2 Mayıs 2017 Salı

Bir Ara Sınav Haftasonundan Kalanlar - (29.30).04.2017


Bir ara sınavı daha atlatmış olmanın gururu ile yazıyorum. 30.04.2017 Pazar günü aynı gün içinde 5 sınava girdim ve zor oldu elbet, ama atlattım şükür. Sınavlar bittikten sonra Avm içinde gezerken, "Bir ara sınavı tebessüm edebilir halde bitirdiğime sevinirken" günü özçekim yapmadan bitirmemek gerek dedim. Sonuç, karşınızdayım yeniden... :)

Birkaç güne dönem sonu sınavlarım için çalışmaya başlayacağım çok geçmeden, ancak birkaç günlük izin verdim şimdilik kendime. 



Her sınav dönemi ayrı yorgunluk. 2 gün diyorum Aöf'de okumaya başladım başlayalı (2012'den beri),  sadece 2 gün sürecek. Ama o iki gün bir haftaya yayılıyor inanın ki. Dönem başladı başlayalı da çalışmaya başlasanız; evde çalışmanın stresi, iki gün içinde bütün sınavlarda çalışmama rağmen verimli olabilecek miyim merakı, yetiyor da artıyor bile... Kaldı ki, çok fazla dışarıya çıkamamamın etkisi de var bunun içinde tabii ki. Kışın olabildiğince kaslarımı ve kendimi soğuktan korumamız gerekiyor. Evden çok sık dışarıya çıkmayan birinin de, ard arda iki gün boyunca evden erken saatte çıkıp eve geç vakitte girmesinin yoruculuğuyla geçiyor ve bitiyor. Haliyle yorulmuş bulunuyorum...

Bu sebeplerden ötürü benim en verimli geçen dönemim bahar dönemleri oluyor. Havaların sıcak olması, en azından aşırı derecede soğuk-sıcak karışımında bulunacağım ortamlarda bulunmamak, fazlasıyla artı olarak yanıma kalıyor... 

Bir de bu haftasonlarından epey anı kalıyor yanıma, bu haftasonu da öyleydi benim için. Hemen günlerin özetine geçiyorum o zaman... :)


29.04.2017 - Cumartesi günü; 



Öğlen vakti evden çıkıp, Bursa'ya gittik. Tek gündü sınav günüm bu sefer ama bir önceki gün yeğenim Kağanın Bursa'da doktor kontrolü olması sebebiyle Cumartesi günü de dışarıda idik. Doktor kontrolü sonrası ailecek gezdik yine. Önceliğimiz yol üstünde gördüğümüz bir Çadır Etkinliği oldu. Ben havanın epey sıcak olmasından dolayı dışarı çıkmamıştım; birkaç senedir öğlen güneşinin bol olduğu zamanlarda dışarı çıkmanın bana alerjik etki yaptığını biliyoruz. Ne yaptı isek Kağanımı da arabadan çıkaramadık. Onun da bahaneleri vardı tabii ki; biri benim arabada kalıyor olmam, diğeri de çadırların önünde duran iki deve bir midillinin olması... :) 

Üstteki resim Pazar günü sınava girdiğim semtteki, sınav yerimin yakınındaki diğer çadır önünden. Orada ise bir deve bir midilli vardı ve ben yine dışarı çıkmamış arabada kalmıştım. Annem ve babam gezindiler bu sefer.. Ama Çadırlarda tanıtım yapan birkaç yerin ürünlerinden elbet yine faydalandım. Yediğim içtiğim bana kalsın, ben size gördüğümü anlatayım diyorum ama demeden geçemeyeceğim; Pazar günü içtiğim Şalgam öylesine marketlerde olmayanlardandı ki, o yumuşak tadı çok sevdim. Cumartesi günü de Erzurum yöresinin Cağ kebabını tattık ailecek, eniştem yoktu bir tek o da Ankara'daki eğitim seminerlerinden dönüyordu o gün... :) 

Esas olarak bunlardan değil; develerin ve midillilerin güzelliğinden, bir de o sıcağın altında durdurulmalarından ötürü hissettiğim rahatsızlıktan bahsedeceğim sizlere ben...

Cumartesi günü Özlüce'deki çadırın orada yarım saatten fazla durduk, bir o kadar da öncesinde ve sonrasında çevrede dolandık; çadırı gezdikten sonrasında Özdilek'in bir şubesini de daha sonra akrabalarla buluşabilmek için aradık durduk. Derken bu süre zarflarında, develer ve midilli hep çadırın önündeydiler. Birkaç kez çocukları gezdirmek haricinde yerlerinden kaldırılmadılar. Ve iki çadırın önünde de üstlerinde, -Pazar gününün resminde gördüğünüz gibi- ne bir çadır vardı ne de bir şey. Altlarında sadece bir sedir vardı... 

