5 Ekim 2019 Cumartesi

Not Aldım Veya Not Ettim #42 - İlgimi Çektiler


Bu ara ilgimi çekenler ve aklımda kalanların çok olduğu bir zaman dilimi yine. Epeydir "Not Aldım Veya Not Ettim" yazısı yazmamışım, neden ilgimi çekenleri yazmıyorum o zaman? dedim. Sonuç olarak, ilgimi çeken sözler ve tabirlerle geldim bu yazının altına. Notlarımı aldım ve yine geldim, iyi okumalar dilerim... :)

"Ne kadar söz varsa düne ait..."



Bir dizi tekrarı izlerken duydum bunu geçenlerde, 3 gün olmuş işte... :) Son cümlesini duyup da araştırdığım ve bulduğum üzere bu sözler dizisine baktım da, düşündüklerim şunlar oldu;

"Dünle beraber gelenlere çok takılıyoruz, düne ait olanı unutamıyoruz ve dün dediğimiz geçmişin izlerini bugüne aktarıp yeni şeyler söylemekten, yeni insanlar tanımaktan ve yeni şeyler yaşamaktan çok korkuyoruz."

Gerçekten, "neden yeniliklerden bu kadar korkuyoruz" diye düşünüyorum yine şu ara. Bu genel anlamda düşündüğüm bir şey değildi bir tek, kendimden yola çıkarak düşündüklerime dalış idi... Şunda karar kıldım sonra; "Geçmişe öyle sıkı sıkıya sarılıyoruz ki, yeni şeylerin de canımızı acıtıp geçmiş olmasını göze alamıyoruz. Bunun yerine geçmişte yaşadığımız kötü tecrübelerin acısını yaşamayı göze alarak, kendimizi acı tecrübelerin sızısını sürdürerek kendimizce koruyoruz..."

Bu söz dizisini bu üstteki hissettiklerimden ötürü paylaşıyorum işte. Kendim adına bir kez daha karar veriyorum; incecik dahi sızısı kalmış eski acılarımı bırakıyorum, yeni şeyler söylemek ve deneyimlemeyi kabulleniyorum! =) Hepimiz adına da bunu dinliyorum. Hz. Mevlana'ya saygılarımla, yeni şeyler söylemeyi hakettiğimizin bilinciyle... 


Merdümgiriz...



Uzun zaman sonra seslendirmesi bu kadar güzel  gelen bir kelime öğrendim, "Mamihlapinatapai"den sonra tabii ki.. =) Bir önceki "Not Aldım" yazımı okuyanlar hatırlayacaktır, okumayanlar da burada bulabilir tabii ki... 

Bu arada not; üstteki fotoğraf reklam değildir, sadece gördüğüm yeri alıntılamak istediğim için aldığım bir ekran görüntüsüdür...


Merdümgiriz; insandan nefret eden kimse, diye açıklanmış "TDK"nın sitesinde... Ancak üstteki fotoğrafın üzerindeki kupada şöyle yazıyor; "İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen."

Şimdi bu kelime Fransızca "Mizantrop"un Türkçeleştirilmişi diyebiliriz. Farsça kökenli bir kelime olduğu ve böylece dilimize geçtiği söyleniyor. Mizantrop'un anlamı "İnsandan kaçan" olarak çevrildiği için de, insandan nefret eden kimse olarak geçmiş diye algılıyorum TDK'ya...

Öte yandan bu kelimeye neden takıldığıma gelince, çevremde fazlasıyla "insanlardan soğuduğunu ve doğaya hayvana daha çok güvendiğini" anlatan insanlar hakim olduğu için... İnsanın insana güveninin kalmadığı şu dönemde, neden hala insanlara güvenmeye devam ettiğimi sorgulayacak olursak da; "neden olmasın" diye sivrileceğim izninizle... :)

İnsana güvenmeyelim, insan gönlümüzü kırdı; hayvana güvenmeyelim, hayvan canımızı yaktı. Doğaya hiç güvenmeyelim, onun ne yaptığı belirsiz! Peki, böyle bir hayat ne kadar düzgün sürdürülebilir sizce? Bence düzgün bir hayat, her defasında canının yandığı yandan kaçmak değildir. Bir şeyden ne kadar kaçarsan o kadar kovalar ya hani seni, köpek misali... Öyle düşünüyorum sanırım, "neden ilk fırsatta kaçalım?" Neden her fırsatta özelden yandığımız yerden genele yöneltiyoruz bilincimizi? Bir'den tüm'e aktardığımız kötü olacak hisleri, hayatımızı karartıyor gibime geliyor. Öyle ya, biri kırdı diye tüm dünya kıramaz ya gönlümüzü...

Kabul ediyorum, insanlar genel anlamda yoruyor ve zorluyor her birimizi. Uzaklaştık, kalabalıklaştık ve yalnızlaştık. Ama bunu nefret boyutuna getirdiğimiz ölçüde sonu gelmiyor zorlukların... Nefret ettiğimiz bir tek kişi de grup da, sonrasında genele yayılıp "Merdümgiriz" halini alıyor işte. Gittim bunları düşündüm bir sıfat daha öğrenince! Ben de böyle bir manyağım işte... :)

Neyse, bir kelime bir çok dünya diyelim yine... Yeni bir şey öğrenmek her zaman iyidir bence. Ama nefret etmeyelim, nefretler bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Ancak hoşgörü, anlayış ve de empati ortamı bizi bize yakınlaştıracak yeniden; bir denesek! Tıpkı en sevdiğim şarkı sözlerinde söylendiği gibi;

"Kurtaralım biz bizi, bize bizden fayda var!" (Gökhan Türkmen - Dene Şarkısı) (:


ASMR: Autonomous Sensory Meridian Response... 


Daha dün öğrendim bu terimi; ASMR, yani anlamı otonom duyusal meridyen tepki demekmiş. Böyle anlaşılmadığına eminim, ben bir ASMR Mukbang videosu ile ne demek öğrendim... ASMR, bazı seslerden hoşlanma durumuymuş diyebiliriz. "Beyin Orgazmı" diye de tabir ediliyormuş... Hani bazı seslerden duyulan rahatsızlık hissi olur ya, onun tam tersi imiş.

İç gıdıklanması ile hoşlanılan bu seslerin, psikolojiyi de olumlu yönde etkilediği söyleniyormuş! Enteresan değil mi? :) Mukbang videolarının ASMR halini alacağını hiç düşünemezdim ama konuşularak yenilen yemeklerle çekilen Mukbang videolarında çok fazla duyulmayan şapırtıların odaklı olduğu videolara ASMR Mukbang diyormuş şimdilerde... Konuşma yok, sadece yemek yeniyor ve şapırtısını duyuyorsunuz. Evet, bundan hoşlananlar için oldukça önemli olmalı ama benim aklıma hemen "ağız şapırdatmalarından hoşlanmayan sevdiklerim" geldi. Düşünsenize denk geldiklerini ve benim onlara böyle video attığımı... Düşündüm ama uygulamadım! :)

ASMR denilen olgu, bir tek yemek yerken çıkan sesleri kapsamıyormuş tabii ki; saç kesimi sırasında oluşan sesler, tıklama sesleri, fısıltıyla konuşma ve de ful sessiz ortamda paket açma sesleri bunlara örnek imiş mesela... Bir açıdan düşününce, paket açmak ve açıldığına şahit olmak düşünsenize hepimiz için güzel hislere sebebiyet veriyor. Seslerin bir boyutla bize iyi geldiği gerçek, ama çoğunluğun hoş kabul etmediği durumlar karşısında yorum yapamıyorum... 

