizisi. Bu yazı dizisi kimi zaman o haftayı nasıl geçirdiğimi düşünmemi sağlıyor, çoğu zaman da resimlerle sakladığım anılara dönüp baktığımda yazdıklarımla yeniden geri dönüyorum bu yazı dizisi sayesinde...

Diğer Fotoğraflarla 1 Haftam yazılarım için buraya,
Daha fazla fotoğraf için de İnstagram hesabım burada... :)

Yine bir Fotoğraflarla 1 Haftam yazısıyla karşınızdayım. Ve maalesef dersler sebebiyle bu hafta da gecikti. Ama şükür ki çok fazla gecikmedi değil mi? :) Velhasıl buradayım efendim, sizlerde orada mısınız?

O zaman bakalım; geçtiğimiz hafta nasıl geçmiş? :)


Haftaya, Pazar gecesinden 2 civarı yatmakla başladık ve tüm haftada öyle geçti. 2'den önce yattığımız olmadı resmen. Resimdeki şaklaban Kağan'ım ise; Pazar gecesi gecenin ikisinde benim yatağıma yatmak istedi. Annem de yatırdı, bir süre kaldıramadık. Gecenin bir vakti oyun oynadık sıpamla. :) Evde çocuk olunca, her yerden, her şekilde ve saatte oyun çıkabilir. Hazırlıklı olmak lazım... :) Aman maşallah kuzuma...


Havalar bir açıyor bir kapatıyor halde bitirdik geride bıraktığımız kışı. Ancak bahar kendi seyrinde seyretmeye başladı şükür bu sıra. Yağmurlar, yağmur sonraları güneş açmalar, çiçeklerin güzel kokuları, baharın varlığını tamamen hissettiriyor. Balkon kahvaltılarımıza ve balkon oturmalarımıza yavaş yavaş dönmeye başladık bizde. Ve Martılarıma da kavuşmuş oldum böylece. :) Martılar gönüllerince kanat açmaya başladılar, ki kendileri bana selam vermeden geçmezler sağolsunlar. :) Birini yakalayabildim bu hafta fotoğraf karemde. Sizlere de iyi dilekler ve bol sevgiler getirsin kanatlarında... :)


Dedim ya, bir evde çocuk varsa her an oyuna hazır olun diye. Bu hafta annem doktor randevusunda iken; Damlam, Annesi Nurcan Teyze, Kağan'ım ve ben beraberdik bizim evde. Ve Kağan'ın oyuncak olarak kullandığı şey, Patateslerdi bu sefer. Patates dizmece, toplamaca, satmaca bir sürü oyun çıktı ortaya. :) Bu yaşlarda oyuncaklardan çok diğer her şeye ilgi duyuyor olması normalmiş... Biraz yaşından ötürü, yer yer değişiklikler de gösterebiliyor bu sıra. Yaş sendromu dediklerini geçiriyor sanırım Kağan'ımız; bu yaşlarda kendini ispatlama, kişilik oluşturma çağına girişiymiş bir bakıma. Bir sakin, bir hırçın geçiyor günlerimiz bu sıra. Çocuk büyütmek güzel olduğu kadar da zor yani. Allah cümlemizin yardımcısı olsun... :)


Hafta içinde 2-3 gün üst üste yağmur yağması ardından, hava açmaya başlayınca bu haldeydi hava. Ben bu halini de çok severim gökyüzünün. Bilirsiniz çok severim gökyüzünü izlemeyi, onunla dertleşmeyi. Her hali güzel ama, şu durgunluk güzel bir şeyin habercisi değil mi baksanıza? :) Böyle bir havayı oturup sadece izlemek bile yetiyor insana... Gökyüzü ve deniz, konuşulacak dertleşilecek 2 güzellik benim için... Allahım nelere kadirsin...


Pazar gününe gelince; haftaya kahvaltı ve çay keyfi ile başladık yine. Ben evde olduğum için hep; olağan bir durum olmadıkça (sınav, doktor randevusu vs.) çay keyiflerimiz hakim hep. Ama Pazar günü bir ayrı oluyor tabii ki, çünkü tüm ailenin çoğunlukla tatil günü ve evdeyiz beraber... :)

Bu Pazar annem türbe gezmelerindeydi, erkenden gitti yengemlerle ama yine de bir arada ve güzel bir gündü işte... :) Ablamlarla çay keyfi, film keyfi derken geçiverdi işte Pazar günü de ve bitti bir hafta daha...