Evet, Develer dayanıklı diyoruz, zira çöl hayvanları diye biliyoruz onları. Sıcağa dayanıklılar diyoruz. Ama nereden biliyoruz ki onların burada doğup büyümediğini. O şartlar altında büyüdükleri için o şartlara alışkınlar belki de. Bunları düşündüm, sorguladım ve üzüldüm... Pazar günü sınav olduğum yerin yakınındaki çadır yerinden ayrılırken bir kadın geldi ve "hayvan haklarına aykırı işler yapıyorsunuz!" diye rahatsızlığını dile getirdi. Bir deve ve bir midillinin başında duran sahipleri, kendilerini savundular ama pek de tatmin edici cevaplar veremediler. "Dayanıklı onlar." vs bir şeyler denildi ama "neye göre, kime göre?" cevap veremediler. Kadın "Ekmek parası yiyorsan sen bundan, insaflı ol azıcık onları koru aynı zamanda. Tepelerine bir çadır germek çok zor olamaz ya?" dedi. Sonuna kadar haklıydı ve insanoğlunun insafsızlığını gözler önüne serdi yine. 


İster istemez o gün yine düşündüm; 

Yaz geliyor, çadır şenlikleri benim şehrimde olduğundan fazla yurdun dört bir yanında da olacak. O kadın gibi cesaretle bu dilsiz hayvanları koruyabilen kişiler çıkacak mı?
Dilsiz hayvanlarımızı, korunmaya muhtaç küçük çocuklarımızı ve de doğamızın devam etmesini sağlayamayacaksak, neden bu dünyada düşünen ve konuşabilen konumundayız?
Hayvan sevmek, sadece gördüğünüz yerde fotoğraf çektirmek/sevmek veya onun etinden sütünden faydalanmak mıdır? Hayır bence değildir! Bir hayvanı sevmek, onu korumak ve onu da esas bir can olarak görebilmektir. Böyle görebilmeyi her insana diliyorum...


Özdilek Park / Bursa Nilüfer 


Cumartesi gününün bir diğer olayı, Annemin amcasının eşi ve gelini ile Özdilek'de buluşmaktı. 2 ay kadar önce açıldığını söyledikleri bu Özdilek şubesini bulmakta zorlandık biraz, ilk gidişimizdi o taraflara çünkü. Ama sanırım Bursa'nın en büyük Özdilek'i olabilir bu. Veyahut benim Bursa'da gördüğüm henüz en büyük Özdilek de olabilir... 

Çok fazla kalmayacağız diye park yerinde babam arabayı park ederken annem tekerlekli sandalye almaya gitti Özdilek'in içinden. 2012 senesinden beri akülü sandalye kullanıyorum, arabamız ticari araç tarzında olmadığı için manüel ve otomatik olarak kullanabildiğim "tak-sök kullanımlı" bir sandalyem var. Kısa mesafeler ve zamanlar için, manuel kullanmak üzere ya sadece iskeletini kuruyorlar ya da Avm'lerin manuel arabalarını kullanıyoruz. Akülü sandalyem benden önce bir başkasının kullandığı bir sandalye olduğu için, akü durumundan da biraz eskimiş durumda. Allah ailemden razı olsun, sınav günlerinde bazen iki üç kez avm değiştirdiğimiz oluyor. Benim için çoğu zaman babam kuruyor ve söküyor... 

Neyse Pazar günü diyorduk; Annem Özdilek'in içinden gelirken garip bir durumla karşılaştık, Akülü sandalye ile çıkagelmişti annem. Bu durum bir ilkti, ilk defa bir Avm'nin akülü sandalyesinin bulunması ile karşı karşıyaydık. Epey şaşırmıştım doğrusu. Çıkışta yazmak istediğime karar verip, üstteki fotoğrafı çektirdim anneme. Bir Avm'nin elbette akülü sandalye bulundurması zorunlu değil ama sizce de güzel bir incelik değil mi bu durum? :)

Ben Özdilek'in bu davranışını güzel bir incelik olarak değerlendiriyorum. Bana göre, Müşteri portföyüne ve müşterilerinin memnuniyetine önem verdiğini gösteriyor bu durum. Akülü sandalyemi çıkartamaz mıydık, çıkartırdık. Ama o gün sadece yemek katında buluşacağız bir şeyler atıştırıp eve geçeceğiz diye akülü sandalyemi kurmak istemedik. Ve bizzat bu güzel farkındalık olayına şahit olduk...


