ögrendim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ögrendim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2018 Salı

Emanetin Kuskunu - 17.07.2018


Hızlı bir süreçten geçtik ve bugün itibariyle de o süreci sağsalim bitirdik; 5 senedir benim engel durumum sebebiyle üzerime kayıtlı olarak aldığımız ve kullandığımız ilk arabamız, Toyota Corolla'yı bugün sattık. Yeni sahibine devredene kadar, oradan oraya araba içinde götürülmek bile yorucu idi benim için bugün ama bitti. Yeni sahibi güle güle kullansın, hayrını görsün diliyorum... :) Biz neden böyle bir şey yaptık konusuna gelince, elimizdeki fırsatı sürdürmek aklımızda idi bir süredir ve bunu gerçekleştirdik. Hazır 5 senemiz dolmuş iken, sermayemizi yeniledik yani. Çok şükür ki... Şu kısacık günler içinde yanımızda olan ve destek olan herkese teşekkür ederiz öncelikle... ;) <3 


Hiçbirimiz bu sürece girişirken, bu kadar sıra süre içinde halledebileceğimizi beklemiyorduk aslında öncelikle. 1 hafta içinde halloldu herşey, kararlı halde giriştikten sonra da 4 günde resmiyetle de bitti... :) Süreç Cumartesi günü ciddiye bindi, önce ailem benim haricimde gündüz araba bakmaya ve şimdi adı eski olan arabamız için galerilerden fiyat teklifleri almaya gitti. Ben o sıralarda (3 ders sınavım için) ders çalışıyordum... Annemler o gün döndüklerinde yeni arabamız için, Kia markasının Cerato modeli üzerinde karar kılmıştılar. Aynı akşam çardak keyfi yaptık, ablamların sitesinde; üstteki kolajdaki annem ve ablamın resmini de, o gün çektim... :) O gün bitti, evlerimize döndük ve ertesi sabah arabanın resimlerini çekip internet üzerinden satışa çıkardı eniştem. Öğlene de satıldı... Şükürler olsun ki, bu kadardı ve bu konuda şansımız yaver gitti...

Bugün sabah ise erkenden kalktık; önce elimizdeki arabamızı satıp sermaye olarak kullanacak ve onun satışından elimize geçecek paranın üstünü tamamlayarak alacağımız yeni arabamız için işlemlerimizi hallettik. Sabah erkenden Noter'e vekalet vermeye gittik önce. Sonra saat 10'a kadar, dün hazırladığımız belgeler ile yeni arabamızı alacağımız galeriye gittik... Bursa'dan dönüp, artık eski arabamız olan Toyota'nın da satış işlemlerini hallettikten sonra, babam ben ve yeğenim eve geldiğimizde saat 12.00 idi. Eniştem ile annem yeni araba için bankadaki işlerini halledip geldikten sonra ise saat 13.00 idi...

Gün çok yorucu geçti velhasıl. Adama anahtar teslimini, istediği üzere bolca helallikle yaptık. Elimden anahtarı verirken, gözümüzün kalmadığına ikna etme gereği duydum; zira işlemleri hallederken dediğim basit bir "Kızımızı çok sevdik, gideceğine de üzülüyoruz ama size de hayırlı olsun. İnşallah siz de hayrını görür ve güzelce kullanırsınız!"ı, oldukça yanlış anlamıştı. Benimki sadece laf arasında bir cümle idi, zira yeni sahibine de söylediğim gibi; "O araba da benim engelim konusunda yardımcılarımdandı. 5 senedir emeğinizi çeken birine nasıl ilgi gösterirseniz, bizim için de öyle bizdendi!" Beni hem şehirler arası gitmeme hem hastanelere hem de sınavlarıma gitmeme aracı idi. Gel de hakkını verme, bir metafor şeklinde de olsa bizimle yaşadı şimdi yani... Laf arasında geçirdiğim cümlelerin hiçbiri bunun aksi anlamında değildi... :)


Neyse, resmi işlemleri tamamlayıp öğlen eve döndükten sonra, sevgili Hatice yengeciğim ile konuşmaya devam ediyorduk... Arabanın anahtar tesliminin yapıldığı ve sadece bir gün falan bizim evin önünde duracağını, adamın gelip daha sonra alacağını söylediğimde; "Arabanın anahtarını da bıraksa idi, arabasız kalmazdınız yeni araba gelene dek" diye espri yaptı güldük. Sonra "Bize emanet, bir şey olur vs." gibisinden şu halde bile endişe duyulduğunu söylediğimde ise, yengeciğim şu cümleyi yazdı bana;

Şaka bir yana, "Emanetin kuskunu yokuşta kırılırmış!"