Hafta böyle geçti işte. Sürekli böyle ders çalıştığım notları tekrar okuma, yazma; derken bitti gitti işte... Yorucu bir haftaydı ama değdi doğrusu. Sınavlara hazırım 2 ders haricinde. O 2 derste tekrarlarla hallolacak inşallah. Bu haftasonu vizelerimiz var. Geldi çattı yine bir Aöf vizeleri daha... Şu vizeleri bir an önce halletsek de döneme asıl olarak bir başlamış bulunsak hayırlısıyla diyorum. Umarım kol ağrılarıma, parmak kası yapmalarıma, kısacası tüm çalışmalarıma değer de; bu haftasonu vizeler güzelce geçer... :)  

Dileklerimi de sunduktan sonra bu hafta için, bu yazıyı burada sonlandırabilirim. Bu hafta geçtiğimiz haftadan daha güzel olsun inşallah hepimiz için. Sevgilerimle... :)

14 Nisan 2014 Pazartesi

Pazar Yazısı - #3


Ben bu yazı dizimin altında, Pazar günlerimi ve tatil anlarının bıraktığı izleri yazıyorum. Diğer Pazar Yazısı yazılarımı, burada bulabilirsiniz. :)


Nihayetinde bir Pazar'ın daha sonuna geldik. Ben bu yazıyı yazarken pazar gecesi bitti, Pazartesi'ye gireli bir saat oldu bile... Benim için yoğun geçen 1 haftadan sonra yazabiliyorum şimdi nihayet...

Bu Pazar güzel bir Pazar'dı yine. Ve yorgun geçen haftaya yakışır bir Pazar oldu bir de. Bir hafta kadardır yoktum buralarda, ama şimdi geri döndüm. Umarım sizlerde buralardasınızdır hala? :)


Buralarda olamamamın sebebi, derslerime odaklanmamdan ötürüydü bu hafta. Ben yazarak çalışmayı seven ve yazarak çalışırken derse daha iyi odaklanabilen biriyim. Gün içinde Kağan'la bol bol vakit geçirmelerim ve onun izin vermemesi doğrultusunda yazarak çalışmalarımı bu dönem de planladığım gibi gerçekleştiremedim. Ancak son 2 hafta kala Pazar notlarımı yazarak çalışmaya başladım. Ve bu epey zor oldu, bir haftada normal not tutarmışçasına çalışmak yani. :) Özet çıkarmak gibiydi elbette, ama konular epey uzun olduğundan bir o kadar da zorlayıcı oldu. Bu kadar uzun yazı yazmaya yazmaya hamlamış olduğumu anlamış oldum böylece... :)

Kısacası, bir daha ne olursa olsun bir şekilde bu durumu böyle çalışmaya bırakmamaya karar vermiş bulundum bir daha. Ama tabii ki; ben plan yaptıkça bu noktada bozuluyor bu durum, birkaç dönemden beri... Olsun ben yine de karar vereyim de yine, gerçekleştirebilirim umarım vizelerden sonra bu durumu. Hem en nihayetinde vizelere istediğim gibi hazır olacağım ya, değil mi? :)


Velhasıl demiştim ya, bu biten bir Pazar'ın daha yazısı diye; bugün derslerimi kolaylamak için uğraşlarımı sürdürmemin yanında, ablam eniştem ve babam ile bir de film izledik. Bugün annem kahvaltıdan sonra yengemlerle türbe gezmelerine gitti. Biz de geri kalanlar olarak; gerek balkon gerek de film keyfi yaptık. :) Pazar gününün arda kalanlarından bahsediyorsak, bunları da eklemek gerek değil mi? :)


Tivibu'nun kayıtlı filmlerinden, Cameron Diaz, James Marsden ve Frank Langella'nın başrollerini oynadığı film olan The Box'ı izledik. Filmi her ne kadar ablam babam ve eniştem benim kadar beğenmedilerse de, ben çok hoş buldum. Tavsiye ettiklerim arasına girdi bu film diyorum sizlere... :)

Daha çok konuşmayı diliyordum aslında, ama epey geç oldu. Yarından sonra geçtiğimiz haftada olamadığım kadarı fazlasıyla telafi etmeye çalışacağım. Çünkü ben yazmayı çok özledim, bol bol derslerim için yazı yazmış olsam da. :) 

Yorucu bir haftanın ardından, ben buradayım demek istedim böyle işte. Görüşmek üzere, sevgilerimle... :)

7 Nisan 2014 Pazartesi

Fotoğraflarla 1 Haftam - #44


Fotoğraflarla 1 Haftam, her biten haftayı değerlendirmeye çalıştığım bir yazı dizisi. Bu yazı dizisi kimi zaman o haftayı nasıl geçirdiğimi düşünmemi sağlıyor, çoğu zaman da resimlerle sakladığım anılara dönüp baktığımda yazdıklarımla yeniden geri dönüyorum bu yazı dizisi sayesinde...