Misal ben parmak kırtlatma, eklem yerlerini birbirinden ayırıyormuş gibi o kırt sesinin çıkartılmasına dayanamıyorum. Ama bundan hoşlanıp, kendini olumlu hissedenlerin var olduğunu öğrendim. Tabi ki bu "ASMR"yi öğrenmeden önce anlamamakta ısrar ediyordum. Misal birçok kişiye "ya yapma, dayanamıyorum o sese" dediğimde, onun da ondan hoşlandığını anlayacağımı düşünebileceğim bundan sonra. Ama tahammül edebilecek miyim, tabi ki yine hayır! :)

Şu da bir gerçek, yemek yerken çıkan seslere tahammülüm varmış benim. Bir ASMR Mukbang videosu izledim, Işıl Işık'ın ASMR kanalından (zaten bu ASMR'yi de onun kanalından öğrendim)... Devam edip izlemem ama varlığını bilip rahatsız olmadığımı da gördüm. Bir de, isimlendirilmeyince bir şeyler inanmadığımı gördüm! Meğer bilime ayrı bir saygım varmış, ama hala gereksiz buluyorum; parmak kırtlatma, eklemleri yerinden oynatma nedir ya! Amaaan... :/


Bu yazının şarkısına da gelince; Ezginin Günlüğü Gemi, benden size gelsin... =)


Çoğu Not Aldım veya Not Ettim yazısını bir şarkı ile sonlandırırım, unutmuş olmaya yüz tutan bu geleneğimi gerçekleştireyim; bu ara çok ama çok severek dinlediğim şarkılardan birini, Ezginin Günlüğü - Gemi adlı şarkıyı sizlere de önereyim dedim...

Daha geçtiğimiz haftasonu keşfettim bu şarkıyı ve ilk zamanlar "neden daha önce dinlemedim ki bu şarkıyı?" dedim. Ama şarkıların da insanlar için bir zamanı olduğuna inanıyorum, sözleri çok rahatlatıyor şu aralar ve eski şarkıların hissiyatına sokuyor resmen... Şarkıdan tek sevdiğim bir söz yok bu sefer, delisin derken Hüsnü Arkan iyi hissettiriyor kendimi. "Ah" çekerken yüreğimi sadece dinlendiren bir şarkı diyebilirim, işte bu kadar. :) 

Bir başka şarkı daha önerecektim bu yazımda ama bu seferlik vazgeçtim. Üstteki şarkının birkaç sözüyle veda edeceğim, okuduğunuz için teşekkürlerimle ve iyi ki not ediyorum diye kendimi övüşlerimle veda ediyorum bu sefer. Nedeni de basit, bu ara çok yazı yazamıyorum; içimdekileri yaşamak güzel, daha az yazıyorum ama önemli olduğunu düşündüğüm durumları da not ediyorum. 

Kendinize iyi bakın ve sevgimle kalın! Dünü bugüne taşımak yok, insanlardan kaçmak ve nefret etmek yok ve sevdiğimiz sesleri yalnızken dinleyip rahatlamak var! Biten yazımın ana hatları bunlar, görüşmek üzere... :))


Ah, küçücük gemi, sulara attın şimdi kendini, delisin. 
Ah, yakarlar seni, dönmezsin bir daha geri, delisin. 

Ah, peşimde rüzgâr, ne yağmurlar dost ne bir kıyı var, deliyim.
Ah, düşlerim kaldı, yalnızım düşlerim kaldı, deliyim...


30 Eylül 2019 Pazartesi

Eylül 2019 Keşiflerim - Egzersiz Günlüğüm #6


Eylül 2019, egzersizlerim açısından yapabildiklerimi keşfettiklerimle güzel geçti ve gidiyor. Meğer ne zamandır açmışım bu güzelliklere diyorum, kalbim kanatlanıyor uçuyor sanki! Evet, bunları yapabildikçe daha da ayağa kalkabileceğime inancım artıyor. İnancım hala içimde baki ama somut anlamda görebilmek gelişmelerimi, çok daha fazla inandırıyor gücüme ve daha da güçlenebileceğime... :)

Yer egzersizlerimde önceki aya nazaran daha az ama daha öz şekilde bulunduğumu gördüm bu ay... Öyle gerekti, evde bulunamadığımız günler fazla idi çünkü. Ama telafi etmeyi ihmal etmedim. En az olarak, haftada iki gün yer egzersizlerimi yapmayı ihmal etmedim. Aynı Eylül ayında, çok da ağrı çektim. Gelişmelerim ve de destekçilerim bu ağrıları da unutmama yardımcı idi ama şükür ki... =)


Bunu fotoğraflamadığımı farkettim ama önceki aydan kalan bir gelişme ile başlamalıyım; Kalça destekli yer değiştirme mevzum ile! 




Başlığı garip değil mi? Başka türlü de anlatamazdım ki. Ben ayakta olduğum zaman diliminden beri, televizyonlarda engelli rollerinde gördüğüm oyuncuların ellerinin yardımıyla kalçalarına destek verip bir yerden bir yere geçişlerine hayran idim. Bu o kadar zor bir hareket ki, yapabilenler belki anlayamaz o sebeple... Düşünün lütfen; ellerinizden destek alacaksınız, bacak ve kalça kaslarınızı kasacak ve doğru yeri bulup kendinizi oraya atma uğraşı ile yan kaslarınızın da çalışmasını sağlayacaksınız! 4-5 kas grubu bir hareket için çalışacak yani...


Ben bu yaşıma kadar bunu beceremedim, öyle ki oturduğum yerde kendimi yana kaydırma meselesini de son atağımdan 3 sene sonra yeniden kazanabildim... Biraz cesaret yoktu, biraz da yanlış bir şey yapıp bedelini daha ağır ödeme korkusu hakimdi diyelim; denemedim bile. Üstte gördüğünüz yanları bulunmayan İkea'nın tekerlekli koltuğu benim balkondaki oturduğum ve hiçbir ağrıya sebebiyet vermeyen sandalyem... Ağustos ayında bir gün yanında bulunduğu koltuğa sıfır şekilde yaklaştırıp da koltuk üstünden okuduğum kitabı almaya yeltendiğim sırada, uzanma becerimle beraber bunu da yapabilirim ki deyip cesaret doldum. Kalçamı hareket ettirebiliyordum, ellerim de yardımcı olabiliyordu ayaklarım da. Derken denemeye yeltendiğim sırada, "Mantığını kullan kızım! Evet yapacaksın görüyorum, ama ya yaralanarak yaparsan? Bir daha cesaretini kazanman daha zor olur, çağır babanı. Hadi!" dedi içimden bir ses.