Diyeceğim o ki; Türkiye'de engellendiğimiz firmaların, kaldırımların, sokakların, arabaların ve bilimum insanların olduğu kadar; bir o kadar da varlığımızı hiç olarak görmeyen, bize değer verdiğini hissettiren böyle firmaların varlığını da görebilmek çok güzel. Kendimi özel ve güzel hissettim Cumartesi günü. Daha fazla gözle görülür firmaların ve insanların da, her birimizi özel ve güzel hissettirdiği güzel bir Türkiye'de yaşamak dileğimle. Özdilek'e teşekkür ederim... :)


30.04.2017- Pazar;


Pazar sabahı; erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık ve sabahki ilk sınavıma gittik, Nilüfer'deki İlahiyat Fakültesi'nde sınavlarıma girmeye başladım. İlahiyat Fakültesi'nde birkaç defa daha sınava girmiştim. Okulun içi de, çevresi de öyle güzel ki; kampüs alanı içinde olmamasını hiç garipsemiyor insan. Ama ben Uludağ Üniversite'sinin kampüs alanında da sınavlara girmeyi seviyorum. Konumuz bu değil elbette, konu konuyu açtı birden pardon. :)

Sabah girdiğim tek derslik sınav oturumum çok güzel geçti. Dilerim diğer derslerimin de sınavları güzel geçer diyerek sınav yerinden çıkıp, önce yakındaki çadır alanına sonra da yakındaki bir Avm'ye gittik. Biraz gezer hallerde iken bile, öğlenki sınav oturumumdaki derslerim için tekrarlarımı yapıyor halde idim. Akülü sandalyemi çıkarmamıştık yine zamanımız az diye, annemler nereye bende oraya ama ders çalışır halde idim yani tekerlekli sandalyemde. :)

O anlardaki Avm gezimiz esnasında, çocukları eğlendiren bir stand kuruluydu. O standın önündeki mağazayı gezerken annemler, ara sıra çocuklara gözüm kaymadı değil. Neden bilmiyorum, birçok sefer gözlerim dolu dolu oldu. Değişik bir histi, evde olsam hüngür hüngür ağlayacağım ama üzücü değil mutlu edici bir durumdan sebep. Çocuklar, bebeklerin saflığına ve güzelliklerine işte... 

Neyse, çok fazla değil bir saate yakın da Avm'de takılıp, biraz tatlı bir şeyler yedirdi annemler bana; zihin açıklığı yapsın diye. Sonra yine sınava girdiğim okula gittik. Kapıda bile tekrar yapmak durumunda kaldım bir dersin ama maalesef az çalıştığım iki dersi bence bu ara sınavlar için kurtaramadım. Bir oturumda dört sınava girmek, ilk defa beni bu kadar zorladı. Çünkü o sınav oturumunda sorumlu olduğum iki derse çok, iki derse de az çalışmıştım. 


Velhasıl sınav sonrasında günü sonlandırmak üzere Avm gezintisi yaparken, üstteki fotoğraflarda bile şunu düşünüyordum; "2 dersi kurtaramadım belki ama 3 dersimin sınavları güzel geçti. Güzel başladı ve güzel geçti bir haftasonu. Dönem sonu sınavlarına kaldı kurtarma şansım var. Çok ama çok çalışmalıyım belki yine, ama hayallerimi bana hatırlatan bir düzen var. Buna da şükür..." :)

Pazar gününden beri erken yatıyorum ama hala kafam bulanık bu düşünce yorgunluklarının içinde. Hayallerimi düşünüyorum, Çocukları düşünüyorum, hayvanları düşünüyorum... Birkaç güne derslere de tekrar dönmeyi düşünüyorum. Umarım dönem sonu sınavlarına kendimizi toparlar ve başarırız... Sizde durumlar nasıl? Mayıs ayına böyle bir ara sınav sonrasında girdik ya işte, güzel ve verimli bir ay da bizleri bekliyordur inşallah. Sevgilerimle... :)

27 Nisan 2017 Perşembe

Kendim Ettim, Kendim Buldum


Ankara'dan Pazartesi günü Bursa yollarına düştük ve akşam haberleri başlamadan da o gün evimize girdik. Ankara güzeldi, daha önceki senelerde daha fazla zamanlar boyunca kaldığımdan sebep, bu beni kesmedi tam; her ne kadar evden hiç çıkmamış da olsam, güzeldi işte. Ruhumu doyurdum biraz Ankara'ya ve geldik nihayetinde. Ama dönmeden öncesinde bloğuma yazdığım son yazımdan sonra, buraya uğrayamadım yine. Sebebi derslerdir, A dostlar! :)