Diğer Fotoğraflarla 1 Haftam yazılarım için buraya,
Daha fazla fotoğraf için de İnstagram hesabım burada... :)


Bu haftaki Fotoğraflarla 1 Haftam yazım, ders çalışmalarım dolayısıyla geç kaldı bugün. Affola... :)

Bu haftasonu değil, bir dahaki haftasonu sınavlarım var. Aöf bahar vizelerine tam anlamıyla hazır olabilmeye, eksiklerimi gidermeye çalışıyorum. Dilerim cümlemiz hazır oluruz bahar vizelerimize kadar, her dersten... :)

Bakalım geride bıraktığımız haftada, fotoğraflarla göze değer neler olmuş? :)



Sizlerde küçükken oynar mıydınız domino oyunu? Çok net hatırlıyorum; babam ablamla bana domino kartları almıştı ve oynamayı öğretti. Çoğu akşam sabırla dizer olduk kartları, ve sonra zar zor kıyarak bir uçtan dokunur da sırayla düşmelerini bekler olduk... :)

Küçüklüğümüzün güzel oyunlarından biriydi, domino oyunu. Sabretmemizin sonunda, o güzelliği yaşayacağımızı öğrenme oyunu. Aslında küçüklüğümüzün oyunları bile nasıl hayat dersi veren cinsten değil mi? :) 

Bu hafta başında, babam Kağan'a da öğretti domino oyununu. Bu sefer iskambil kağıtlarıyla oynandı bu oyun. Zaman zaman okey taşlarıyla, zaman zaman da kartlarla oynayacağı bir oyun daha öğrendi bu hafta Kağan'ım. O küçücük ellere çok yakışmıyor mu ama, maşallah... :)


Kağan gün geçtikçe kendini aşıyor ve ilgi alanları farklılaşıyor. Bu resim artık daha da fazla yandığımızın resmidir. :) Sandalyeye çıkar oldu minik. Maşallah maşallah ama, allahım hiçbir bebeğimize kaza bela vermesin inşallah. Büyüdükçe daha da dikkat gerektiriyorlar. Bebek büyütmek çok zor, çook :)


Bu hafta Hindistan Cevizini denedik, tattık. Bunun sonucunda da eğlence dolu dakikalar ve sonunda da bir yazı dizisi başladı. Bu yazı dizisinin ilk yazısını okumak isterseniz buraya bakabilirsiniz... :)
  

Ve bu haftasonu Cumartesi akşamı Kağan'ın anne-babası geldi, yani ablamla eniştem. Cumartesi akşamından itibaren güzel bir haftasonu başladı bizim için yine. Pazar günü kalabalık gezmeler sonrasından bu resimler... Ben ders çalışırken, annemler ufak tefek akraba ziyaretleri yaptılar. Sonrasında da park sefalarından bu fotoğraflar çıkmış.

Kağan'ın mutlu pazar'ı, anne-babası da yanında iken gerçekleşiyor. Umarım ablamların işleri istedikleri gibi olur da, akşamları kuzumu alabilirler. Allahım bol kavuşmalı günler nasip etsin hepimize... :)



Öyle böyle derken, bir haftayı daha bitirdik işte. Ders çalışmalar ile geçiyor günlerim efendim yine bu aralar. Geç yatıyorum, geç kalkıyorum. Gün içinde de çoğunlukla ders çalışıyorum. Şu vizeleri de finalleri de güzel atlatabilirsek inşallah, daha çok rahatlayacağım. :) 

Günlerimiz musmutlu geçsin, istediğimiz gibi verimli bir hafta bizlerle olsun inşallah.