Unutmuyorum o günü de, anneannem ve dedemlerin gençliklerinden beri aile dostlarımız ve dayımların kirveleri olan Saniye teyzem ve Kamil amcam burada idi. Babam içeride Kamil amca ile televizyon izliyordu, babamı çağırdım. "Sadece dur ve aksi bir durum olmadan müdahale etme! Bir şey deneyeceğim..." dedim. Babam "Tamam." dedi. Az biraz nefes aldım ve tek hamlede koltuğa kendimi atmıştım. Yarım dirsek üzerinde idim o ilk anda, çok çabuk toparlandım ve ayaklarımı da koltuğun tam üstünde oturabiliyor konuma çektim. İşte başarmıştım! Allahıma çok şükür, yeni bir gelişmem daha vardı! Babam mutlulukla şok olurken, benim içimdeki hazzı kimse ama kimse anlayamazdı o an! :)

Babam mutlulukla beni tekrar sandalyeme kaldırıp oturttu ve bir daha aynı hareketi tekrarlattı! İlk zamanlar kalça kemiklerimden biri hep yer değiştiriyor gibi ağrıdı ama zamanla o duruma da kaslarım ve kemiklerim alıştı... Babamla yeni gelişmeyi kucakladıktan ve de tebriklerini aldıktan sonra, uzanıp ayaklarımı düz konuma getirmek üzere altına yastık koymasını rica ettim. O gün kendi emeğimle beraber yer değiştirmiş ve kitabımı daha büyük bir hazla okumaya başlamıştım! Evdeki herkesin oraya tek başıma geçtiğime inanması birer kez onlara da göstermem ile daha da somutlaştı. Yeni gelişmemizi devam ettirmeyi sürdürüyorum şimdilerde. Bazen zorluyor, bazen hala kaslarım ve kemiklerim nazik şekilde yer değiştiriyor gibi ama başarıyor olmanın verdiği hazla yeni gelişmelere kanat açmanın hevesi kalbimde ve aklımda hakim sürüyor... =)



Yer Egzersizlerimdeki Gelişmelere Geçelim; Denge, Ufak ama Etkili Hareket Gelişimi Ve Keşfetme Hevesi diye adlandıracağım bu konu ile ilgili alt başlıklarımı da. :) 23.09.2019 Tarihindeki keşfettiğim gelişmelerimden bahseceğim böylece...


Her defasında yer egzersizlerime geçmeden önce, salonda koltukta oturduğum sırada kol ve bacak kaslarımı hareketlerimle ısındırıyorum yine; öne arkaya sağa sola hareketlerle, uzanarak arkaya ve çevreme doğru gerdirmelerini yaparak. Solunumu da devreden çıkarmamaya uğraşarak tabi... Bir de bu hareketlere ek olarak atkı yardımıyla ayaklarımı ileriye daha fazla açmaya ve karnıma doğru daha çok çekmeye uğraşıyorum işte. Bunlar benim yer egzersizlerime geçmeden önceki ısınma hareketlerim oluyor..

İki hafta önce yaptığım bu hareketlerim sırasında o günkü ilk keşfim ile karşılaştım, ufak ama etkili hareket gelişimim olduğunu farkettim! Bir önceki bu "egzersiz günlüğüm yazımda da" eski fotoğraflarını görebileceğiniz üzere, karnıma çektiğim tek veya çift ayak halimde esnekliğimle beraber kas kabiliyetimde bir artış hakim... :) Daha çok karnıma çekebiliyor ve de bunu zorlanmadan yapabiliyorum. Kas geliştirmelerimizde, ufak ufak da olsa etkili hareket gelişimleri bizim için büyük bir nimet. Öyle ki, bu şu demek oluyor; geriye gitmiyoruz, yerimizde de saymıyoruz!


Fizyoterapistim İsmail'in 3 hafta önceki lafı bu; "Öyle mutlu oluyorum ki, geriye gitmiyor ve yerimizde saymıyoruz diye. Büyük değil çok küçük de olsa gelişmelerle devam ediyoruz, bu umut veriyor şükür ki. Hep böyle devam edebilmek zaten olmasını istediğimiz." (Biz İsmail ile iyi işbirlik halindeyiz egzersizlerimizde. Derslerimiz olmadığı günler ben telafi ediyorum eksiklikleri, o olduğu zaman toparlıyor eksikliklerimi. Maşallah bize!) 


Denge unsuru mühim olan başka bir konu. Denge olmazsa kas kabiliyetim bir yere kadar götürüyor beni... Son zamanlarda da Yalova'ya gidemiyor olmak benim için büyük bir kayıp gibi geliyor bana. Gidemiyorum, çünkü gittiğimiz hastane Gemlik'ten düzenli şekilde gelen yeteri kadar hasta olmadığı için Gemlik'e servislerini kaldırdı. Bir dahaki talep fazlalılığı ve hasta yoğunluğunda tekrar koyacağını söyledi ise de henüz bir haber gelmedi o taraftan da...

Yalova'ya gitmediğimizden beri, denge problemim daha da az hale gelmiş ve bu durum benim canımı çok sıkar olmuştu. Öyle ki, Ağustos ayındaki çoğu ağrımın bu durum karşısında moral bozukluğuma sebep oluştuğunu keşfettiğimde az biraz kontrol altına alabilmiş idim gibi. Ama yine de yeterli değildi! Ayakta durma dengemi sağlayan durum, haftada iki gün de olsa Yalova'ya gidiyor olmam bir rutine kapılıp daha aktif durumda olmamla ilişkili idi.

Yalova'yı bırakmak durumunda kaldığımızdan sonra bir ay boyunca, artık orada kazandığım desteksiz dengemi sağlayamam diye düşündüm. Temmuz sonundan Ağustos sonuna kadar geçen zamandan bahsediyorum! Ama Eylül başladığında, hala egzersizlerime devam ederken ve yeterli geldiğini düşündüğüm dozda kendimi zorlamamaya uğraşırken gördüm ki yavaş yavaş o denge haline kavuşabilmeye başlamışım. Bunu da iki hafta önce aynı gün keşfettim işte; üstteki fotoğrafların çekildiği an ve günde... Atağımdan sonra yer yatağının ucunda bile dengede oturabilmek benim için büyük lütuftu ki, artık bağdaş kurma pozisyonunda yerde oturabiliyor halimden öteye geçtim!

Şöyle ki, bir ayağınızı bağdaş kurma pozisyonunda yan yatık tutun ve diğerini de onun önüne dizini kırık halde yere basar konuma getirin. (üstteki pozisyondan bahsediyorum ama üstteki resimde daha dengeli değildim maalesef! Orada yarım şekilde öylece tutabiliyordum ve belim kasılıyor, bacaklarım çok ağrıyordu.) İşte bunu tam dengede desteksiz ve de daha kendimden emin yapabildiğimi de o gün keşfettim ve fizyoterapistimin de dediği gibi yapacağım; "Hep yeni şeyler deneme uğraşında ol daha çok, daha neler neler keşfederek gelişeceksin bak!" :)







Bir de yer egzersizlerime geçtiğim pozisyonda, koltuğa yaslı halde diz üstünde iken ki ikili keşfim var; adı, emekleme pozisyonuna doğru... =)

O pozisyonda belimi ve karın kaslarımı kuvvetlendirmeyi - rahatlatmayı amaçladığımı, ilk denememden beri de faydasını gördüğümü söylemiştim. Acayip derecede kasılmalarım ve de bel yanmalarım olmadıkça, bel kaslarımı rahatlatan ve ağrılarımdan uzaklaştıran hareket dizisi olmayı sürdürüyor halde... Ama iki hafta önce o pozisyondaki keşif merakımla, dizlerimi yerden kaldırabildiğimi de gördüm. Dizlerimin ufakça yerden kalkmaları hakimse de, hiç yoktan iyi değil midir? - Bence çok ama çok iyidir... (şuraya gururlu bir ifade alalım!)