Pazartesi günü geldik, o gün yemek faslından öncesi de sonrası da elimdeki kitaba gömülmek ile geçti; Kitap, Atlıkarınca - Jelena Bacic Alimpic... (Kitap o kadar akıcı ki, dersler sebebiyle PAzartesi gününden beri okuyamadığıma yanıyorum; ki çok az kalmıştı bitmesine...) Ankara'dan geldiğimiz gün, eniştem gelip oturma-Ankara'yı anlatma-Yemek yeme faslını atlattıktan sonra, Kağanımla evlerine gittiler. Kısa bir sürelik gitmiş de olsak, bir kavuşmayı daha böylece atlatmış olduk o akşam... Bizde annem ve babamla akşamın ilerleyen saatlere doğru çay keyfi yaptık beraber. Yorgunduk her birimiz, olabildiğince erkence yattık uyuduk...

Salı günü yol yorgunluğunu biraz attıktan sonra uyanıp kahvaltı edip, hızlıca Fizik Tedavi'me hazırlanma ile uğraştım. Kağan'ı okula gönderdikten sonra, fizik tedavim de bittikten sonra derslere bir başladım pir başladım... İşte o öğleden sonrasından beri, tekrarlarla geçiyor günlerim. Zira geçmeli de, kendim ettim kendim buldum sonuçta...

Bu dönem derslerimin sınavları aynı güne geliyormuş, Salı günü girip bunu öğrenince elbet ben biraz daha stres yaptım ister istemez. Zira bu sene 5. senem ve kalan son 10 dersimi daha fazla uzatmadan vermek istiyorum.

Salı günü ancak sınava giriş belgeme bakabildim ve "kendin ettin kendin buldun be Didemim" dedim kendime. :) Kendim ettim, çünkü 2. senemin başında "yaparım" diye fazladan aldığım iki dersin, dönemlerimi uzatabileceğini tahmin edemedim. Ben kendime güvendim, iyi mi ettim ettim ama sonuçta şimdi bir günde 5 derse girecek duruma da geldim. :)

Şimdi yatmadan önce yine ders notlarımı tekrar etmeye geçeceğim ama öncesinde iki şey söylemeye geldim; 

1.) Siz siz olun, siz de benim gibi "kendim ettim" diyebileceğiniz kararlar alın. Yanlış da olsa, sizin kararlarınızdan doğan yanlışlarınız olsun.

2.) Bir de mümkünse, hesaba katmayı düşünmediğiniz işleri de düşünerek kararlar alın. Yine yanlış yapacağınız kararlar alın, yanlışsız öğrenilmez bu hayat sonuçta. Ama hesabınızın bir gün gelip sizi aşabileceğini de unutmayın. Zira 2. senemin 1. döneminde ağır gribe yakalanmasa idim, o dönem sadece 5 ders değil 9 dersi de verebilirdim belki. Ama geçmişe takılmadan da yaşamak gerek hayatı. Başa gelen çekilir deyip, tekrar etmeyi ihmal etmeyeyim en iyisi. :)

"İçimden geçenleri yazmasam olmazdı"lık bir yazı idi işte bu da. Benim bu haftasonu, sadece Pazar günü sınavlarım var. 1 dersin sınavına sabah, diğer dört dersin sınavına da öğlenden sonra tek oturumda gireceğim ve bitecek... :) Gecemiz güzel geçsin, haftamız güzel bitsin. Ve benim gibi bu haftasonu Açıköğretim Ara sınavlarına girecek tüm arkadaşlarımla beraber verimli geçen sınavlarımız olsun diliyorum. Emeklerimizin karşılığını alabilmek dileğimle... :)

23 Nisan 2017 Pazar

Ankara'da Olmak - Nisan 2017


Geldiğimiz akşamı  da sayarsak, bugün Ankara'daki 5. Günümüz. 4 sabahtır yine Ankara'da uyanıyoruz.  Buralı değil de yılın birçok zamanında kısa veya uzun kalışlar ile hayatınızın bir parçası haline gelmişse bu şehir, beni anlarsınız; biriktirdiginiz her anı ile sizi sarıp sarmalayacak, Ankara her hüznü ve mutluluğu bir başka an hatırlatmak üzere geriye atmış olduğunu anlatacaktır size... Yine aynı durum hakim bende ve bu sefer bundan sonra her defasında daha da yoğun olacağını anlamış ve kabullenmiş durumdayım. Eminim sizin de hayatınızda böyle bir şehir veya böyle bir olgu vardır işte. Ankara benim için böyle...


Ankara kahve kokusu demek, Ankara kuru soğuk demek. Ankara karmaşa ama aynı zamanda huzur da demek. Ankara anıların da başkenti demek benim için...