Eminim benim gibi bu cümleyi yeni duyan vardır, ilk başta ben yengemin yanlış yazdığını düşünmüştüm bugün. :) Ama yengem cümlenin üzerine devam da edince bir atasözü olduğunu sonradan anladım. "Kuskun ne demek?" diye sorduğumda, yengemin açıklaması şöyle oldu;

"Öyle derler burada (Antalya'da). Kuskun; bağ anlamında kullanılır ve eskiden eşeklere takılırmış. Yani kayış anlamında... İnişte sıkışır, yokuşta gevşermiş. Emanet olan şey kullanılmaz, kullanılırsa olmayacak olurmuş. Bu eşek örneği de, yokuşta bile bu kayış kopar anlamındaymış." (:


Bu güzel ve anlamlı atasözü için yengecime tekrar teşekkür ederim. :) <3 Öğlen eve geldiğimde bugünün yazısını yazmak istediğimi düşünüyordum. Ama sözü nasıl bağlarım da, "bugünün yorgunluğunu ve bir o kadar da karmaşık duygular arasında, eve bizim olmayan bir arabayla dönüp emanet alırken garip hislerimizi anlatır ve tamamlarım" diye düşünüyordum doğrusu! =)) 


Velhasıl bugün, yorgun geçen bir günü yeni bir bilgi ile kapattık. Babam da ben de, yeni bir cümle öğrendik. Sonra bu cümle kalıbının ardından annem geldi kahvaltı ettik, sabahki fizik tedavi dersimi öğlene aldırmıştık, fizik tedavime girdim öğlen 3'te. Sonra da günün daha sonrasında odamda bilgisayar başına geçti isem de, bu yazıyı ancak şu an yazdım düzenledim ve yayınlıyorum. 

Bugün güzel bir uyku çeker, yenilikleri karşılamaya yarın yine devam ederim diyorum. Bir iki güne yeni arabamız gelecek. Hem diğer arabanın sahibi için, hem de bizim için arabalarımız hayırlı uğurlu olsun... "Ama kısa ama uzun, cümlemiz için diliyorum; iyi günlerde, güzel yolculuklara çıkalım inşallah... :)" Sevgilerimle...


23 Haziran 2018 Cumartesi

"Öğrendim" - Turna Kuşu Ve Su Üstü Ülkeleri


Bu haftanın başında, iki makale okudum; biri Japonların origami sanatı ile ilgili bir efsane, biri de Dünyanın bir yerinde mümkün olsa keşke diye hayalini kurduğum özgürlüğün temsili olacak Dünyanın yol aldığı yeni ülke sistemleri ile ilgili...

Ben "Öğrendim" başlığı altında, okuyup ilginç bulduğum veya demek öyleymiş dediğim şeyleri başkaları da okusun ve öğrensin diye yazmaya başlamıştım. Bu yazıya dek tek yazısı da, Öğrendim- Aşık İle Maşuk idi.

Bu yazımın ise konuları, bu hafta başında okuduğum iki makale sonucu oluştu; Japonların origami sanatından bir efsane ve su üstü ülkeler... O zaman ben öğrendiklerimi yazmaya başlayayım bir, iyi okumalar... :)


Japonların Origami Sanatıyla Turna Kuşu Efsanesi

Japonların kağıt katlama sanatına verdikleri isim Origami, bunu birçoğumuz biliyoruz artık. Küçüklüğümüzde kağıt katlayarak yaptığımız kayıklar ve de parmak ucuna geçirip oynadığımız "hangisisin" oyunları, bu katlama sanatı sayesinde belki de; büyüyünce düşünebildim böyle olabileceğini ben de...