Bununla da kalmadım, eskiden yerden kalkarken koltuk yardımıyla kalkabiliyordum; deli cesareti, en büyük gelişmeye niye girişirsin ki hemen öyle? Onu da denedim! Ayağımı koltuğa kaldırabiliyor muyum peki, diye... Yok, tabii ki tamamen kaldıramıyorum ama benim de bir çabam var canım! :) Koltuğa olabildiğince yaklaşıyor ve üst gövdemden de güç alabiliyor haldeyim. Bu kadarını nasip eden rabbime şükürler olsun, devamını da getireceğiz inşallah. Güç alıyorum ve toparlanacağız zamanla da inşallah...



Eylül 2019'un son keşifini, saçımı tepeden tokalamak olarak adlandırabilirim. :) Üstteki fotoğraf ikinci veya üçüncü saçımı kendim tepede topladığım halim, Cuma gününden... Beni bu saç stiliyle çok görebilirsiniz bu ara bence... :) 

Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar zor bir hareketi yine gerçekleştirememiştim ama bu sefer başardım; Eylül ayında başardım! Maşallahlarla devam edeceğim; Maşallah ki bana, rabbim bu günleri de gösterdi ve gösteriyor. Saçlarımı üst görselde göründüğü gibi tokalatmayı hep çok sevmiştim ve kendim yapmayı ne kadar denedi isem de başaramıyordum. Eylül'ün son iki haftasında bunu da başarabiliyor olduğumu görmek bana nasip oldu. İnsan deneye yanıla öğreniyor işte, bir hafta öncesinde yapamıyor iken bir hafta sonra denediğimde yapabildiğimi gördüm önce. Tamam, dirseklerimi masanın üzerine koyarak ve sonrasında tek elim kafamda geriye doğru yaslanarak ve öbür elimi de tokalama işinde kullanarak yapıyorum şimdilik. Ama zamanla bunun kolaylaşacağına da inanıyorum...

Denemekten bıkmamak ve kendimi çok zorlamadan da başarmaya çabalamam gerekiyormuş meğer. Böyle adlandırıyorum, çünkü gerçekten hala zor ama şu an bunu yapmayı bırakır isem o kas grubum yine tembelleşir. Şimdi görebiliyorum ki, bir şeyler zamanla olabiliyor ama tek başına da olmuyor işte. En başında bir zaman bekleyeceğim ve sonra her şey teker teker olacak dediklerim bambaşka süreçler içeriyormuş misal... Zorlu ama zorlanmadan da kolaylaşmayacak!


Kısacası; büyük gelişmeleri yazmam çok sık olmuyor ama gördüğünüz üzere çok uzun zaman da almıyor artık. Ne çok sık ne de çok az... Gelişmelerim bile bir rutine girebildi.  Buralara günün birinde gelip, "ben kendim yeniden ayağa kalkabiliyorum" yazacağım günleri dört gözle bekliyorum. Sonrasında da "E ben artık yürüyorum, hadi bana eyvallah!" deyip çok yer gezeceğim günleri de bekliyorum tabi... ;) 

Ama her koşulda buraya yazıyor olmaya devam edeceğim inşallah, Allahım başka sıkıntı dert keder vermedikçe; yazabilir durumda oldukça yazıyor olacağım. İyi ki yazabiliyorum, iyi ki okuyanların varlığını görebiliyorum ve iyi ki "yaz" diyenlerim var... Ben yazıyorum ama siz de arada "okuyoruz" yazmayı ihmal etmeyin, meğer çok iyi geliyormuş bana! =) 

Sevgilerimle, Ekim'de görüşmek üzere... ;)

28 Eylül 2019 Cumartesi

Eylül'ü Uğurlama Telaşları


Eylül'ün de son haftasonuna yetiştik, önümüzdeki yeni haftanın ilk günü uğurlayacağız Eylül'ü de. Ayları uğurlamayı, biten günlerin ardına akıllanmak ve plan programımı daha iyi sürdürebilmek adına çok benimsedim ve seviyorum... :) Eylül'ü Uğurlama Telaşları dedim ben adına, siz anlayın işte; bir ay daha bitiyor, bize de neler öğrendik neler yaptık düşünmek kalıyor. Yarınlara inatla, planla programla hayata devam. Bir şükür sebebi daha işte...


Eylül'ün son haftasonunda Balıkesir Akçay Güre'de olmak kısmet oldu. Saniye ve Kamil kirvelerdeyiz... 2 sene oldu onlar geleli bu tarafa, geçen sene Eylül sonu gibi taşındılar ve Almanya'ya döndüler sonra; Mart Nisan gibi geri geldiler, derken bir Haziran'da bayrama geldik bir de şimdi işte... :) Haftaya dönüyorlarmış, bu sene üçüncü görüşmemiz oldu bu böylece; yine gelsinler de, seneye daha da çok görüşmek kısmet olsun inşallah... 

Dün öğlen çıktık yola, önceki günkü kan tahlilimin sonucunu da aldıktan hemen sonra. Haziran'daki gibi maaile değil de, bu sefer ablam Eniştem ve Kağanımsız çekirdek aile olarak Mavişimizi de yanımıza alıp çıktık. İlk defa bir ev hayvanımı yanıma almanın garipliğini yaşadım, tedirgin olur diye almak istemedi isem de başta, Maviş çabuk alıştı yolculuğa ve bir süre sonra durduğumuz yerlerde hızlı hızlı nefesler almaya başladı daha çoğunlukla. Bu bana cesaret verdi, daha uzun süreli gideceğimiz yollara da yanımda götürebilir ve en azından yanımda olduğundan dolayı daha rahat olabilirim diye düşündüm... :)

Dün akşam üzeri geldik Güre'ye, hava beklediğimden de iyi; az buçuk serin ama oturulmayacak vakit geçirilemeyecek kadar da değil neyse ki... Akşam 20.00'a doğru Saniye teyzemlere girdik, yemeğimizi yiyip çayımızı içtikten sonra 101 Okey oynamak için masa kurduk; kapmışım ben bu işi de bana fazla iddialısı denk düşmemeli imiş, anladım. En azından bir kişi masada iddiasız olacakmış benim için. İyi oynuyorum ama atılan taşları normal okeyde de olduğu gibi takip etmeyi tam beceriyor sayılmam. :)) 

Akşam Saniye teyzem ile beraber, annem ve babamı iki kez 11'lik oyunda yendik ama... Sakin oynandığı ve de daha az iddialı olanlarla olduğu zaman, başarabiliyorum demek ki. Seneye bir araya geldiğimizde olmak üzere balık yedirecekler bize. Maşallah bize, kardayız yani yine! Zaten Saniye teyzem ile beraber olduktan sonra, nadiren yeniliyorsak da yeniyoruz rakiplerimizi işte. Okey eşini bulmak diye bir deyim var, benim en iyi okey eşim Saniye teyzem işte... ;)


Eylül'ü uğurlamayı esas olarak Eylül keşiflerim ile ilgili yazımda yapacağım ama -Pazartesi gününden önce- dün bir kez daha başardığım bir durumu size bildirmek istiyorum; üstteki kolajda ortadaki halimde netçe görülen saçımı, kendi başıma tepede ben topladım ve tokaladım... :) Yıllar yılı, kollarımı o boyutta bir yere dayasam dahi başarılı olmazken; artık zor da olsa başarıyorum ve saçımı bu sıralar böyle tokalamamın en sevdiğim saç toplama stilim olduğunu gözlemliyorum... (Tam burada bir yan gülüş yapıyorum!)