Çokça da anlattığım üzere; Kas erimesi hastalığımın ve çeşidinin burada kesinleştiği zamandan sonra sıķ sık git gelllerimizle pek sevememiş ve hiç de sevemeyeceğimi  düşünmüştüm, bu şehri ve bu şehrin benim için tek Hastanesi olan Hacettepe Üniversite Hastanesini... Ama önce Hastane çıkışlarımızda Ankara ve çevresini bana gezdirip öğreten annem, daha sonra tüm gün hastanede beklemelerimizi bile eve dönüşlerimizden  sonrası için sevdiren Saniye kivram ve Kamil amcam sayesinde sevdim bu şehri. Bir kez sevmeye başlayınca da birçok sebebim oldu işte... :)

Şimdi yine Saniye kivramlardayız, burada olmak yine çok güzel şükür ki... 

Hastane yıllarının üzerinden yıllar geçti. 2009'dan bu yana Ankara'ya Hacettepedeki kontrollerim için değil, sadece Ankara'daki sevdiklerimizi görmek ve anılarına şahit olmak için geliyoruz.  Ve benim anılarım ne zaman gelsem o derin kuru havasıyla kendine has kokan Ankara bana hep başka hissettiriyor kendimi... Her geldiğimde ağzımdan sesli ve neredeyse istemsiz çıkan bir "Yine ben geldim Ankara'm!" Sözü var. Çarşamba akşamı da geldiğimizde dediğim gibi "Yine ben geldim Ankara'm..."

Ankara beni bu sefer daha da garip karşıladı, aklıma olmadık anılar ve olmadık hüzünler düşürdü. Hepsini kabullendim de birini kabullenemedim, "Neden o anıyla bağdaştırıyor burayı bana şimdi?" Diye soruyorum kaç gün ve gecedir. Yeniden başlamak burada nasip olur inşallah demiştim, bazı planlarıma. Hatıralara sarıldım ve yine usulca dinleştik ama daha çok Ankara ile...

Ve artık  kafamda sorduğum soruların birkaçının cevabı var, birkaçının da cevabını asla doğruca alamayacağımı biliyorum. Ankara benim için sır dolu anıların da başkenti artık. Yaralı ama dermanı kendinde saklı, denizi olmasa da gökyüzünü deniz gibi dalgalı hale büründüren, anılarıyla kendi heybesine daha fazlasını sığdıran koca bir şehir burası; öyle kişileşmiş ki bende, tarihlerce biriktirdiğimiz anılarımın ev sahiplerinden biri artık.. Bir Pandora kutusu Ankara, düşler alemine sızan ama hem bilim kurgu hem de fantastik deneyimleri içeren...



Anı biriktiriyorum yine işte bu çerçevede, gerek geçmişi düşleyerek gerekse de bugüne her anı sığdırarak işte... 

Saniye kivramlardayız yine ve buranın anısı da fazla bende. Burada balkonda oturmak karşında bircok ev de bulsan, anlamlı. Burada mutfakta oturmayı seviyorum ve evin her köşesinde bir düşüncem de var üstelik... Dönüş yarına, pek fazla bir şey de yapamadım burada bu sefer. Sadece bol bol sohbet anlarına katıldım yine ve o anlarda hatırladığım eski anlara da yeniden gösterim hakkı verdim hafızamda izledim durdum. Bir de Ankara'da beraber anı biriktiremediğim kişileri de burayla bağdaştırabildiğimi anladım bu sırada. Enteresandır işte, burası bana bazılarını da hatırlatıyor geçmiş anılara dair...

Gerdirmelerime ve dinlenmelerime olduğunca fırsatı sundum bu arada burada... Ankara ayaklarını gerdirmeye yeniden başlamama vesile oldu ve 4 gündür aksatmadan gerdirme ve dinlenmelerimi yapmayı sürdürüyorum. Bu fırsatı kendime sundum ve es geçmemeye gayret göstermeye devam ediyorum... Ders çalışmalarıma tekrarlar arasında aralar verdikçe okudum ve yazdım esasında. Üstteki fotoğraftaki oturuşum da bundan sonra en sevdiğim oturuşlardan biri artık, zira belime de bacaklarıma da iyi geldi ve fazlasının zarar azının karar olacağını da söyleyen fizyoterapistimle bu oturuşu sürdürmeye karar verdik...