Sevgilerimle... :)

6 Nisan 2014 Pazar

Deneyimlerimiz - Hindistan Cevizi


Bu bir değişik tat deneyimi yazısıdır. İlk tadım, ilk deneyim yazısı da denilebilir... :) Bu türden yazılar okumayı seviyorum... Cuma günü evde Hindistan Cevizi ile Survivor adasındaymış gibi bir akşam yaşandıktan sonra, bende yazmaya başlayabilirim dedim o yüzden. :)



Pek sık yeni tatlara açıldığım söylenemez ama, yeni tatlar denemeyi seven biriyim ve ailecek de yeni tatlar denemeyi seviyoruz. Bu yazımda sizlere Hindistan Cevizi deneyimimizden bahsedeceğim. Durumumuz uygun olduğu vakit, bazen böyle şeyler denediğimiz oluyor. Meyve seven biri olarak, tropikal veya orman meyvelerine de ilgiliyim. Bundan önce bir kez Ananas da denemişliğimiz var ailecek. Ama Hindistan Cevizi ile kıyaslanması saçma olur. Ama ben yine de Ananas'ı daha çok sevdim gibi... :)

*Hindistan Cevizi; Anavatanı Fas olan yaprağını dökmeyen bir ağacın olgunlaşmış kuru tohumlarıdır. Bizde küçük Hindistan cevizi olarak bilinir... Fındıkla ceviz arası büyüklüğündeki baharat rendelerek toz halinde kullanılır.. (Bkz;devamı burada)

Resimlere geçmeden önce şunu söyleyeyim; Hindistan Cevizi'nin yüksekte yetişmesi ve sert bir kabuğu olmasından ötürü, bence epey faydalı bir besin. Besleyici bir besin olmasının yanında şişmanlatıcı olduğunu da okumuş bulunmaktayım. Adadaymışçasına birden fazla yiyecek değiliz elbet biz de. :) Babam deneme amaçlı tane hesabı ile aldı. Tanesinin 4 Tl olduğunu söyledi. Bir tane alacak olduktan sonra pahalı değil gibi. Ama birçok tane alacak olunsa pahalı bir meyve bence...


Resimlere geçelim o zaman yavaş yavaş. :)

Hindistan Cevizi nasıl kırılır? Tadı nasıldır? Elimden geldiğince yazacağım bu yazımda...

Öncelikle malzemelerimiz şunlar; Keskin bir bıçak, çekiç, tornavida, soyacak. İsteğe göre bardak ve pipet...

Hindistan Cevizi deneyimimize geçelim; :)


Öncelikle hindistan cevizinin dışındaki odunumsu tüylerini bıçakla soyuyoruz. Bıçağın keskin olması önemli, bıçağı kullanmayı bilen birinin Hindistan Cevizini soyma ve kırma işini üstlenmesi ise daha önemli. Aksi halde sorumluluk kabul edilmez. :) Lütfen dikkatli olunuz, kabuğundaki tüyleri soymak bile bir dikkat gerektiriyor...


Dış kabuğundaki tüyleri olabildiğince soyduktan sonra, Hindistan cevizinin üstündeki 3 delikten birinin üstünü bıçak ile oyarak olabildiğince temizleyip tornavida ile deliyoruz. Delik açılan yerden pipetimizle suyuna erişiyoruz. :)


Suyu hafif meyve suyuna benzeyen bir süt kıvamında. Bu ulaştığımız Hindistan cevizinin sütü kendisi kadar besleyici olduğundan, biz çoğunlukla Kağan'a içirdik. :) Ailemizin tüm fertlerinin beğendiğini düşünürsek, hiçbir acılığının olmadığını söyleyebilirim. Açıkçası ben en çok sütünü sevdim. :)

Önce sütünü denemekte fayda varmış. Eğer acımsı bir tat hissederseniz, hindistan cevizinin bozuk olduğunu anlamış oluyormuşsunuz. Ayrıca hindistan cevizi çok uzun süre bekleyemiyormuş, kırıldığı ve soyulduğu en kısa zamanda tüketilmesi gerekirmiş. Aksi takdirde çok çabuk bozulan bir besinmiş. 1 günden fazla bekletmeyin derim ben o yüzden... :)


Hindistan cevizinin sütünü pipetle içtikten veya bardağa döküp denedikten veya içtikten sonra, yatay şekilde bulunan çizgisine çekiç ile vurarak kırmaya başlıyoruz. Yuvarlak çizen çizgiye çekiçle vurarak, kabuğun çıkış işlemini gerçekleştiriyoruz. 