Eylül'de öğrendim ki diye eklemek istiyorum; zor da olsa denemekten vazgeçmemeyi öğrenmem gerekiyormuş. Bazı şeyler zor başarılıp daha kolaya gidebilsin diye tekrarlanan eylemlerle olmalı imiş... Şimdi daha da kolaylaşsın diye bu eylemi yinelemeyi sürdüreceğim, beni daha çok bu saç tokalama stilimle göreceksiniz bu aralar... 

Dün Saniye teyzem ve Kamil amcamlara geldik geleli de üstümde gururu ve mutluluğu var son başarımın... Bu bir noktadan yine ayağa kalkmış olmak gibi şimdi benim için. Eylül'ü keşifleriyle uğurlarken bu duygularımdan daha derin de bahsedeceğim, ama sırası gelmişken söylemek istedim. Maşallahla beraber! =)


Sabaha karşı 4e doğru yattık dün, bu sabaha da 10'da uyandık ama yine burada kendimi epey dinç hissediyorum... Açık havaya daha yakın halde olmanın hissettirdiği iyilik hali diye bir gerçekliğim varmış meğer. İzmir'de de iki hafta önce bulunduğumuz haftada daha çok açık hava ile bir arada olmanın verdiği iyilik hali, burada da var. 

Fırsatları ve imkanları çok düşündüğüm şu sıra, iki günlük de olsa iyi geldi Güre bana. Saniye teyzemlerin evleri denizi de görüyor, girişleri yere de yakın; balkonda kahveyi içerken bile daha özgür hissediyorum kendimi bu yüzden, her an sokağa çıkabilecek durumda hissetmek iyi hissettirdi bana...

Ama ona rağmen çıkmadık dışarıya, sadece balkonda oturmak ve o hissi yaşamak bile iyiydi. Çünkü daha ötesinde de iyi hissettiren şeylerin etkisi hala üzerimde... Hani bazen anlatmak isterken büyüsü bozulmasın, böyle sürsün gelişmeleri mutlulukları ve de sıkıntıların içinde size destek oluşları diye, böyle sürsün istersiniz; evet öyle bir dönem yaşıyor hissediyorum. Üç yandan şükürlerle karşıladıklarıma vesile olan Eylül ayını uğurlarken bunun da telaşı var işte içimde... 

Bugün balkonda kahvemizi içerken açık havaya yakınlığımda, bunları yazmayı da düşündüm. Hisleri anlatmak, yaşarken daha derinden ve sakinlikle yaşayabilmemi sağlıyor çünkü. Yazmalıyım demeye iten buydu bu sefer... İleride ne gibi sağlıksal gelişmelerim hayatıma katılır ve eskisi gibi hayallerime eşdeğer değişimler yaşarım, işte şu süreçte yaşadıklarımı o zaman daha netlikle anlatmayı düşünebilirim. Ama kısacası kendim ve hayallerim adına önümüzdeki süreçte serbest meslek erbablığına doğru oldukça küçük bir geçiş yapma telaşında ve de aynı süreçte güzel sağlık gelişmelerimi almakta olduğumu söyleyebilirim. Evet bunlar benim güzel şeyler oluyor dediklerimden bu ara... :)

Velhasıl; Balıkesir Güre'ye geldik, ağrılı sancılı zor günler ama destek halinde iyi hissettirildiğime şükrettiğim anların üzerine. İyiyim, Eylül'ü geçen senelerin garipliklerinden ayrı olarak bu sene daha iyi uğurluyorum... 

Planlar programlar, yeniden haftaiçine girdiğimde istediğim gibi ilerlemeyi sürdürürse; Ekim'i de güzel uğurlarız Kasım'ı da inşallah... (= 

Sevgilerimle...

20 Eylül 2019 Cuma

İlçemizin İlk Kitap Fuarı - 1. Gemlik Kitap Fuarı


Artık bizim ilçemizin de bir kitap fuarı var demeye geldim bugün, minik ama yeterince amacına yönelik... :) İlk Gemlik Kitap Fuarımız 14 Eylül'de açıldı ve 24 Eylül 2019 tarihine kadar da ziyaretçilerini bekliyor. Haydi Gemlikliler ve Gemlik yakınındakiler diyorum. Kitap okuyalım, kitap okutalım... (:


İzmir'de iken haberini aldım, "Gemlik'in İlk Kitap Fuarı açılıyor" diye. 14-24 Eylül 2019 tarihleri arasında açık kalacak ilk fuarımıza, 18 Eylül'de gitmek nasip oldu bana da... Gidebildiğimce senede bir kez tek bir fuara giderim, o da Tüyap Bursa Kitap Fuarı. 18 Eylül 2019 günü babamla ziyaret ettiğimiz fuara gelince, ilçe bazında gittiğim ilk fuar oldu. İster istemez kıyaslamak açısından küçük geldi ama bir ilçe zaten ne kadarını kaldırabilir ki? Daha büyüğü olsa nasıl olur ki? diye düşündürttü sonrasında.. Belki de zamanla büyüyecek bir kitap fuarı girişiminin ilki bu sene gerçekleştirildi nihayetinde. Emeği geçenlere sevgilerim ve teşekkürlerimle gözlemlerimi sunmak isterim... (:

Ana yayınevleri diyebileceğimiz yayınevlerini görebildiğimiz fuarımızda, baş köşede YKY (Yapı Kredi Yayınları) ve Can Yayınları baş köşede bulunuyordu. Karşı standlarında Epsilon Yayınlarının ve Everest Yayınlarının da kitaplarının baş köşede durduğu bir yayınevi grubu standı mevcuttu. Bursa Kitap Fuarı gibi en baş köşede bunları görmek tabii ki çok güzeldi benim için... Klasiklere yanaşmadım yine ama onlara dokunmak, yeniden okuma listeme birkaç kitap ekleyebilmek güzeldi...


Küçüklüğünden olduğunu düşünüyorum, çok fazla yayınevi olmasına rağmen bazı yayınevlerinde içerik azdı. Ama bunlar bahsettiğim büyük yayınevleri değildi elbette; Pegasus, Can, YKY, Arkadya ve Kırmızı Kedi yayınlarının bulunduğu gruplar, oldukça zengin kitap seçeneğine sahipti. 