Kağanım da bizimle, babamın bilardo turnuvası maçları için gelmiştik esasında, bahanesi sağlam bir Ankara yolculuğu daha çıkmıştı bize işte. Turnuvanın ikinci gününde babamın maçları bir maçının sonunda penaltılara kalmış ve penaltılarda yenilmiş. Sağlık olsun, canı sağolsun. Ankara'daki günlerimize hep beraber devam ettik biz de; Annem, babam, Kağanım, ben, Saniye kivram ve Kamil kivram... Annemler ziyaretlerine de gitti geldi, ama ben hep evde idim. Bu bile hoşuma gidiyor ama, kivramlarla olmak ve Ankara'da olmak güzel... :)

5 günlük maceramız yarın dönüşümüzle son buluyor. Hasta geldi Kağanım Ankara'ya, ilk günlerimizde burada bitirdik vurulması gereken iğnelerini. İyileşmiş halde de döneceğiz inşallah Bursa'ya... :)


Nedeni nedir bilmem, geldim geleli sabahları deliksiz bir uykudan gözümü açamaz halde uyanıyorum. Son üç gündür de kendimi anılarla ve burayla her türlü uğraşır halde ama daha dinç görür oldum. Bu kısa tatil, Ankara'nın verdiği güç ve kısa sürede de olsa dopingi oldu bana galiba. Yeniden başlamak mümkün olursa eğer -inşallah bundan sonra olacak- bir başka sebeple daha geleceğim bu başlangıcımın devamında da buraya.


Heybeme bol Ankara'da olma hissi doldurdum, nasıl hissettirdiğini ve neler düşündürdüğünü kaydettim hafıza ve duygularıma. Güzel, mutlu ve umutlu günler olur bundan sonrası da inşallah... Ankara bana yine iyi geldi ve sonrasına daha çok yön verecek yine inşallah. Bir dahaki geldiğimde yine güzel ve yine huzur dolu bulabilmeyi umuyorum Ankara'yı. Ve kendime sunduğum bir başka sebep ile de gelebilmeyi diliyorum kendime ileride...

Ankara'dan sevgilerimle... :)


19 Nisan 2017 Çarşamba

Kıyamayışıma Kızıyorum


Kullanmaya kıyamadığınız, saklamaya doyamadığınız eşyalarınız var mı? Bu hayatta sevdiklerimize kıyamayışlarımız haricinde, içimizde ukte kalmasına değmeyecek her şeyi yerine getirebilmeliyiz esasında değil mi? Oysa ne kadar çok hata ediyoruz bu konuda; sonra giyerim diye alıp kenara attıklarımız, sonra kullanırım diye kullanmadan kenarda beklettiklerimiz, "kullanamam canım, şunun güzelliğine bak!" deyip bir köşede öylece duruşlarına hayranlık duymaktan başka işlev katmadığımız ne çok eşyalarımız var... Hepsi dünyevi, hepsi yarın öleceğimize emin olsak tadını çıkarmadan gideceğimiz için belki de üzüleceğimiz şeyler. Ki zaten; hem hiç ölmeyecek hem de her an ölebilecek gibi yaşamalı, dediklerinin ikinci kısmını yapmayı unuttuklarımıza dahil ettiğimiz konular bunlar...



Evet, yeni bir hediye veya yeni bir eşya aldığımda kullanmaya kıyamayıp bekletebildiğim ve saklayabildiğim süre boyunca sakladığım çok eşyam oldu ve bu duruma bir son vermeye karar verdim.

Öncelikle kendimi kendime ifşa ettim, şimdi sırada burada ifşa etmeye geldi. Sebebi belli, bu durum artık beni de rahatsız ediyor ve ben de bir süredir kendimi daha çok kızıyorum. Eskiden kıymetini bildiğimi sanıyordum böyle yaparak. Oysa şimdi düşünüyorum da, kıymet bilmek böyle olmaz ki ama!


İşe mumlarımdan başladım, oldum olası kıyamam mumlarımı yakmaya. Sanki onların esas amacı süs eşya olarak durmakmış gibi, pürüzsüz yüzeylerini epey süre izlerim. Ama kıymak gerek, en güzeli bir eşyayı kullanmak ve esas zevkine varmak... :)

Merom'un Şubat başında burada iken bana aldığı iki mumu yaktım Mart sonuna doğru.  Bu kıyamadıklarıma kıyma kararımı da Merom un sayesinde aldım biraz da zaten;  "kullanmaya başla o mumları lütfen ve yaz onlar yanarken!" Demişti,  her bir isteğine uydum Meromun. Süs olarak durmasında durmasindan iyi geldi üstelik. Dostum sağolsun... :)


Kıyamayışlarımızın çoğunun ucunda, neler neler yazarım diye aldığımız cicili bicili defterlerimiz veyahut toplu üretimle yıl bitimlerinde dağıtılan ajandalarımız var. Benim de bu kategoride defterlerim var tabi... :)

Benim daha fazla bildiğim boşta defter sayım 3 adet çıktı. Alttakiler ajanda, üstteki de yılbaşı hediyesi idi; sene 2015'deki yılbaşından kalma... :) Suna abla  almıştı yılbaşı öncesinde elime geçmişti ama not defteri yaparım bunu, sevdiğim sözleri ve alıntılarImı yazacağım yeni defterim olur demiştim.  Ama kendimi yine saklar buldum ve o günden beri notlarımı  genelde bilgisayara yazıp kaydediyorum. Evet delilik resmen, ben eskiden daha disiplinli şekilde defter tutardım; kendimden utanmalıyım. .