Bu hafta başında, Youtube'dan videosunu izleyerek dinlediğim bir şarkının yorumlarında gördüm bu efsanenin hikayesini; o şarkı, Fazıl Say & Gökçe Çatakoğlu - Kız Çocuğu idi. Japonya Hiroşima'da bomba atıldığı sırada bir yaşında olan bir kızın, 10 yıl sonrasında lösemi'ye yakalanıp yaşadığı zorluklar sırasında bir efsane ile tanışmasının hikayesini yazıyordu yorumda... Bu Japonya'nın inandığı bir efsane imiş, Origami ile 1000 tane Turna Kuşu yapanların dilekleri kabul olurmuş...


Efsanenin konu olduğu kızımız Osaka; 11-12 yaşına geldiğinde, maruz kaldığı radyasyon sebebiyle Lösemi olup durumu ağırlaştığında hastaneye kaldırılmış. Doktorların durumu ağır denmesine rağmen, neşe ve hayat sevinci ile hastane koridorlarında dolanır dururmuş. Hastanede kendi gibi kanser bir teyze ile tanışmış sonra ve çok sevmişler birbirini ve o teyzeyi yalnız bırakmamış Osaka. Bu efsaneyi de Osaka'ya o teyze söylemiş ölmeden biraz önce, "Bizim inanışımıza göre, 1000 tane turna kuşu yapanın dileği kabul olur. Benim için çok geç ama sen yap kurtul." demiş ve son nefesini vermiş.

Osaka çok üzülmüş ama bu inanışa da inanmış ve Turna Kuşu yapmaya başlamış. Bu haber basına yansımış ve dört bir yandan Turna Kuşları yapılmaya başlanmış. Ama Osaka'nın haberi basına çıktığında, Osaka parmaklarını dahi kıpırdatamaz hale gelmiş. Bu hayattaki son saatlerinde 637. kuşunu tamamlamış ve gözlerini yummuş. O gözlerini yumduktan sonra da, hemşireler posta ile gelen yüzlerce turna kuşu ile gülerek girmişler içeri; ama Osaka yüzünde bir tebessüm, yatağında cansız halde yatıyormuş...

İşte bu efsane ve sonrasında yaşanan bu olaylardan sonra, her 6 Ağustos'da Osaka'nın anısına Turna kuşları yapılır ve atom bombasının zülmune karşı duruş sergilermiş dünya. Osaka'nın heykeli, Amerika'daki barış parkında yer almış. Hiroşima'daki anıtında yer alırmış ona yapılan tüm turna kuşları... Turna kuşu, Osaka'dan beri barışın ve nükleer silahsızlanmanın simgesi olmuş...

Benim okuduğum makalenin tamamı burada. Fazıl Say'ın yönettiği orkestra eşliğinde Gökçe Çatakoğlu'nun seslendirdiği Kız Çocuğu şarkısındaki yorumdan sonra, araştırıp ayrıntısı ile okudum işte Osaka'nın bu hikayesini ve kendimce yazmamın da bir sebebi var. Turna kuşu, özgürlüğe bir simge olmuş ve anneme anlattığımda da bir de o "biz de mi yapsak?" dedi. Ben de öyle düşünmüştüm başta, ama insan kendi ritüellerini inançlarını oluşturuyor sonuçta.

Düşündüm de; inanç meselesi, bunu ben de yapıyorum, ama 1000 turna kuşu parmaklarım kaldırmaz bu kadarını yapmayı dedim sonra. Bir de ben de yapıyorum ama biraz farklısını; iyileşirsem diyorum veya şunu gerçekleştirirsem şöyle yapacağım diyorum. Japon, Türk farketmiyor. Kendimize inanç edindiğimiz ölçüde, öncesinde ve sonrasında yapacağımızı veya olacağını düşündüğümüz ölçüde; ruh ve beden olarak kendimizi de inandırıyoruz esasında, olacağına ve yapabileceğimize...

Osaka'nın hikayesi, atom bombasının simgesi ama diğer açıdan da efsaneler bazen gerçekleşebiliyor ve efsane olmaktan da çıkabiliyor. Belki bir mucize olabilirdi ama olamamış Osaka'nın hikayesinde. Keşke o biz ve bizim gibilere umut olsa, atom bombasına göğüs gerip hastalığını yenebilse idi. Ne bileyim, Osaka'nın hikayesi beni her açıdan etkiledi; dünyadaki kötülükler, bu kötülüklerden çekenlerin en çok çocuk olmasından tut, bu hikayenin efsaneleri gerçek kılmadığından... Dilerim biri duyar, inanır yapar ve bu efsaneyi gerçek kılar. Mucizelere hep ihtiyacımız var...