Yanlış hatırlamıyorsam Yakamoz grubu vardı bir de, onların da içerikleri oldukça bol ve sağlamdı. Serdar Özkan kitaplarını gördüğüm stand sanıyorum ki onlarınki idi. Okumadığım Serdar Özkan kitaplarını almaya yeltenmekte geç kaldığım için, maalesef teğet geçtim tabii ki... :)

Benim elimde okuduğum son kitabın (Esir Şarkılar Vadisi) bitmek üzere olduğu dönemde, internetten alışveriş yapmayı düşünürken çok güzel denk geldi üstelik bu fuar. Arkadya Yayınları önündeki indirimin içine düşmek istedim bir an... :) 3 Kitap 50 TL indirimi vardı o gün, 20 TL'lik kitaplar bölümünde 3 kitap seçip 50 TL'ye alabiliyordunuz. Okuduğum yazarlardan olabildiğince uzak durarak, yeni yazarlar keşfetme imkanı buldum bu sayede yine. 


Aldığım kitaplara gelince... Sıralayalım yine;

Gözyaşlarının Kalesi - Cathy Gohlke 
(İnternet alışverişimdeki sepetimde duruyordu öncesinde, öyle güzel denk geldi!)
Kabuğunu Kıran İnci - Nadia Hashimi 
(Dikkatimi çeken hikayesi gereği beğeneceğimi umdum)
Kırmızı Şemsiyeli Kız - Susan Meissner 
(Bu kitap da, yayınevi grubu standında görevli beyefendinin önerdiği kitaplardan biri idi.)


Diyeceğim o ki; bir kitap fuarını daha kendim adına, az ama öz şekilde atlattım... Gemlik'imizin küçük ama amacına yönelik olduğunu ve ileriki senelerde daha da organize olacağını düşündüğüm kitap fuarımız hayırlı uğurlu olsun. :) Hep daha bol yayıneviyle, kitapla ve yazarla seneler boyu amacına yönelik sürsün, tüm kitap severlerle buluşturulsun inşallah... =) 

Sevgilerimle...

18 Eylül 2019 Çarşamba

5 Günlük İzmir Tatili - Eylül 2019


Geçen hafta bugün başlayan İzmir tatilimizin yazısıyla, yeniden merhaba... Bizim tatilimiz geride bıraktığımız pazar günü bitti ve bugün eve dönüp yorgunluğu atmaya uğraşalı da üç gün oluyor. Bir haftadır yazı yazmadım ya, uzun uzun cümleler kurasım var; affınıza sığınıyorum şimdiden, iyi okumalar dileyerek... :)

Beş günlük bir İzmir gezisi planlamıştık kendimize, taa Şubat ayında; bu yazı onun yazısıdır işte...

11.09.2019- Çarşamba


İzmir çok güzeldi... Epeydir gitmek istediğim bir şehirdi ve fırsatını Şubat ayında yakalamıştık. Annemle dayımlarım amca kızının düğününün İzmir-Urla'da olacağını öğrendiğimizde, madem öyle neden tatili de o zamana kaydırmıyoruz ki? dedik dayımlarla beraber. Hal böyle olunca, ortak bir otel rezervasyonu yaptırdık; "şansımıza deniz havası da olursa tadından yenmez, fırsat buldukça da gezeriz" dedik ama, fırsatı daha çok gezmekten yana elde edebildik... :)

11 Eylül sabahı erkenden yola çıktık, 10.30 gibi İzmir'de idik. Dayım, yengem ve İncim 5 gün öncesinden İzmir Kuşadası'nda tatillerine başlamışlardı; 11 Eylül Çarşamba günü de Seferihisar'daki otelimizde buluştuk ve kavuştuk... Otel odalarımız ayrı taraflarda ayrı yönlere bakıyordu ama biz zaten yatmadan yatmaya kullandık odalarımızı ve günün geri kalanında beraberdik daha çoğunlukla. 

11 Eylül sabahı kahvaltımızı İzmir'de yaptık. Fotoğrafları düzenlerken es geçmişim, şimdi farkettim; o sabah İzmir'in meşhur boyozu ile kahvaltı ettik öncelikle, İzmir kordona yakın bir fırın cafeterya'da... :) Güzeldi, evet annemlerin de dedikleri gibi, bildiğimiz talaş böreği idi; ben sanırım daha fazlasını bekliyordum, çünkü bana öyle olduğunu söyleyen bile olmamıştı. Sadece çokça kendi kendime merak ediyordum, taa Kavak Yelleri dizisinden beri. :) Sabırlı insanmışım, o gün bugündür İzmir'den başka yerde yemeyeceğim demiştim. Aferin bana... (:

O gün çok oyalanmadan İzmir içerisinde az biraz dolandıktan sonra, Seferihisar tarafına ilerledik; otelimize varmak üzere. Önce biz vardık, yarım saate kalmadan da yengemler... Öğlen atıştırmalıklarına yetişmiştik, fastfood ürünlerinden yiyerek başladık biz tatile; sonrasında da mayolar giyinilip havuza inildi. Serindi, esiyordu ve benim girebilmem tatil boyunca mümkün olmadı... Gerçi o gün iyi ki girememişim; akşamına da yol ve esinti beni çarptı, yediğim akşam yemeğinin de faydasını göremedim. Ama aylar sonra beklenen buluşmanın ve tatilin tadını fazlasıyla çıkarmaya başladık o gün.


Otelimizden bahsedecek olursak; Labranda Lebedos Princess, Seferihisar'da deniz kenarında kendi sahili bulunan bir oteldi. En güzel yanı denize yakın olması ve yeşillikler içerisinde olması idi galiba. Kendi bahçesinden toplanan yeşilliklerle ve meyvelerle karşılandık her öğünde bir de, yemekler ve lezzet konusunda çok memnun kaldık... Hizmet kalitesi ve ilgi alakadan bahsetmiyorum bile, gerçekten engellilere yönelik eksikleri bulunan bir otel olmasına rağmen; müşteri memnuniyeti üzerine hiçbir kusurlarını görmedik, teşekkür ederim ailem adına ve kendi adıma... :)

Otelde memnun kalmadığımız bir tek nokta vardı, engellilere özel girişten odaları bulunmamakta idi. Biz rezervasyon yaptırırken bize alt kattan, girişi düz bir oda vereceklerini söylemişlerdi ama onlar da "biz aslında bildiriyoruz müşterilerimize bu durumu" dediler ilk gün ne yapabiliriz diye araştırırken... Belli ki bir yandan bir yanlış anlaşılma oldu; odalar iki katlı binalarda, her katta 5er oda olmak üzere sıra sıra dizildiği üzere, 7 merdiven çıktıktan sonra başlıyordu. Bize ilk kattan ve ana binaya yakın kısımdan oda verdiler neyse ki, ama seyyar bir rampa bulmaları mümkün olamadı. Denendiği üzere ellerinde bulunan rampa, o merdivenler için uygun düzeyde değilmiş. Beş gün idare ettik, yatmadan yatmaya girdim ben daha çoğunlukla. Zaten odalar kısmının dışında bir de eğlencelerin yapıldığı Amfi tiyatro kısmına geçiş iki yanı merdivenli bir köprü ile sağlanıyordu. Ama bunlar dışında her noktasında akülü sandalyemi kolaylıkla kullanabildim (bir de ana bina üst kat barı haricinde, unutmadan).