Üstteki küçük defter hala kullanıma geçmedi, ama en azından göz önünde tutuluyor şimdi kendisi tarafımdan. 

Onun altındaki mavi defter; 3 yıllık bekleme süresini nihayet doldurdu ve ajanda olarak yapmam gerekenleri ve yapıyor olduklarımı ayrıntılı veya yüzeysel şekilde planladığım plan defterim oldu sene başından bu yana; egzersiz notlarımı, hayallerime giden yolları ve daha fazlasını not ediyorum.

Ve diğer ajanda tipi ama biraz daha büyükçe defteri ise, bu ay sınavlara doğru hazırlık defteri yaptım not tutuyorum. Defter kullanmayı  hep sevdim ve şu sıralar bu konuda da kendimi kutlamadan geçemiyorum doğrusu. :)


Cüzdan bir ara en çok aldığım hediye olmuştu, bu tarz bozuk para cüzdanından bahsediyorum elbet ama ben bu tarzları kağıt para cüzdanı olarak da kullanıyorum. Diğer büyük cüzdanları kullanmayı sevmiyorum pek. Bu tip 2 tane cüzdanım var, ikisi de hediye geldi kuzenlerimden; biri Suna ablamdan diğeri de küçük kuzenim Gizoşumdan. Derken kullanamaz oluyorsun elbet.  Elimde olduğundan beri iki defadan fazla kullanamadığım bu cüzdana da kıymam gerektiğini düşündüğüm eşyalardan gördüm ve iki parça kağıt paramı  içerisine yerleştirdim. Küçüklüğümden beri penguen sever biri olarak,  kullanmamayı tercih etmem ayrı bir gariplikmış zaten. Insan saklaya saklaya unutuyormuş da zaten neyi var neyi yok. :)

Son kurbanım Meromun bana 2015 başında bir postasıyla  beraber, okuduğu şehirden attığı gül sabunu. Sevgili dostum geçtiğimiz senenin sonunda üniversiteyi bitirdi ben sabunu çekmecemde çok güzel kokuyor diye kullanmaya kıyamayıp çekmecemde açıp kaparken o güzel kokuyu aldıkça Meromu andım durdum. Ama zamanıdır ki artık 2 sene geçmiş üzerinden,  artık kullanmam gerek; hem ayıp hem de sana yazık dedim ve epey kıyamadıgıma kızdım..


Diyeceğim o ki; ne kadar kıyamasak da, zaman her birimize kıyıyor. Gün gelip kullanmadığımız  eşyalar, gururumuzdan aramadığımız insanlar ve erteledigimiz  vakitleri çok ama çok arar olmadan herşeyi  zamanında ağız tadıyla yerine getirebilmeye gayret etmeliyiz. Ben bu saydıklarımla bir yerden başladım, sıra sizde. 

Zamanı yitirmeden tadını çıkarmaya bakmalı... Tavsiyemdir, sevgilerimle... :)


16 Nisan 2017 Pazar

Pazar Yazısı #32 - Referandum Pazar'ı Ve Belki De Yeni Bir Dönem



Bir Referandum Pazar'ını geride bırakmak üzere iken yazıyorum bu yazıyı. Bugün 16 Nisan 2017 ve ülkem için önemli bir halk oylamasında daha sandık başlarında idik. 

Ailecek oylarımızı kullandık, o paravanın arkasından çıkmadan önce avucumun içine de bir mühür bastım. Aslında, o mührü denemek için önce avucuma bastım, yetmedi bir de kağıda denedim ondan sonra oy pusulamın üzerine bastım mühürü; vatanım ve geleceğimiz için hayırlı sonuçlar çıkması dualarımla.