Su Üstü Ülkeleri

Bir haber daha okudum bu hafta başında, o haberde dünyanın yeni düzeninde su üstü ülkelerinin yer alabileceğinden bahsediyordu; o haberin tamamını siz de buradan okuyabilirsiniz...

O haberde şunlar yazıyor kısaca; yeni dünya düzeninin birçok insanın istediği gibi, tüm ülkelerden bağımsız olacak ve tamamen özgür düşünce içinde yaşamayı kendi ve herkes için bunu isteyenlerin toplaştığı su üstü ülkeleri kurulmaya başlanacakmış. Bu su üstü ülkeleri, Seastanding Enstitüsü, 2019 yılında deniz yoluyla taşınan bir platform üzerine dev bir su şehri kurmayı planlıyormuş... İlk etapta okyanusa değil, korunaklı sulara kurulacakmış bu şehirler. Ekonomik olarak da zor olacağından, öncelikle sığ sularda denenecekmiş.

Abd'li bir şirket bu konu üzerinde Fransız Polinezyası hükümeti ile bir antlaşma bile imzalamış. Yani sözde olan bir konu değil, oldukça ciddiler. Tüm makaleyi okuyunca insan umut doluyor resmen! "Su üstü ülkeleri kurulsa, özgür düşünce ile yaşayanlar dünya içine yeni bir dünya kursalar, her yanı mutlulukla doldursalar!" Dedim.

Makalede en sevdiğim yeri paylaşmak istiyorum bir de; 
"2019 yılında Fransız Polinezyası açıklarına yeni bir yüzen ülkenin temelleri atılmaya başlanacak. Seasteading Enstitüsü başkanı Joe Quirk, binlerce yüzen ülkenin kendi kurallarını belirleyeceğini ve beceriksiz patronlardan, boş politikacılardan ve bürokratlardan özgür olarak yaşamak isteyen insanlar tarafından doldurulacağını ve 2050 yılına kadar buna benzer yüzen deniz ülkelerinin çok daha fazla yaygınlaşacağını düşünüyor."
Ne güzel düşünceler...

Gelgelelim, kötü düşünmek istemesem de; orada tek kural özgür düşüncelere itaat etmek olsa da, aykırılıklar çıkar mı acaba? diye de düşündüm valla... Dünyanın böyle ülkelere ve böyle güzel haberlere ihtiyacı var vallahi. Özgür olarak yaşamayı kim istemez ki; yaşama tarzı, giyimi, dinlediği, izlediği, gezdiği-tozduğu ve de birbirine saygı duymayı kural bildiği bir özgürlükte yaşamak ne güzel olurdu... :)

Su Üstü Ülkelerinde yaşamayı isteyen ilk tayfadan biri de benim ona göre, görüp duyup bir tatil süreliğine olsun beni orada yaşatsınlar; ne oluurrr! :D


Ben öğrendim, siz de öğrenin idi; bu yazımın amacı yine. İstedim ki, hem yazayım bu böyleymiş diyeyim, hem de yorumumu yazıp sizin de yorumlarınızı okuyayım...

Osaka gibi inanıyor musunuz, bir dilek uğruna yapacağınız dünyevi işlere ve böyle inanışlara? Ben kimi zaman böyle şeylere inanış göstersem de, daha çok dileklerin birilerini mutlu etmekten geçtiğine inanıyorum...

Bir de Su Üstü Ülkeleri konusunda ne düşünüyorsunuz, siz yaşar mıydınız denizin ortasında? Denizin ortasında yaşamak fikrini de, denemeyi çok isterim; denemeden korksam da bilemem ne hissedeceğimi aslında. :)

Umarım yazarsınız sizler de bana, düşünce ve fikirlerinizi merakla bekliyorum...