Amfi tiyatroda ilk akşamımızda mini disko eğlencesine, üstte bahsettiğim sebeple katılamadım. Ama tek başıma o gün gezmek bile bana yaramıştı.. Sonra ertesi gün olması lazım, Türk gecesi idi ve alanın gözüktüğü köprünün otel kısmı ucundan annemleri gönderdikten sonra gezinmeye başlamadan önce bakıyordum alana. Yanıma bizimle odanın giriş merdivenleri konusunda sıkıntımızı çözmeye uğraşan hanımefendi geldi, beni o alana çıkartabileceğini söyledi. Başta gerek yok desem de, sonra bir sürü personelimiz var bizim için sorun olmaz dedi ve o merdiven engellerini önümden sildi götürdü. Sonrasında hırka da verdi bacaklarıma, polar diz battaniyesi de göndermişti ardından bana... İyi baktılar yani bana, müşteri memnuniyeti had safhada idi... =)



12.09.2019 - Perşembe


Ertesi gün Çeşme planımız olması üzerine, kahvaltımızı yapıp çok geç olmadan otelden çıktık... Çeşme'de annemlerin bir diğer amcalarının eşi ve kızları oturuyor, onların yanına gittik. O amcamız seneler önce vefat etti ve kızlarının tayini de geçen sene Çeşme'ye çıktığından beri oradalar işte. Önce yenge ve kuzen ziyareti, sonra onların eşliğinde Çeşme ve Alaçatı gezmesi yapıldı... 

İlk günler hayli yorgun geçti, Kağanım ve benim için. Alaçatı'yı gezmeye diye gittiğimizde, yolda uyuyan Kağancım ile yorgun olan ben dinlenmeye çekildik diğerleri gezerken... Söylediklerine göre Eski Datça Evleri gibi sokaklara sahipmiş orası da. Ama biz geçen sene gittiğimizde o sokaklar çok doğal gözüküyordu, o kadar yapılı boyanmış olmasına rağmen. O kadar doğal mıydı Alaçatı da, bilmiyorum ama annemler gezmiş epey beğenmişler. Ben size bu noktada "Eski Datça ve Datça" gezimizi yaptığımız geçen sene yazısını hatırlatayım, hazır lafı da geçmişken. Buraya tık tık lütfen... =)

Çeşme'nin en sevdiğim noktasına gelince, kalesinin görünümü çok güzeldi bana göre... Ama fotoğraflayamadım, çekim alanım arkada oturduğum için epey kısıtlı idi. Bir başka geniş zamanda, gezilesi bir yanı var ise içi de gezilebilir bence. Bize bu sefer kısmet olmadı çünkü...

Akşamına otele geri geldiğimizde, yemek vaktine iki saat kadar falan vardı ve sabah gördüğümüz üzere o akşam Türk Gecesi planı vardı. Yemekler ve de eğlenceler Türklere özgü diyordu... Önce yemek vaktine kadar her birimiz dinlenmeyi tercih ettik, sonrasında yemeğe indik. Türk yemeklerine özgülük de takdire şayandı tabi, şu eksikti diyemeyeceğim. Yemek sonrası 9.30'da başlayacak olan eğlencesinde de Türk Gecesi hakimdi, dediğim gibi o eğlenceye benim katılımımı sağladılar; aklımda yokken... Dansözle başlayıp, halk oyunlarımız ile devam eden ve son olarak da Türk düğünlerinde çalan şarkılarımızla seyircilerle beraber devam eden bir eğlence idi... Not; otelden reklam tavsiyesi almadım, sadece deneyimlerimizi ve beğenilerimizi paylaşıyorum. :)


13.08.2019- Cuma...


Otelde üçüncü günümüzde kapalı bir havaya uyandık... Hava hem epey soğumuş daha fazla esiyor, hem de sabah erkenden yağmış atıştırmış o kapalı hava belli ki yine yağdıracaktı. Kahvaltımızı içeride yaptık, biraz bekleyelim de olmadı Sığacık'a ineriz dedik. Yani günün ilk yarısını otelde pinekleyerek geçirdik. :)

Üst kolajda gördüğünüz kaplumbağalar, oteldeki derenin kaplumbağaları bu arada! Sığacık ile alakaları yok... Oteli turlama fırsatımız oldu da o gün, önce onları doyurduk. Her biri konsey toplantısı yapıyormuşcasına dip dipe doluştular ekmek attıkça.. Sanıyoruz ki doyuruyorlardır da, biz ekmek attığımızda hayli doluştular oradaki kıyıya da... 

Öğlen saat 14.00'a kadar otelde bar kısımlarında oturarak ve çocukları olabildiğince çocuk odalarında oyalamaya uğraşarak geçirdik günün yarısını. Neyse ki, İncim ile Kağanım korktuğumuz gibi oynamaz halde değillerdi ya tatilde. Otelde epey koşturdular ve birbirlerine de olabildiğince uyum gösterdiler... Otelde çocuk kategorisinde bir onlar vardı zaten, üç de bebek vardı kucakta. Okul mevsimi açılınca tabi, daha çok torunlardan dinlenmeye kaçmış nine ve dedeler hakim gibi bir durum da ortaya çıkmadı değil... :) 


Sığacık'a indik öğleden sonra, sezon yarı yarıya kapanmış da olsa güzeldi oralar hala... Birçok dükkan kapanmıştı, kaleiçindeki sokaklarının iki tanesi tamamen terkedilmiş gibiydi. Ama sonra Egenin Hamsi'si dizisinin çekildiği karşılıklı dükkanların bölgesine yaklaştıkça gördük ki, o sokakta hala devam ediyor hayat... Kapalı açık demeden biz gördüğünüz üzere gezdik ve fotoğrafladık da zaten. Bir nevi Alaçatı gibiydi orası da, ya da Eski Datça... =)

Rengarenk mevkiler, süslenmiş ve özen gösterilmiş alanlar hepimizin dikkatini çekiyor malum; bir laf var o aklıma geldi orada, "güzel bakmak sevaptır!" Aynen öyle idi, Sığacık'ın o sokaklarına iyi bakmışlar. Sezon henüz kapanmadan gitse idik daha canlı ve daha da sevecen gelirdi büyük ihtimal ama dediğim gibi bu hali bile güzeldi bence... 

Üst kolajda alt resimlerden duvarları nazar boncuklu pansiyon&cafe var ya hani, orası da "Olanlar Oldu" filminin çekildiği yer imiş. Ata Demirer'in izlemediğim filmlerinden biri! Haberim olsun, bu yazı sonrasında izleyip o pansiyonun resimleri ile yorumlarımı da yazayım sonra bloğuma... :) Tabi, sizin de haberiniz olsun!