Sandığa ilerlemeden önce sandık başındaki amcalardan biri; "İlk oyunuz mu?" dedi gülerek bana. Küçük mü görünüyorum acaba, diye sevinmiş buldum kendimi. "Hayır üçüncü bu." dedim hızlıca aklımdan saydıktan sonra gülümseyerek. Ama eve geldikten sonra saydım ki, üç değil dördüncü imiş. İlk oyum yine bugün yapılan referandum gibi, 2010 Anayasa değişikliği referandumu idi. 24 yaşımdayım; şu ana dek 2 kez referandum oylamasında, 2 kez de seçim oylamasında oy kullanmış bulunuyorum yani...  :)

Vatandaşlık görevimizi yaptık bugün, vatana ve millete hayırlı olması dileğiyle. Son durumda akşamdan beri, "ortalık yine kızışacak" diye tahminlerde bulunduğumuz üzere haberlerle dolu. Evet oylaması çoğunlukta deseler de, çalıntı oy çok deniliyor ve bugüne dair ispatlı videolar da internette dolaşıyor. Oylarımızın çalınmış olması "ihtimali" bile berbat ve utanç duyulması gereken bir durum! Ülkemiz için çabalıyoruz, en iyisini yapmaya çalışıyoruz sandığa giderek. Ama bir haberler geliyor daha sandıklara gidileli birkaç saat olmuş usulsüz şekilde "Evet" mühürü basanların video haberleri geliyor. "Neden?" diye soruyor insan istemsiz. Hadi tamam bana ve tüm halkın kararına saygın yok, peki vicdanın?!

Ben oy kullanıp geldikten ve üstteki kolajdan soldaki fotoğrafı İnstagram hesabımda paylaştığımda şöyle demiştim; "Sonuç ne olursa olsun, tüm ülkemiz ve geleceğimiz için hayırlı olsun diliyorum. Evetçi hayırcı herkesin barış ve mutluluk içinde yaşayacağı günlere gideriz dilerim." Ülkemiz bunu başarabilir mi dersiniz? Umarım kutuplaşmaya gitmeden bu başarıyı sağlayabiliriz. Umudumu kaybetmek istemiyorum hala bu konuda... Ama demokrasimizi yıkmayın ve vicdanınızı kaybetmeyin diliyorum!



Gelelim "Belki de Yeni Bir Dönem Dediğim" Haberime;  

Hayatımda iyi bir ilerleme kaydedebilmem adına, son yazılarımdan birinde kariyer sitelerine başvuracağım ve iş hayatına atılmaya yeterli cesarete kavuşturulduğumdan bahsetmiştim. Bir kariyer sitesine kaydımı geçen hafta yapmıştım. Bugün ise ilk iş başvurumu yaptım. Yaklaşık 1,5 saat kadar oldu. :)

O kadar çok istiyordum ki üniversiteye başlamadan önce ve sonrasında çalışma hayatına yeniden atılmayı, lise sondaki 1 sene boyunca yaptığım stajın daha da resmiyete dökülmesini ve o güzel merdivenleri hızla tırmanmayı... Olmadı, hayatımda başka tarafa gitmem gerekti. Daha üniversite hayatımın ilk senesinde bir atak geçirdim ve tüm planlarım değişti. Ağırlaşan hastalık durumumla beraber, kariyer planlarımı ertelemek durumunda kaldım. Hakkımda böylesi hayırlıymış diye kabullendim ve tedavime odaklandım. Elimden gelenin fazlasını yapmaya ve bu yolda ilerlemeye başladım.

Ama 1,5 aydır farkediyorum ki kendimi bundan sonra hayatımın böyle gideceğine ve bir daha değişmeyeceğine çok inandırmışım; en azından iş hayatına atılma konusunda. Olur mu olmaz mı bilmiyorum, her şeyden önce hayırlısı diyorum. Olursa eğer alışmak çok zor olacak biliyorum. Ama benim için olması gereken bu ise, rabbim bana nasip eder inşallah. 

Korkuyorum, tahmin edemeyeceğiniz kadar çok korkuyorum. Yapabilir miyim? -Elimden gelenin fazlası için çabalayacağım. Hayaller için, yeniden ayağa kalkabilmek için bir amacım olmalı ve evden biraz olsun dışarı çıkıp bir şeyleri yapabildiğimi görmeliyim. Ailemin, dostlarımın ve de fizyoterapistlerimin eseri bu durum. Onların desteklerine minnettarım. 


Dilerim her şey hakkımızda en hayırlı şekliyle olur. Yeni bir döneme girdik belki de, dostumla ve tüm ülkemle. Hani şu yeni ay retrosu falan geldi geçti ya Mart'ta, ondan sonra çok duygu karmaşasına girdik durduk. Kendim adına zorlu bir Mart olduğunu da söylemiştim ya hani. Hayırlısı demeye devam... :) 

Okuduğunuz ve orada olmaya devam ettiğiniz için teşekkür ederim. Yeni bir hafta, mutluluk ve güzelliklerle beraber hayırlıca gelsin. Sevgilerimle... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...