Sevgilerimle... :)

26 Eylül 2017 Salı

Öğrendim - Aşuk İle Maşuk (2014'den Bir Yazı)


Taslaklardan bir yazı ile çıkıyorum karşınıza yine, öyle çok biriktirmişim ki bloğumun taslaklar kısmında yazılmış yazıları- yarım bırakılmış yazıları ve sadece ismini yazıp hiç elimi sürmediğim yazı başlıklarını... Bugün, neden yazıp bırakmışım dediğim birçok yazı başlığını sildim ve karşıma bu yazı çıktı. En son düzenlemelerini bile yapmışım ve öylece bırakmışım, son kaydetmesi 26.10.2014 idi; ben bu notu yazmaya başlayana kadar... 

İyi okumalar olsun o zaman, Aşık İle Maşuk'u öğrenmiştim o zaman ve şimdi yine o günlere gittim. O anı en net biçimde hatırladım. İnanır mısınız tek bir düzenleme yapmadan da yayınlıyorum şu an; 2014'den bu yazı, neden taslaklarda kalmasına izin vermişim ki? :) 

Sevgilerimle... :)


Aşuk İle Maşuk


Bir film izliyordum; Bayramda annemler bayram gezmesinde iken, ablam ve görümcesi Berrin ablam da Gelibolu'da Eniştemin annesinin evini süpürürken. Yalnızdım odada, karşıma bir dizi oyuncusu Aşuk ile Maşuk gibi dedi. Ne sahneyi hatırlıyorum şimdi, ne de dizinin hangisi olduğunu...

Düşündüm de duyduğumda, Aşuk'un seven kişi, Maşuk'un da sevilen kişi olmasından başka bir şey bilmiyorum. Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun gibi bir hikayesi var mı acaba dedim. Not aldım kenara araştırmak için. Araştırdığımda gördüğüm, şu yukarıdaki dansa konu olan orta oyunu gösterisi karakterleri idi. Bilmiyordum bu ikiliye Aşuk ile Maşuk denildiğini. Siz biliyor muydunuz? Bilmeyenler için söylüyorum, çok garip değil mi? :)

Araştırdım Tasavvuf Edebiyatında, Seven ve sevilen kişilere verilen isimler olduğunu. Ancak bir hikayesi olduğuna dair hiçbir şey bulamadım. Oysa ne hayaller kurmuştum. Ancak şöyle deniliyor. "Tasavvuf Edebiyatında, Aşuk: aşık olan, Maşuk ise kendisine aşık olunandır.. Bir de Rakib var deniliyor, aşuk ile maşuk'un kavuşmasını engelleyen 3. şahıs. Tasavvuf edebiyatında Maşuk'tan kasıt Allah'mış. Aşuk ise, kendini Allah sevgisine adamış olandır."

İnternette araştırdığım kadarıyla, anlatabilmeye çalıştım. Görmeseydim duymasaydım, üstteki resimde bulunan dans kıyafetlerine bürünen kişilere verilen isimlerin de Aşuk ile Maşuk mazmunlarından geldiğini bilemeyecektim sanırım... Not almak bundan ötürü faydalı oluyor işte... :) 

Buradanburadan ve buradan okuduklarımdan yola çıkarak yazdım üsttekileri. Tasavvuf Edebiyatına ve Divan Edebiyatına dayandığını hiç düşünmezdim Aşuk ile Maşuk teriminin. Not almanın bundan ötürü faydası çok oluyor bana işte. Buyurun buradan yakın. :) Ayrıca, annem ve babama da sordum dün akşam öğrendiklerimi anlatmadan önce. Üstteki orta oyunu sahneleyen dansçılara verilen ismin Aşuk ile Maşuk olduğunu onlarda benim söylememden ötürü öğrendiler.


“Kimi âşık görecek olursan, bil ki o maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla birlikte maşuk tarafından sevildiği için aynı zamanda maşuktur da,” diyor Yüce Mevlâna. (İşte şimdi anladım bu cümleyi)



Aşık ile Maşuk'un hikayesi olarak ise bahsettiği, sevgiliye ben diye değil ben senim diye gelmekten geçermiş. Özdemir Asaf'ın bir şiirindeki sözleri tam anlatıyor bu durumu, direk aklıma o geldi bunu okuduğumda da;


"Kim O'' deme boşuna
Benim ben...
Öyle bir ben ki gelen kapına,
Baştan başa sen...

Özdemir Asaf.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...