Sığacık'ı gezdiğimizin akşamına, amfi tiyatrodaki eğlence üst kattaki bara taşınmıştı; ben gitmemeyi tercih edip yemek sonrası sessizleşen ana restoranda kaldım o akşam... Gündüz üst bar kısmından babam beni indirirken azıcık merdivenlere sürtülen ve ağrıyan ayaklarım sebebiyle, ne kadar yardım ederiz dedilerse de çıkmak istemedim. Ana restoranda kitabımla, çayımla ve Kağanımın bana gide gele getirdiği su ve çikolatalı süt servisleriyle kitabımı okudum...

Hava yine serindi ama gündüzki kadar da değil... Geçen sene ilk otel tatilimiz olan Marmaris'teki yazılarımdan hatırlar mısınız bilmem ama ben hatırlıyorum; orada da kendime bulduğum köşeleri, akülü sandalyemle gidip kaldığım kısa ama faydasını gördüğümü düşündüğüm yalnızlık anlarımı sizlerle paylaşmıştım. İzmir'de de bu alanlarımı ve anlarımı pek sevdim yine...

Ben aşağıda tek başıma takılırken ve kitabıma ihtiyaç duyduğumu düşündüğüm anlara odaklanırken, yukarıda müzik sonrası tombala turnuvasından İncim ödüller kazanmış. O günün gündüzü yağmurlu, gecesi serin de olsa, hepimiz şanslı idik bir yandan da işte... =)

Otel kedi dostu bir kedi idi bu arada. Sayabildiğim kadarıyla 6'dan fazla kedisi vardı ve o kediler hiç kimseyi rahatsız etmeden dolanıyordu etrafta. Otelin lobisinin koltuklarında yerini almış o grili kedi de, genellikle lobide oluyordu işte. O akşam fotoğrafladım onu, odalarımıza çıkmadan önce çorbalarımızı içtikten sonra lobiden geçerken... 

14.09.2019- Cumartesi...


Malum düğün günümüz 14 Eylül Cumartesi günü idi ve o gün oteldeki son havuz keyfini yaptı benim haricimde bizim gruptakilerin hepsi... =) Denize ne yazık ki kimse ayağını sokmayı deneyemedi. Hava o kadar serindi ki, denizi denemeye bile cesareti olamadı kimsenin. Havuza bile giremediğime sonradan üzülemedim, titreye titreye girdi ve titreye titreye de çıktılar sonra. Kısmet işte bazı şeyler, benim kısmetimde kitabımı okumak varmış ve bir de sevdiklerimle beraber olabilmenin keyfini çıkarmak... 

Seneye yaz boyu havuz ve deniz keyfi nasip olsun bana bize inşallah. İstiyorum ki, Eylül'e bırakmaya gerek olmadan şartlar koşullar sağlanabilsin. Bu yaz annemlerin köy işi, gelenler gidenler ve gitmemiz gereken yerler; derken iyi ki kıştan bu tatil rezervasyonunu da yaptırmışız, dedik... Neye niyet, kime kısmet dedikleri. Bana yiyebildiğimce yemeler, gezebildiğimce gezmeler nasip oldu...



Urla'daki düğüne gitmek üzere, Cumartesi günü 3'ten sonra hazırlandık, 5:30'da da yola çıktık... Giderken otelle ilgili konuştuğumuz üzere, ortak noktamız; acıkmayı özlediğimiz oldu... Böyle bir tatilde acıkmaya fırsat kalmıyor, öğünler hazır ve size sadece takip etmek kalıyor ya hani. İşte bu durumu o gün konuşmamızın, düğün yerine gittiğimizde çok manidar olduğunu anladık. =)

Düğün kır düğünü idi, açık alanda üşüyeceğimizi anlayarak üzerimize şallarımızı alıp gittik ve düğün konseptinde nikah ile yemek arasındaki zaman dilimi epey uzundu. Acıkarak yemek yemek o gün kısmet oldu yeniden. Yedik içtik, akşam bastırınca da herkesi sahneye döküp oynattık...

Gelinimiz ve damadımız birbirine çok yakışmıştı, düğünü sebebiyle amcamızın kızını tanımak nasip oldu bana da... Uzak mesafe akrabalığı olduğu için, bize görüşmek nasip olmamıştı yıllar yılı. Belki küçüklüğümüzde de karşılaştık ama ben hatırlamıyorum. Annemin amcası ve eşini tanıyorum ama Gökçenur'u tanımıyordum. Tanıştık ve memnun olduk, dilerim Gökçenur ve Deniz'in hep mutlu olduğunu görürüz bundan sonrasında da...


15.09.2019- Pazar...


Ve Pazar günü, bizim otelden ayrılma günümüzdü... Sabah kahvaltısını ve sonrasındaki çay keyfimizi uzatabildiğimiz kadar uzattık, saat tam 12'de otelimizden ayrıldık. Güzel şeyler bir şekilde çabuk bitiyor, soğuk zamana gelmesi kötü olduysa da güzel geçti ya tatilimiz, anısını böyle saklamak istedim yine.

İçimdeki bir hayal daha gerçekleşti ve hatıralar kısmına gönderildi... İzmir'e bir daha gitmek ne zaman kısmet olur bilmiyorum ama şimdilik "Pişisini de Boyozunu da Midyesini de" yediğim için mutlu ve de doymuş durumdayım. Bazı şeyler yerinde mi güzel, belki de biz biraz büyütüyoruz bu olguyu; ama bir yandan da, öyle istiyorsak ve gerçekleştirebiliyorsak öyle olsun diye düşünmek gerek değil mi? Bence öyle... :)

Dönüş günümüzde Midyesini denedim İzmir'in, gezdik de biraz o çevreyi. Bilmeyen olduğumuz için hayli acemi bir tur atmaktı bu, ama yine de güzeldi...

İzmir'in havası, ilk günümüz ve son günümüzde en güzel halinde idi; sonraki günler hep serin ve de soğuk karşıladı bizi... İzmir'i bizi karşıladığı şekilde bir şeye benzetsem, şaşırtmayı seven sürprizlerle dolu bir insana benzetirdim! Gidene dek hep duyduğum, İzmir'in kolay kolay soğumadığı ve sıcak güneşiyle her daim yakıp kavurduğu idi... Ama bu sene mevsim genellerinde bir değişiklik hakim ya işte, başa gelen yine çekildi ve en olabildiğince tadını çıkarttık yine.

İzmir'e bir daha gitsem, daha sıcak bir mevsimde gitmek isterim şimdi. Belki daha iyi bir halde iken, soğuk denizini bile deneyebilirim. Marmara Denizi'ni soğukluğu sebebiyle sevmeyen ben, İzmir'i sevdiğim şu halinde denizinin soğuk olduğunu söyleseler de denemeye istekli gördüm kendimi. =)


Velhasıl bir tatil daha bitti, rutine döndük yine; fizik tedavilere dönme vakti, bir dahaki güzel bir tatil ve gezme fırsatını yakalayana kadar zamanım var yine. Daha iyi olmaya ve daha iyi gezmelere... İzmir'de az biraz baş dönmelerime rağmen iyi gezdim ama daha da iyi olmalarıma odaklanmam gerekiyor yeniden işte. 

Haydi rutine dönme vakti, hazır iyice dinlenmişken... 
Sevgilerimle... (:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...