Bizim Hindistan Cevizimiz ortadan ikiye ayrıldı. Bizim baktığımız sitede üst kabuğu şapka şeklinde çıkıyordu, beyazın dışındaki kabuğu soymanız gerekiyordu... Bizimki öyle olmadı... :) 

(www.nasil.tv 'den - Hindistan Cevizi Nasıl Kırılır? diye aratıp baktık biz...)


Hindistan Cevizi'nin arkadaşım Damla'nın ve babamın elindeki beyazımsı halleri çok güzel görünüyordu. Bundan sonra Hindistan Cevizinin iç kısmını da denemeye geldi sıra. :) Resimdeki şahış, arkadaşım Damla'm. Hindistan Cevizini o gün en çok sevenler içinde Kağan ile beraber o da vardı. :) 


Hindistan cevizinin içini yemeye gelince; ilk olarak bıçak ile içini oyarak deneyimledik iç kısmını. Ancak dış kabuğunu soyacak ile soyarak yemek daha mantıklı ve kolay. :) 


İlk olarak iç kısmını oyarak yedikten sonra, biz en sonunda soyarak yeme işlemine geçtik. Ben bir parmak büyüklüğünde 2-3 tane kadar yedikten sonra, yeterince doyduğumu hissettim ve daha fazla yiyemedim. Bir de dış kabuğuna doğru gittikçe, biraz acılık hissettim. Acılık dediğim, yavanlık denilebilir. Pek acı bir tadı yok yoksa. Ama yaş diye tabir edebileceğimiz bu meyvenin, kurutulmuş toz hali kesinlikle tatlılar üzerine daha çok yakışıyor.

Bir daha alır mıyız konusuna gelinirse; sanırım alırız gibi. Ama dünkü gibi 1 tane alırız. Bir tanesi tüm aileyi doyurabiliyor çünkü. :) 


Hindistan Cevizi için son bir değerlendirme yapacak olursam; 

* Hindistan Cevizi'nin deneyimi sırasında, epey bir Survivor adası'nda hali hakimdi bizim evde...
Babam, Damla ve ben arasında bir Survivor skeçi geçti. Oyunculuk yeteneğinizi ortaya çıkarıyor yani... :)

* Tadı cidden güzeldi. Bizim evde herkes sevdi. Ancak bana çok doyurucu ve dış kabuğuna doğru gittikçe biraz kuru hissettirdi.

* Ve Hindistan Cevizinin sütü, içinden daha tatlıydı bence. 

* Hindistan cevizini kırarken ve soyarken, kesinlikle güçlü ve bıçak kullanmada becerikli kişiler devreye girmeli. O kadar kolay bir şey değil çünkü... :)


Faydalarına gelecek olursak; Enerji değeri yüksek bir besindir. A, B ve C vitaminini içermekte. Reflü hastalığına, mide ağrılarına ve ağız kokusuna iyi gelmenin yanında; balgamı kestiği, ağız kokusuna, felce ve titremeye iyi geldiği de söyleniyor. Daha fazla faydası için; buraya bakabilirsiniz...


Bir de değerlendirme yaptım bu arada; o da aşağıdaki resimlerde görüldüğü üzere. :) 


Suyunu içtiğimiz üst kabuğunun içini boşalttıktan sonra böyle kaldı. :) Benim aklıma ne yapabilirim diye geldi derseniz; doğal bir mumluk olarak kullanmayı düşünüyorum. :)


Kabuk gayet sert ve sağlam. Ve o kadar hoş gözüküyor ki, evde yuvarlak küçük mumumuz olsaydı açıkta, içine oturtup yakacaktım. :) Biraz bir tarafa doğru yatıyor. Ancak bir sorun teşkil edeceğini sanmıyorum. En fazla, dengede durması için altına bir destek tarzı bir dal parçası koymak veya yapıştırmak yeterli olacaktır. Ancak dal parçasını yapıştırmaya gerek duymadan kullanmayı tercih ederim. Ben böyle doğadan evlerimizde değerlendirdiğim şeyleri, kullanmayı seviyorum. :) 

Mumluğum da hoş olmamış mı ama? :) 


Benden değerlendirmesi bu kadar. Şürç-ü lisan ettiysem affola. :) Bu ilk değerlendirmemdi. Deneyimlediğimiz kadarıyla anlatmaya çalıştım...

Umarım beğenmişsinizdir. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Yorumlarınız benim için önemli, yorumlayarak hatalarımı veya beğendiğiniz noktaları paylaşırsanız memnun olurum. Sevgilerimle... :)